2002 SEÇİMİNİ HATIRLAMAK

Dün partiler milletvekili listelerini Yüksek Seçim Kurulu’na teslim ettiler. Ardından televizyon ekranlarında bir telaş bir telaş…

Havuz televizyonları mide bulandırıcı, bakmaya gerek yok…

CNN-Türk, Haber-Türk gibi penguen ve devekuşu televizyonları da bulantı veriyor ama katlanmaya çalışıyorum.

Ülkenin insan kalitesi son 15-20 yılda ne kadar düştü yarabbi! Özellikle taşra üniversiteleri ile vakıf ve özel üniversitelerin öğretim üyecilerine baktıkça, ilkokul öğretmenlerim ordinaryüs profesör gibi geliyor bana… Utanmadan AKP’nin bokunda, boncuk neyse,  elmas arıyorlar.

Böyle bir havada, AKP’yi iktidara getiren 2002 genel seçimi  öncesinde yazılmış dört yazımı okumaya davet ediyorum sizi.

Özdemir İnce

8 Nisan 2015

***

NE OLACAK BU DEMOKRASİNİN HALİ?

Seçmen nabzını tutmak için gittiğim Almanya’da tanıdığım bir üniversite öğretim görevlisini dinliyorum. Bir Türk, bir genç kadın. Şöyle diyor:

“Günümüz demokrasilerinde sinir bozucu bir durum söz konusu: Negatif oy. Bir parti iktidarı almasın diye o partiyi alt etmesi muhtemel bir partiye oy vermek. Ne var ki oy verdikleri partiden de ikna olmuş değiller. Böylece seçme hakkı, negatif seçim olarak ortaya çıkıyor insanlarda. Bu da çok rahatsız edici bir şey. Bir partiyi seçiyorsam o partinin programı için seçmeliyim, ilkeleri için seçmeliyim, temsil ettiği bir şey için seçmeliyim… Bir başka partiyi iktidara getirmemek için değil. Demokrasinin sonuna yaklaşmak olmasa bile demokrasinin sorgulanması gibi geliyor bu bana. Ben ‘negatif oy’ değil ‘Pozitif oy’ kullanmak isterdim. Onayladığım, paylaştığım bir politika için oy kullanmak isterdim. Bu ne Türkiye’de ne de Almanya’da söz konusu. Galiba bütün dünyada böyle bu.”

Şu anda Boğaziçi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Fakültesi’nde konuk olarak ders veren, Heidelberg Üniversitesi emekli Ordinaryüs Profesörü Dr. Hans J. Vermeer, eylül başlarında Germersheim’da sohbet ederken, Alman siyasal partilerinin özelliklerini giderek yitirip birbirlerine benzemeye başladığından söz ediyordu: “Sosyal Demokratlar’ın politikalarını sosyal demokrat olarak nitelendirmek artık çok zor. Hıristiyan Demokratlar’ın hıristiyanlıklarını da sorgulamak zorundayız. Partiler birbirlerini içeriyorlar artık. Bu da seçmeni kararsızlığa sürüklüyor.”

Birbirine benzeyen yıpranmış ve yorgun partiler arasında seçmen hangisini seçecek? Seçmenin eskisine oranla çok daha bilinçli seçici olması, duygularından çok kafasını kullanması gerekiyor.

Seçmen de yorgun. Zihinsel olmaktan çok duygusal bir yorgunluk bu. Birbirine benzeyen partiler ve politikacılar arasında “iki arada bir derede kalmış” olan duygusal seçmenin bıkkınlığı seçme eylemini olumsuz etkiliyor. Öfkeli seçmen ya tepki oyu kullanıyor ya da giderek sandıktan uzaklaşıyor. Bilinçsiz basının pohpohlamasına bakmayın, “öfkeli seçmen” demokrasi için dinamitten farksız. Artık her seçmenin kendisi için özel bir parti istediğini söylersek abartmış olmayız. Üstelik kimi “munkabız zevát”  bunun bir entellektüel seçkinlik olduğunu sanıyor. Oysa tam tersine hastalıklı bir ruhsal durum: Kendi kendinin bireysel partisi olmuş… tam anlamıyla egosantirik bir sapma.

Böyle bir seçmenin sağlıklı seçim yapmasından kuşku duyarım. Yap(a)mıyor zaten. Seçmenin mürekkep yalamışı ya sandığa gitmiyor ya da sandığa boş oy atacağını söylüyor. Ordinaryüs Profesör Hans J.Vermeer bu durumu “Seçmeme özgürlüğü” olarak tanımlıyor.

Seçmenin avámına gelince: Avanta peşinde, her seçimde parti kapısı değiştiriyor. Üstelik bu beleşci seçmen, seçim álimleri tarafından ‘protestocu’ sıfatıyla taçlandırılıyor.

İrdelediğim üç durum arasında, kullananı mutsuz etse de, tatmin etmese de “negatif oy”u daha yararlı ve olumlu buluyorum. Türkiye gibi bir ülkede seçmeme özgürlüğünden yararlanmak sorumsuzlukla eş değerde. Bu noktada “boş oy”cu negatif özgürlüğün özgürlük olup olmadığını da tartışabiliriz. “Bu” negatif özgürlük tam anlamıyla bir zihinsel tembellik ve konformist bir züppelik. Yani oy kullanmamanın öyle öğünülecek bir erdemi yok.

Bitirirken şunu da söylemeliyim: ‘Merkez’ afyonuyla giderek birbirine benzeyen partiler ve politikacılar, egosantirizme sığınan yorgun ve mağrur seçmen, boş vaitlerle kendinden geçen genç lümpen, hep birlikte demokrasinin mezarını kazıyorlar. Türkiye, bu arada, bu ‘yanlış seçmen’ yığışımı yüzünden Avrupa Birliği’ne giremez ve ardından yeni ve eski Türkî geleneklere uyarak kendisine bir “Ömür Boyu Başkan” seçerse, ben hiç şaşırmam!

(Hürriyet, 13 Ekim 2002)

***

İlginç bir yazı: Almanya seçimleri, yaklaşan bizim seçimle karıştırılarak yazılmış. Demokrasi için dinamitten farksız öfkeli seçmen AKP’yi iktidara getirerek dinamiti patlatıp yangını çıkardı…

Avanta peşinde, her seçimde parti kapısı değiştiren beleşci seçmen artık AKP limanına demir attı, artık  ‘protestocu’ değil, tutucu…

“Ömür Boyu Başkan” saptamasına dikkat! 7 Haziran 2015 seçiminde çıktı karşımıza bu hayalet…

***

DENİZ BAYKAL NE DEMEK İSTEDİ?

Yıllardır yazılarımda bıkmadan tekrarladığım bir inancı, 16 Eylül 2002 günü, CNN televizyonunun “Baş Sayfa”  programında da söyledim:

“R.T.Erdoğan’ın bir parti başkanı olarak başının adaletle derde girmesinin nedeni dikkatsiz konuşması ya da şiir okuması değil. Ama R.T.Erdoğan’ın kendisinin ve içinde yer aldığı siyasal hareketin temel sorunu, Anayasa’nın Cumhuriyet’in niteliklerini tanımlayan değiştirilemez maddelerine muhalefetten kaynaklanıyor. Partilerin, Anayasa ile uzlaşmazlık sorunları oldukça ülkemiz asla huzura kavuşamayacaktır. R.T.Erdoğan’ın siyasal yaşamını tehlikeye atan konuşmasını, sözlerini, okuduğu şiiri işte bu bağlam içinde değerlendirmek gerekir” dedim.

Sonunda bir parti başkanı da söylediklerimle örtüşen düşüncelerini dile getirdi. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Hürriyet gazetesi yazarlarıyla yaptığı seçim görüşmesinde Emin Çölaşan’ın “Türban konusundaki tutumunuz nedir? Bu yasak sürmeli mi, kalkmalı mı?” sorusunu şöyle yanıtlıyor (25 Eylül 2002):

“Türkiye’de asıl sorun türban sorunu değildir. Sorun Anayasa’nın temel ilkeleri üzerinde yaygın bir mutabakatın sağlanmamış olmasındadır. Bu temel sorunun yansıması bazen türban şeklinde, bazen siyasi partilerin kapatılması olarak, bazen de milletvekili adaylığının engellenmesi şeklinde oluyor. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde devletin temel nitelikleri konusunda bu kadar yaygın tartışma yaşanmıyor. Öyle olunca da büyük sorunlar yaşanmıyor. Türkiye’de gerçek istikrar hangi hükümet ya da başbakanın ne kadar görev yaptığıyla değil, bu temel mutabakatın sağlanmasıyla kurulur. Bu mutabakat sağlandığında hükümetler gelir gider, sorun olmaz. Fransa’da hálá monarşist bir parti var, yüzde 1 oy alıyor ve kimse de endişe duymuyor. Ama yüzde 25 oy alsa kıyamet kopar Fransa’da ve parti belki de kapatılır. Ülkenin ana siyasi partileri, ülkenin temel nitelikleri üzerine mutabakat içinde olmalıdır.”

Kullandığı ‘mutábakat’ fiilini yadırgasam da Deniz Baykal hastalığın teşhisini doğru yapıyor. Sorun, ‘Başıbozuk demokratlar’ın sandığı gibi düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırlandırılmasından ya da özürlü demokrasi anlayışından kaynaklanmıyor. Parti kurarken Anayasa’nın genel esasları ile uyum (mutábakat) halinde olan bazı partilerin daha sonra, doğrudan ya da dolaylı yollarla anayasanın temel ilkelerine karşı direnişe geçmelerinden kaynaklanıyor. Partilerini, Anayasa’nın dile getirdiği ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir’ (Madde 2) hükmüne uygun ve bağımlı olarak kuruyorlar. Cumhuriyet ile arasında mutábakat olduğu için partinin kurulmasına izin verilmiştir. Cumhuriyet kendi ilkelerine sadık olduğuna göre, sürtüşme bazı partilerin sözleşmeyi bozmalarından kaynaklanmaktadır. İş bu noktaya geldikten sonra, artık, Cumhuriyet’in temel nitelikleri konusunda yeni bir uzlaşma söz konusu olamaz.

Her siyasal parti, kuruluş dilekçesini ilgili makama verdiği andan itibaren Anayasa’nın değişmez maddelerinde dile getirilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini kabul etmiştir; bu maddelere karşı herhangi bir eylemde bulunamaz; bu maddelerle ilgili düşünceyi açıklama özgürlüğü de kendiliğinden sınırlanmıştır. Cumhuriyet’in temel nitelikleri konusunda herhangi bir mutábakat değil, ancak mutlak bir bağımlılık söz konusu olabilir.

Necmettin Erbakan ve şürekásının 1970 yılı ocak ayında kurduğu Milli Nizam Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından 1971 yılında kapatıldı. Necmettin Erbakan, Almanya’da olsaydı, kapatılan ilk partiden sonra, gene kapatılacak olan öteki partilerini kurabilir miydi? Gene Almanya’da olsaydı, Tayyip Erdoğan’ın, Milli Görüş’ün uzantısı olan AKP’sine Anayasayı Koruma Teşkilatı ve Federal Anayasa Mahkemesi izin verir miydi? Kesinlikle vermezdi!

Tayyip Erdoğan’lar iktidara gelince din, vicdan ve eğitim özgürlüklerinin önündeki engelleri kaldıracaklarmış. Seçmen, anayasanın temel ilkelerini hedef alan bu meydan okumayı çok iyi değerlendirmelidir.

Seçimlere 14 gün kala bana acı veren bir gözlemimi okurlarımla paylaşmak istiyorum: Yeryüzünde Türkiye Cumhuriyeti kadar savunmasız bir başka varlık (entité) yok! Cumhuriyet’i iki tescilli mücrim karşısında aciz duruma düşürenler utansın!

(Hürriyet, 20 Ekim 2002)

***

Aradan 13 yıl geçmiş… Tek harfini bile değiştirmem bu yazının: Cumhuriyet’i iki tescilli mücrim karşısında aciz duruma düşürenler utansın!

Böyle bir yazıyı 7 Haziran 2015 seçiminden önce kaç kalem yazabilir?!

***

3 KASIM 2002

İşte açıkca yazıyorum: ‘Türk halkının dehası’ diye bir deha tarzı olduğuna inanmam.

Bütün halklar aşağı yukarı birbirine benzer. Mayasında tutuculuk, benmerkezcilik, açgözlülük ve çıkarcılık vardır. Bir seçmen, ne siyasal partilerden, ne de milletvekillerinden daha iyidir. ‘Türk halkının dehası’ safsatasını duyduğum zaman aklıma La Fontaine’nin ‘Karga ile Tilki’ öyküsü gelir:

‘Sesin ne güzel Karga Kardeş!’

Tava gelen Karga gagasını açar ve peynir Tilki’nin önüne düşer.

Bu halk, 1960’larda, ‘Herkes emeğinin karşılığını alacak!’ sloganıyla seçim meydanlarına çıkan TİP’e láyık olduğu oyu vermedi. Çünkü köylüsünden memuruna, işçisinden işverenine herkes emeğine denk karşılığı değil emeğinin kat kat fazlasını istiyordu. TİP 1970’de ‘Kürt halkının varlığı’ndan söz eden kongre kararı nedeniyle kapatıldı. Parti 1975’te tekrar kurulduysa da bir varlık gösteremedi ve o tarihten sonra Türkiye bir daha huzur yüzü görmedi. TİP kapatılmasaydı, sağ partiler TİP’e tahammül edebilseler ve halk da TİP’in değerini bilseydi, PKK belásını yaşamayan (yaşamamış, yaşamayacak olan) Türkiye şu anda Avrupa Birliği’nin en saygın üyelerinden biriydi.

Türk halkının dehası’ 1965-1975 yılları arasında yeterince uyanık olamadığı için bunun bedelini ülke yıllardır ödemekte… Gene bezirgán ruhu ve kapkaçcı mantığıyla harekete geçerek intikam almak için sandığa gidecek olursa, seçimin ertesi günü ‘Yandım Allah!’ naraları atmaya başlayacaktır. Seçmenin seçim sandığında lümpenleşmesi korkunç bir şey!

Almanya’da hem SPD/Yeşiller koalisyonuna, Demokratik Sosyalist Parti PDS’e oy verip hem de yeşil sermaye madrabazları tarafından soyulmaya göz yuman bu halkın dáhi mi yoksa safların safı mı olduğuna karar vermek çok zor.

Ama şunu söyleyeyim: Bu seçim Türkiye Cumhuriyeti seçmeninin gireceği en önemli sınavdır. Bu seçimin sonuçları, Türkiye’nin Avrupa’daki ve dünyadaki yerine de karar verecek. Ama seçmenin bunun bilincinde olduğu kanısında değilim. Azıcık bilinç ve vicdanını da bir çuval una-bulgura, bir teneke margarine, bir şişe ayçiceği yağına değiştirmesinden korkarım.

Bu yazıda parti adları da vermek isterdim ama veremem! Ancak, lümpen seçmen ruhunun ve zihinsel yapısının gösterdiği yığınsal tepki ve koyunsal yönelim karşısında çok kaygılandığımı, bu insanlık ayıbıdan utandığımı da söylemeliyim. Tepki nedeni ile biçimi arasında hiçbir mantıksal uyum ve tutarlılık bulunmayan, vaatler gerçek mi yoksa demagoji mi umursamayan, afyon yutmuş gibi yalpalayan seçmen kitlesi olur mu? Olur! Bu kitle 3 Kasım 2002 günü sandığa gidip Türkiye’nin kaderi için oy verecek!

Bu korkutuyor beni!

Seçim sandığında barbarlaşacak seçmen korkutuyor beni! Yalan-dolanı, hortum ve vurgunu umursamayan, etikçi görünüp ahlákî değerlere burun kıvıran; yenilik, gençlik denenmemişlik gibi saçma kategorileri kendisine rehber yapmış bir seçmen yığışımının vereceği karar korkutuyor beni!

Bir seçmen kitlesinin avantaya, bedavaya, emeksiz kazanca bunca düşkün oluşunun herhangi bir mazereti olamaz. Bu korkutuyor beni!

İşte bu lümpen seçmen yığışımı bir kez daha seçim sandığına gidiyor.

‘Lümpen’i varoşun eşanlamlısı olarak kullanmıyorum. Lümpen seçmen sadece varoşlarda değil her yerde, Etiler’de, Bebek ve Tarabya’da, Çankaya’da, Alsancak’ta, Pozcu’da…

Dilerim sonumuz hayırlı olur!

(Hürriyet, 27 Ekim 2002)

***

Seçim sandığında barbarlaşacak seçmen korkutuyor beni! Yalan-dolanı, hortum ve vurgunu umursamayan, etikçi görünüp ahlákî değerlere burun kıvıran; yenilik, gençlik denenmemişlik gibi saçma kategorileri kendisine rehber yapmış bir seçmen yığışımının vereceği karar korkutuyor beni!

Bir seçmen kitlesinin avantaya, bedavaya, emeksiz kazanca bunca düşkün oluşunun herhangi bir mazereti olamaz. Bu korkutuyor beni!

Sanki 17-25 Aralık soygununu umursamayan seçmeni, 2002 yılının ekim ayının 27.ci günü tarif eden bir yazı…

***

SEÇİM GÜNÜ

Eve dönünce, dostum Yunan besteci Alexandros (Aleko) Karozas’ın birkaç gün önce armağan ettiği ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Müzik’ (Bosphorus/Ada Müzik) adlı CD’yi tıpkı bir konserdeymişim gibi koltuğa oturup dinlemeye başladım. Yemen Türküsü’nü dinlerken boğazım düğümlendi.

Her zaman olduğu gibi 04 dolaylarında uyandım. Yatakta, Ülker’in Jared Diamond’dan çevirdiği ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ten (Tübitak Popüler Bilim Kitapları) elli sayfa kadar okudum. Gelişmiş ülkeler neden gelişmiş, gelişmemişler neden gelişmemiş sorununu insanlık tarihinin 13 bin yıllık serüvenini inceleyerek yanıtlamaya çalışan müthiş bir kitap.

Sonra tekrar uyudum. Saat yedide uyanıp Ülker’i uyandırdım. Ülker nezle olduğu için ıhlamur içeceğini söyledi. ‘Sabahın bu saatinde ıhlamur içemeyeceğim, kahve içebilirim’ dedim.

Saat 08’de gazetelerimi almaya gittim. Gazetecinin önünde kadîm dostum Bertan Onaran’a rastladım. Bir seçim günü sabahında Bertan’ı görmek iyi de, bakalım…

Kahvaltıda, Antakya Harbiye’sinden getirdiğimiz zahtere yoğurtlu ekmek bandık… Şimdi hayatıma Mersin ve İskenderiye’den sonra Arsuz’lu Antakya da eklendi. Etim dengini buluyor artık.

Ülker’le Cihangir İlkokulu’na gidip oyumuzu verdik. Sonra Firuz Ağa Camii’nin yanındaki açık hava kahvesinde oturup kahve içtik. Yaz kalabalığında sevmem bu kahveyi.

Eve dönünce, dostum Yunan besteci Alexandros (Aleko) Karozas’ın birkaç gün önce armağan ettiği ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Müzik’ (Bosphorus/Ada Müzik) adlı CD’yi tıpkı bir konserdeymişim gibi koltuğa oturup dinlemeye başladım: Hüseyni Aşiran Saz Semaisi, Boğaz’dan Bir Şarkı, Yorgo’nun Havası, Tatavla’da Besteler, Zeybekler, Üsküp Türküsü, Yemen Türküsü, Uzun İnce Bir Yoldayım… ‘Yemen Türküsü’nü dinlerken boğazım düğümlendi. ‘Oğlum Tekdiş‘‘, dedim kendi kendime, ‘‘artık ruhun da donuna girmeye başladı, acaba aklın nerelerde şimdi?…”

Yemek yerken CD’yi bir kez daha başa aldım. Etim ve ruhum donunda, aklım seçim sandıklarında.

Yemeğin ardından, Dikmen şişesinden sonra bir şişe de Volmer’den 6 Euro’luk bir ‘Cabernet Sauvignon’ şişesi açtım ve pazarlık ucuz puromu yaktım.Bosphorus Tamburi Cemil Bey’den ‘Tatavla’da Besteler’i çalıyor. Bir hıçkırık sıçrıyor boğazıma, ama ağlamayacağım. Şimdilik…

Bosphorus’un bu CD’si yemin ederim (bizim Mersinlilerin, Antakyalıların dediği gibi ‘İyvallahil Allah-ul Azîm’), Fas Kıraliyet Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı ‘Al-Ala’dan (Endülüs-Fas Müziği Antolojisi) çook daha güzel…

Bosphorus’un CD’sinin kitapçığında Nikoforos Metaxas bakın ne yazıyor:

‘Bizans ve Pers müzik sistemlerinden miras kalan bu müzik türü, anlaşılmaz bir biçimde Klasik Türk Müziği olarak adlandırılmakta. Oysa, eski zamanlarda ‘İlm-i Müziki’ ya da ‘Şark Musikisi’ adıyla anılıyordu. Bir zamanlar çok kozmopolit bir şehir olan İstanbul’da yaşayan Türkler, Rumlar, daha az sayıda olmakla birlikte Ermeniler ve Yahudiler de bu müziğin gelişiminde önemli rol oynamışlardır.’

Saat 16’ya gelmek üzere. ‘Öfkeli vatandaş’ intikam oylarını atıyor tahta sandıklara. Atsın bakalım. Öfkesinin sonuçlarını göğüslemeye, omuzlamaya hazır mı bu ‘Öfkeli Vatandaş?!’ Hiç sanmam! Öfkeliydi, öfkeli ve öfkeli kalmaya mahkûm bu kafayla… Ama biliyorum, yazımın yayımlandığı bu gün ‘Keşke elim kırılsaydı da…’ demeye başlayacak. Seçimin sonucunu merak etmiyorum. Seçimi kim kazanırsa kazansın Anayasa’nın 2.maddesi Hazret-i Ali’nin Kılıcı gibi başının üzerinde.

Yazım bitti. Biraz sonra metni Hürriyet Gazetesi’nin sistemine göndereceğim bilgisayarımla.

Bugün maç yok! Bosphorus’un CD’sini dinliyorum, dinleyeceğim.

Dilerim üçüncü şişeyi açmadan uyurum!…

(Hürriyet, 10 Kasım 2002)

***

2002 yılında haftada dört kez Hürriyet Avrupa’da, bir kez de Pazar Eki’nde yazıyordum. Bu yazılar Hürriyet Pazar’da yayınlandı. Daha sonra “100 Pazar Yazısı” (Ümit Yayınları, 2004) adlı kitapta yer aldı.

Kitap kısa sürede tükendi. Yayıncı bir süre sonra yayınevini kapattı. “100 Pazar Yazısı” çok uzun süredir bit pazarında bile bulunmuyor artık. Ama yazılar fırından yeni çıkmış ekmek kadar taze…

Zaten dört örneğini okudunuz, karar sizin!

“100 Pazar Yazısı” yayıncısını bekliyor!

Özdemir İnce

8 Nisan 2015

 

100 pazar yazısı kapak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“2002 SEÇİMİNİ HATIRLAMAK” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.