SYRİZA’DAN SİZE NE ?!

Evet!!!!!!! Syriza’dan size ne?! Gene el  maslahatıyla gerdeğe girme hesapları. Yunanistan’dan sonra sıra İspanya’ya gelecekmiş, Türkiye’nin Syrizası bakalım  hangi siyasal oluşum olacakmış, olabilirmiş; Syriza’ya “Selam olsun yoldaşlara!” diye işmar edip, kitakse  çeken HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş  Türkiye’nin Aleksis Çipras’ı olabilebilirmiş… Vay bee! Okumaya devam et

ACILI YURDUN ONSEKİZ TÜRKÜSÜ

 

Etrak (Türkler) gene çıldırdı. Gene gördüğünden göz kirası istiyor. Kal neymiş (Mersinlicedir), Yunan’da Syriza diye bir parti seçim kazanıp iktidara geçmiş, eh artık, Türkiye’de de bir çaresini bulup, aslında adam olup, sol iktidara geçmeliymiş. Televizyona bakarken, dişimi sıkmaktan neredeyse protezim parçalanacak; gülmekten altıma işeyeceğim. Tartışanlar, şişkin  AKP yalakası akademisyenciler, gazete yazıcıları, kılıç artığı ve tohuma kaçmış solcular ve yeni çocuklar. Okumaya devam et

ELLİ YILIN EN ÖNEMLİ YAZISI

 

Adalet ve Kalkınma Partisi,  3 Kasım 2002 genel seçimlerini ka­zanıp tek başına iktidara gelmesi dünyada büyük yankılara yol açmıştı. Bu yazı, okuyacağınız yazı, seçimden hemen sonra (Kasım sonu – Aralık başı) yazıldı ve Hürriyet Gösteri dergisinin Ocak 2003 sayısında yayımlandı. AKP iktidarı konusunda ilk kapsamlı yazı olarak kabul edilebilir.

Aynı yazı, bir süre sonra ISIRGANIN FAYDALARI (Dünya Kitap Yayınları, 2004, S.51) kitabımda yer aldı.

Şimdi, YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA adıyla yayınlanacak olan bir tematik derlemede yer alacak.

Okuyacağınız yazı içinde yer alan Adonis’in “Kültür ve Demlokrasi” adı yazısı , birçok bakımdan, bu konuda yazılmış,  elli yılın en önemli yazısı olarak kabul ediyorum.

Yazının tamamı, Türkiye’nin bir bölümü vur patlasın çal oynasın eğlenirken, ikinci bölümü mışıl mışıl uyurken, üçüncü bölümü de haramiliklerine hazırlanırken kaleme alınmıştır.

Dertli ve kaygılı bir yazıdır. 2002 yılının son ayında Türkiye’nin geleceğinden kaygılıdır:

“Nasıl olabilir?  sorusuna verilecek yanıtları ve bunların uygulanma olasılıklarını daha da uzatabiliriz. Ama ben bunun herhangi bir yararı olacağını sanmıyorum. Cumhuriyet AKP iktidarı ile nasıl bir deneyim geçirecek, Cumhuriyet’in ilkeleri kendilerini koruyabilecek mi, yoksa bu ilkeleri korumak zorunda mı kalacağız; AKP nereye kadar nelere cesaret edecek ve nerede duracak, yoksa durdurulacak mı? Kafam bu soruların peşinde. Bu deneyim belki de iki yüz yıllık sürecin son evresi, son aşaması olacak ve toplumun iç dengesi sonsuza dek kurulmuş olacak. AKP iktidarı, hiza ve istikametine anayasanın ikinci maddesine (Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklanna saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir)  göre bakarsa süreç kazasız belasız tamamlanır.”

………………………………………………..

Benim son sözüm: Türkiye’yi rahat bırakın! Öteki Müslüman toplumlar kendilerine en uygun yolu kendileri bulsunlar. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi! Cumhuriyet, dini yorumlamamış, onu nasıl bulduysa öyle kabul etmiş, ancak onun kamusal alandaki sınırlarını belirlemiştir. Bu da benzersiz bir deha örneğidir. Ancak, fraklı TBMM Başkanı’nın (Bülent Arınç) başı türbanlı eşiyle birlikte Cumhurbaşkanı’nı havaalanında geçirmeye gelmesi, dinin kamusal alanda kendisine çizilen anayasal sınırları çiğneme girişimi olarak değerlendirilebilir. Nitekim, bu olayla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ‘Kamusal alanı düzenleyen hukuksal kurallar görmezden gelinerek uygulamada dini kuralları geçerli kılmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz’ demiştir. Bu olay, bu sözler, Türkiye’nin ılımlı İslâm örneği olarak gösterilmesinin Cumhuriyet için ne denli büyük bir tehlike olduğuna işaret eden bir uyarıdır.”

***

KÜLTÜR VE DEMOKRASİ

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 genel seçimlerini ka­zanıp tek başına iktidara gelmesi dünyada büyük yankılara yol aç­tı. Yol açtı, ama bu yankı yekpare değil, parçalı. Bu nedenle ben bu “dünya”yı üçe ayıracağım: Türkiye, Müslüman, özellikle de Müslüman-Arap ülkeler ve geriye kalan dünya.

Türkiye’de, düşünen, düşünmeye çalışan ya da düşünmesi ge­rektiğini düşünen bir kesim insan AKP’ye birtakım zıbınlar ya da kefenler biçmeye başladı. AKP’nin temsil ettiği hareket “Islâmî De­mokrasi”, “demokratik İslâm”, “Müslüman demokrasisi”, tanımlamalarıyla betimlendi. Buna karşılık, AKP yönetimi kendilerini “mu­hafazakâr demokrat” olarak tanımlamayı yeğliyor.

Bu tanımlamaları şimdilik ciddiye almamak gerektiğini düşünü­yorum. Çünkü elimizde, millî görüş partilerinin vukuatından baş­ka, AKP’nin politik ideolojisini betimleyen herhangi bir metin yok şimdilik. Demek ki, AKP’nin bu tanımlardan hangisine uyduğuna karar vermek için, önümüzdeki aylarda somutlaşacak olan uygula­malarını bekleyeceğiz.

Seçim öncesinde, Tayyip Erdoğan’ın seçilme yasaklısı olmasını, AKP hakkında kapatma davası açılmasını demokrasi açısından sa­kıncalı gören Avrupa Birliği muhitleri, seçimin hemen ertesinde, “Bu AKP sakın köktendinci bir parti olmasın?” diye düşünmeye başladılar.

Başını ABD yönetiminin ve bu yönetime yakın çevrelerin çekti­ği bir görüş var: Türkiye ılımlı İslâm’ı ile İslâm dünyasına örnek olabilir, demokrasi ile İslâm dininin çelişmediğini kanıtlayabilir. Bu düşünceyi daha da ileri götürüp Türkiye’ye örnek olma görevi ve­renler de var.

Bu tür özel görevlere her zaman karşı çıktım. Çünkü, Türkiye herhangi bir İslâm ülkesine örnek olacaksa, varsayımsal “Ilımlı İslâm” uygulamasıyla değil, ancak laik kimliğiyle örnek olabilir. Ilımlı İslâm’ı laiklik ilkesinin önüne geçirmek, neden-sonuç ilişkisini tersine çevirmek olur. Benim gerçeğim şudur: Türkiye’nin Müslüman halkı eğer demokrasiye alışmış ve bu rejimi yeğliyorsa, bu ancak Cumhuriyet’in laik karakteri sayesinde gerçekleşmiştir. “İlımlı İslâm” gibi sanal bir kimliği öne çıkarmak, laiklik ilkesinden ödün vermek anlamına gelir.

Arap dünyası Türkiye Cumhuriyeti’ni hiçbir zaman sevmemiştir. Bu sevgisizlik bazen nefrete varır. Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı sadece yönetenlerde değil yönetilen halklarda da görülür. Çoğunlukla Suudi parasıyla yayımlanan Arapça ya da İngilizce gazetelerde Türkiye’nin ve Türklerin kimlik sorunlarını araştırmaya yönelik sözde incelemeler yayımlanır: Türkiye’nin ve Türklerin bir kimlik bunalımı vardır, çünkü Kemalist Cumhuriyet İslâm uygarlığını ve kültürünü reddetmiş, onun yerine Batılı zihniyeti ve yaşam tarzını getirmiştir. Bu kanıttan yola çıkan yazılar Cumhuriyet devrimlerini yerden yere vurur.

Bu nedenle, yılların biriktirdiği öfkeyi, AKP’nin iktidara gelmesini laik cumhuriyetin sonu olarak gören mutluluk yazıları dile getiriyor şimdilerde.

Türkiye ve AKP konusunda yorum yapanların bu iki naneyi de yeterince tanıdıkları kanısında değilim: Şu anda yüzde on beş dolaylarında olan muhalefete karşın laiklik Türk toplumunda niçin kabul görmüştür? Örneğin bu konunun herhangi bir şekilde düşünüldüğü kanısında değilim. Sadece bu yüzde on beşin tepkisi ve kimlik sorunları ilgi konusu olmuştur. Ama yüzde seksen beşin Cumhuriyet ilkelerine uyumu dikkate bile alınmamıştır.

Arap dünyası için de ciddi bir inceleme yoktur Türkiye’de. Kimileri İslâm dininin demokrasi ile uzlaşamayacağını ileri sürer, kimileri bunun tersini savunur. Bunu göz önünde tutarak Arap dünyasının en büyük şairi ve bu dünyanın en büyük düşünürlerinden biri olan Adonis’e söz vermek istiyorum. Adonis’in Fransa’da Mercure de France yayınevi tarafından 1993 yılında yayınlanan La Prière et l’Epée (Dua ve Kılıç) adlı kitabında yer alan “Kültür ve Demokrasi (1991)”  başlıklı yazısını aktaracağım yazıma.

***

ADONİS – KÜLTÜR VE DEMOKRASİ

I.

[Arap kültürü esas olarak bir çift destek üzerine oturmuştur: Dil ve din. İnanışa göre, din Tanrı tarafından Arapça bir kitap halinde gönderildiği ve dil de dinle özdeşleştiği için, dinin Arap kültürü için tartışılmaz bir kaynakça (referans) olduğu söylenebilir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Arap tarihinde, akıla ağırlık veren yorumlar önererek bu kaynakçayı değiştirmeyi deneyen ya da dini rasyonel bir biçimde yadsımaya kalkışan tek tek insanlar çıkmıştır, ama bu insanlar düşünce tarihindeki önemli yerlerine karşın toplum dışı kalmışlar ya da toplumdan uzak tutulmuşlardır. Ayrıca, yeniçağda yani XIX. yüzyıldan itibaren, Fransız Devrimi ile Batı demokrasisinin etkisi altında yeni bir kültür ve yeni bir toplum kurmayı amaçlayan siyasal ve kültürel hareketler oldu. Ama bu hareketler de toplum dışı kaldılar ve Arap toplumunun çekirdeğini -her şeyi sarmalayan bütünsel rejim olarak dini- sarsamadılar. Hiç kuşkusuz, bu hareketler, değişik ülkelerdeki sosyo-kültürel ve ekonomik duruma göre Arap toplumunda siyasal rejimler üzerinde az çok etkili oldular, ama bu rejimler derin yapıları içinde eskiden halife tarafından temsil edilen birliğin bir uzantısı olarak kaldılar. Günümüzde, bu rejimlerin iki eğilimi temsil ettikleri görülmekte: Bir yanda verasete dayalı aile krallıkları, öte yanda tek parti ve özel bir eğilime dayanan askeri rejim.

Böylece Fransız Devriminin kazanımları Arap toplumuna uzak kaldılar. Özellikle de kişinin sivil bir birey olarak özgürleşmesine ilişkin olan (siyasal, toplumsal ve kültürel özgürleşmesinin denektaşı olan) kazanımlar Arap toplumunun semtine uğramadı.

Kimi rejimlerin seçim oyunu oynadığı görülüyor ama bu oyun yakından incelenecek olursa, halkın politikayla toptan ilgilenmediği ve ülke yönetimini elinde bulunduranlara iktidar yetkisi verdiği ortaya çıkacaktır. Ülkede herhangi bir muhalefet olmadığı için insanların iktidarda bulunan kimseye oy vermekten başka bir şansı yoktur. Aslına bakarsanız, vatandaşların sorumsuzluk iradesini doğrulamayı amaçlayan seçimlerdir bunlar. Sonuç olarak, örgütlü ve üzerine yasallık giydirilmiş aşağılama biçimidir bu seçimler: İnsanın, insan hayatının, özgürlüğünün ve aklının aşağılanması.

Mevcut rejimlerin uyguladıkları gibi bu seçimler en başta siyasal hakları olmak üzere yurttaşların bütün haklarını ellerinden almaktan başka bir işe yaramamaktadır. Mevcut rejim her düzeyde şiddetin dilinden başka bir dille konuşmaz. Kuşkusuz, insan “politik insan” olduğu, özgürce davranabildiği oranda insandır. Ancak, böyle bir insanın Arap toplumunda bulunduğunu kanıtlamak olanaksız. Bu insan, boyun eğen ve sorumluluktan yoksun bir uyruk olarak vardır ancak. Halk iradesi, şu genel irade denen şey ise egemen rejime verilmiş yetkiden, vekâletten başka bir şey değildir: Bir tür açık çek, imzalanmış boş kâğıt. Yaşayan bir toplumun çıkarlarını ve eğilimlerini değil, sadece yönetici sınıfınkileri temsil eden bir belge.

Bu sorun, toplumun dil, din ve etnik köken bakımından heterojen unsurlardan oluştuğu ülkelerde daha karmaşık bir görünüm almaktadır. Bu ülkelerde, insanın haklarından yoksunlaşması doruk noktasına varmaktadır: Çoğul nitelikli bu topluma tek bir kimlik, çoğu zaman da çoğunluğun kimliği dayatılmaktadır. Bununla birlikte, kimi zaman azınlık unsurun üstün geldiği olur; bunun örneklerini biliyoruz.

Eğer bir toplumun kültürü kendi yaşadığı deneyimlerde, imgeleminde, değer yargılarında ve inançlarında ortaya çıkıyorsa, Arap toplumlarının egemen kültürü törelere ve dinsel değerlere, dinsel bilgilere ve dinsel bir imgeleme bağımlı dinsel bir kültürdür. Bu kültür kesinlikle bir özgün araştırmaya dayanmaz, çünkü dinsel bilginin ahlâkî bir uygulaması olarak donmuş durumdadır. Prefabrike bir eve benzeyen bir kültürdür bu: Birey, dinin kendisine öğrettiği dinsel buyruklara uygun biçimde davranmak ve düşünmek zorunluluğu içinde bu kültürde doğar, bu kültürde yaşar. Ve değişik öğelerden oluşan bir toplumda, birey kendisini, sanki ancak başka unsurları yadsıyarak yaşayabilirmiş gibi düşünmeye ve davranmaya zorlayan çelişkin bir toplumda dünyaya gelir. Şunu da ekleyelim: Dinsel kültürün ilk boyutu, öteki dünyanın bu dünyanın bir başka yüzü olduğunu, insan için asıl önemli olanın öteki dünya olduğunu söyleyen inançtır. Bu anlamda, “öteki”, bir komşudan başkası değildir ve hiçbir şekilde ben’in bir boyutu olamaz. Ve bu özellikle sivil planda böyledir ve burada her zaman bir dış eleman olarak kalacaktır. Allah ve onun yeryüzündeki elçisiyle birlikte -iktidardaki insan- bireyle derin bir ilişki kurabilir; Öteki, onunla ancak iyi komşuluk ilişkileri kurabilir; bu ilişki çoğunlukla uyumludur, ama kesinlikle samimi değildir. Birey sanki kentte (bu dünyada) değil öteki dünyada yaşamaktadır, ve kent (yeryüzü) geçici bir mekândan başka bir şey değildir.]

II

[Demek oluyor ki, Arap politik rejimi, bütün değişkeleri içinde (Mısır’ın durumunu bu değerlendirmenin dışında tutuyorum), bireyi öyle bir kültürel iklimde tutmaktadır ki, birey ulusun bir ağaca, kendisinin de bu ağaç üzerindeki bir dala benzediği yolunda bilinçlenmektedir. Bu ağacın varlığı ise yaratıcısına, yani Allah’a, ve yeri doldurulmaz bahçıvanları oldukları savı ile bu ağaca bakan kimselere bağlıdır. Bu insanın değerlendirilmesi için ilk ölçüt, söz konusu insanın inançlı ya da inançsız ve siyasal bakımdan, iktidardan ya da muhalefetten yana olması durumudur.

Günümüzde “entegrizm” ya da “köktendincilik” olarak adlandırılan dinsel hareketler, temel ilkeleri artık sadece kaynaklar olarak görmemekte, ama bunları çiğnenmesi ve bilinmemesi kesinlikle yasak olan değişmez yasalar olarak kabul etmektedirler. Bu hareketler, sadece fakihlerin (Islâmî içtihat bilginleri), polislerin ve yöneticilerin yer sahibi oldukları bir toplum yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bu hareketler için geçmiş, hastalıklı bir nostaljiden kaynaklanan katkısız bir hayal dünyasıdır. Çünkü geçmişi, gündelik yaşamın üzerine mutlak bir yasa olarak yerleştirmek istemektedirler. Bu çer­çeve içinde, sanki gerçeklik tarafından yaratılmak yerine kendisi gerçekliği yaratan bir kültürde yaşıyormuşuz gibi, akla uygun (ras­yonel) olan her şeyin gerilediği bir durumla karşı karşıya geliriz.

“Öteki”, “farklı olan” bu kültür içinde şeytanî görünür. Bu ne­denle her yerde kovalanmalıdır. Bir uyruk olan “ben” hiç sorun çı­karmaz. Hiç kimse kendisinin haksız olduğunu düşünmez ve “iler­lemenin düşmanı” nitelemesiyle ötekini suçlar. Egemen dilin dinsel bir dil olduğunu anlamak için Arap politik sahnesine bir göz atmak yeter. Herkes kendisinin doğru, ötekinin yanlış söylediğini ileri sür­mektedir. Rollerin birbirlerinin yerine geçtiği bir peygamberler ve iblisler toplumudur bu! Dün peygamber olan bugün şeytan olabi­lir, ya da tersi.

Bu görüş açısı içinde, dinin uygulamada, imgelem ve bilginin sı­nırlarını genişleten bir ufuk ya da bir düşünce biçimi olmadığı, ama daha çok, basit bir kurallar toplamı olduğu görülecektir. Ayrıca, bu uygulama bağlamında, dünyanın nasıl tastamam ve kesin bir tarz­da a priori olarak kavrandığı, ve onun bir oluşum (evrim) ve deği­şim halinde algılanmadığı görülür. Öte yandan, siyasal uygulama denen şeyin, köktendincilik için, yeryüzünde cennetin imgesini ya­ratmayı amaçlayan kurtarıcı bir çaba rolünü üstlendiği ölçüde bir kutsal eylemler bütünü (ya da neredeyse bütününü) simgelediği görülür. Bu bakış açısına göre, politika “mutlak olan”a kök salmış­tır. Yeryüzü, Tanrısal bir yaratı ve vahiy tarafından oluşturulmuş bir yapıttır. Politika böylelikle “zaman”ın ilk yaratılış ânını ebedileştirerek sonsuzluğa bağlandığı izlenimini yaratır müminin kafasın­da. Bu da belki köktendincilerin şiddet eylemlerini açıklayabilir: Öldürmek onlar için bir suç değildir. Toplumun arıtılmasıdır. İnançsızlık pisliğini yıkayan inançtır o. Tanrının Yasası adına öldü­rülmesi gereken kimseyi hiçbir insan yasası savunamaz. Görülüyor ki insan hakları kavramının böylesine bir saplantıyla bağdaşması olanaksızdır. Bu saplantının savunucuları, bizzat insanın kendine inanmadıkları halde insan haklarına nasıl inansınlar? Ve insanlığın kusursuz simgesi olan kadının konumu (statüsü), köktendincilerin genel olarak insan türüne karşı olan horgörü ve kayıtsızlığının dü­zeyini de göstermektedir.]

III

[Bu siyasal ve dinsel durum kültür dünyasına nasıl yansımakta­dır? Kültür, önceden düşünülmüş olan şeylerin toplamıdır. “Selefiyye” sözcüğü de buradan gelmektedir. Öyle bir kültürdür ki bu, düşünme eyleminin sorgulamayı reddetmesi gerektiğini savunur ve dinin vermiş olduğu yanıtların yüceltilmesini öğretir. Başka bir de­yişle, İslâm’dan sonra yeni bir şey yaratmanın olanaksızlığını daya­tır bize. Bu bakış açısı içinde tarih sona ermiştir ve zaman da bu so­na erişin kanıtlarının sergilendiği bir mekândan başka bir şey değil­dir. Bağımsız ve özgür bir birey olan entelektüel gereksizleşmiş, onun yerini kaynak-metin almıştır. Entelektüelin amacı, insan ve dünya bilgisine yol açmak olmayıp öteki metinlerin (kitapların) söylediklerinin tersini savunmaktır. Bundan dolayı, egemen kültür, açma sanatı değil örtme sanatıdır. Araştırma ve inceleme sanatı de­ğil, savuşturma sanatı. Geçersizleştirme retoriğidir bu, hiçbir şey söylemeden konuşma retoriğidir.

Bu tabloyu tamamlamak için, uluslararası bir sorunu, özellikle Arap dünyasını istila eden tüketim ve reklam sorununu dile getire­ceğim. Kültüre ait olan her şey geçici olanın, tüketilenin, atılanın ve unutulanın içinde yüzeyselleşip dağılmakta. Geçmişi olmayan, o anda doğan bir kültür oluşmakta. Bu kültürün içinde özgünlükler geçersizleşmekte. insandan düşünmesini ve sorgulamasını değil, sadece eğlenmesini ve dünyadan yararlanmasını ister. Nesneleri, varlıkları yüzeyselleştirir, onları her türlü derinlikten yoksun bıra­kır. Derinliği, kalınlığı, imgelemi olmayan bir dünyadır bu. Bu kül­türün Arap toplumu üzerinde bir çift olumsuz etkisi var: Bir yan­dan, araştırma ruhuna engel olmakta, özgün ve yeni bir biçimde sorgulamayı kösteklemekte; bir metin zengin ve derinlikli olduğu oranda itici görünmekte bu ortamda. Öte yandan, bu kültür, ruh­sal baskının güçlerini arttırmakta, düşünceyi kısıtlamakta ve yaratı­cı yeteneğin bastırılmasını desteklemekte…]

VI

[Düşünmek, her ikisinin de doğru olabileceği düşüncesiyle, bir sorunu ve onun karşıtını sorgulama yeteneğidir, oysa vahiy kesin olarak verilmiş bir buyruk olup, doğru ve yanlış kabul edilen şeyler, onun sayesinde, daha işin başında bilinir. Vahiye dayalı her düşünce, analiz ve yeniliği reddeder. Vaaz ve propagandadır.

Arap düşüncesi için dinsel vahiyden başka vahiyler de vardır: Milliyetçilik, Arapçılık, Marksist ideoloji vb. Ve bu “vahiyler” de mutlak doğruları içerirler. Bu nedenle, egemen Arap düşüncesinin, dinden uzak durduğunda bile dinsel bir yapıya sahip olduğunu söylemişimdir her zaman.

Vahiy, bir düşünce değildir. Bir inançtır. İster göksel, ister dünyasal olsun, bir vahiye dayanan her düşünce, gerçeklik ve bilginin kendi özel mülkü olduğunu; bu gerçeklik ve bilginin bu vahiyi siyasal ve toplumsal olarak temsil eden iktidara bağımlı olduklarını, ve kültür ile iktidarın dayanışık ve birleşik olduğunu ileri süren bir dogmatizmden başka bir şey değildir.

Günümüz Arap düşüncesinin en önemli görevi, bu dogmadan ebediyyen ve tamamen kurtulmak ya da en azından onun dışına çıkmak amacıyla, yürürlükteki yapının parçalanması olmalıydı. Ancak böyle bir kopuşmadan sonradır ki, Araplar böyle bir kültür ve onun değerler dizgesinden kendilerini kurtarabilirler. Ancak böylelikle, kültürel olanı dinsel olandan ayırmayı, birlik ve benzerliğin bugün egemen olduğu alana farklılık ve çoğulluğu yerleştirmeyi başarabiliriz. Böylece, bizzat gerçek, hayatın ve kurmacanm bir parçası olacak ve insan da özerk bir kişilik olarak gerçek yerini alacaktır.

İşte o zaman, bir tek düşünce ve politikaya dayalı değil ama birçok düşünce ve birçok politika üzerine temellenmiş bir toplumda araştırmacı bir kültür yaratabiliriz. O zaman, iktidar bir hak olmaktan çıkıp bir sorumluluğa dönüşebilir. O zaman, iktidar, kapalı bir savaş ve mücadele alanı olmaktan kurtulup diyalog ve buluşma mekânı haline gelebilir; özel bir ayrıcalıklıya değil sivil toplumun gereksinimlerine cevap veren bir olanağa dönüşebilir.

Bu kültür, donmuş bir metni gerçekliğin tek kaynağı sayan anlayışı geçersiz kılabilir ve, bunun tersine, deneyimi, araştırmayı, açılımı ve özgürlüğü kaynak olarak kullanabilirdi. Artık mevcut rejime bağımlı bir işlev olmaktan kurtulup toplumun değişik ve çoğul ifadesi olabilirdi. Bireyin kişisel sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalmaz, sadece toplumsal sorunlarla (sağlık, öğretim, iş vb.) ilgilenirdi.

Bu bakış açısı içinde, vahiye dayalı dinin temel ekseninin değişmesi ve onun yerini deney ve aklın alması için, kafaların kökten değişmesi gerekmektedir hemen. Böylece dünyanın imgesi değişecek ve kültür ile iktidarın birbirinden ayrılması gerçekleşebilecektir. Ve işte o zaman insan düşünmek ve iktidarın müdahalesinden korkmaksızın kendi düşüncesini açıklama hakkına sahip olacak. İşte bu andan itibaren, Arap toplumunda demokrasi ve demokratik kültürden söz etmek mümkün olacak.

Bu söylediklerimin ütopya olduğu söylenecektir. Yazımı bitirirken buna karşı benim de bir sözüm var: İnsan hiçbir zaman ütopik bir varlık olmadı ve asla olmayacak.]

* * *

Görüldüğü gibi Adonis, Araplann zihinsel yapılarını, Arap düşüncesinin üzerine oturduğu kültürün çıkmazlarını bütün gerçekligiyle açıklamaktadır bize. Adonis’in metnini anımsayacak olursak: Cumhuriyet insanının zihinsel yapısıyla Arap insanın zihinsel yapısının gece ile gündüz gibi birbirinin tersi olduklarını görürüz. Bu neden böyledir? Daha önceki yazılarımda da altını önemle çizdiğim gibi: İslâm dini, Araplar için, dili, yazıyı, kültürü ve uygarlığı kapsayıp içeren bir inançtır. Oysa, Cumhuriyet insanımız (kuşkusuz sadece Cumhuriyet insanımız değil, eskiden beri) için İslâm dini sadece bir inançtır. Ve bugün, bu iki insanı birbirinden ayıran en önemli özellik dinin kamusal hayatın tümünü kapsayıp biçimlendirmesine engel olan “laiklik” ilkesidir. Adonis, Arap ülkelerine demokrasinin gelmesi için kültür ile iktidarın birbirinden ayrılması gerektiğini söylemekte, ama kültür ile iktidarı birbirinden ayıracak olan aracın (laiklik) adını vermemektedir. Bunun nedenini ilk karşılaşmamızda soracağım kendisine.

Bütün sorun Arap kültüründe: Geleceği geçmişle özdeşleştiren bir kültürdür bu. İlerleme, sürekli olarak geçmişe dönüştür. Gelecek, geçmişin biçimlerinden biridir. Gelecekle ilgili rasyonel bir anlayıştan yoksun bulunan bu kültür, Akdeniz uygarlığıyla çelişki halindedir. Bilindiği gibi, Akdeniz geleneğine göre hayat, insana bilgi sunan uçsuz bucaksız bir alandır ve bu verimli tarla gelecekle ilgili bütün tohumları içermektedir. Oysa Arap kültürü somut hayatı reddetmiştir.

Adonis’in betimlediği umut kırıcı kültür ortamı içinde Arap dünyası Türkiye’yi örnek alabilir mi, alırsa nasıl alabilir? Araplar, İslâm’ın Türkiye’deki uygulanış biçimini kendilerine örnek alabilirler mi? Bu soruyu başka bir soruyla yanıtlayacağım: Niçin Türkiye’yi örnek alsınlar ve kendi dilleri ile özel olarak kendi milletleri için gönderilmiş bir dini niçin bilinen geleneğin dışına çıkarak uygulasınlar? Böyle bir şeyi denemeye kalkışacaklarını hiç sanmıyorum.

Oysa, Arapların yapmaları gerekenin de Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptıklarından farklı olmaması gerekir. Yani, dinin dünyasal egemenliğini laiklik ile sınırlandırmak. Arap toplumları için, yalnızca inancı değil aynı zamanda hayatı, dili, kültürü, uygarlığı içeren ve “son din” olduğu kabul edilen bir dine dünyasal sınırlar çizmeyi kim göze alabilir? Kimse! Burada, laikliğin doğru tanımını yapalım. Laiklik, dinci ve muhafazakâr çevrelerin ileri sürdüğü gibi, din ve inanç özgürlüğünün koruyucu güvencesi olmayıp, dinin dünyasal egemenlik iddialarına karşı bireyi ve toplumu koruyan bir mekanizmadır. Laikliğin yürürlükte olmadığı bir ülkede, demokrasi ve onun sağladığı özgürlüklerden söz edilemeyeceği gibi, dinsel ve inançsal özgürlükten de söz edilemez. Ama demokrasi laikliğin doğrudan ürünü olup, dinsel ve inançsal özgürlükler ise dolaylı (demokrasinin sağlayacağı) özgürlüklerdir.

Adonis’in betimlediği ortamı özetlemenin gereği yok. Adonis’in özlediği özgür Arap dünyasının kurulabilmesi için Arap toplumunun ve devlet yapısının laikleşmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu başarmış olmasına bakmayın, bir toplumun ve onun devletinin yapılarının laikleşmesi yüzlerce yıllık bir emek ve mücadeleyi gerektiren süreçtir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini seçip uygulayabilmesinin gerisindeki ikiyüz yıllık birikimi unutmamamız gerekir. Bu süreç, zaman zaman karşısına çıkan engellere karşın iki yüz yıl içinde laiklik aşamasına erişmişse, bunun en önemli etkeni Osmanlı-Türk toplumunda bile İslâm dininin, müminler için, sadece inançla sınırlı kalması, dili ve büyük ölçüde dine dayalı kültürü içermemesi olmalı. Eğer 1920’lerin Cumhuriyet toplumunda, eski yazı (Arap yazısı) nüfusun yarısı tarafından bile kullanılmış olsaydı, laiklik ilkesini getirmek epeyce güçleşirdi.

Her şeye karşın Arap toplumlarının laik Türkiye’yi kendilerine örnek alabileceklerini düşünelim. Bu nasıl olabilir?

1.Yönetici sınıf ve aydınlar, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, halka öncülük ederler. Yönetici kadroların ve sınıfların bu türden bir öncülüğü yapacaklarını sanmıyorum. Kendilerini bulundukları yere getiren ve orada tutan geleneğin değişmesine, değiştirilmesine kesinlikle izin vermezler. Bu yöndeki girişimleri ne pahasına olursa olsun bastırırlar. Adonis benzeri aydınların öncülük yaptıkları görülüyor. Ama onlar da “laiklik” sözcüğünü ağızlarına almıyorlar.

  1. Halk bu kültürel topludurum içinde değişimin öncülüğünü yapar. Böyle bir olasılık şimdilik olası değil. Çünkü halkın bu topludurumun koşulları altında öncülük yapmasını bir yana bırakalım, kendini bile değiştirmesi mümkün değil.

3.Mevcut yönetimlerin, dışardan gelen baskılarla, Türkiye örneğine özenerek küçük çapta bir laikleşme deneyine giriştiklerini varsayalım. Böyle bir durumda halk (Osmanlı Devleti’nde zaman zaman örneklerine rastlandığı gibi) yönetici sınıf ve aydınların değişim girişimlerine karşı çıkar. Çıkabilir.

“Nasıl olabilir?” sorusuna verilecek yanıtları ve bunların uygulanma olasılıklarını daha da uzatabiliriz. Ama ben bunun herhangi bir yararı olacağını sanmıyorum. Cumhuriyet AKP iktidarı ile nasıl bir deneyim geçirecek, Cumhuriyet’in ilkeleri kendilerini koruyabilecek mi, yoksa bu ilkeleri korumak zorunda mı kalacağız; AKP nereye kadar nelere cesaret edecek ve nerede duracak, yoksa durdurulacak mı? Kafam bu soruların peşinde. Bu deneyim belki de ikiyüz yıllık sürecin son evresi, son aşaması olacak ve toplumun iç dengesi sonsuza dek kurulmuş olacak. AKP iktidarı, hiza ve istikametine anayasanın ikinci maddesine (Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklanna saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir) göre bakarsa süreç kazasız belasız tamamlanır.

Bu bağlam ve topludurum içinde Türkiye, Arap ülkelerine ancak laik kimliğiyle örnek olabilir. Cumhuriyet toplumunda dinin sınırlarını çizen laiklik ilkesi anılmaksızın Türkiye’nin ılımlı İslâm’ı ile herhangi bir topluma örnek olabileceğini söylemek ve bunu söyleyip istemek ancak bir tuzaktır. Türkiye’ye karşı bir tuzak, hesaplı bir fesat tezgâhıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne laiklik ilkesini ılımlı İslâm getirip armağan etmemiştir. Tam tersine, laiklik ilkesi, dinin egemenlik sınırlarını bir ölçüde çağdaşlaştırmıştır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bu ameliyat Türk toplumunun kültürel yapısı içinde başarıya ulaştı. Arap toplumlarında böyle bir ameliyatın mümkün olup olamayacağının ipuçlarını Adonis’in yazısından çıkartabiliriz.

Benim son sözüm: Türkiye’yi rahat bırakın! Öteki Müslüman toplumlar kendilerine en uygun yolu kendileri bulsunlar. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi! Cumhuriyet, dini yorumlamamış, onu nasıl bulduysa öyle kabul etmiş, ancak onun kamusal alandaki sınırlarını belirlemiştir. Bu da benzersiz bir deha örneğidir. Ancak, fraklı TBMM Başkanı’nın başı türbanlı eşiyle birlikte Cumhurbaşkanı’nı havaalanında geçirmeye gelmesi, dinin kamusal alanda kendisine çizilen anayasal sınırları çiğneme girişimi olarak değerlendirilebilir. Nitekim, bu olayla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı “Kamusal alanı düzenleyen hukuksal kurallar görmezden gelinerek uygulamada dini kuralları geçerli kılmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz” demiştir. Bu olay, bu sözler, Türkiye’nin ılımlı İslâm örneği olarak gösterilmesinin Cumhuriyet için ne denli büyük bir tehlike olduğuna işaret eden bir uyarıdır.

(Hürriyet Gösteri dergisi, Ocak 2003; Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004. S.51-62)

***

NİHAT ZİYALAN-ÜSTÜME FAZLA GELME AYÇELEN
NİHAT ZİYALAN-ÜSTÜME FAZLA GELME AYÇELEN (KAYNAK YAYINLARI)

Nihat Ziyalan benim 1952’den bu yana arkadaşımdır. Bir yıl sonra beni Yılmaz Pütün (Güney) ile tanıştırdı ve bizim üçlümüz oluştu. Galiba 1954 yılında, Adana’da, bir pasajın içindeki kebapçıda, Acılı Adana yiyip şarap içerken, hep birlikte, “Bizi 10 yıl sonra Türkiye, 20 yıl sonra dünya tanıyacak!” diye kadeh kaldırdık.

Yılmaz, Paris’te Pere-Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor. Nihat 1980’den bu yana Sidney’de yaşıyor. Bense iki çalışma odam var, ikisinden de  dışarı çıkmıyorum.

Üstüme Fazla Gelme Ayçelen, biz Çukurovalıların deyişiyle “Allahına kadar bir kitap!”

Özdemir İnce

26 Ocak 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR KÖKTEN LAİKÇİYİ GÖZYAŞLARI İLE UĞURLARKEN

Radikal gazetesinin 6 Nisan 2012 tarihli sayısında yayınlanan bu yazı neden aklıma geldi de burada yayınlıyorum. Türkiye’nin içinde bulunduğu trajik durum bunu gerektirdi: Bir zamanlar Cumhuriyet’i ve devrimlerini, “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nun yarattığı laik öğrenim ve toplumu küçümseyenlerin, hatta ona düşmanlık edenlerin,  Akkondu’da oturan “Başyüce”nin  program defterinin sayfaları açıldıkça içine düştükleri korku, beni geçmişi anımsatmaya yönlendirdi. Okumaya devam et

AİLE MECLİSİ KARARIYLA

 

AKP benim için bir siyasal parti değildir. Siyasal parti olmuş olsaydı, Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’na göre çoktan kapatılması gerekirdi. Daha önceleri de yazdım, AKP bir çıkar ve cihad örgütüdür, bir tarikattır. Kimdir bu ve bunlar? Kim olduklarını iyice anlamamanız için, daha önce de yazmış olduğum bir fıkrayı tekrarlayacağım: Okumaya devam et

KİM İNANIR?

KİM İNANIR?

Öküz ölüp ortaklık ayrılmadan, AKP Hükümeti ile, bu hükümetin şimdi “Paralel yapı”, “İhanet Şebekesi” olarak tanımladığı Fethullah Cemaati tam anlamıyla bir tür “mafyozi” ortaklık içinde idi. AKP hükümeti ile Fethullah Cemaati, Devlet içinde, Devlete ve Cumhuriyet’e karşı bir komplo şebekesi halinde çalışmakta idi. Okumaya devam et

DEVLET DİNGONUN AHIRI DEĞİLDİR!

DEVLET DİNGONUN AHIRI DEĞİLDİR!

Devlet dingonun ahırı değildir! Devlet dingonun ahırı değilse nedir peki?

Bu konuda bir Anayasa Hukuku ders kitabını okumanızı tavsiye edebilirim. Benim bu konudaki başvuru (referans) kaynağım Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku (Beta Yayınları) kitabıdır.

Ancak bu yazıda, anonim ve populer bir kaynağa (Vikipedi, özgür ansiklopedi) başvuracağım. Sizler, internetten bu konuda daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

***

DEVLET (Vikipedi, özgür ansiklopedi)

Devlet, (Arapça: دولة ) toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır.

Devletin gölgesi tüm beşerî faaliyetlerin üstüne düşer: Sosyal refah, iç düzen, halk sağlığı için uğraşır, bundan meşruiyet kazanır. Kural koyar, düzenler, yetkilendirir, yasaklar…

Temel soru ise neler devlet kontrolüne bırakılmalı, neler bireye bırakılmalıdır? Bu sorunun nesnel bir cevabı yoktur. Öznel olarak, “Yalnızca bireyi ilgilendiren konular bireye, birden fazla kişiyi etkileyen konular devlete bırakılmalıdır.” yorumu hakimdir.

Thomas Hobbes, devleti Leviathan canavarına benzetmiştir. Max Weber ise devletin meşru şiddet kullanma aracı olduğunu söylemiştir.

DEVLET ŞEKİLLERİ:

1.Üniter (Tekli) Devletler: Siyasi otoritenin tek merkezde toplandığı, merkezî otoritenin tek bir anayasa ile sağlandığı devletlerdir. Yasama organının yaptığı kanunlar bütün ülkede uygulanır. (Örn.: Danimarka, Fransa, İngiltere, İsrail, İtalya, İrlanda, Norveç, Yunanistan, Türkiye)

2.Karma (Bileşik) Devletler: Birden fazla devletin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir anlaşma ile birleşmeleri sonucu oluşan devletlerdir. İki şekilde olabilir:

-Konfederasyon: Bağımsız devletler tarafından egemenliklerini koruma şartı ile oluşturulan ve üye devletlere diledikleri zaman ayrılma hakkı tanıyan karma devlet biçimidir. (Günümüzde örneği yoktur, eski İsviçre, Almanya ve ABD)

Federasyon: Ortak bir anayasa altında birleşen devletlerin oluşturduğu devlet biçimidir. Bu tip devletlerde ayrıca her federasyonun kendi anayasası, yürütme ve yargı organları vardır. (Örn.: Almanya, ABD, Kanada, Avusturya, İsviçre, Avustralya, Rusya)

EGEMENLİĞİN KAYNAĞINA GÖRE DEVLETLER:

1.Monarşik Devlet: Egemenliğin tek kişiye ait olduğu devlettir.

2.Oligarşik Devlet: Egemenliğin belli bir sınıf veya gruba ait olduğu devlet biçimi.

3.Teokratik Devlet: Egemenliğin kaynağının dine dayandığı devlet biçimi. Din adamlarının sözü geçer. Her şeye din adamları karar verir.

4.Demokratik Devlet: Egemenliğin halka ait olduğu devlet biçimi.

RAKİP DEVLET TEORİLERİ:

  1. Plüralist (Çoğulcu) Devlet
  2. Kapitalist Devlet
  3. Leviathan Devlet
  4. Ataerkil (Patriarkal) Devlet

***

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, yukarıdaki tanımlara göre  a) Üniter, b) Demokratik ve c) Plüralist (çoğulcu) bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri Anayasasının Başlangıç Bölümü ile 2.maddesinde belirtilmiştir.

BAŞLANGIÇ

(Değişik : 23.07.1995 – 4121/1 md.) Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;                                                                               Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;                                                                                          Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu Millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;                                                                                                                          Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

(Değişik : 03/10/2001 – 4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;                                                                           Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;                                                                                                                                                                                                 Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve yurtta sulh, cihanda sulh arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;                                                                                                                                                                            FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,                                                                                                TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

Anayasa`nın 2. Maddesi  (Cumhuriyetin Nitelikleri):

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

NOTA BENE: Başlangıç bölümünde ve 2.maddede  “Atatürk” adının bulunmasını kişisellik bakımından sakıncalı görenler var. Çıkartılmasında (bence) herhangi bir sakınca yoktur. Kapsayıcı “Cumhuriyet” kavramı yeterlidir. Bu durum aşağıda yer alan yeminler için de geçerli olabilir.

Şimdiye kadar yazdıklarımız Türkiye Cumhuriyeti’nin dingonun ahırı olmadığını, tam aksine kurumlarıyla çağdaş bir devlet olduğunu göstermektedir.

Sıra şimdi bir alt düzeyde tanımlamalara geldi: Bir parti nasıl kurulur; milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının yaptığı bağlayıcı yeminler nelerdir?

SİYASİ PARTİLER KANUNU MADDE : 4

Madde 4 – Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar. Siyasi partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

MİLLETVEKİLİ YEMİNİ:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa‘ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

CUMHURBAŞKANI YEMİNİ:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

***

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları, Milletvekilleri yukarıda yer alan bütün koşullara yüzde yüz uymak zorundadır. Bu görevlerde bulunan kişiler Anayasa’ya (özellikle 2.maddesine), yasalara (özellikle de Anayasa’nın 174.maddesinin koruması altında bulunan Devrim Yasaları’na, örneğin Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na) saygı göstermek ve uymak zorundadır.

Bu kişilerin, görevleri süresince özel ve bireysel görüşlerini açıklamaları “dşünceyi açıklama özgürlüğü” bağlamında değerlendirilemez. Onların görüşleri, ettikleri yeminlerle sınırlıdır, bu yeminler bağlayıcıdır. Bu yeminlerin sınırlarını aştıkları, aykırı duruma geçtikleri zaman meşruiyetlerini tamamen yitirirler. Görevlerinin sona ermesi ve görevlerinden alınmaları gerekir.

Bir siyasal parti kuruluş kaynağı olan Siyasal Partiler Yasası’na aykırı eylemler içinde bulunamaz. İktidarda bulunan AKP partisi ve hükümeti bu yasaya aykırı eylemler içindedir.

Bu nedenle kapatılması gerekir.

AKP’nin milletvekilleri ve başbakanları ettikleri yemine aykırı davranış ve eylem içindedirler. Milletvekillerinin düşmesi gerekir.

Cumhurbaşkanı, ettiği yemine aykırı davranışlar ve eylemler içindedir, o halde bu görevinden ayrılması gerekmektedir. (Çünkü monarşik ve teokratik bir devletin başkanı gibi konuşmakta ve eylemektedir.)

Bunları yapamayan, yaptır(a)mayan, kendini koruyamayan bir Devlet kusurlu ve eksikli bir devlettir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı uluslar arası görüşme ve tartışmalarda herhangi bir dinin sözcüsü gibi konuşamaz. Çünkü kendileri teokratik değil, ama bir laik devletin cumhurbaşkanıdır. Görüşlerini ancak uluslar arası anlaşmalar, uluslar arası kurumların ve TC.Anayasası’nın ilkeleri bağlamında açıklamak zorundadır. Cumhurbaşkanı herhangi bir olayla ilgili olarak İslami bir kimlikle konuşacak olursa Humeynileşir, teokratik ve monarşik bir devletin başkanına dönüşür.

AKP hükümetleri, AKP kaynaklı cumhurbaşkanları, başbakanları ve milletvekilleri, iktidara geldiklerinden bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu cevherine, Anayasası’na ve devrim yasalarına karşı görüşler dile getirmişler ve eylemler yapmışlardır.

Bunun son örnekleri, Paris’teki ve Sultanahmet’teki suikast saldırılarından sonra iyice ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanı ve başbakan, laik bir devletin cumhurbaşkanı ve başbakanın olmanın zorunlu kıldığı kimliklerinin dışına çıkmışlar ve teokratik bir devletin,  bir mezhep ve tarikatın temsilcisi ve sözcüsü rolünü üstlenmişlerdir. Bu türden bir rol, ettikleri yeminle çelişmektedir, bu yemin tarafından yasaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve bakanları kişisel inançlarını açıklayamazlar ve bu inancı sahip oldukları sıfatla savunamazlar.

Bu yazdıklarımı, nesnellikten uzaklaşmış akademiyanın ve medyanın anlayacağını sanmıyorum.  Ancak ben modern bir devletin ve görevlilerinin nasıl olmaları gerektiğini, hukuk konusunda bir otodidakt yazar ve şair olarak dile getiriyorum.

Bu görüşlerimi 1980’lerden bu yana (dost sohbetlerinde ve kahvehanelerde değil, kitap ve makalelerimde) dile getiriyorum. Bununla ilgili olarak üç örneği bilgi ve ilginize sunuyorum.  2008, 2009 ve 2010’da yayınlanan bu üç yazıda yer alan görüşlerler bugün çok daha anlam kazanmıştır. Özellikle de  “Parti kapatmak zorlaştırılmalıdır klişesine karşı çıkacak birini umutla bekledim.  Boşuna ! İş gene ‘tamirci’ye düştü ! ‘Parti kapatmak zorlaştırılmalıdır’ demenin ‘Sürücü belgelerinin iptal edilmesi zorlaştırılsın’ demekten farkı ne ?  Bence hiçbir farkı yok !”

Günümdeki partiler yasasının devletin şekli ve cumhuriyetin ilkeleri ile ilgili maddelerinin, şoför ehliyetinin iptaline sarhoşluğun yeterli olmamasından herhangi bir farkı bulunmamaktadır.

Buyurun okuyun efendim!

***

PARTİ  KAPATMAK KOLAYLAŞTIRILMALIDIR

“Parti kapatmak zorlaştırılmalıdır” klişesine karşı çıkacak birini umutla bekledim.

Boşuna ! İş gene “tamirci”ye düştü ! “Parti kapatmak zorlaştırılmalıdır” demenin “Sürücü belgelerinin iptal edilmesi zorlaştırılsın” demekten farkı ne ?  Bence hiçbir farkı yok !

Bir siyasal parti neden kapatılır ? Anayasa ve yasalar tarafından saptanmış kurulu düzen’i (müesses nizam’ı) değiştirmeye kalkıştıkları için kapatılırlar.

Bir zamanlar, anayasalar ve yasalar kurulu düzenin seçim marifetiyle değiştirilmesine izin vermedikleri için, aşırı sol parlamentarizme karşı idi; parlamentarizmi kabul eden sosyalist ve komünist partileri aforoz ederlerdi.

Türkiye bunun örneklerini yaşamıştır: Türkiye İşçi Partisi (TİP), TBMM’de legal muhalefet yaparken DEVGENÇ, MDD, THKO ve THKP-C  neden kurulmuştu acaba ?

Paragrafın başına dönelim : Anayasa ve yasalar kurulu düzeni temsil ederler. Yasalar, Anayasa’nın  verdiği sınırlar içinde değişebilir. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada.

Kafaların anlaması gereken bir şey daha yazacağım :  Parlamenter demokratik düzende  anayasanın değişmez, değiştirilemez maddelerini değiştirmeyi istemek şiddet kullanmak niyetini gösterir. Değişiklikleri türlü çeşitli hile, fitne, fesat ve desise ile değiştirmeye kalkmak da şiddet kullanmakla eşdeğerlidir.

Dil bilincinden yoksun olanlar ne demek istediğimi anlayamazlar. Bu nedenle bir örnek vereceğim:

13 Nisan 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, Leyla Tavşanoğlu’nun Prof.Dr.Yaşar Gürbüz ile yaptığı söyleşiyi okudunuz mu ? Çağdaş bir bilim adamına yaraşır bir şekilde “Din totaliter bir ideolojidir!” diyor. Bu çok önemli ! Çünkü dini kendine referans yapmış bir siyasal partinin demokratiyi benimsemesi olanaksız ve  totaliter olması kaçınılmazdır. Gizlemek istese de gizleyemez ! Tıpkı AKP gibi.

Yaşar Gürbüz “İngiltere dünyanın en demokratik ülkelerinden birisi. Yazılı bir anayasası yok. İktidara gelenler hatta isteseler diktatorya bile kurabilirler. Ama bunu akıllarının ucundan bile geçirmezler” diyor.

Adım başı İngiltere örneğini vererek Anayasa’yı yol geçen hanına çevirmek isteyenler yukarıdaki cümleyi iyi okumalarıdırlar. Her şey ortada !

İngiltere’de yazılı anayasa yok ama hiçbir parti kurulu düzen’i değiştirecek bir girişimde bulunmuyor.Bizde kurulu düzen’in şekli Anayasa’da yazılı, ama İslamcı Milli Görüş partileri kurulu düzen’i temsil eden, devletin şekliyle, cumhuriyetin nitelikleriyle ve Anayasa’nın değiştirilemeyecek hükümleriyle ilgili 1, 2, 3 ve 4. maddelerine karşı düşmanca düşünce ve duygular beslemekteler. Beslemekten vazgeçmedikleri gibi amaçlarına ulaşmak için Makyavel’e bile meydan okuyorlar. Bu durumda, parti kapatmayı zorlaştırmak Anayasa’nın 1, 2, 3 ve 4.maddelerini rafa kaldırmak anlamına gelmiyor mu ?  Anayasa’ya saygı ve bağlılık bilinci oluşmadıkça bir ülkeye demokrasi yerleşmez. Bu nedenle, Türkiye’de parti kapatmak kolaylaştırılmalıdır ! Efendim ? Buyurun tartışalım !

(Hürriyet, 18 Nisan 2008)

***

AKP İKTİDARI ASLA  BIRAKMAYACAK

Dilerim yanılıyorumdur. İnşallah tarih önünde mahcup olurum ! Ama o zamana kadar bu kanımda ısrarlı olacağım. AKP partiler yasasına göre kurulduğuna göre, kuruluş biçiminde ve programında yasalara ve Cumhuriyet ilkelerine aykırı herhangi bir şey yok demektir.

Biçimsel (usul) olarak doğru bu ! Ama ya içerik (esas) ?

Bir siyasal parti bir eve benzer: Yangın, sel ve zelzele gibi bir doğal afet olmadıkça yerinde durur. Yapı malzemesi de evin ömrünü belirler. Yapı malzemesi yenilenmezse, yapı desteklenmezse doğal ömrünü tamamlar ve yıkılır.

Ancak ev ruhsatsız yapılmış ise kamu yıkımına karar verir. Yapı amaçları dışında kullanılıyorsa, mesken tanımlı konut işyeri olarak kullanılıyorsa bu dönüşüm Belediye tarafından yasaklanır.

Bu emsal, AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) Anayasal statükonun kurallarına göre kurulmuştur. Ancak bu binanın sahipleri, Milli Görüş partilerinin mirasçıları olarak şaibeli maliklerdir. Nitekim bu şaibe bir süre sonra fiile dönüşmüş ve AKP Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak”tan mahkûm edilmiştir. Ancak, her ne hikmetten ise, AKP’ye kesilen kapatma cezası, para cezasına çevrilmiştir. Bir Anayasal suç işlemiş olan bu parti şu anda ülkenin iktidar dizginlerini elinde bulundurmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin kararını tercüme edelim: “Laiklik”, cumhuriyet ve demokrasi rejimlerinin olmazsa olmaz oluşturanıdır, “oksiyen”dir. Bu karara göre AKP, cumhuriyet, demokrasi ve laiklik karşıtıdır. Ama ne var ki Türkiye otobüsünün ehliyetsiz şoförü olarak şoför mahallinde direksiyon sallamakta ve ülkeyi imam-valilere, imam-kaymakamlara teslim etmeyi normal saymaktadır. İmam-Başbakan döneminde bütün il ve ilçeleri “imamlar” yönetecek, hakim ve savcılarıyla adalet ve polis teşkilatı da imamlaştırılacaktır.

AKP gibi maskeli takiye partileri demokratik seçimlerle iktidara gelirler. Ancak demokratik seçimlerle iktidarı kaybedecek olurlarsa bir daha iktidara gelemeyeceklerini de bilirler. Seçmen halkın “Bunlar gitsin de kim gelirse gelsin!” evresine gelmesi AKP türünden partilerin iktidardan gitmemeye karar verdikleri menzildir.

İktidardan gittikleri an Başbakan’ın ve milletvekillerinin dokunulmazlıkları kalkacak ve kendilerini Yüce Divan ve bağımsız yargının önünde bulacaklardır. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak zorundadırlar.

İktidarda kalmanın bir de ideolojik yanı vardır ki, bu da işleme  koyduğu sivil darbe’nin tamamlanması için, her ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmayı zorunlu kılar.

AKP henüz Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini değiştirme olanağını elde edememiştir. Cumhuriyet’in laik yapılarını tamamen değiştirememiş; Devrim Yasaları’nı yürürlükten kaldıramamış; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ilga edecek duruma gelmemiştir.

Türkiye’yi sarıp sarmalayan iç ve dış güçler AKP’nin bu misyonunu tamamlamasını istemektedirler. AKP bu nedenle, misyonunu yerine getirmek için demokrasiyi ve cumhuriyeti, yapılarıyla birlikte tahrip etme girişimini her ne pahasına olursa olsun devam ettirecek ! AKP’ye oy vermeye niyetli (lümpen ve çıkarcı olmayan) demokrat seçmen bu gerçeği görüyor mu ? İşbirlikçi, lümpen kafalı zibidi tayfası televizyonda benimle dalga geçse bile ben uyarılarımı sürdüreceğim !

(Hürriyet,  27 Mart 2009)

***

STATÜKO VE PARTİ KAPATMAK

Adamın biri “Statükocu partiler zafer kazanıncaya kadar tekrar mı edilecek seçimler?” diye soruyor. Şu “Statüko” sözcük-kavramının anlamını bir türlü öğrenemedi yazıcılar. Ama ben öğretinceye kadar yazmaktan vazgeçmeyeceğim.

Latince “Status quo”nun Türkçe anlamı : Var olan durum, mevcut düzen.

Siyasal partiler bağlamında statüko kapitalist düzeni sürdürmeyi savunan sağcı, burjuva partileri işaret eder. Ama bu anlamda kullanmıyorlar. Statüko, karşıtları için, burnu kırılması gereken “Cumhuriyet”, kökü kazınması gereken devrimlerdir. AKP ve yandaşlarına göre “Statüko = laik düzen”dir!  Bu durumu “askerî vesayet” diye ifade ediyorlar. Ayrıca Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de statükonun temsilcileridir.

Evrensel anlamda “Statüko”, kurulu düzen, kapitalist düzen anlamına gelir. Sol, sosyalist ve komünist partiler statüko karşıtı partilerdir.

Parlamenter demokrasilerde statükoyu vırzırt değiştirilemeyen bir anayasa belirler. ABD’nin, Fransa’nın ve Türkiye’nin siyasal statükosunu anayasaları belirlemiştir.

Sözü Türkiye’ye getirecek olursak : Türkiye’nin siyasal statükosunu mevcut Anayasa’nın 4.maddesi saptamıştır : “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2.maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3.maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Biraz daha açacak olursak : Anayasanın 2.maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti….demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir” ilkesi  Türkiye Cumhuriyeti’nin statükosudur. İster anlaşalım, ister anlaşmayalım, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal statükosunu belirleyen ilk dört madde konusunda herkes uzlaşmak zorundadır. Uzlaşanlar legaldir (yasaldır), uzlaşmayanlar illegaldir (yaşa dışıdır).

Durum böyle, ama, illegal demokratörler, anayasanın ilk dört maddesine sıkı sıkıya bağlı olanları statükocu yani legal (yasal) oldukları için suçluyorlar.

Daha önce de yazdım : Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün siyasal partileri Anayasa hükümlerine ve siyasal partiler yasasına göre kurulurlar.

Durum böyle iken Anayasa Mahkemesi’nin statükoyu (kurulu düzeni) yani Anayasa’nın ilk dört maddesini dolaylı ya da doğrudan değiştirmeyi amaçlayan partileri kapatmasına şaşanlar var. Bu şaşkınlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihat kriterlerinden, Venedik kriterlerinden söz ederler. Ama AİHM’nin Refah Partisi kapatılma davasındaki kararının Türkiye Cumhuriyeti anayasasına bakarak vermiş olduğunu hiç dikkate alınmaz.

CHP, Adalet Partisi, MHP, Yeni Türkiye Partisi, ANAP hakkında neden hiç kapatma davası açılmamıştır? Kapatma davası neden hep laiklik karşıtı ve bölücü partiler için açılmıştır? Bu  konuda hiç düşünülmez. Siyasal partileri Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı sanılır ama aslında Statüko kapatır.

(Hürriyet 24 Mart 2010)

ÖZDEMİR İNCE

16 OCAK 2015