1 NİSAN 2016

Bugün niyetim 1 Nisan 2012 günü Hürriyet gazetesinde yayimlanan son yazim çevresinde ve sonrası dönemle ilgili bir muhasebe yapmaktı. O yazı dört yıl önce yayımlandığı zaman 1 Nisan şakası yaptığım sanılmıştı. Bu kez niyetimin bir başka niyeti de vardı: 1 Nisan 2016’dan sonra en azından 45 gün yeni yazı yazamayacağımı haber vermekti. Birkaç gün sonra yurt dışına gidiyorum. Gittiğim yerde bizim gazeteleri bulmam olanaksız. Bilgisayar ekranında yazı okumaktan da nefret ederim. Ayrıca OPERA KAHKAHASI (şiir) ve CUMHURİYETİN FEDAİLERİ (makale) adlı iki kitabı da yayınlanacak hale getirmem gerekiyor. Bu nedenle, günün mana ve önemine uygun eski yazılara baş vuracağımı yazacaktım.

Ancak izne çıkmadan, gündemin en önemli olayına değinmeden olamayacağını da düşündüm. Hürriyet gazetesinde yazdığım dönemde, epeyce yazar (Engin Ardıç, Ahmet Kekeç, Yavuz Bülent Bakiler; milliyetçi-mukaddesatçı, islamcı militan…) her gün aportta beklerler ve kitle halinde üzerime saldırırlardı.

Biraz sonra Hürriyet gazetesinde (17 Nisan 2009) yayımlanan “Köy Enstitüleri” başlıklı yazımı ve Yavuz Bülent Bakiler’in  Türkiye gazetesinde bu yazıya karşı yazdığı yazılardan ikisini okuyacaksınız. Ama yazımın ikinci bölümü Köy Enstitüleri’yle ilgili değil. Köy Enstitüleri bahane…

***

KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy Enstitüleri düşmanca kapatılmasalardı, 1940’lardaki kuruluş biçimleriyle günümüze gelemezlerdi. Gelemezlerdi, ama bu, değişim yeteneğinden yoksun oldukları için değil, tam tersine dönüşüm ve değişime yatkın kuruluş felsefeleri dolayısıyla köklü evrim geçirirlerdi. Bu gerçekçi  eğitim felsefesi onu değiştirirdi. Böylece modern köy enstitüleri günümüzde de varlığını sürdürebilirdi. Mesleksiz köylüyü meslek sahibi haline getirebilirdi.

Ağızdan dolma bilgilerle Köy Enstitüsü’nü karalayanların, “CHP bu millete karne ile ekmek yedirmiştir” diyen Başvekil  Erdoğan’dan ne farkı var ?

CHP “Bu halk”a ne zaman karne ile ekmek yedirdi ? İkinci Dünya Savaşı döneminde ! CHP’nin tek parti hükümeti ülkeyi savaşa sokmadı. Peki savaşa giren ülke halkları Avrupa’da karne ile bile ekmek bulabildi mi ? Bulamadı. Kadınlar yarım ekmek için kendilerini sattı.

Ne yazık ki değiştirildiği için, üzerinde ekmek karnesi (kuponu) mührü, Sümerbank mühürleri olan nüfus hüviyet cüzdanım yok. Halkçı bir yönetimin insancıl politikasının bir tanığı idi.

Dönemin plan ve program dehasının bir ürünü olan “Ekmek Karnesi”nin demokratik uygulanmasından habersiz günümüz başbakanına Köy Enstitüleri’ni sorsanız, kendi çevresinde duyduğu kara çalmaları tekrarlayacaktır: Kız ve erkek öğrencilerin aynı çatı altında karma eğitim gördüğü komünizm yuvaları olduklarını söyleyecektir. Bir de öğrencilerin ve enstitü yöneticilerin Mao gibi üniforma giydiklerini ve din düşmanı olarak yetiştirildiklerini sözlerine ekleyecektir.

Oysa, 17 Nisan  1940’da kurulan Köy Enstitüleri eğer 1954 yılında  kapatılmamış olsalardı, 29 Mart 2009 seçimlerinden sonra ortaya çıkan Türkiye oy haritası ortaya çıkmazdı. Çünkü Köy Enstitüleri’nin kurulmasının ardından çıkartılması düşünülen toprak reformu Türkiye’nin yapısını kökünden değiştirecek topraksız köylüyü çiftçiye ve üreticiye dönüştürecekti.

Bir süre önce, bir televizyon kanalında, eski TİP’li Tarık Ziya Ekinci’nin de katıldığı bir programda Altan Tan  DTP’nin oy aldığı bölgede toprak reformuna gereksinim olduğunu söylüyordu. Demek ki 1940’lardan bu yana toprak ağaları ve tarikat şeyhleri yüzünden Türkiye’de etkili bir toprak reformu yapılamamış.

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda okuma-yazma oranı yüzde 5 dolaylarındaydı ve nüfusun yüzde 80’i köylerde yaşıyordu. Köy Enstitüleri, 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine uygun geniş arazisi bulunan köylerde ya da yakınlarında açıldı. Okulların amacı köylerde çalışacak öğretmen önderler yetiştirmekti.

Köy Enstitüleri yasası çıkarken okulların uzun ömürlü olmayacağı da belliydi. Yasanın oylama günü başta Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan milletvekilleri TBMM’ne gelmediler. Yasa 278 milletvekilinin oyuyla kabul edildi. Aynı kadro daha sonra ünlü Toprak Kanunu’nun çıkmasına engel oldu ve  Demokrat Parti’yi kurdu. 1954 yılında ise, Demokrat Parti hükümeti bu güzelim okulları kapattı. Türkiye’nin gettolaşması da Demokrat Parti döneminde başladı. İşte size Türkiye’nin geri kalmışlığının kısa tarihçesi ve baş sorumlular.

 (Hürriyet Gazetesi, 17 Nisan 2009)

***

Yavuz Bülent Bakiler

Özdemir İnce’nin Köy Enstitüleri

(Köy Enstitüleri çağ dışında kalan kuruluşlardı)

 Özdemir İnce, Hürriyet gazetesinin Marksist yazarlarından biri. Marksizme dayalı düşüncelerini eğmeden, bükmeden, saklamadan, korkmadan.. açıklayan bir kalem. Marksizm, bütün dünyada iflas etmesine, Sovyet Rusya gümbür gümbür yıkılıp gitmesine rağmen, Özdemir İnce, dâvâsına aşkla bağlı bir adam.

Köy Enstitülerinin kuruluşlarının 69. yıldönümleri dolayısiyle, 17 Nisan 2009 tarihli yazısında şu iddialarda, suçlamalarda bulunuyor. Diyor ki: “Köy Enstitüleri düşmanca kapatıldılar”

“Ağızdan dolma bilgilerle Köy Enstitüsünü karalayanlar, (Enstitülerin) komünizm yuvaları olduklarını, bir de öğrencilerin ve enstitü yöneticilerinin Mao gibi üniforma giydiklerini ve din düşmanı olarak yetiştirildiklerini sözlerine ekleyeceklerdir.”

“17 Nisan 1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin amacı, köylerde çalışacak öğretmen önderler yetiştirmekti.” “1954 yılında ise, Demokrat Parti, bu güzelim okulları kapattı.”

Özdemir İnce’nin iddiaları özetle böyle. Peki doğru mu bu iddialar? Hayır! Hiçbiri doğru değil. Yalan! Yalan! Yalan!

Evvela hiçbir Köy Enstitüsünün kapısına kilit vurulmadı. Köy Enstitülerinin sadece isimleri ve eğitim-öğretim usülleri değiştirildi. Yani Köy Enstitülerinde Marksist bir eğitim zihniyetine son verildi.

1940 yılında, tahsil çağında bulunan çocuklarımızın %61’i şehirlerde, %19’u, köylerde bulunuyordu. Köylü çocuklarının da eğitim görmeleri için onyedi yerde Köy Enstitüleri kuruldu. Hesaplara göre her yıl bu onyedi enstitüden üçbin öğretmen mezun olacaktı. 15-20 yıl sonra yaklaşık 50 bin öğretmenimiz, 40 bin köyümüzün hem öğretmeni, hem de sağlık memuru, nalbantı, marangozu, tesfiyecisi, çiftçisi, işçisi, öncüsü olacaklardı.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: “Hayatımın sonuna kadar takib edeceğim tek kuruluş bu Köy Enstitüleridir“ demişti. Bu söz, enstitülerin kapılarına, duvarlarına kocaman harflerle yazılmıştı.

Ancak İnönü, sözünün arkasında durmadı. Çünkü gördü ki Marksist kişiler, Köy Enstitülerini, komünizmin fideliği haline getirmek için çok ciddi bir gayret içindedirler. Bu münasebetle, meşhur komünistlerimizden: Sabahattin Ali, Behice Boran, Pertev Boratav, Sabahattin Eyüboğlu, Meliha ve Niyazi Berkes gibi kimseler, Hasanoğlan Köy Enstitüsüne giderek Köy çocuklarına komünizmi sevdirmeye çalışmaktadırlar. Enstitü öğrencilerine Yurt ve Dünya, Adımlar, Ant, Pınar, Gün, Ses… gibi Komünizmi öven dergiler dağıtmaktadırlar.

Sonra, plânlarıyla ortaya konuldu ki, Ankara’nın burnu dibindeki Hasanoğlan Köy Enstitüsü binası bile, kocaman bir orak şeklinde yapılmıştır. O devâsâ orağın sap kısmı kırmızı kiremitlerle örtülmüş, demir kısmı ise sacla kaplanmıştır. Yani, Hasanoğlan Köy Enstitüsüne havadan bakıldığında, kör gözlere bile kocaman bir Moskof orağı batmaktadır.

İsmet İnönü, oynanan sinsi oyunu görünce, Enstitülerin bayraktarlığını yapan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i vazifesinden alarak yerine Reşat Şemsettin Sirer’i oturtmuştu.

Özdemir İnce’nin kaba-saba yalanlarını yarın da ele alacağım.

(Türkiye Gazetesi, 26 Nisan 2009) 

***

Yavuz Bülent Bâkiler

Köy Enstitüleri çağ dışında kalan kuruluşlardı

 Köy Enstitüleri üzerine bildiklerimi yazsam, bu sütun ebadında 40 sütun bile kâfi gelmez. Köy Enstitüleri gerici bir zihniyetle kurulmuşlardı. Mezunlarına imkân ve fırsat eşitliği tanınmıyordu. Mezunlar, 20 yıl köyde kalmak mecburiyetindeydiler. Enstitüler, önce CHP tarafından frenlenmeseydi, sonra DP tarafından islah edilmeseydi, milletimiz, devletimiz için büyük felâketlere yol açabilirlerdi. Özdemir İnce’ye göre: “Birtakım kimseler, ağızdan dolma bilgilerle Köy Enstitülerini karalamakta onların komünizm yuvaları olduğunu söylemektedirler” Breh! Breh! Breh! Bu konuda, enstitülerin fikir babalarından İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu Engin Tonguç’un açıklaması şöyle: “Köy Enstitüleri sistemi başlıbaşına, ne bir okuma-yazma kampanyası, ne bir öğretmen yetiştirme çabası, ne bir köy kalkınması sorunu idi. Temel amacı bakımından, tarihsel koşulların hazırladığı bir olanaktan yararlanarak, iktidara katılıp, elde edilen yürütme gücü ile, emekçi sınıfları bilinçlendirmek ve devrimsel süreci hızlandırmak için girişilmiş bir devrim stratejisi ve taktiği idi.” Neymiş efendim? Demek ki Köy Enstitüleri öyle köylüye okuma-yazma öğretmek, öğretmen yetiştirmek için kurulmamış. Köy Enstitüleri, işçi sınıfını teşkilatlandırmak, bilinçlendirmek ve en kısa zamanda Marksist devrimi gerçekleştirmek için düzenlenen taktiklermiş. Yine Özdemir İnce’ye göre: “Bir takım kimseler Köy Enstitülerine kara çalıyorlarmış. Enstitülerde din düşmanlığı yapıldığını iddia ediyorlarmış” Adam, herkesi kör, alemi sersem sanarak desteksiz atıp duruyor. Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişlerinden Fethi İsfendiyaroğlu kılı kırk yararak tuttuğu raporda diyor ki: 1- Enstitülerde, Komünist Manifestosu teksir edilerek dağıtılmıştır. 2- Rus eğitim sistemi övülmüş, enstitülerde de Rus eğitiminin uygulanması istenmiştir. 3- Düziçi Köy Enstitüsünde, bayrağımızdaki ay-yıldız yerine orak-çekiç resmi çizilmiştir. 4- Öğrenciler için düzenlenen konferanslarda denilmiştir ki: “Bugün biz komunizmi kabul etmiyorsak, bu o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafamızın geriliğindendir.” “Aile kudsiyeti, bir saçmadan başka bir şey değildir. Tabiat, senin karın-benim karım diye bir ayırım yapmamıştır. Bu insan egoizminin ortaya çıkardığı bir şeydir. Bunları bizler ortadan kaldırmalıyız.” “Arkadaşlar, köle olarak yaşayan köylüyü kurtarmak bize kalmıştır. Yegâne çare hükümeti devirerek yerine geçmek, komünizmi ilân etmektir.” “Köy Enstitüsü dergisinde açıkça zengin düşmanlığı yapılmakta sermaya sahipleri hain olarak gösterilmektedir.” Köy Enstitüleri, gerici bir zihniyetle kurulmuşlardı. Enstitü mezunlarına imkân ve fırsat eşitliği tanınmıyordu. Oradan mezun olanlar 20 yıl köylerde kalmak mecburiyetindeydiler. Maaşlarını Özel idareden alıyorlardı. Aylıkları sadece 25 liraydı. DP devrinde Tevfik İleri, Köy Enstitüsü mezunlarına da fırsat ve imkân eşitliği sağladı. İsteyenler köylerde kaldılar. Daha ileri seviyede eğitim almak isteyenler, şehirlerde okudular. Maaşları 105 liraya çıkarıldı. Şehirlere yerleşenler, eğitimde, şöhrette daha çok yükselenler, kendilerine bu imkânı sağlayan DP’ye ve Tevfik İleri’ye düşman kesildiler. Niçin? diyeceksiniz. Komünist oldukları için.

(Türkiye Gazetesi, 27.04.2009)

***

Okumanızı istediğim üç yazıyı okudunuz. Yavuz Bülent Bakiler bütün Cumhuriyet ve devrimlerine düşman milliyetçi-mukaddesatçılar gibi Cumhuriyet’in en devrimci girişimine kara çalıyor. . Benim Marksizme dayalı düşüncelerimi eğmeden, bükmeden, saklamadan, korkmadan.. açıklayan bir kalem… Marksizm, bütün dünyada iflas etmesine, Sovyet Rusya gümbür gümbür yıkılıp gitmesine rağmen,  dâvâsına aşkla bağlı bir adam olduğumu yazıyor.

Oysa,  yazımın  ne marksizmle ne de komünizmle ilgisi var. Cumhuriyet devrimcisi bir yazı. Öte yandan marksizm bir felsefenin, komünizm ise bir rejimin adı. Rejim yozlaşıp yıkılır ama felsefe(ler) hep ayakta diri kalır.

Y.B.Bakiler, “Sonra, plânlarıyla ortaya konuldu ki, Ankara’nın burnu dibindeki Hasanoğlan Köy Enstitüsü binası bile, kocaman bir orak şeklinde yapılmıştır. O devâsâ orağın sap kısmı kırmızı kiremitlerle örtülmüş, demir kısmı ise sacla kaplanmıştır. Yani, Hasanoğlan Köy Enstitüsüne havadan bakıldığında, kör gözlere bile kocaman bir Moskof orağı batmaktadır.” diyor. Bu adamlar o dönemlerde sigara paketlerinde Lenin silüetleri, umumi helalarda “Yaşasın komünizm” yazıları bulurlardi. Diyelim ki iddiaları doğru, bazı geri zekalılar orak-çekiç görünümlü binalar yapmışlar. Proletarya devrimi bu yöntemle mi gelir?

Köy enstitülerin fikir babalarından İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu Engin Tonguç’un açıklaması  da Cumhuriyet devrimleriyle ilgili,  ama bizim zehir hafiye göre, söz konusu olan komünizm.

Aynı kafalar, Gazi Eğitim Enstitüsü, kız ve erkeklerin birlikte yatılı okudukları bir yüksek okul olduğu için adını “Kubbeli Kerhane”ye çıkartmışlardı. Öğretmen okullarının, liselerin helalarında ceninler, yeni doğmuş çocuk cesetleri bulunduğu söylentileri yayarlar, bazen bunları gazete haberine tahvil ederlerdi. Bunların gerçekle ilgilileri yoktu. Örneğin incelensin, 1923-1950 arasında, son iki yılda ortaya çıkan kanıtlı-isbatlı rezilliklerin tek bir örneği bulunamaz. Köy Enstitüleri tarihinde Ensar Vakfı skandalının binde biri olmuş olsaydı, Y.B.Bakiler hayalleri bir yana birakıp köy enstitülerinde öğretmenlerin, yöneticiler ve öğrencilerin “genelev hayatı” yaşadıklarını yazmaz mıydı? Ben de 1943-1960 arasında öğrencilik, 1960’tan sonra bir süre öğretmenlik yaptım  ama Ensar Vakfı olayları gibi rezilliklere tanık olmadım. Üstelik Ensar örneği rezillilerin bir tanesi…

Şimdi tarihçilerin çıkıp Osmanlı dönemi medreselerinde, tekke ve zaviyelerinde, tarikat yerleşkelerinde ve bekar evlerinde yaşanan hayatın çeşnilerini bir anlatsınlar. Celali İsyanları dönemlerinde suhtelerin (medrese talebelerinin) “oğlancı” azgınlıklarını anlatsınlar.

“İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden  (deyu: diye) (mader: anne)

Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden  (çerh-i sitem perver: sitemlik felek)
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan (nihan: gizli)
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd’e”

Bu dörtlüğün yer aldığı şiiri yazan Osmanlı şairi Nedim (1681-1730) efendinin sözünü ettiği selvi boylu sevgilisi elbette bir oğlan. Üstelik işe cuma namazını bile karıştırıyor. Nedim bu şiiri belkı de dönemin padişahına ve sadrazamına bile sunmuştu. Ama Nedim’in durumu başka: Herifin hareminde cariyeye kıran mı girmiş de oğlancılık yapıyor? Osmanlı döneminin erkân züppeliği; eşcinsellik bile sayılmaz.

Medreselerde, sübyan mekteplerinde, tekke ve zaviyelerde, tarikat evlerinde yapılan oğlancılıklar, tecavüzler kapalı toplumlara özgü sapkınlıklardır. Buralarda, Ensar Vakfı tarzı meydana gelen sapkınlıklar kuşkusuz gizleniyordu ya da doğal karşılanıyorlardı.

Benim en gözde kitaplarımın başında, İbn Fazlan (Fadlan)’nın 10. yüzyılda kaleme aldığı “Seyahadnâme”sidir.[i] İbn Fad(z)lan bakın bu konuda ne yazıyor:

[“Oğlancılık onlar arasında çok büyük suçtur. Bir defasında, Türk hükümdarının (Yabgû’nun) vekili Kûzerkîn’inin  oymağına Harezmli biri gelmiş. Koyun satın almak maksadiyle, daha önce misafir ettiği bir Türkün evinde bir müddet misafir kalmıştı. Bu Türkün, henüz yüzünde tüy bitmemiş bir oğlu vardı. Harezmli, oğlanı durmadan kandırmaya ve isteğine râm etmeye çalışıyordu. Nihâyet, çocuk onun isteğini kabul etti. Türk de gelip onları suçüstü yakaladı. Hemen meseleyi Kûzerkîn’e götürdü. Kûzerkîn ona «Türkleri topla.» dedi. O da topladı. Türkler toplanınca çocuğun babası olan Türk’e: «Doğru karar vermemi mi? Yoksa yanlış (sahte) karar vermemi mi istersin?» diye sordu. Türk, «Doğru karar vermeni isterim.»  dedi. Kûzerkîn, «Öyleyse oğlunu getir.» dedi. Türk de getirdi. Kûzerkîn, «Her ikisinin de öldürülmesi gerekir.» dedi. Türk buna razı olmadı. «Oğlumu teslim etmem.» dedi. Bunun üzerine Kûzerkîn, «Tâcir fidye vererek canını kurtarır.» cevabını verdi. Tâcir, oğluna yaptığı hareketten dolayı Türk’e bir miktar, Kûzerkin’e ise 400 koyun verdikten sonra Türklerin ülkesini terketti.”],

 Onuncu yüzyıl Türkleri zinacıları da iki bacaklarından ayırarak idam ediyorlardı. Konuyu daha fazla uzatmayalım: Cumhuriyet, tekke ve zaviyeleri, tarikatları  sadece Tevhid-i Tedrisat nedeniyle mi kapattı acaba? Fitne, fücur ve sapkınlık yuvaları olduğu için de kapatıldı.

Cumhuriyet, karma okullarıyla kapalı bir toplumu açık toplum haline getirmeye karar verdi. Amaç sağlıklı uygar toplumdu. Bu türden sapkınlıklara olanak sağlayan yurt ve evleri kapattı. Bunların yerine açık topluma özgü yatılı okullar açtı. Ben bilmiyorum, ama 1923-1950 döneminin yatılı okullarında Ensar Vakfı benzeri rezilliklikler olmuş mudur? Olmuşsa dönemin Cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları, valileri, kaymakamları, okul müdürleri pisliğin üzerini örtme yarışına girmişler midir? Elbette hayır!

Olanların nedeni, AKP’nin, Cumhuriyet’in açık toplum geleneğinin yerine yeniden İslami kapalı toplum modelini getirme çabalarıdır. Allah Aşkına, söyler misiniz, 2002 dönemi öncesinde öğretmenlerin öğrencilerini (kız ya da erkek) kafile halinde becerdiklerinin  kaç örneği var?  Münferid örneklerin faailleri de ya imamlardır, ya da Kuran Kursu hocalarıdır.

AKP iktidarı devam eder ve İslami kapalı toplum modeli yerleşirse, biline ki Türk milletinin kızları ve oğlanları bekaret kemeri takmak zorunda kalacaktır.

Cumhuriyet, kapalı toplumu açtığı, okulları ve yurtları şeffaflaştırdığı için çocuklar doğal ve yasal koruma altına alındı. AKP’nin Cumhuriyet ve aydınlık düşmanı zihniyeti, medrese ve suhte azgınlıklarını, tekke ve zaviye sapkınlıklarını geri getirdi. Şu anda denetimsiz vakıflarda, yurt ve evlerde olanlar eşcinsel ilişki değildir, yetişkin erkeklerin erkek çocuklarına tecavüzüdür. Kızlara  yapılanlar da cinsel ilişki değildir, tecavüz edilmektedir. Ama bir “mürebbiye” olması gereken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı hatun tecavüzcüleri korumaktadır. Kimileri de tecavüzcülerin Fethullahçı olduklarını ileri sürmektedir.

Din ve iman kullanımı, temeli ve ruhu zaten çürük olan AKP’yi tam anlamıyla çürüttü ve kokuttu; AKP de din ve imanı kalp paraya dönüştürdü. Din artık din, iman artık iman değil, cinayet mahalline dönüştüler.

Kurtuluş yolu, eğitim ve öğretimde  Cumhuriyet modeline dönmek; kafa ve ruhları güneşlendirmek, havalandırmak. Bunlar en kısa zamanda yapılmaz ise,  türban ve tesettüre, 100 bin camiye, İmam/Hatiplere, binlerce imam ve hocaya, Kuran kurslarına, umre ve haçlara, iftar yemeklerine karşın Türk toplumunun yaşadığı yerler Sodom ve Gomorre’lere dönüşecektir. Aslına bakarsanız “Rağmen” yerine “Sayesinde” ve “Yüzünden” diye haykırmamız gerekiyor!

Özdemir İnce

1 Nisan 2016

[i] Hazırlayan : Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi, Bedir Yayınevi, 1975. s.34