1-TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ AÇILIM MASALI (1) İLK YAZILAR

BİR OKUR İLETİSİ ÜZERİNE

Namık Ö. Adlı okur-arkadaşımızdan biraz sonra okuyacağınız ileti geldi. Türkiye’de birçok insanın kafasını meşgul eden bir muammadan söz ediyor. PKK’ya, DTP’ye ya da Kürtlerin resmi, gayri resmi, gönüllü sözcülüğünü yüklenmiş kişilerin ağzına bakacak olursanız, Cumhuriyet’in Kürt kökenli vatandaşları Türkiye’den sırasıyla özerklik, demokratik özerklik, federatif devlet ve bağımsız devlet istediklerini ileri sürüyorlar.

 

Yüzde kaçı neyi istiyor, bunun oranı resmen belli değil. Tartışmalarda, görüşmelerde kullanılan kavramların, sözcüklerin gerçek anlamlarını, kullananlar da aralarında olmak üzere, insanımızın % 99’u bilmiyor.

AKP hükümeti ile çoğul muhataplarının hangi konuları görüştüğünü kimse bilmiyor. Bunları, taa 2000’lerin başından bu yana yazıyorum. Yazılarımın bir bölümü kitaplarımda yayınlandı, bir bölümü gazetelerde kaldı. Bu konuda yazılmış, işkembe-i kübradan atmayan, her satırı öğretici olan, Kürtlerin gözlerinin küllenmesine izin vermeyen; yalan ve yanlış bozucu, temiz ve onurlu yazılardır bunlar.

Düşündüm ki ne olduğu belli olmayan  açılım ve barışma süreci sürüp dururken, Pandora’nın kutusundan ne çıkacağı bilinmezken, gerçekler ve doğrular çuvalını tersine çeviren ve içindekileri boşaltan  bu yazıların bir araya gelmesi artık kaçınılmaz oldu.

90 bilgisayar sayfası, kitap sayfası olarak tahmini 260 sayfa tutan kitabın geçiçi adı: TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI. Dört bölümden oluşuyor ve demek ki dört hamlede siteye girecekler.

1-İLK YAZILAR

2-KÜRT SORUNUNDA KENDAL NEZAN’IN KANTARI

3-KÜRT SORUNUNDA HAYALLER VE GERÇEKLER

4-KÜRT SORUNUNUN TERSİ VE YÜZÜ

Sabırla okursanız, malum konuda size artık kimse masal anlatamayacak. Yazıları okuyup bitirdikten sonra altlarındaki tarihlere bakmayı lütfen unutmayın

İşimize okur-arkadaşımız Namık Ö.’nün yazısıyla başlayalım.

Selam ve sevgi ile,

Özdemir İnce

29 Ağustos 2014

 

Sayın Ince,Konu yazınız üzerine, yıllardır şiddetle her ortamda reddettiğim bölünme üzerine bazı şeyler yazdım. İlginize sunuyorum. 80’ lerden beri bölünürüz, bölünmeyiz, böldürtmeyiz, böleriz, vs çok söylem dinledik/söyledik ama ayrılıkçı Kürtlerin talebi olan bölünmenin nasıl olacağı konusunda şahsen pek birşey duymadım. Bölünme, eğer olacaksa, bu konuda önyargısız akıl yürütelim mi? Bazı sorularım da olacak.
1)      Herşeyden önce 20 yy sonrasında ulusal bir devletin bölünmesininin (kabile devlet olan Sudan ve federal olan Çekoslovakya, Yugoslavya ve işgaller sonucu oluşanların haricinde) dünyada bir örneği var mıdır? Eğer yoksa bunun ilki biz mi olacağız?
2)      Açılım olarak adlandırılan ve barışçıl olacağı varsayılan bölünme süreci herhalde şöyle gerçekleşecek.a.      Önce Türkiye çapında ve il bazında bir referandum yapılacak ve insanlara TC vatandaşlığından ayrılmak isteyip istemedikleri sorulacak. TC’de kalmak isteyenler için bu ülkenin resmi dilinin sadece Türkçe olacağını ve buna itirazın ileride yapılamayacağını belirtmek gerekecektir.b.      Bu referandum sonucunda TC’den çoğunlukla ayrılmak isteyen illerden oluşacak bir sınır çizgisi belirlenecek. Artık kaç il buna destek verirse!!.

c.      Sonrasında Türkiye çapında nufus sayımı benzeri bir organizasyon yapılacak, TC vatandaşlığından geri dönüşümsüz bir şekilde feragat edip belirlenen sınırın ötesine geçmek isteyenlerin listesi çıkarılacak. Ayrıca halen sınırın ötesindeki illerde yaşayıp TC vatandaşlığında kalıp sınırın bu yakasında yaşamak isteyenlerin de tespit edilmesi gerekecek. (Bu aşama çok soruna gebe ve Kürtlerin %90’lardan fazla bir oranda sınırın bu yakasında yaşamak istediği sonucu çıkacağını tahmin ediyorum. Böyle bir sonuç çıkarsa bölünme işi orada iptal olur. Sonuçta %3-5 için ülkeyi bölecek halimiz yok.)

d.      Bu listelerin oluşmasından sonra belirlenecek bir süre içinde (örneğin 3 yıl), değişim tercihi yapanlar için kurulacak “TC-Kürdistan Mübadele Organizasyonu”nun, masrafları ortak paylaşmak kaydıyla taşınacak insanların ihtiyaçlarını karşılaması (istimlak-TC ve Kürdistan SGK kurumları arası aktarmalar, bölünecek ailelere sosyal yardımlar, taşınacak aileler için karşılıklı yerleşim bölgeleri tahsisi vs .)

e.      Mübadele sonunda Türkiye ve Kürdistan ayrı iki devlet olacak sınır geçişleri olağan pasaport-vize ile sağlanacak.

3)      Yukarıdaki plan sizce mantıklı mı? Acaba kimsenin alternatif planı var mı? NOT 1: ÖZERKLİK TE / FEDERALİZM DE OLUR DİYENLERE CEVABIM:

Ortalıkta çok ciddi bir Kürt nufusu artışı sorunu var. Türkiye’nin toplam nufus artışının %80’ nin nedeni Kürt kökenlilerden kaynaklı diye diye biliyorum. Gerçekçi bir istatistik yok ama bugün itibariyle nufusun %17 ‘si kürt kökenlilerden oluşuyor ve bir iddiaya göre 2050 de bu oranın %30’’ların üstüne çıkması söz konusu. Şaşkın TC hala güney doğuda çocuk başına 300 TL civarı yardım yapıyor. Bu iş o bölgelerde geçim kaynağına dönüşmüş durumda. İnsanlar bu yardımdan mahrum kalmamak için SSK’lı bir işe bile girmiyorlar. Dolayısı ile özerklikle/federalizmle falan bu iş çözülmez. Olacaksa gerçek ayrılık olmalı. Ulusalcılar yıllardır aydınlanma-bilinçlenme diye yırtındı. Ama olmuyorsa kesip atmak lazım. Özerk olup hala Türkiye vatandaşı olmak, Türkiye de istediği gibi gezmek-yerleşmek TC için enayilik olur. Bugün 3-5 ille sınırlı olan sorun 2050 de 20-30 ile çıkar.

Saygılarımla,

Namık Ö. ODTÜ mezunu Makina Mühendisi

 

SUNU: 

ANADİLDE EĞİTİM-ÖĞRETİMİN ANLAMI

Anadilde eğitimin (ya da öğretimin) ne anlama geldiğini ne yazık ki koskoca gazete yazıcıları bile bilmiyor. Bunlardan İsmet Berkan’a göre anadilde eğitim-öğretim şu anlama geliyor: “Ana dilde eğitim konusu, bilen biliyor, bu köşede devamlı savunuluyor. Ben bazı derslerin isteyenlere Kürtçe verilmesinde, hatta Kürtler için özel ‘Kürt Dili ve Edebiyatı’ gibi  ‘Kürt Tarihi’ gibi özel dersler konmasında sayısız yarar görenlerdenim. Ama bir an kabul  edelim ki, hükümet ve Milli Eğitim Bakanlığı bu sabah tam da benim önerdiğim cinsten bir ana dilde eğitimi kabul etti. Böyle olsa bile ana dilde eğitimin gerçek anlamda başlamasının en az beş yıl sonra olabileceğini bilmeliyiz. Öyle ya, ders kitapları yazılacak, öğretmenler yetiştirilecek… Bunlar bir günde olmaz.” (Hürriyet, 27.10.2012)

“Öğrenmek Hakkı”  ile “Öğretim  Hakkı” lütfen karıştırılmasın. Bütün maraz bu iki kavramı birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor.

Anadilde öğretim hakkı için açlık grevi yapanlara İsmet Berkan’ın formülünü götürün, kabul etmeyeceklerdir. Çünkü anadilde öğretim sisteminde, eğitim ve öğretim, anaokulundan başlayarak bütün öğrenim sürecini (okul öncesi, ilk, orta, yüksek) kapsar. Ne var ki anayasanın 42.maddesine göre Türkiye’de “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” Ayrıca Türkiye’nin üniter bir devlet olduğu da unutulmasın!

Açlık grevi yapanlar, anlamını bilerek “Anadilde Öğretim Hakkı” istiyorlarsa, bu isteklerinin yerine gelmesi için Türkiye’nin üniter yapısının değişmesi, üniter devletin yerine bir federal devlet kurulması gerekmektedir. “Demokratik özerklik” yapısı içinde bile grevcilerin isteğinin karşılanması pek mümkün olmayabilir.

Ne yapalım ki devletler hukuku böyle, evrensel hukuk böyle: Devlet yapısı değişmeden eğitim-öğretim öğretim sistemi değişemez. Anadilde eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi için sistemin uygulanacağı toplumun (topluluğun) coğrafi sınırlarının belirlenmesi gerekir. Ülkenin belli yerlerinde Kürtçe konuşan vatandaşların fazla sayıda olması onlara anadilde eğitim-öğretim hakkı getirmez. Olsa olsa, 2000 yılı Türkiye için AB Katılım Ortaklığı Belgesi’ne göre bir “kültürel hak” olarak Kürtçe  öğrenebilirler ki, bu durumda, İsmet Berkan’ın önerisi kısmen uygulanabilir. 

Hürriyet gazetesinde, devletin resmî dili ve anadil konulu ilk yazım 1 Nisan 2001 tarihinde yayınlanmış. “Devletin Resmî Dili” başlıklı bu yazı Pazar Yazıları (Gendaş Yayınları, 2002) adlı kitabımda yer alıyor. Yazıda, “Anadilde öğretim” ile AB’nin 2000 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi’nde işaret edilen  “Kültürel hakların kullanılması” arasındaki farkı anlamayanlara anlatıyordum.

Hürriyet  gazetesinde  yayınlanan “Pandora’nın Kutusu” (03.09.2000) , “Devletin Resmi Dili” (01.04.2001), “Kürtçe Eğitim?” (03.02.2002), “Türkiye’yi Noam Chomsky’nin İpiyle Asmak” (10.02.2002)  ve “Bir Örnek: İspanya” (07.07.20002)  başlıklı yazılarımı gene Pazar Yazıları” da okuyabilirsiniz.

Daha sonra Hürriyet Avrupa’da “Kendal Nezan’ın Kantarı” (07-19 Ocak 2005) adlı 6 yazı yayınladım. Gene Hürriyet gazetesinde “Ismarlama Yazar”  (23.02.05) başlıklı yazı var. Bu, sözünü ettiğim yazıları Fesatlar Sarmalında Türkiye (Remzi Kitabevi, 2007) adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

Son olarak Direnen Cumhuriyet (Destek Yayınevi, 2010) adlı kitabımda şu yazılar yer alıyor: “Cumhuriyet Limited Şirketi (Hürriyet, 20.06.09), “Anadilde Öğretim Mayını” (Hürriyet, 09.08.09) ve 15 yazılık “Kürtçülük Sorununun Tersi ve Yüzü” (Hürriyet, 02.09.2009-27.09.2009).

Ek olarak: “Anadilde Eğitim-Öğretim Çıkmazı” (Hürriyet, 21.10.2008) adlı yazım.

Bu yazıların hepsinde, bireylere ait olan “Anadili Özgürce Öğrenme Hakkı” ile devlete (kamuya) ait olan “Anadilde Öğretim Hakkı”nın ne anlama geldiklerini ve aralarındaki farkı anlattım.

Bunun ardından, Anadilde Öğretim hakkı ve uygulanmasının siyasal anlamını açıkladım. Şimdi bir kez daha açıklayacağım ama öğrenmesi gerekenler gene öğrenmeyecekler:

Diyelim ki yasalar elveriyor ve Diyarbakır’da ana dilde  öğretim uygulanıyor. Demek ki bütün dersler Kürt dilinde yapılacak. Öğrenciler T.C vatandaşı olduklarına göre Türkçe de öğrenecekler. Diyelim ki bir öğrenci Kürtçe öğrenim yapılan okuldan  lise diploması aldı. Üniversiteye giriş sınavlarına girecek ama bütün sözcük ve derslerle ilgili terminolojinin Türkçesini bilmek zorunda.  Şimdi bile zorluk çeken öğrenci böyle bir sınavda başarılı olabilir mi? Ha o zaman, (mümkün değil ama) üniversitenin Kürt dilinde olması istenecektir: Kürt dilinde hukuk, siyaset bilim, ekonomi, tıp, mühendislik, fizik, kimya, biyoloji, uluslar arası ilişki…  Diyelim ki öğrenci Kürtçe öğrenim gördüğü fakülteyi bitirdi. Resmi dili Türkçe olan Türkiye’de hangi alanda iş bulup çalışacak?

Size işi kolaylaştıracak iki formül vereceğim:

1.Kültürel hak olan “Ana dili öğrenme hakkı”  bireye aittir, evrenseldir.

  1. Siyasal hak olan “Ana dilde öğretim hakkı” kamuya aittir  ve  bu hak sadece özerk devlette, federal devlette ve bağımsız devlette vardır. Kürtler en azından federe  bir devlet kurarlarsa eğitim ve öğretimi Kuzey Irak’ta olduğu gibi istedikleri dilde (Kürtçe, İngilizce, Arapça ve Türkçe) yapabilirler.

Bu kaos ortamında görüşmenin yapılabilmesi, anlaşmanın olabilmesi için ilkin konuyla ilgili sözcük ve kavramların, kısacası terminolojinin ortak olması gerekli ve zorunlu.

Siyasal bağlamda özerklik ya da federasyon isteyenler neden anadilde öğrenim hakkını hemen masaya koyuyorlar? Önce özerklik ya da federe devlet olma hakkını al, sonra isteğin dilde öğretim yaparsın. Açlık grevi yapanların bunları bildiklerinden kuşkum var!

(Aydınlık, 30 Ekim 2012)

***

İLK YAZILAR:

PANDORA’NIN KUTUSU

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural, temsil ettiği devletin 34 yıldır muhalif kaldığı Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’At Ekonomik, Sosyal ve Kül­türelHaklar  Sözleşmes’‘ni New York’ta imzaladı.

Birleşmiş Milletler’in İkiz Sözleşmeler adı verilen bu iki met­ni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görüşülecek ve bü­yük bir olasılıkla bazı çekincelerkonularak yürürlüğe girecek.

İkiz Sözleşmeler’in imzalanması Avrupa Birliği’ne uyum ve giriş süreciyle ilgili. Yoksa, 34 yıl muhalefet edildikten sonra böyle apar topar imzalanmazdı.

Türkiye, böylece, İkiz Sözleşmeler’in içeriği bağlamında Av­rupa Birliği’nin yanı sıra Birleşmiş Milletler’e karşı da sorumlu olacak. Bu sözleşmelerin verdiği hakların uygulanmadığı iddi­asında bulunan bireyler ve topluluklar Türkiye’yi uluslararası mahkemelerde dava edebilecekler. Ayrıca Birleşmiş Milletler özel bir denetim organıyla Türkiye’yi denetleyebilecek: Türkiye Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi hükümlerine uyuyor mu, uymuyor mu diye.

Pandora’nın Kutusu ‘nun içinde ne var?

Öğrendiğime göre, daha çok Afrika ve Asya’nın sömürge statüsü yaşamış halklarının hakları hedeflenerek hazırlanmış bu metinlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak deyimler var:

Bağımsızlık ya da özerklik anlamını içeren self-determinasyon ilkesi. Uzmanlar bu ilkenin artık anlam değiştirdiği ve “uluslararası hukukta halkların kendi kültürel kimliklerini belir­leme hakkı” anlamını kazandığı görüşündeler. Aynı uzmanlar, Türkiye’nin bu sözleşmeleri imzalayarak “Kürtlerin kültürel haklarını” otomatikman tanımış olacağını vurguluyorlar.

Sanırım, Türkiye Büyük Millet Meclisi self-determinasyon deyimine bir çekince koyarak bir sınırlama getirecek.

Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşme­si’nin 27. maddesi de Pandora’mn Kutusu’ndan çıkacak:

“Et­nik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlık­lara mensup bireylerin, kendi gruplarındaki diğer üyeler ile bir­likte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve ken­tli dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.”

Türkiye bu maddeye karşı Lozan Andtlaşması’nda yer alan i azınlıklar deyişini kullanabilir. Ancak Avrupa Birliği bu azın­lıklar deyişinin sadece gayrimüslim Türk Vatandaşlarını kapsa­madığı görüşünde.

Cumhuriyet gazetesinde (11-12 Ağustos) Lozan Antlaşması konusunda bir inceleme yayınlayan Baskın Oran da bu antlaş­manın sadece gayrimüslimlere değil Müslüman yurttaşlara da haklar getirdiği görüşünde.

Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüsleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcükmasum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin I İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tambağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.

(Hürriyet ,3 Eylül 2000)

DEVLETİN RESMÎ DİLİ

Avrupa Birliği’nin Türkiye için hazırladığı Katılım Ortaklığı bclgesi’ne yanıt olarak sunulan Ulusal Program özsever (narsist) muhalifler tarafından ilginç “sıfatlar”la sarakaya alındı, Program (UP) metnini yanlış okumak için özel çaba sarfedenler onu “muğlak” sıfatıyla tanımladılar.

Bencil entelektüel doyuma meraklı olsam, biraz gayretle, helni “sığ” bulabilirdim. Böyle bir şey yapmayacağım, Ulusal program metnini “Dilin İçerdiği Mesaj” açısından değerlendireceğim. Acaba söz konusu metin ileri sürüldüğü gibi “muğlak” mı? Evet! Kaleme alınırken, uluslararası yazışmaların âdabına uygun olarak, yanıtlanan metnin üslûbu tercih edildiği için, Ulusal Program metni, Avrupa Birliği’nin Katılım Ortaklığı Belgesi kadar “muğlak”. Bu açıdan, “doğru” bir metin. İsterseniz, Avrupa Birliği’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’den bir cümleyi ele alalım: “Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alrnması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere- kaldırılmalıdır.”

Evet, “Eğitim alanında kültürel hakların kullanılmasını engelleyen yasal hükümler” nelerdir? Bu yoruma açık cümleyi “Yerel Dil”e indirgeyerek, “Anadilde Eğitim” ya da “Eğitim Dili” biçiminde anlayanlar var. Avrupa Birliği, resmî dilin dışında bir yerel anadilin eğitim dili olarak kullanılması koşulunu mu ileri sürüyor? Sanmam… Eşanlamlı olmayan “Anadilde Eğitim” ve “Anadil Eğitimi” kavramlarının aralarındaki büyük farkı doğru anlayana da pek rastlamadım. “Anadilde Eğitim”, ana okulundan başlayarak, ilk ve orta öğretimde, lisansüstü eğitim de dahil olmak üzere üniversitede, bu dilin öğretim dili olması anlamına gelir. Böyle bir hakka, ancak o ülkenin resmî dili sahiptir. Birkaç çok özel ülkenin dışında, ülkelerin resmî dili te’ktir.

“Anadil Eğitimi” ise, bu dilin okullarda ya da kurslarda dil bilim pedagojisine uygun biçimde öğretilmesi anlamına gelir.

Çok ciddi politik sonuçlara yol açacağı için, Avrupa Birliğ bir yerel dili, bir ülkenin resmî diline dönüştürecek bir girişimi üyelik koşulu olarak öne süremez.

Buna, Avrupa Birliği’nin ağır toplarından Jacques Chirac’ın Korsika sorunu konusunda verdiği yanıt açıklık getirmektedir: “Fransa’nın resmî dili Fransızcadır.”

O halde, “dil eğitimi konusunda engelleyici hükmün kaldınlması” neyi amaçlamaktadır? Bence, Avrupa Birliği, Türkiye’deki yerel dillerin eğitim kurumlarında ve müfredat programı içinde, resmen öğretilmesini engelleyen yasal hükümlerin kaldırıl­masını istiyor.

Hükümetin hazırladığı Ulusal Program’ın metni Avrupa Bir­liği’ninkinden daha açık:

‘Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ve eğitim dili Türkçedir. Ancak bu, vatandaşlarının günlük yaşamlannda farklı dil, lehçe ve ağızların serbest kullanılmasma engel teşkil etmez. Bu serbestlik, ayrılıkçı veya bölücü amaçlarla kullanılamaz”,diyor

Görüşmeler sırasında, Avrupa Birliği’nin herhangi bir yerel dilin Türkçenin resmîliğine ortak hale gelmesine yol açacak bir koşul ileri sürmeye cesaret edebileceğini sanmıyorum. Kanım­ca, yerel dilin özgürce öğretilip-öğrenilmesi çerçevesinde bir anlaşma olacaktır. Türkiye böyle bir çözümden kaçınamaz. Av­rupa Birliği de bu sınırın ötesine geçemez.

Bu noktada, “Peki, yabancı dilde eğitim yapan okulların du­rumu resmî dil ilkesine aykırı değil mi?” sorusu geliyor akla. Bu sorunun yanıtı çok açık: İngilizce, Fransızca ve Almanca için resmî dil” iddiaları söz konusu olamaz. Ayrıca bu üç dil, her alanda, uluslararası iletişim dili olma özelliğine sahipler; bu ne­denle evrenseldirler. Bu dilleri öğrenmeyenler bilimde ve tica­rette yaya kalır.

Türkiye’de konuşulan bir yerel dilin eğitim dili olarak kul­lanıldığım varsayalım, bu dille eğitim yapan bir liseyi bitiren öğrenci resmî dille eğitim yapılan üniversiteye nasıl girecek? Bu yerel dille eğitim yapan bir üniversiteden mezun olan genç onu kamu hizmetinde ya da mesleğinde kullanabilecek mi? Türkçe resmî dil olduğuna göre kullanamayacak. Öyleyse niçin, Avru­pa Birliği Türkiye’de ikinci bir resmî dil mi yaratmak istiyor? Avrupa Birliği’nin kaleme aldığı metinden böyle bir anlam çık­mıyor.

Ulusal Programı hazırlayan ve uygulamalarında başarılı ol­duğuna inanmadığım hükümetin politikalarını elbette savunmu­yorum. “Adil” bir edebiyat adamı kaygısıyla, bir metni yanlış okumanın ve bu yanlış okumaya dayanarak “aşın yorumlar” yapmanın sakıncalarını vurgulamak istiyorum.

(Hürriyet , 1 Nisan 2001)

“KÜRTÇE EĞİTİM”?

Tarihten ve geleneksel yönetim tarzından kaynaklanan ne­denlerden dolayı birden fazla resmî dili olan ülkeler (Belçika, İsviçre gibi) de vardır. Ama birkaçı dışında, dünyanın her ülke­sinde eğitim (anaokuldan üniversitenin sonuna kadar) o ülkenin resmî dilinde (dili ile) yapılır. Ancak, Belçika tek resmî dilin kaynaştırıcı erdeminden yoksun olduğu için, iki halkı özgür bı­raksanız Vallonlar Fransa ile Flamanlar da Hollanda ile birleş­mek isterler. Belçika yok olur.

Şuraya varmak istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulmaz” diyen 42. maddesine göre Türkiye’de Türkçe’den başka bir dilde (bir dil ile) eğitim yapmak olanaksızdır. Çünkü ardından resmî yazış­maların, yargının dili gelir. Durup dururken Belçikalaşırsınız.

Köşe sahibi olmuş, birtakım fetvacı gazete yazarının “Ana­dilde Eğitim” deyişini elleri titremeden kullanmalarını, Türkçe bilincinden yoksun olmalarına bağlamamız gerekiyor. Belki kabalaştım, ama ülkenin huzuru söz konusu olunca “kibarlık”ı bir yana bırakmak da kaçınılmaz oluyor.

Bu konuda onlarca sayfa yazı yazmama karşın derdimi anlat­mak konusunda yeteneksiz olduğuma inanmak üzereydim ki Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu imdadıma yetişti. Talim ve Terbiye Kurulu’nda Anadolu liselerinde yapılacak reformla ilgili çalışmaların sürdürüldüğüne dikkat çeken Bakan yapılan çalışmaları şöyle özetliyor: “Yabancı dille eğitim yerine, daha yoğun bir şekilde yabancı dil eğitimi yapılacak.”

İşte sonunda  Türkçeyi doğru konuşan bir insanoğlu! Bakan şunu demek istiyor: Artık Anadolu liselerinde dersler yabancı dille ( dilde) değil, Türkçe okutulacak, ama yabancı dil öğretimine de ciddi ağırlık verilecek.

Avrupa Birliği’nin “Türkiye İçin Katılım Ortaklığı” metnini devlet de, hükümet de, vatandaş hazretleri de çok iyi anlamak zorundadır. Ne diyor söz konusu belge?

“Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm – eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere – kaldırılmalı

(“Ensure cultural diversity and guarantee cultural rights for citizens irrespective of their origin. Any legal provisions venting the enjoyment of these rights should be abolished, including in field of éducation.”)

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği, anayasanın 42. maddesini kaldırılarak Kürtçenin eğitim-öğretim dili olmasını istemiyor. Böyle olsaydı, kısa vadeli hedefler arasında yer alan “Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılın maddesinde olduğu   gibi bunu açıkça yazardı. Yazmadığına göre, ne istiyor Avrupa Birliği?

Avrupa Birliği, vatandaşların kültürel haklarının devlet tarafından güvence altına alınmasını istiyor. Vatandaşların, devletin resmî dili olmayan anadillerini öğrenme talepleri bu güvencenin kapsamına girmez mi? Galiba giriyor. Ama Kürtçenin Türkiye Cumhuriyeti okullarında eğitim ve öğretim dili olması bu gü­vencenin kapsamı dışında. Zaten hükümet de “Kürtçenin eğitim ve öğretim dili olması şöyle dursun seçmeli ders bile olamaz!” eliyor. Buna karşılık, kışkırtılmış öğrenciler de Kürtçenin eği­tim-öğretim dili ya da seçmeli ders olması için dilekçe veriyor­lar.

Bu son derece tehlikeli kör döğüşte, Avrupa Birliği (bu ko­nuda) ne istediğini kesin bir dille açıklamalıdır. Devlet, anadil­lerini öğrenmek isteyenlere ne yapmaları gerektiğini açıklamalı ve bununla ilgili yasa çıkarmalıdır. Anadillerini öğrenmek iste­yenler de Avrupa Birliği-Türkiye görüşmeleri başlayana kadar bekleyemezler mi? Bu sabırsızlık neden?

Gazete yazarlarına gelince: “Anadilde eğitim” ile “Anadilin öğrenilmesi” aynı şey değildir. Bu ayrım konusunda son derece bilinçli ve dikkatli olmaları gerekiyor. Yoksa çıkacak kargaşa­nın baş sorumlusu olurlar!

(Hürriyet , 3 Şubat 2002)

TÜRKİYE’Yİ NOAM CHOMSKY’NİN İPİYLE ASMAK!

Kürt halkı ile PKK’yı bile bile özdeşleştiren kim olursa olsu onu tarafsız, nesnel ve iyi niyetli sayamam. Adı Noam Chomsky de olsa, bu “yazar-adam” Türkiye’ye karşı önyargılıdır!

Amerikan Müdahaleciliğiadlı kitabında yer alan bir konuşma metninde (S. 149), “1984’te Türk hükümeti Güneydoğu’ Kürt nüfusuna karşı büyük bir savaş başlattı. Ve bu devam etti. Gerçekte, halen devam etmektedir” cümlesini kuran bilinçli bir cahil için, adı Noam Chomsky de olsa, “önyargılı ve saplantılı” sıfatlarını kullanırım!

Noam Chomsky’yi “Problems of Knowledge and Freedom” (1972) adlı kitabından bu yana tanıyorum. “Dönüşümsel Dilbilgisi”nin de kuramcısı olan Noam Chomsky’nin metinleri, dilbilim ve yazınbilim konularında, zaman zaman başvuru kaynağım olmuştur. Ancak, nefret ettiği ABD’nin tarih ve politikası mahkûm edeyim derken, başka ülke ve uluslara haksızlık etmekten çekinmeyen bu tuhaf adama hep kuşkuyla bakmışımdır. Noam Chomsky türünden “sofu” entelektüellerin kendi coşkularıyla dumanaltı olup beyinlerini nasıl yıkattıklarını, gaza gelip nasıl “militan”a dönüştüklerini de çok iyi bilirim. Savundukları idealleri (demokrasi, barış, azınlık haklan, insan hakları, düşünceyi açıklama özgürlüğü, vb.) Zaman ve Mekân’dan soyutladıları için iyice saflaşıp şer çetelerinin tuzaklarına düşerler, yan mandepsiye basarlar, zokayı yutarlar!

Noam Chomsky de Türkiye ve PKK konusunda fena halde mandepsiye basmış, bastırılmış görünüyor.

Oysa iki uçlu gerçeklerde, iki uçtan biri, zaman, mekân ve koşullardan bağımsız olarak ne doğrudur ne yanlıştır, ne iyidir ne kötüdür, ne haklıdır ne de haksızdır. Bilimadamı Chomsky’nin bu basit ilkeyi bilmesi gerekmez mi?

Noam Chomsky 198 sayfalık kitapta PKK’nın adını bir kez olsun anmıyor. PKK’nın 1984 yılında başlayan terörizmini meş­ru “ayaklanma”, Türkiye devletinin müdahalesini ise “karşı-ayaklanma savaşı” olarak niteliyor. Güya Kürt halkı toptan ayaklanmış da Türkiye bu ayaklanmaya karşı bir savaş başlat­mış. Böylece PKK ile Kürt halkı özdeşleşmiş oluyor.

“Öldürülen on binlerce insan, iki ya da üç milyon göçmen, 3.500 civarında köyün yıkıldığı yoğun bir etnik temizlik. NATO bombardımanı altındaki Kosova’nın yedi katı.” (S. 149) diyor. “Etnik temizlik” safsatasıyla yola çıkan dilbilimcinin kullandığı dil tam anlamıyla bir militanın dili. PKK’nın yaptığı yıkım ve katliamlara kesinlikle değinilmiyor. Yani kendi “naylon” maz­lumları için adalet isteyen Noam Chomsky Türkiye’ye karşı ne­dense âdil olamıyor. Böylesine bir angajman, bir demokrasi ve insan hakları savunucusunda değil, ancak bir PKK militanında görülür.

Aralarında kimileri de gazete yazıcıları olmak üzere, her fır­satta Türkiye’yi darağacında sallandıran “gönüllü cellatlar”, bu kez “Militan” Noam Chomsky ipini kullanıyorlar. Kimi saflar da “Oldu mu şimdi? Noam Chomsky’yi DGM’ye çıkartıp dün­yaya rezil olacağız!” diye dizlerini dövüyor.

Yeryüzünde “kutsal” ve “dokunulmaz” insan, düşünür, filo­zof yoktur. Bir suç işlemişse Chomsky de DGM’ye çıkar. Savcının iddianamesini görmediğim için suçlanan Chomsky metni mi yoksa kitapta imzasız yayımlanan ve Chomsky’ye ait olmayan önsöz mü? Bilemiyorum. Adil(!) Chomsky bunu duruşma sırasında öğrenenip nasıl bir mandepsiye bastığını kendisi de anlayacak

Noam Chomsky, Aram Yayınevi’nin yayımladığı Amerika Müdahaleciliği  adlı kitap yüzünden 13 Şubat 2002 günü, İstanbul DGM’sinde yargılandıktan (yargılanacak olan gerçekten kendisi mi yoksa yayıncı mı?) sonra Türkiye’de demokrasi olup-olmadığını “test etmek” için Diyarbakır’a gidecekmiş,. Yani “sınav” tezgâhının senaryosu hazır! “Militan” Noam Chomsky’nin Türkiye’ye geçer not vereceğini hiç sanmam. Ama kendisine benim bir önerim var: Hazır gelmişken kendini de biz “Türkiye tarihi ve Türkiye’de toplumsal hareketler” sınavına soksak, ne der, kabul eder mi acaba?

(Hürriyet ,10 Şubat 2002)

BİR ÖRNEK: İSPANYA

Avrupa Birliği ülkelerinde, özellikle de Hollanda, Danimar­ka, İsveç, Norveç gibi sonradan görme küçük ülkelerde bir yığın cahil politikacı ve zevzek memur var: Türkiye’ye PKK gibi ör­gütlerle diyalog kurmasını AB’ye girmek için koşul olarak öne süren Avrupa Parlamento Komisyonu’nun Eşbaşkanı Hollandalı Joost Lagendijk benzeri, bunlardan bazılarının Güneydoğu’ya Bask Modeli önerme densizliğinde bulunmaları çok mümkün. Ancak Avrupa Birliği’nin ve birlik üyesi ülkelerin “resmen” böyle bir istekte bulunması için kafayı üşütmeleri gerekir. Tür­kiye’nin AB’ye girmeyi reddetmesi için meşru bir gerekçedir bu.

Ne var ki, AB için, “Güneydoğu’ya Bask Modeli istiyorlar. Güneydoğu’yu Türkiye’den koparmak istiyorlar!” demek de, el­de sağlam kanıtlar olmadan, son derece tehlikelidir.

Daha önce de yazmıştım,  hiçbir ülke bir başka ülkeye örnek olamaz. Her ülkenin kimliği, kişiliği kendi yapısal hamurundan çıkar.

Türkiye’nin müslüman ülkelere örnek gösterilmesine karşı çıktığım gibi, İspanya ve benzeri ülkelerin Türkiye’ye örnek gösterilmesini de eleştiririm. Çünkü her ülke kendi özel maddi koşullarının ürünüdür. Almanya federal bir yönetimle yönetilebilir, çünkü Alman birliği sağlanmadan önce aynı coğ­rafya prenslikler tarafından yönetiliyordu. Birlik sağlandıktan sonra bölgesel özellikler devam etti.

Örneğin, Turgut Özal’ın yaptığı gibi, ABD’nin yönetim tar­zı olan eyalet (devlet) sistemini de Türkiye’ye örnek gösterip tavsiye etmek mümkün değil. Çünkü, Türkiye hiçbir zaman eyaletler birliği olarak yönetilmedi. Bu nedenle Türkiye’yi eyaletlere, yerel yönetimlere bölerek yönetmek Türkiye’nin yararına olamaz. Merkezî yönetimin yetkilerini azaltıp etkin bir yönetim kurmak için, içeriği belli olmayan Yerinden Yönetim, Yerel Yönetim, Özerk Yönetim gibi ütopyalar üretmek, yolsuz­luk ve rüşvet ocağı ayrılıkçı derebeylikler yaratmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

İspanya ile Türkiye arasında hiçbir benzerlik yok mu? Kuş­kusuz var. İkisi de büyük bir imparatorluğun bugünkü artıkları.

15-18 yüzyıllarda, Brezilya hariç bütün Güney Amerika, Meksika ve Orta Amerika, Kuzey Amerika’da Kaliforniya ve Teksas, Florida; Küba, Porto Riko; Afrika’da Ekvator Ginesi, Fas; İberik yarımadasında Portekiz ve daha nice ufak-tefek top­rak İspanya İmparatorluğu’nu oluşturmaktaydı. “Altın Çağ”da İspanya bir dünya imparatorluğu idi. 1575’ten itibaren bu im­paratorluk duraklamaya, Veraset Savaşı’yla (1701-1713) gerilemeye başladı. 1898’deki İspanya-Amerika Savaşı sırasın­da bölgedeki son sömürgelerini de (Küba, Porto Riko ve Filipin­ler) kaybetti.

Osmanlı İmparatorluğu da büyük rakibi İspanya İmparator­luğu gibi Avrupa’daki topraklarını aynı dönemde ve dönemin uzantılarında (1919) kaybetti.

İspanya 1939’da başlayan faşist Franco dönemine kadar rahat yüzü görmedi. 1975’e kadar bir faşist diktatörlüğün sıkı yönetimi altında biraz kalkındı ama inim inim inledi. 20 kasım 1975’te Franco’nun ölümü ve 27 kasım 1975’te Juan Carlos’un taç giymesiyle demokratik çağ başladı ve İspanya 1982’de NATO’ya, 1986 yılında Avrupa Birliği’ne girdi.

İspanya, topraklarından gelip geçen veya yerleşen halklardan (İberler, Keltler, Fenikeliler, Yunanlar, Kartacalılar, Romalılar, Vandallar, Süevler, Vizigotlar, Araplar, Berberîler, Franklar) bir şeyler almış ve korumuştur. İspanya üç kültür ve inancın (Hıris­tiyan, Musevi, Müslüman) yüzyıllar boyunca bireşim potası ol­muş, bu sayede göz kamaştırıcı bir uygarlık yaratmıştır.

Günümüzde, bütün eski sömürgelerde İspanyolca konuşul­maktadır. Yani Brezilya dışında bütün güney ve orta Amerika’da. ABD’de şu anda İspanyolca ikinci dil konumun­dadır. 21.yüzyılda ABD’de İngilizcenin yerini İspanyolcanın alacağı tahmin edilmektedir.

İspanya, örnek alınacaksa, yarattığı evrensel kültür sentezi ve özgün uygarlık bakımından örnek alınabilir. Ama, onun tarihsel bölünmüşlüğünü demokrasinin yansıması olarak gör­mek Türkiye’yi çok zor durumda bırakır.

(Hürriyet , 7 Temmuz 2002)

ISMARLAMA YAZAR

Okuduğunu anlamayan, kendi kafatasının dışında düşünce ufukları olmayan, hatta düşünce sahibi olmayan “internet okur­cularından bıktım.

Bunlardan biri bana bir e-posta mesajı göndermiş, “Sizinle uzun uzun yazışacak değilim. Ben bir Türk olarak, sizin gazetenizdeki Kürtler hakkındaki köşe yazılarınızı kınıyorum… Kusura bak­mayın ama dürüst, demokrat bir kişiliğe sahipsiniz zannediyordum sizi…diyor.

“Kürt Sorunu” bağlamında kendisi gibi düşünmediğim için artık dürüst ve demokrat değilmişim. Zaten benimle uzun uzun tartışacak değilmiş! Şu megalomana bakın!

Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve ayrılıkçı olma­yan Kürtleri yanıltacak, onları umutsuzluğa götürecek hayalleri eleştiriyorum.

Bazı aydın ve köşemenler tarafından şımartılmaya alışkın olan ayrılıkçılar ve onların goygoycuları bu eleştirilerime katlanamıyorlar.

Rastlantıya bakın, 21 Şubat “Anadil Günü” imiş…

Anadil konusunda bir gerçeğin üzerindeki yalan örtüsü­nü kaldırmaya çalışıyorum. Avrupa Birliği Türkiye’den Kürtçenin bir anadil olarak eğitim ve öğretim dili olarak kullanıl­masını değil onun özgürce öğrenilmesini istediğini yazıyorum. Bunu yani iki durum arasındaki farkı kimileri gerçekten anlamı­yorlar, kimileri de anlamış olmalarına karşın anlam ve anlayış bu­lanıklığından yararlanmaya çalışıyorlar.

Kendisinden izin almadığım için adını veremeyeceğim, Türkçe bilen, dilbilimci ve eğitimci bir Almanya vatandaşından aşağıdaki mesajı aldım:

“Ben de kırk yıldan beri Türkiye’ye gelen biriyim, bu­radaki Türk kökenli insanlarla çalışıyorum, özellikle dil so­runları ile ilgileniyorum. Aşağı yukarı yirmi beş yıldır anadil konusu (‘öğretim anadilde olsun’ diyen biri olarak değil, dediğiniz gibi “anadili özgürce öğrenilmesi” için çaba ve­ren olarak) üzerinde duruyorum. Bu konunun Türkiye’de çok hassas bir konu olduğunu, bir de son yıllarda biraz ra­hatlamanın da olduğunu biliyorum. 12 Eylül’den sonra, il­kin Eğit-Der’in davetlisi olarak az da olsa buradaki dene­yimler üzerine konuşma yapardım.

“Türkiye’de Kürtçe ile Almanya’da Türkçenin hem or­tak hem de farklı yanları var. Eğitim Sen’in kongrelerine de katıldım. Tam sizin o yazınızda belirlenen ve mektubuma yanıtınızda fazla belli etmediğiniz ama belli olan tehlikele­ri görüyorum: Çocuklar için anadil ne kadar önemli olma­sı ve de yanlış düşünülenlerden mi, konuyu kötüye kulla­nılmasından mı, o kurumdaki anadilde öğretim’e ısrardan oluşan tehlike beni çok rahatsız ettiği için sizin o yazıda­ki görüşünüzü okurken sevindim. Hem anadilin çocuklar için ne kadar önemli olduğunu görerek hem de konuyu is­tismarın ne kadar frenleyici olduğunu görerek bu çelişki­den bir tehlike anlamakta yanlış olamaz. Bu benim için de yeni bir konu değil.

“Almanya’nın politik konumu anadil konusu ile ilgili bambaşka olmasına da katılıyorum. Türkiye’deki konuş­maları Türkçe yapmama karşın Almanca’da ‘Muttersprac henunterricht’ (yani anadil öğrenimi -bizde okullarda ola­bilir ve olur)- ve ‘Unterricht in der Muttersprache’ (ana­dilde öğretim) iki ayrı kavramı olarak titizlikle kullanıyo­rum. Dediğiniz gibi ‘anadilde öğretim, çocuk yuvalarından başlayarak üniversite öğrenimini ve üst öğrenimi o dilde yapmayı kapsar’ düşüncesinden dolayı. Bu da Almanya’da olamaz: Türkiye’de hiç olamaz.”

İşte okuduğunu doğru anlayan, anadil konusunda bilimsel ve gerçekçi düşünen bir kafanın düşünceleri.

Anadilde öğretim yapmanın bazı temel ve vazgeçilmez koşul­ları vardır. Bu koşullar zorlanamaz.

Tabii üniter devletin yapısına bağlı kaldıkça.

Üniter devleti parçalayıp özerk devletçikler, bağımsız devlet­ler kurduktan sonra isterseniz herhangi bir anadilde değil kuş di­linde bile eğitim-öğretim yapabilirsiniz.

Türklerin Almanya’daki, ya da Fransa’daki nüfusu ne kadar milyon olursa olsun anadillerini özgürce öğrenmek hakkına sa­hip olabilecekler ancak Türkçenin eğitim ve öğretim dili olmasını hiçbir zaman isteyemeyeceklerdir.

Tıpkı Kürtler gibi…

“Anadil Günü”nünden iki gün sonra bu çok önemli gerçeği an­latabildim mi?

(Hürriyet, 23 Şubat 2005)

********

HAL VE GİDİŞ SIFIR

1.

Bu yazı Güneydoğu için Bask Modeli öneren Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell Fontelles’in tarihten sıfır alışını anlatmayı amaçlıyordu.

Ama İngiliz ve Fransız gazetelerine ilan vererek bazı modellerin Güneydoğu’ya uygulanmasını isteyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler ile bazı Kürt muhibbânı da ‘Tarih’ dersinden sıfır almıştır.

PKK’ya karşı bir araya gelip yıllarca bildiri yayınlamaktan korkan tanıdıklarımızın da aralarında bulunduğu imzacılar, önce Avrupa Birliği’ni de kullanarak ülkelerine şantaj yaptıkları, sonra bildirinin biçimi ve içeriği bağlamında birbirlerine kazık attıkları için Hal ve Gidiş dersinden sıfır alarak sınıfta kaldılar.

Ben, Hal ve Gidiş açısından bakarak bir iç ve dış politika değerlendirmesi yapmayacağım. Aynı kimselerin yakınları da, haksızlığa uğradıklarını ilan ettikleri yirminci yüzyılda aynı dersten birkaç kez sıfır almışlardı. Bunu üzülerek kendilerine anımsatmak isterim.

Türkler 1071’de, Doğu Roma İmparatorluğu’nun ordularım yenerek Anadolu’ya girdiler. Ve daha sonra, 1923 yılına kadar herhangi bir Kürt devletiyle savaşıp topraklarını ele geçirmediler. Şeref Han’ın kaleme aldığı ‘Kürt Tarihi Şerefname’de (Ant Yayınları, 1971), siyasi tarihin kabul ettiği devlet normlarına uygun olmayan bazı oluşumların hanedan, hükümdar, bey gibi unvanlarla donatması karşısında ses çıkarmasak da ‘Çemişkezek Hükümdarları’ (S. 188) bahsine gelince gülmemek için kendimizi zor tutabiliriz.

Tarih, Çemişkezek hükümdarlarını ciddiye alsaydı, her mezranın şeyh ve ağasına bir asalet unvanı vermek zorunda kalırdı. Ama onun böyle zevzeklikler yapmadığını biliyoruz.

Bildiri imzacısı Kürtler ve Kürt muhibbânı zevat, Türkiye’den, Avrupa’nın demokratik ülkelerinde yaşayan Baskların, Katalanların, İskoçyalıların, Laponların, Güney-Trollülerin ya da Valonların sahip oldukları haklara benzer hakları kendi Kürt vatandaşlarına tanımasını istiyorlar. Ayrıca, altını çizerek “Türkiye, Kıbrıs Türkleri için istediği haklan kendi vatandaşı Kürtlere de vermelidir!” diyorlar.

Sadece işin aslını astarını bilmeyenlerin desteklemek gafletini göstereceği bu istekler, ‘Tarih’ sınavında sınıfta kalır. Çünkü, imzacıların adını verdiği ulus, halk ya da cemaatle Kürtlerin hiçbir benzer özelliği bulunmamaktadır. Laponlar dışında, öteki oluşumların 1000-2000 yıllık tarihsel-siyasal geçmişleri, özellikleri var. Örneğin, Bask (Euskadi) ülkesindeki Navarra Krallığı’nı ele alalım. Navarra 10. yüzyılda I. Sancho Garces’in Pamplona Kralı olmasından sonra bağımsız bir Hıristiyan krallığı oldu. Navarra 1512’de Kastilyalı II. Fernando tarafından İspanya topraklarına katıldıysa da 1800’lere kadar kendi yasalarını korudu.

İspanya’daki 17 özerk bölgenin Bask ve Navarra bölgesine benzer tarihleri var ve bu tarihsel özellikleri nedeniyle özerklik kazandılar. İskoçların ve Valonların durumu da farklı değil. İspanya, Avrupa Birliği’ne üye olmak için 17 özerk bölgeye ayrılmadı. Özerklikler Roma dönemine dayanıyor, neredeyse iki bin yaşında. Tarihin işleri kırk koyunlu köy ağasının bağımsızlık ilan etmesine benzemez!

İmzacılar, bu vesile ile özerkliğin lotaryadan çıkmadığını, hediye edilmiş bağımsızlığın sonunun Arap devletlerinin bağımsızlığına benzeyeceğini öğrenebilirlerse, o da kâr!

(Hürriyet, 14.12.2004)

2.

12 Mart döneminden hapishane arkadaşım Ümit Fırat, imalatçılarından olduğu Kürt bildirisinin içeriğini reddeden Leyla Zana’yı fena harcıyor: “Zana’nın adıyla anılmaktan rahatsızım. Leyla, güçlü politik formasyona sahip değil. Eğitimi, buna elverişli değil. Fotoğraflarda güzel görünüyor. Nedir formasyonu, neyi hak etmiş tartışılmıyor. Leyla imzaladığı metnin içeriğini kavrayabilmiş değil.” (Hürriyet, 13.12.04)

Leyla Zana’nın ya da bir başkasının imzaladığı metnin anlamını kavrayıp kavramaması bizi ilgilendirmez. Ama, Ümit Fırat’ın, iki ayrı kategori olan güzellik ile politik bilinç arasında mukayese yapması bana bir Laz fıkrasını anımsattı. Adama “Güzel mi yoksa budala mı olmak istersin?” diye sormuşmuşlar. Adam “Budala olmak isterim, çünkü güzellik geçicidir!” demiş.

Ümit Fırat, Leyla Zana’yı politik bilinç kategorisinde sınıfta bırakıyor. Fotojeni ile politik bilinci birbirine karıştırdığı için, biz de kendisine ‘Hal ve Gidiş’ten sıfır veriyoruz.

Kürt bildirimenleri (‘Bildiri imzacıları’ anlamında. Sözcüğü şu anda ben uydurdum), Türkiye’nin, İskoçların faydalandığı ve kendisinin de Kıbrıs’taki Türk azınlık için istediği hakları kendi Kürt vatandaşlarına garanti etmesini istemektedirler.

Kıbrıs Türklerinin azınlık sayılmamak için yıllardır mücadele verdikleri gerçeğini bir yana bırakalım. Avukat Eren Keskin’in, yazar Muhsin Kızılkaya’mn, şair Yılmaz Odabaşı’nın, şair Hicri Özgören’in, CHP’li sendikacı Yaşar Seyman’ın, gazeteci Ahmet Tulgar’m, müzisyen Ferhat Tunç’un ‘İskoçya’ örneğinin ne anlama geldiğini bilmediklerini, kendilerinin okur-yazarlık düzeylerine yakıştıramadığımız için kabul edemeyiz.

Bildirimenlerin de çok iyi bilmeleri gerektiği gibi İskoçya krallığı MS 841 yılında kuruldu; Birleşik Krallık’ın (United Kingdom) kurulmasına (1707) kadar İngiltere ile savaştı. O tarihten bu yana kendi parlamentosu, kendi bayrağı, kendi ulusal marşı, kendi futbol milli takımı var. İskoçya, savunma ve dışişleri konusunda İngiliz hükümetine bağlı olmakla birlikte vergi koymada özerk bir statüye sahip. Kendi hukuk, yasama ve eğitim sistemi var, kendi parasını basabilir. İskoçya basit bir oylama ile Birleşik Krallıktan ayrılıp bağımsızlığını ilan edebilir. Ekonomi, sanayi, tarım ve kültür alanlarında İngiltere’nin gerisinde değil.

Demek ki, adlarını saydığım ve saymadığım bildirimenler, İskoçya’yı örnek aldıklarına göre, Türkiye’nin kendilerine ait saydıkları bir bölgesinde İskoçya gibi bir ‘devlet’ kurmak istiyorlar. Kuşkusuz istemekte özgürdürler, ama Türkiye Cumhuriyeti ‘üniter’ devletine karşı olmadıklarını söylemeleri zekâmıza ve insanlığımıza hakaret olur.

O zaman kendilerine şu soruyu sormak hakkımız doğar: Kimliğinizi, kültürünüzü, dilinizi koruyarak yaşamak istediğiniz ‘atalarınızın toprağı’nı her bakımdan İskoçya haline getirmek için neden çalışmadınız şimdiye kadar? Ödemediğiniz vergilerle yapılan okullar, atölyeler, yollar, elektrik ve telefon şebekeleri, işyerleri PKK tarafından tahrip edilirken, masum insanlar katledilirken neden anlamlı bir bildiri yayınlamadınız?

Ad vermek istemiyorum, ama bu soruyu sorduğumda bana PKK’dan korktuğunuzu söylediniz her zaman. Demokrasi ve özgürlük aşkınızı bu korku ile nasıl bağdaştırıyorsunuz? Yoksa Avrupa Birliği, sizler için bir ‘korku kıran’ mı oluyor?

Buyurun, düşünün! Ulusal bütünlüğü parçalama pahasına imzaladığınız bildiri, sizi, tarih ve temsil ettiğinizi ileri sürdüğünüz halkın önünde mahkûm etmiştir.

 (Hürriyet, 18.12.2004)

 3,

Gazeteler okurlarını yanlış bilgilendiriyorlar. Özerklik herhangi bir nedenle gündeme gelince hemen bir ansiklopedi açıyorlar ya da internete giriyorlar:

“Katalanlar, 1978 yılında kabul edilen yeni anayasayla özerklik statüsü aidi. Yasaya göre, Katalonya’nın özel dili Katalanca. Parlamentoda İspanyolca ve Katalanca kullanılıyor, ancak yasaların yazımı ve tüm idari işlemler Katalanca yapılıyor. Özerk hükümet (Generalität), tüm yayınları iki dilde yayımlıyor. Eğitimde iki dil de kullanılıyor, radyo ve televizyon yayınları sadece Katalanca.” (Milliyet, 11.12.04)

10 Aralık 2004 tarihinde Le Monde gazetesinde yayınlanan Kürt özerklik manifestosunu ve gazetenin verdiği özerklik örneğini okuyan biri, “Katalanlar”ın yerine “Kürtler”i, “Katalanca’mın yerine “Kürtçe’yi; “İspanya”nın yerine “Türkiye”yi, “İspanyolca”nın yerine “Türkçe’yi koyarak “Katalonya”nın yerine hayali bir özerk Kürdistan yaratabilir. Katalonya, birtakım Katalanlar Le Monde gazetesinde özerklik manifestosu yayınladıkları için 1978 yılında özerk olmadı. Bu özerkliğin tarihsel dayanağını bir gezi kitabından aktaracağım:

“Romalılar İber yarımadasına ilk defa Katalonya’da Costa Brava’da yer alan Empuries’ten çıktılar. Özellikle önemli eyaletleri Taraconensis’in merkezi Tarragona ve çevresinde önemli izler bıraktılar. Daha sonra Barselona Madrid’le ekonomik ve kültürel açıdan rekabet edebilecek bir başkent olarak ortaya çıktı.”

Efendim, demek ki neymiş? Bunu yanıtını şöyle vereceğim: Katalonya MS.V.yüzyılda Vizigotlar (Gotholonia) tarafından işgal edildi. Sonra 712 yılında Arapların eline geçti. X.yüzyilda Katolonya Kontları bağımsızlıklarını kazandılar. Bir ara Aragon hanedanı tarafından yönetildi. 1931 yılında ilan edilen Katalan Cumhuriyeti (l’Esquerra republicana) özerklik kazandı.

İmzacılar tarihten habersiz oldukları için, Katanların 1978 yılında kabul edilen anayasa ile ve belki de AB sayesinde özerk olduklarını sanıyorlar. Sayın okurlar, bu zevata tarihten sıfır vermekte haksız mıyım?

İmzacılardan bazıları “Benim imzaladığım metin bu değil, değiştirmişler!” numarasına baş vursalar da geçerli olan altında imzaları bulunan metindir. Manifesto metninin ilk maddesinde, “Kürt halkının varlığını kabul eden, Kürt halkına, kendi dilinde bir genel öğretim sistemine ve medyaya sahip olma hakkını garanti eden bir yeni ve demokratik anayasa”dan söz edilmekte.

Kürt halkının varlığını Anayasa tarafından kabul edilmesininin ne anlama geldiğini Anayasa hukukçularına bırakıyorum. Benim sözüm imzaladıkları metinde özerklik sözcüğünün geçmediğini ileri sürenlere. Doğrudur, bu sözcük geçmiyor. Ama imzacılar Kürtler için Kürtçe eğitim-öğretim sistemi istiyorlar. Ve böylece, dolaylı olarak da olsa, Kürtler için özerklik ve bağımsızlık isteklerini dile getiriyorlar. Toplumsal yarar oranı ile uygulama olanağını bir yana bırakalım. Türkiye’nin bir bölgesinde Türkçe’den başka bir dilde öğretim yapılması talebi o bölgenin özerkliği ya da bağımsızlığı anlamına gelir. Ama Kürtler için böyle bir şey istemenin tarihsel dayanağı yok!

(Hürriyet, 27.12.2004)

NOTA BENE: “TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ AÇILIM MASALI” KİTAP HALİNDE YAYINLANACAĞI İÇİN YAZININ 2, 3 VE 4. BÖLÜMLERİ TARAFIMDAN SİTEDEN KALDIRILMIŞTIR.

ÖZDEMİR İNCE

13 EYLÜL 2014