EKMELEDDİN İHSANOĞLU DOSYASI (1)

OI_YeniYaziBannerSquareBrown

25 Haziran 2014 tarihli ve “Ekmeleddin İhsanoğlu ve Yeni Yüzyılda İslam” (Timaş Yayınları) adlı kitabının sunu ve önsözünü virgülüne dokunmakdan aktarmıştım. Şimdi “Çatı Adayı”nın o metinlerde yer alan düşüncelerini tercüme edip yorumlayacağım. Buna ek olarak, 27 Haziran 2014 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan bir haberi de ilgi ve bilginize sunuyorum: Okuyalım ve yorumlayalım:

Okumaya devam et

KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

IX.
Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!
Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,
ne ola, gözündeki metal parçaları?

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?
Antakya’daki ölü sen değil miydin?

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı
ve herkes oldun iki âlemde
(böyle diyor inananlar).

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşanmasın olur mu?
Oldu ve olmadı işte.

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,
biber gazıyla kutsadılar
panzerle kutladılar.

Palayla kovalandın!

Yaşadın sen, Mersin’de
Akdeniz Oyunları’nın yapıldığı yılda
Gezi Parkı’nda sevgilini, yoldaşını bekledin,
özgürlüğü savunurken zebanilere karşı
eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var
ana ayrı, baba ayrı.

Ben işte böyle dedim!

X.

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,
mesafe yakın;
tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,
siyahlı,
biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden
biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;
kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı;
bir kırmızılı kadındır özgürlük,
kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,
karşı karşıya, siyahlı;
bir sedef ayna, canavarın karşısında.

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;
siyah özgürlük, kara özgürlük!

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,
kolları iki yana açık, kolları, açık,
kendisi rüzgâr olan uçurtma,

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

Nerede o su püskürten ilkçağ hayvanı?

Ben işte böyle dedim!

***

XII.

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken
çok güzel oluyorsun;
kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,
sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;
konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken,
çocuk doğururken
çok güzel oluyorsun Türkiye;
beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;
gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında,
su oklarının altında
çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;
gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım,
orman yangını söndürelim Türkiye.

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;
hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman
çoktan da güzel oluyorsun;
hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde
ve havada çok güzelsin Türkiye!

Atlayıp aynanın arkasına geçiyorum,
aynanın arkasında sen varsın Türkiye!
Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya
işte o sensin Türkiye!
Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!
Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye,
harman yeri, su arkı!

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,
mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr;
rüzgârın ağzı Türkiye,
uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,
bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda,
Kuğulu Park’ta,
savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

Delirince büyülüyorsun, kendini aşıyorsun,
aşılanıyorsun Türkiye!

Ben işte böyle dedim.

Gündoğan, 5-30 Temmuz 2013

ELLİ YIL SONRA “KARGI”

YABANLAR
rüzgâra en yakın yerde onlar
atlar yaralı, erler... kalkanlar düştü, bozgun var
göçmenle doldu meydanlarımız, şarapla, buğdayla
kapadık kapıları, bekliyoruz, savaş kokuları süründük
soylarımız giysilerimiz yenilgimizle gönendik
bir salkı geldi uçbeylerinden: kartal sürüsü görmüş gözcüler
tütsüler yaktırdık tapınaklarda kurbanlar adadık
kapı eşiklerini arıttı kölelerimiz, karavaşlar
bekliyoruz, kapılar kapandı, savaş kokuları süründük

yeni bir hayvan yaşıyor havada

karanlık, karanlık, aydınlığı bir başka doğanın
kanımız tuzlu titreşimli bir uyku
her şey, her şey bitti artık; geldiler… yoklar
yağmasız yangınsız nasıl bir yeniklik bu
her günkü gökyüzü mü bu uzaklık bu azlık?..
kekeliyor gece, onmaz üzüncümüz.
geldiler geldiler, bitti her şey artık

yeni bir hayvan yaşıyor havada

göründü göğün arabası; altınlı, gümüşlü koşumları
kötü bir belirti bu ey ulu yaşlılar, yağlı rahipler
rüzgâra en yakın yerde onlar; yüreğimize
çocuklar, kadınlar kadınlar tutmuş balkonları
çünkü onlar geçiyorlar çünkü upuzun mızrakları
nasıl uyumalı, nasıl uyanmalı, ölmeli nasıl?..

yeni bir hayvan yaşıyor havada

Sandıklı, 10.9.1961

***
ANI

Göçmüş!..
çürüyüp pervazlan, kapı altları, belki de bir yenilgiye
başlamış, kuşanmış kara bir uykusuzlukla,
Islıklanmış,
kocamış bir çalgıcıdır artık, tütünsüz bir eskici, enfiyesiz
ve bir tarlakuşu dağın küpeçiçekleri arasında
Kim bilir,
aranıp sorulmamış, denkleştirilmemiş kalabalıkta, soğan
tecimenlerinin gelip bir gün kaldıkları ikindisiz kentlerdedir,
Bazen de
gece falan olmuştur, dündür ve gerçek bir sürek avı yoktur
kocamışlığında; kuşkulu bir yabanlık olsa olsa

Ve umu
bir uzak akraba kimliğinde kekre bir tat ağzında.

İzmir, 7.10.1962

***

TİRŞE

Rüzgâra denk düşmüş yüzü, sığmamış, bizim oralara gelmiş
dar­ağacı saatinde;

Peşinde sinsi tütün rengi, arar nikel gömüsünü, amyant diye
bir şey tutturmuş.

Evin kuzey yanıdır sırtı, itişir okul avlusunda, git git bitmez
usunda bitki isimleri.

Anlamazlığa gelir inik kepenkleri, Leipzig ipeği sorar ölü
yıkayı­cılara ve kaçar ardı sıra.

Trahomlu gözlerle bakar burun buruna gelince. Çıkarır şapkası­nı
bir dul, bir emekli gölgesi, (geçince manastırı solda).

Diz dize ilişir boş bir sıraya, katı bir iz bırakır, balmumu tadında
ölüymüş gibi Belediye Parkı’nda.

İzmir, 5.12.1962