CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS

Cumhuriyet’in Üç Fedaisi’ni sanki kitabı bir başkası yazmış gibi okuyorum. Boğularak, isyan ederek. Keşke bir başkası 1950’lerde yazsaydı. Keşke Cumhuriyetçiler ona bir el kitabı olarak sahip çıksaydı; okuduklarını içlerinde ve kafalarında sindirselerdi… Sözde cumhuriyetciler Cumhuriyet’in bir serap olmadığını belki anlarlardı. Ülke, bugün bulunduğu yerde olmazdı.

Biraz sonra, 14 Haziran 2014 günü sitede yayınlanan  CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS : CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ adlı yazıyı okuyacaksınız. Erken yazılmış, erken yayınlanmış bir yazı.  Şimdi bir kez daha okumanın ve herkese okutmanın zamanı… TBMM’nin 1924 yılında Mustafa Kemal Paşa’ya vermediği VETO VE FESİH YETKİSİ üzerine…

 ÖZDEMİR İNCE

30 Aralık 2016

***

TEKİN YAYINLARI, ARALIK 2016

 

***

CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS : CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ[i]

Şu günler Mahmut Esat Bozkurt’un Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan TOPLU ESERLER’inin birinci cildini okumaktayım.  21 Mart 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan “Fesih Yetkisi” adlı makalesinin ilk cümlesine gelince durdum. İlk cümle şöyle:

“Cumhuriyet Teşkilatı Esasiye tasarısı, anayasa hukuku tarihlerinin hükümdarlara bile kayıt ve şartlar altında bıraktığı bu yetkiyi mutlak surette Türkiye Halk Cumhuriyeti riyasetine vermek istiyor. Tasarının gerekçe mazbatasında bunlar sanki pek tabii hak imiş gibi müdafaa edilmektedir. Daha ileri gidiliyor ve yeni teşkilatı esasiyenin inkilabın ruhundan ilham aldığı iddia ediliyor, millet hâkimiyetine dayandığı söyleniyor!… Tacidar meşrutiyetlerinde bile eşine tesadüf edilmeyen böyle mutlak bir fesih yetkisini halk inkilabımızın ruhuyla uzlaştırmaya kalkışmak, henüz silahı elinde titreyen, henüz kanı bile kurumayan inkılabın içini kan ağlatır ve incitir.” (Toplu Eserler,Kaynak Yayınları 1.Cilt. s.450)

M.E.Bozkurt’un kaleminden çıkmış bu satırlar,  çok keskin, bilgili ve bilinçli  bir muhalefeti temsil etmekte: 1924 anayasasını hazırlayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na TBMM’ni fesih etmek (dağıtmak) yetkisini vermek istemektedir. Bu, Mustafa Kemal Paşa’ya güvenen, ona sevgi ve saygı duyan M.E.Bozkurt’u isyan ettiriyor ve düşüncesini TBMM’nde ve  bir gazetede dile getiriyor.

Peki ne oluyor?

Ne olduğunu Aydınlık gazetesinin  8 Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanan yazımdan aktarıyorum:

***

VETO VE FESİH YETKİSİ

1924  Anayasası’nın  yapılmasında kendisi de bir anayasa hukukçusu olan Mahmut Esat Bey’in büyük emekleri vardır.  Anayasanın hazırlandığı dönemde gazetelerde yazdığı yazılarla, TBMM’de yaptığı konuşmalarla  bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. En önemli konu, günümüzde R.T.Erdoğan’ın (Başkan olduğunda)  mutlaka sahip olmak istediği, yasaları veto etme ve Meclis’i feshetme yetkisiydi. Mahmut Esat Bey, TBMM’de yaptığı konuşmalarda bu yetkilerin Cumhurbaşkanı’na verilmesine karşı çıktı.

Tek parti diktatoryasında (!) Mustafa Kemal’in huzurunda yapılan bu konuşmaları günümüzün demokratik (!) ortamında  yapabilecek bir tek AKP milletvekili var mıdır  acaba?

Uzatmayalım: Olanları, Turgut Özakman’dan aktaracağım.  Turgut Özakman’a güvenmeyenler konuyu meclis tutanaklarından araştırabilirler. Ben Turgut Özakman’a güveniyor ve inanıyorum:

ÖĞRETEN TARİH

“Yeni bir anayasa konusu uzun zaman sohbet olarak başlamış, sonra Anayasa Komisyonunca ele alınmıştı. Türkiye’nin geleceğini düzenleyecek yeni bir anayasa tasarısı oluşturulmaya çalışılıyordu.

Gazi, Cumhurbaşkanı olmadan önce bu görüşmelere zaman zaman katılır, düşüncelerini açıklardı. Devlet Başkanına kanunları veto ve gerektiğinde yeni bir seçim için Meclis’i feshetme yetkisinin verilmesinin yararlı olacağını söylemişti. Bunları çağdaşlaşma hamlesinin yavaşlatılması, milli egemenliğin örselenmesine karşı önlem olarak değerlendiriyordu. Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadi Bey, Gazi’yi ziyarete geldi.

“Mahmut Esat Bey ile Şükrü Saracoğlu, Cumhurbaşkanına veto ve gerektiğinde Meclis’i fesih yetkisi verilmesini kabul etmiyorlar.”

“Neden?”

“Milli Egemenliğe aykırı buluyorlar.”

“Partiler çoğalınca hükümetsizlik tehlikesi baş gösterebilir, gerici eğilimler belirebilir, devletin kuruluş amacına aykırı kanunlar kabul edilebilir. Bu yetkileri böyle durumlar için düşünmüştük. Bir anayasada bütün olumsuzlukları çözecek çözümler, imkânlar bulunması gerekmez mi?”

“Birçok milletvekili de iki arkadaşımızın düşüncelerini paylaşmaya başladı. Bu maddelerin Meclis’te kabul edilmesi zor görünüyor.”

Bir sessizlik oldu. Paşa ikna edeceği ümidiyle bu milletvekilleriyle bir de kendisi görüşmeye karar verdi.

Mahmut Esat Bey bu ara bakan değildi. Saracoğlu Şükrü Bey Meclis’e ikinci dönemde katılmıştı. İkisini birlikte kabul etti. Milletvekilleri Cumhurbaşkanını saygıyla dinlediler ve düşüncelerini değiştirmediler.

Gazi sonucu öğrenmek isteyen Yunus Nadi Bey’i ertesi gün direksiyon binasında kabul etti.

“İki saat karşılıklı görüşlerimizi açıklayıp tartıştık. Biraz sıkıştırdım da. Ama çocukları ikna edemedim. Dilerim bu yetkilere ihtiyaç duyulmaz. Fakat bu görüşmeden çok memnun kaldım. Türkiyemizin milli egemenliğe, özgürlüğe böyle sahip çıkan, hukuka saygılı, sağlam, dürüst, dirençli, bağımsız ruhlu siyasetçilere çok ihtiyacı var. Mahmut Esat’ı zaten beğenirdim. Şükrü Bey’i de çok beğendim.” (Cumhuriyet, Türk Mucizesi, İkinci Kitap. Bilgi Yayınevi.S.39-40).

***

Mustafa Kemal Paşa’ya verilmeyen bu yetkiye sahip olmak isteyen R.T.Erdoğan, arkasına zihniyet olarak IŞİD’e (Irak-Şam İslam Devleti) benzeyen AKP’yi ve besleme bir oy kitlesini almış,  cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Bu amacına erişmesi durumunda ne yapıp-edip 2015 genel seçimlerini de kazanıp bir Halife rejimi kuracaktır.

Ama ne var ki AKP milletvekilleri ve mensupları arasında Mahmut Esat Bozkurt gibi bir babayiğit çıkıp, onun 90 yıl önce yaptığını yapacak cesareti gösterememektedir.

Sözünü ettiğimiz cesareti gösterebilmek için ilkin özgür olmak gerekir. Batılı eğitim-öğretim insanı özgür kılmak için düzenlenip “okul”da örgütlenmiştir. Doğulu eğitim-öğretim ise insanı özgür kılmamak üzere düzenlenip “medrese”de örgütlenmiştir.

“Okul”da, bilimsel düşünce, düşünceyi ifade yeteneği ve özgürlüğü öğretilir.

“Medrese”de biat ve itaat, düşünsel irdelemeyi red öğretilir.

Türkiye’de medreseler Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı ama İmam-hatip okulları, Kuran kursları, özellikle doğu bölgesinde ve İstanbul’da tarikatların gizli, yarı gizli “mektep”lerinde devam etti.

Mühendislik, doktorluk, avukatlık, eczacılık, kimyagerlik gibi  mesleklerin öğretildiği fakültelerin diplomalarına sahip siyasetçiler aslına bakarsanız bu türden İslamcı mektep ve medreselerden mezun olmuştur. Tarikat ve Cemaat yurtlarında yetiştirilmiştir.

Günümüz AKP’sinin en azındanh %90’ı bu torna tezgahından geçmiştir. Bu nedenle  aralarından Mahmut Esat Bozkurt gibi dünya ölçüsünde bir bağımsız ve özgür insanın çıkması mümkün değil.

Konumuz Cumhurbaşkanlığı seçimi ve cumhurbaşkanı olmaya yemin etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan.

R.T.Erdoğan bir imam-hatip mektebi ürünüdür.Liseyi fark sınavına girerek bitirmiş ve iddiaya göre dönemin bir özel ticaret yüksek okulundan diploma almıştır. Bu türden yüksek okullar 1970’li yıllarda “kayıt dışı”, “merdiven altı” sayılan imalathanelerdi. Bu türden yüksek okul mezunlarına kimse iş vermezdi. Bundan dolayı R.T.Erdoğan’ın üniversel bir eğitim-öğretim gördüğünü söylemek ve kabul etmek mümkün değil.

Gördüğü yetersiz eğitim-öğretim R.T.Erdoğan’ı zihinsel olarak yaralayıp sakatlamıştır.

Ama asıl darbeyi, mürşidi, rehberi, rol modeli Necip Fazıl Kısakürek’in tedrisatı altında yemiş olmalı. (N.F.Kısakürek konusunda düşüncelerimi  Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanmış, internette bulabileceğiniz  yazılarımda okuyabilirsiniz.)

N.F.Kısakürek’in düşünce sistemini bilmeden ne R.T.Erdoğan’ı, ne Abdullah Gül’ü ne de AKP kakan ve milletvekillerini tanımak mümkün.

Özellikle de üstadın (!) İdeolocya Örgüsü’[ii] okumadan. Bu konuda bilgi sahibi olmak için Aydınlık gazetesinde yayımlanan “İkisi de Cumhurbaşkanı Omamaz, Olmamalı” başlıklı yazı dizimi okumalısınız.

Hitler için Kavgam ne ise Necip Fazıl için de İdeolocya Örgüsü odur. Necip Fazıl, Yunan+Roma+Hıristiyanlık düşünce ve kültürünün karşısına Doğu’yu çıkartayım,  Doğu’nun üstünlüğünü kanıtlayayım derken, onu (Doğu’yu) yerden yere vurmaktadır. İşte, yüzlerce sayfa arasından iki sayfalık örnek:

[-Dalgaya düşmüş 1 milyar esrarkeş, içtimaî enerji bakımından 1 kişi bile etmeyeceğine göre, Doğunun hele İslâmiyetten sonraki Brehmen, Budist ve Mecusî kalabalığını keyfiyette nazara almaksızın, sadece bellibaşlı bir ruh yapısı olarak göz önünde bulundurmak; ve onun, içine ve dışına doğru, hayret ve tevahhuştan başka hiçbir bakış sahibi ola­mayacağını kestirmek gerekir.

-Böylece kâinat boyu bir aksiyona yataklık etmek bakımından Doğunun aslî ve galip rengi, Âdem Peygamber­den beri gelen Allah Resulleri ve nihayet bütün zaman ve mekânın sahibiyle İslâmiyette gerçekleşince, İslâmiyetin tem­sil kadrosunda zaafa uğramasını ve nefsinden şüpheye düş­mesini de son zamanlarda Doğunun kendisine en nazik bakı­şı olarak ele almak borcunda oluruz. Şöyle ki, (Rönesans)a kadar, halısından, kâğıdından, ipekli kumaşından, bütün kal­yonuna, silâhına, minyatürüne kadar yeryüzüne ve buram buram ebedî tecrit helezonlariyle ötelere hâkim nefs görüşü birdenbire tersine dönmüş ve nazarlara şu mânayı nakşetmiştir: (Rönesans)tan bu yana, şu veya bu ruhî ve içtimaî mües­sirler yüzünden Garbın akıl hârikası önünde hezimetinin sebebini bir türlü kestiremeyen, eşya ve hâdiselere yeniden hâkim olma cehdine tırmanamayan ve bazı fertlerini bu yüzden öte tarafa kaptırdığı halde, mahzun ve mütevekkil, şuur­suz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğunu, her ne pahasına olursa olsun, devam ettiren muztarip ve mütevahhiş nefs bakışı…

-Bu ikinci bakışın karşı tarafa kaptırdığı, tarihî bir asırlık köksüzler kadrosu da, Doğuya, yani kendisine, öz evine, annesine ve babasına; çamaşırcı Hatçe hanımın oğlu olup da derken vezirliğe yükselen bir türedinin utanç ve hakaret nazariyle bakar.

-Bu son sınıfın türemesinde birinci âmil, ham yobaz ve kaba softa sınıfı da, körü körüne müdafaa ettiği kısır değerlerinin bütün hikmetinden gafil, önüne hangi yenilik çıkarsa, din adına küfür yaftası vurur ve peygamberinin “Hikmet mü’minin malıdır; nerede bulsa alır!” emrine yüzde yüz aykırı, kaybolmaya başlamış vecd ve aşkı sopa kuvvetiyle  iadeye çalışmaktan başka bir şey yapamaz. Nitekim adamakıllı belirmeye yüz tutan ricat ve bozgun çığırı da, ruhları kaybedilmiş hikmet yaftalariyle önlenemez. Bunlardan, bur­nu halkalı Batı esiri yenilik maymunu, Doğuya örümcek kafalıların yatağı, geri adam tarlası diye bakarken, sözde dindar da “ben bunlardan hiç biri değilim!” gibi bir protesto tavrı içinde, fakat ne olduğundan gafil, sadece ölgün ve yıl­gın, içte  hırçın ve yalçın, baskı altında gizli bir nefs şüphesi­ni  ihtar etmekten  kaçınamaz.

-Bir tarafta ham yobaz ve kaba softa, öbür tarafta ondan daha ham  inkâr yobazı ve daha kaba taklit softası; ikisi arasında boynu bükük, dilsiz ve iktidarsız halk kitleleri, maddi ve manevî Garp toslayışlarına karşı Doğunun düştüğü küçüklükukdesini ve mahkûm nefs görüşünü temsil ederler ve bu hal birkaç asırdır derinleşe derinleşe, hemen bütün İslam Âlemini kaplayıcı bir ruh halinde günümüze kadar gelir. Bir küçüklük ve yetersizlik ukdesi ki, Batı heyulası kadşısında, öz nefsiindeki gerçeklik ve üstünlüğü bir daha tam bir madde ve ruh imtihanına tâbi tutulmaktan alıkoymakta, bir daha kendi kendisini kısır ezberciliği üstünde tefsire davran­mayı imkansız kılmaktadır. İşte, Doğunun Doğuya bakışındaki en öldürücüsü!..](İdeolocya Örgüsü, S.35-35)

Ne anladınız? Doğu’nun Batı’ya üstünlüğünü kanıtlayayım derken, Doğu’nun Batı karşısındaki aczi ve zavallığı tasvir edilmekte. Tam anlamıyla bir safsatalar çorbası. R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül yetişme döneminde bu çorbadan içmişler ve içmeyi günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

***

Çağının çağdaşı uygar ülkelerde klasik ortaöğretim (liseler) üniversiteye hazırlayan kurumlardır. Bu kurumlarda bütün dersler bilimsel ve akli ilkelere uygun olarak eğitim-öğretim yapılır. Bu kurumlarda fikri hür vicdanı hür özgür bireyler yetişir. Bu kurumlarda tutsak beyinler ve ruhlar yetişmez. Doğmalardan arınma kurumlarıdır bunlar.

İmam-hatip okulları ve medreselerde klasik liselerde yetişen bireylerin tam karşıtı kitleler yetişir. Özgür düşünceli birey söz konusu değildir. Akıl ve bilim değil doğmalara bağımlılık önemlidir. Ölçü din kurallarıdır.

Bu nedenle imam-hatip ve medreselerde öğretim görenlerin üniversitelerde fen bilimleri, tıp, teknik ve sosyal bilgiler okumalarının hemen hemen hiçbir önemi yoktur. Üniversitede hangi disiplini okurlarsa okusunlar tamamı dogmatik ruhban sınıfındandır.

R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül şürekası, yetenekleri ve görgüleri son derece sınırlı, imam cübbeli bir kitledir. Bir bölümünün elinde üniversite diploması olduğu için son derece tehlikeli insanlardır. Üniversitede yuvalanmış klanları sayesinde doktora yapıp öğretim üyesi olurlar. Hepsinin elinden tutan bir ya da birkaç “mürşit” vardır.

AKP’yi ve öncülü İslami partileri yöneten kadro bunlardan oluşmuştur. Bu nedenle, AKP kadrosu devlet yönetiminin her alanında, içerde ve dışarıda bozguna uğramış ve çağdaş Türkiye’yi yıkıma sürüklemişlerdir.

AKP’ye oy verenlere gelince: Önde İslami devlet ideolojisine göre doktrine olmuş kitle ve onun arkasında da uygulanan ekonomik program sayesinde tutsak edilmiş AKP aşiretinin memurlaşmış kadrolu seçmenleri vardır. AKP iktidarının yıkılması için aşiret memurları kitlesinin tutsaklıktan kurtarılması gerekmektedir.

***

R.T.Erdoğan’ın, anayasanın ikinci maddesinde nitelikleri belirtilmiş Cumhuriyet’e karşı olduğu, onun yerine bir başka rejim getirmek istediği artık bilinen bir şey.

Devletler  19 ve 20.yüzyılda üç türlü sistem uyguladılar:

1.Kuvvetler birliği sistemi: Bu sistem Türkiye’de Cumhuriyet’ten önceki üç yılda uygulandı. Mahmut Esat Bozkurt bu döneme Halk Cumhuriyeti adını vermektedir. Halk cumhuriyetinde egemenlik halka aittir, bu egemenliği halk adına parlamento kullanır. Devlet başkanı yoktur. Hükümet meclis hükümetidir. Yasama ve yürütme erkleri parlamentoda toplanmıştır. Böyle bir sistemde bireysel diktatorya olanaksızdır, olsa olsa meclis diktatoryası olur.

2.Kuvvetler ayrılığı sistemi. Günümüzde hemen hemen bütün demokrasilerde kullanılan sistem.

3.Parlamenter sistem.

Anayasa dersi yapmadığımıza göre bu sistemleri ayrıntılarıyla anlatmamıza gerek yok. R.T.Erdoğan’ın gerçekleştirmek istediği sistem kuvvetler birliği sistemi, ama hükümet meclis hükümeti değil. O başkan olmak ve yasama ve yürütme erklerini elinde tutmak ve yargı erkini de yakından kontrol etmek istemektedir.

Son bir yıldır bir Baş Yüce’den söz etmekteyim. Baş Yüce, N.F.Kısakürek’in  İdeolocya Örgüsü adlı kitabında tasvir ettiği ütopik devletin başkanıdır. Bu devlette seçilmiş bir meclis ve demokrasi söz konusu değildir. Necip Fazıl bu devlet yapısını “Devlet ve İdare Mufkuremiz”  (s.285) adlı bölümde şöyle kurar:

-Yüceler Kurultayı

-Baş Yüce ve Kurultay

-Baş Yüce

-Baş Yücelik Hükümeti

-Yüce Din Dairesi

-Halk Divanı

-Baş Yücelik Akademyası

Baş Yücelik bir seçkinler rejimidir. (Eh, R.T.Erdoğan, Abdullah Gül ve şürekası ne kadar seçkinse artık.)  Baş Yüce’nin  sözü yasadır. Verdiği buyruklar yasa yerine geçer. Necip Fazıl, Baş Yüce’nin programını heykel, radyo, kumar, üniversite, kılık kıyafet, imamlık gibi her konuda 30 emir halinde açıklar.

R.T.Erdoğan’ın kurmak istediği rejim kendisinin Baş Yüce olacağı ütopik bir rejimdir. Ne yazık ki Necip Fazıl’ın zırva ütopyasını açıkladığı İdeolocya Örgüsü’nü bu ülkenin cumhuriyetci siyasetçileri, akademisyenleri, bilim adamları, yazarları ve yazıcıları okumamışlardır. Okumadıkları için de R.T. Erdoğan’ın Cumhuriyet karşıtlığını demokrasi ve özgürlük tutkusu sanmışlardır.

R.T.Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması durumunda, amacı, elindeki mevcut AKP kadrosu ve bulursa destekçileri sayesinde, 2015 seçimini mevcut anayasayı değiştirecek bir güçle kazanmak olacaktır. Bunu sağladığı takdirde her şey sona erecektir.

***

Demek ki bu durumda cumhuriyetçilerin tek hedefi R.T.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek olmalı. Bunun tek çaresi bir çatı adayı ile seçime girmek.

Önerinin MHP’den gelmesine rağmen MHP’nin önermediği bir çatı adayınaTürk-İslam sentezi ile zehirlenmiş MHP’lilerin tamamının oy vereceğini sanmıyorum. Bu durumda R.T.Erdoğan cumhurbaşkanı olacaktır.

Kapıyı açacak  kilit CHP’nin elinde. CHP ve seçmenleri içlerine sinecek bir MHP’linin çatı adayı olmasına razı olmalıdır. Bu durumda Kürt cenahı ne yapacak? Aday onların da kabul edebileceği biri olmalı.

Bu saptamamı ciddiye almayan CHP’liler, İdeolocya Örgüsü’nü okumadan karar vermesinler. Çünkü,  İdeolocya Örgüsü R.T.Erdoğan’ın belki de baştan sona okuduğu tek kitap.

ÖZDEMİR İNCE

14 HAZİRAN 2014

—————————————————-

[i] www.ozdemirince.com.14 Haziran 2914

Özdemir İnce, Cumhuriyet’in Üç Fedaisi, Tekin Yayınları, Aralık 2016, S. 115-124

[ii] Necip Fazıl Kısakürek, Ideolocya Örgüsü. Büyükdoğu Yayınları, 2013, s.34-35. “Doğunun Kendisine Bakışı”.

TÖREDİR, SUİKASTÇİ ÖLDÜRÜLÜR

Rusya Federasyonu Büyükelçisi’nin öldürüldüğü günün gecesinde AKP milletvekili Burhan Kuzu, bana göre, hayatında ilk kez doğru bir şey söyledi ve “Saldırgan keşke öldürülmeseydi” dedi. Ama töredir: Örgütlü suikastlerde suikasti yapan kişi canlı yakalandığında konuşmaması için kendi örgütü tarafından mutlaka öldürülür. Bu işi yapacak ikinci bir tetikçi vardır olay yerinde. Kennedy suikastinde sanık Oswald’ın öldürülmesini hatırlayın. Suikastçi kurtulup kaçamazsa mutlaka öldürülür. Gerçek olaylardan, romanlardan ve filmlerden gelen ilhamla, olayın ilk görüntülerini televizyonda  görür görmez, Ülker’e “İnşallah öldürmezler!” dedim. Okumaya devam et

ANAHTAR TESLİMİ KİŞİYE ÖZEL DEVLET

Türkiye Cumhuriyeti sanki batan gemisinin malı, haraç mezat parça parça  satılıyor. İflas etmiş AKP hükümeti tarafından!  Ele geçen parayla damada ısmarlama başkanlık takımı diktiriliyor. Alay etsen ne olacak, küçümsesen ne olacak?! Gerçek şu ki ülke gerçeklerinden habersiz, hırstan dumanaltı olmuş, sorumluluk bilincinden yoksun haramiler alev makinesiyle benzin tankerine saldırıyorlar.
Okumaya devam et

UFUKLARA YÜKSELEN BALONLAR

Aklını Başyüce’ye teslim eden “ortak akıllı” AKP Tarikatı mensıpları düşünme yeteneklerini tamamen yitirdi artık. Bunlardan biri de Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek:  “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra belki de en sıkıntılı, en zorlu bir dönemden geçiyoruz. Çünkü Orta Doğu’da büyük oyun yeniden sahnede ve buradaki kaosun bize yansımaları çok büyük” demiş. (CUMHURİYET, 8  Aralık 2016)

Okumaya devam et

FİDEL CASTRO ÖLDÜ ACUN ISSIZ KALDI

Bir televizyon “Fidel  Castro 90 yaşında öldü” diye alt yazı geçti. Görüntü yoktu. Bir yabancı televizyonu açtık.Miami’deki göçmen Kübalılar sevinçten göbek atıyorlardı. Devrimin devirdiği Batista kuyrukları ve devrim düşmanlarının kalıntıları. Küba’nın Devrim öncesi döneme geri döneceğini sanan gafiller. Okumaya devam et

CUMHURİYET SÜREKLİ DEVRİMDİR

Müslüman dünyası nerdeyse 800 yıldır çağına ayak uyduramıyor. Suç kimde: Kendisinde mi yoksa onu beklemeyip durmadan ileri giden Müslüman olmayan dünyada mı? Hıristiyan dünyayı saymıyorum, Japonya ve Çin’i de saymıyorum, Hindistan bile Müslüman dünyasına birkaç tur bindirmiş durumda. Hıristiyan Latin Amerika gerçek demokrasiyi bulduğu gün tazı gibi ileri fırlayacak. Bu dediğim nasıl olacak? Bunu ekonomistler çok iyi biliyor. Benim bildiğim şu: Gerçek demokrasiyi buldukları gün her türlü emperyalizme karşı aşılanacaklar.

Güney Amerika örneğinde görüldüğü gibi sorunun kaynağı demokrasi. Demokrasiye engel ise teokrasi ve çağ dışı monarşik düzenler.Çağdaş demokratik monarşiler elbette var: İngiltere, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç… Geriye atipik olarak Rusya kalıyor: Otoriter ama laik bir rejimi var. Laik olduğu için gelecekte demokrasiyi bulabilir.

Müslüman dünya ise, laik değil ve monarşik ve otoriter rejimlerle yönetiliyor. Müslüman mahallede monarşik (saltanatlı) düzenler yakın ya da uzak gelecekte iç ve dış itkilerle yıkılabilir ama yerlerine demokratik değil otoriter teokratik düzenler kurulur. Geriye teokrasilerin yıkılıp yerlerine demokratik düzenlerin kurulması kalıyor. Bu mümkün mü? Teokratik düzenin yerine laik düzen gelmeden demokrasi mümkün değil. Bu gerçekleşmedikçe Müslüman dünya ile olmayan dünya arasındaki mevcut makas açısı giderek büyüyecek ve bu dünya giderek daha da geri kalacak ama paraya çevirilen doğal kaynaklar var oldukça bu toplumlar teknolojik ürünleri satın almayı sürdürecekler ama her gün çağcıl ve çağdaş dünya karşısında akıl ve ruh sağlıklarını yitirecekler. Çünkü bilim, özgür düşünce, sanatlar, özgür ve bağımsız birey kaynakları dumura uğramış, iğdiş edilmiş durumda. Bir de kadın ve çocukların içinde bulunduğu bataklık var ve olmayan insan hakları!

Müslüman dünyada, bir zamanlar, tek  bir istisna vardı: Türkiye Cumhuriyeti!  Bu istisnalık durum AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana her gün toprak kaybetmekte. AKP iktidarda kaldığı sürede bu ayrıcalığını tamamen yitirecek. Bunun son örneği: Çapkın AKP ve zampara İmam-Hatip trajik  gerçeğinde. Dinsel gücü yerinde olanın (!) cinsel gücü de bomba (!) gibi oluyor. Böyle olduğu için de ele geçirdikleri her şeyin, maddi ve manevi bakımdan, ırzına geçiyorlar. Akılları başlarında, değil cinsel organlarında.Tıpkı öteki Müslüman ülkelerde olduğu gibi. Bizimkilerin hiç olmazsa nefsleri ölülere karşı uyanmıyor. Belki de şimdilik!

Öğretmenlerin öğrencilere cinsel tacizleri AKP iktidarında % birkaç yüz artmış. Tacizci öğretmenlerde başı İmam-Hatip mezunu Din ve Ahlak öğretmenleri çekiyor. Türkçe, edebiyat, matematik, tarih, coğrafya, beden eğitimi, müzik ve resim öğretmenleri arasında tacizci pek ender bulunuyor. Neden? Hiristiyan dünyasında da Kilise’de, Vatikan’ın üstünü örtme çabaklarına karşın, pedofili suçlusu din adamları eksik değil. Cumhuriyet’ten ve Cumhuriyet tarafından kapatılmadan önce medreselerde, tekke ve zaviyelerde oğlancılık pek revaçtaydı. Hele Divan Şiiri tarafında.

Neden, milyon kez neden? Bu bu tecavüz türü sapkınlıklar ancak kapalı ve muhafazakâr muhitlerde olurdu da ondan!

Ben Cumhuriyet’in has ve turfanda ürünüyüm: 1943’te ilkokula başladım, liseyi 1956’da, yüksek öğrenimi 1960 yılında bitirdim. Yüksek öğrenimi kız erkek karışık yatılı okudum. Şerefim üzerine yemin ederim ki öğretmenlerin ilkokulda, ortaokulda, lisede kız ya da erkek öğrencilerin birine sarkıntılık ettiğini, bu nedenle hapse mahkum edildiğini duymadım, mahkum edildiğine tanık olmadım. Köy Enstitülerinin helalarında cenin bulunduğu kanıtlanmamış iftiralardır. Bu iftiralari atanlar günümüz tacizlerinin, ırz düşmanlarının atalarıdır. Bizim dönemimizde böyle rezillikler olmuyordu çünkü  Cumhuriyet toplumu açık toplumdu, günümüzde olan sapkınlıkların gözünü oyardı.

Sapkın İslamcı iddialara göre 10-12 yaşındaki kız çocukların evlendirilmesi din ve kitaba  uygunmuş. Bu iddia yalan ya, yalan olmadığını farz edelim, bilim ve yasalar 18 yaş öncesini uygun bulmadığına göre din ve kitaba değil yasa ve bilime uyacaksın. Artık senin dinsel inançların (!) sapkınlık ürettiği için, maslahat elde gezemezsin. Sokacak delik arıyorsan, git budak deliklerine sok! Sapkın töre ve geleneklerine saygı bekleme. AKP idam cezası peşinde koşacağına sapıklara karşı iğdiş yasası çıkarsın.

AKP erkek milletvekillerinin sapkınları af yasasını desteklemeleri hiç de şaşırtıcı değil, ama kadın milletvekillerine ne demeli? Suskunlukları utanç verici!

Müslüman toplumlar önümüzdeki yüzyıl içinde, din kaynaklı çağa uyumsuzlukları yüzünden, toptan çıldıracaklar ve Hiroşima’da olduğu gibi toptan yok olacaklar. Üzerlerine çağımızın bilim bombaları düşecek.

Biliyor musunuz bilmem: Müslüman töresi ve ahlakı sayesinde, başta Fransa olmak üzere Avrupa’da bekâret zarı tamirat sanayisi çok gelişti. Bu gidişle AKP sayesinde de, çocuklarımızı tecavüzcülerden korumak için, bekâret kemeri sanayisi kısa zamanda gelişecek.

Çaresine gelince: Türkiye, ancak AKP’den kurtulmak suretiyle, Cumhuriyet’te sahip çıkarak bu kaçınılmaz sonuçtan kurtulabilir.

Özdemir İnce

21 Kasım 2016

***

CUMHURİYET

(Varlık dergisinin [Ekim 1998] soruşturmasına cevap:)

SORU:

2000’li yılların eşiğinde duran dünyamız etnik, ulusal, dinsel, dilsel, cinsel grupların kendilerini ifade etme, farklılıklarının altını çizme gayretlerine tanık oluyor ve bu gruplardan gelen taleplerle başa çıkmaya çalışıyor. Sorunlar yalnızca yoksul ülkelerin değil, refah toplumlarının da karşısına dikiliyor.

Bu sorunlara çözüm yolları önerilip tartışılırken bazı kavramların her yerde dile getirildiğini görüyoruz: “demokrasi”, “çoğulculuk”, “insan hakları”, “özgürlük ve eşitlik”. Üstelik bu kavramlar hem iktidar hem de muhalefet güçlerinin ortak söylemi durumunda. Ülkemizde bir kavram daha var ki herkes paylaşıyor ama üzerinde yeterince düşünüldüğü söylenemez: cumhuriyetçilik.

Son yıllarda az da olsa demokrasi tartışmalarına tanık oluyoruz. Demokrasiyi tartışırken cumhuriyeti mi tartışmış oluyoruz? Halbuki göz ardı edilemeyecek “cumhuriyetçilik” adlı yüzlerce yıllık bir gelenek de var. Ve bu gelenek kendisini, liberalizmin bireyi ve tüketimi esas alan görüşüne karşı, toplumu bir bütün olarak esas alan bir yönetim felsefesi biçiminde ifade etmektedir. Yine liberalizmin bireyin önündeki engellerin aşılması, pazara müdahalenin en aza indirilmesi anlamına gelen negatif özgürlük anlayışına karşı, cumhuriyetçi gelenek kendi özgürlük anlayışını, toplumun rızası olmaksızın yapılan her tür fiilî ve potansiyel müdahale imkânının ortadan kaldırılmasıyla ilgili tahakkümsüzlük olarak öne çıkmaktadır. Yine cumhuriyetçilik liberalizmden farklı olarak, itiraz temelli bir demokrasi savunusuna girişmiştir.

Siyaset felsefesindeki “çokkültürcülük”, “cumhuriyetçilik”, “liberalizm”, “sosyalist demokrasi”, “konfederasyonculuk” gibi belli başlı akımlar, bu akımların güçlü ve zayıf yanları, kültürel ortamımıza uyup uymamaları ülkemizde beyin jimnastiği olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Yönetim tarzımızın göstereceği gelişmeler, insanlığın ortak mirasından alınan fikirler ve örnekler yardımıyla sorunlarını çözen çağdaş bir ülke mi, yoksa güçlünün yasalarının hüküm sürdüğü dünyanın geri kalanından kopuk, olmaması gerekenler için örnek teşkil eden bir ülke mi olacağımızı belirleyecektir.

CEVAP:

Önce bir giriş yapalım: “cumhuriyet” sözcüğü iki dilde birbirine benzer  tınıyla çınlar: Türkçe’de ve Fransızca’da. Bu iki cumhuriyet birbirine benzer zaten. Ancak iki ülkede “Yaşasın cumhuriyet!” ve “Vive la république!” haykırışlarını aynı bağlamda ele alabilirsiniz. cumhuriyetin bu iki ülkede de dayanak noktaları birbirine benzer: monarşi, istibdat ve teokrasiye karşıdırlar; devrimcidirler.

Türkiye’de rejim sorunlarını doğru tartışabilmek için (bence) Demokrat Parti’nin iktidara geçtiği ve karşıdevrimi başlattığı 14 mayıs 1950 tarihini bir “milat” kabul etmemiz gerekmektedir. Bu miladı 1938’e ve çok partili demokrasinin başlangıç tarihi olan 1945-1946 yıllarına çekenler de vardır. Çok partili rejimin nimetlerinden yararlanarak iktidara geçen merkez sağ partisi, Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nden neden daha az demokrat, neden daha çok zalim olmuştur; Demokrat Parti neden demokrasiyi geciktirmiştir; Demokrat Parti’nin mirasçıları olan Adalet Partisi, DYP, ANAP gibi partiler neden karşıdevrimci olmuşlardır, Cumhuriyet’in temel ilkelerini neden benimseyip savunmamışlardır? Bunların doğru yanıtları bulunmadan, sizin dört sorunuza doğru ve inandırıcı yanıt bulmak çok zordur. Bu çok zor soruya Yeni Osmanlılar, II. Cumhuriyetçiler, köktenmilliyetçiler ve köktendinciler kendi açılarından çok kolay yanıtlar bulabilirler.

1) “Cumhuriyet”i bir kavram olarak nasıl değerlendiriyor; cumhuriyet, demokrasi ve liberalizm ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

CEVAP: Bir kavramın kapsamını iyi kavramak için, varsa o kavramın karşı anlamlılarının ne olduğunu bilmekte yarar vardır. Cumhuriyetin karşıtı olan kavramlar: mutlakıyet (despotisme) ve hükümdarlık yönetimidir (monarchie). Yani cumhuriyet önce bir devlet biçimidir. Kuşkusuz cumhuriyet, demokrasiyle eşanlamlı değildir. Demokrasi en basit anlamda hâkimiyetin millette olduğu bir rejimdir; egemenlik halktan kaynaklanmıştır. Yasaları ya halk yapar (çok eskilerde olduğu gibi) ya da halkın seçtiği vekiller yapar. Cumhuriyet demek demokrasi demek değildir ama her gerçek cumhuriyet önünde sonunda demokrasiyle buluşur.

Bu iki kavramla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin çok özel bir durumu vardır; sizi bu soruşturmayı yapmaya zorlayan da bu “çok özel durum”dur. Türkiye’de her türlü karşıdevrimci, Cumhuriyet’e, yani Türkiye Cumhuriyeti’ne karşıdır, çünkü TC ideal bir demokratik ortamda olmasa bile üniter devleti, ulusdevleti, laikliği, sosyal hukuk devletini temsil etmektedir. Teokratik devlet yandaşlarının, köktendincilerin karşısında “Cumhuriyet”, aşmak zorunda oldukları bir engeller toplamını temsil etmektedir. Bu nedenle, aralarında akıllı olanları, cumhuriyete karşı demokrasiyi kullanmaya kalkışırlar. “Akıllı olanları” dediysem, aslında “kendilerini akıllı sananlar” demem gerekirdi. “Cumhuriyet mi yoksa demokrasi mi?” tartışmaları Türkiye’de ve Fransa’da birbirine benzer. Türkiye’de böyle tartışmalara kuşkuyla bakarım. Çünkü tartışılmak istenen Cumhuriyet’in “olmazsa olmaz” ilkeleridir. Başka ülkeler beni ilgilendirmez. Bir seçim yapmak zorunda kalırsam (dilerim böyle bir zorunluluk asla olmaz), ben önce cumhuriyetçiyim, sonra demokrasi yandaşıyım. Çünkü cumhuriyet her zaman demokrasiyi korumuş ve geri getirmiştir; ama demokrasinin cumhuriyeti ve bizzat kendisini koruduğu konusunda kuşkularım var, “Ben önce demokratım sonra cumhuriyetçiyim” yanıtı ise, ancak dünyadan habersizlerin yutacağı bir tuzaktır.

Türkiye, cumhuriyet ve demokrasi et ve tırnak gibi olmalıdır. Türkiye’de “cumhuriyetçi olmak”, demokrasiyi, sosyal adaleti, halkçılığı, devrimciliği amaçlamaktadır. Türkiye’de bir zamanlar “toprak ağalığının, taşra mütegallibeliğinin ve aşiret reisliğinin” güdümünde olan merkez sağ partilerinin hiçbir zaman anlayamadıkları erdemlerdir bunlar.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş kaynağında bu erdemleri amaçlayan bir iyi niyet, bir atılım gücü vardır.

Liberalizme gelince, onun ne cumhuriyetle ne de demokrasiyle bir akrabalığı, bir hısımlığı vardır. Liberalizm, kapitalizmin bir türevidir. Sözlüklere bakacak olursanız, liberalizm (modern anlamda) toplumda bireysel özgürlükleri garanti altına almak isteyen doktrinlerin tümüdür, ama gerçekte, özel kapitalizm, bireycilik ve rekabetçiliktir. İçinde bulunduğumuz, dünyanın içinde bulunduğu her türlü erozyon ve kaosun bir numaralı sorumlusudur.

2) Cumhuriyet Türkiyesi yöneticileri, halk adına konuşurken, “halk” gerçekliğinin farkında mı, yoksa kurgusal bir kavramdan mı yola çıkıyor?

CEVAP: “Halk” kavramını kutsallaştırmanın, tabulaştırmanın tehlikeli bir hurafe olduğunu düşünüyorum. “Halk” denince sanki bir “azizler” topluluğundan söz edermiş gibi konuşanlar var. 14 mayıs 1950’den itibaren devlet de halk da yozlaşmıştır. Devlet mi halkı, yoksa halk mı devleti yozlaştırmıştır? Tam bir tavuk-yumurta ilişkisi. Türkiye’de despotlara, hırsızlara, soygunculara, işkencecilere, mafyaya vb. “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye bağıranlar bu kutsal halkın bir bölümü değil mi? Türkiye’de, “Herkes emeğinin karşılığını alacak!” sloganıyla seçim meydanlarına çıkan hiçbir parti iktidar olamamıştır; 14 mayıs 1950’nin “demirkırasi”yle birlikte köşe dönmeye başlayan ve Özal’la iyice kudurganlaşan; maganda, çarıklı yuppi ve lümpen burjuva tiplerini yaratan bu kutsal (!) halk böyle bir partiyi hiçbir zaman iktidar yapmayacaktır. Bereket versin Türkiye’de halkın tümü kutsal değil. Umut onlarda. Ben kendi adıma “halk” kavramını sevmediğim gibi, halk adına kimsenin konuşma hakkı olmadığına inanıyorum. Halk adına sadece despotlar konuşur.

3) TC Anayasası’nda tanımlanan biçimiyle cumhuriyet çokkültürlü, çokuluslu, çokdilli ve çokdinli bir toplumsal yapıyı ne kadar kucaklıyor?

CEVAP: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 2. maddesiyle çokkültürlü, çokdilli ve çokdinli bir toplumsal yapıyı yalnızca kucaklamıyor, aynı zamanda (bu maddenin değişmezliğiyle de) bu yapıyı savunuyor, onu zorunlu sayıyor. “Çokulusluluk”a gelince, Anayasa böyle bir kavramı “kucaklamıyor” bence. Bu soruyu anayasa hocaları yanıtlamalı. Devletin ve ülkenin bölünmezliği ilkesine dayanan bir devletin anayasası “çokulusluluk”u zaten kabul etmez. Çünkü bir tek “vatandaşlık” vardır ve önemli olan bu vatandaşlıktır. Ben kendi adıma “çokulusluluk” zokasını yemem. Çünkü çokulusluluk, ne cumhuriyetin ne de demokrasinin temel öğesi ve vazgeçilmez oluşturucusudur.

4) 2000’li yılların eşiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ne önerileriniz var mı?

CEVAP: 2000’li yılların eşiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ne elbette önerilerim var: Türkiye Cumhuriyeti varoluş nedenlerine, yani 29 ekim 1923’te kendine öngördüğü ideallere sadık kalmalı ve onları geliştirmelidir. Daha demokratik, daha adaletli, insan haklarına gerçekten saygılı, sosyal adalete dayalı, bireylerinin gelişmesini örgütleyen, her alanda gerçekten laik, toplumun sınıflarının ve bireylerinin birbirlerini ezmesine izin vermeyen, çağının çağdaşı ve en önemlisi toplumunu bir kültür toplumu yapmayı amaçlayan bir “aydın” cumhuriyet olmalıdır. 29 ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in özünde bu insanî idealler vardır. Ancak Cumhuriyet’in amaçlarına ulaşmasına merkez sağ partileri 14 mayıs 1950’den bu yana engel olmaktadırlar. Peki ne olacak, Cumhuriyet’in mi yoksa köktendinci ve milliyetçilerin, merkez sağ partilerinin (yani karşıdevrimcilerin) dediği mi olacak? Bence Cumhuriyet’in dediği olacak. Bilimin dediği olacak. Her şeye karşın “süren” devrimin dediği olacak. O safsataya dayalı ve tuzaklarla dolu “Halk ne isterse o olur” sözü, demagojiden başka bir şey değildir. Demokrasilerde halkın isteği seçim sandıklarına yansır ve bu yansıma da parçalıdır, yani yekpare değildir. Bu nedenle, “Halk ne isterse o olur” demek, “Ben kendi isteğimi halka yuttururum” anlamına gelir. Halk her şeye karşın her istediğinin olamayacağını bilecek kadar ariftir. Bu da demokrasiye özgü bir erdemdir. Yukarda sözünü ettiğim demagojiyi halk düşmanları, despotlar ve köktenciler bol bol kullanırlar. Cumhuriyet, köktenciler, tarikatlar, çeteler, mafyalar, köşe dönmeciler ve lümpen burjuvaziyi temsil eden merkez sağ partileri tarafından yol geçen hanına dönüştürülmüştür. Cumhuriyet bir yol geçen hanı olmadığını artık kanıtlamalıdır. 1936 doğumlu bir cumhuriyet çocuğunun kendisini yaratan Cumhuriyet’e önerileri bunlardır.

———————————————————-

-Özdemir İnce, Varlık Dergisi, ekim 1998

-Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık, 1999, S.102

-Özdemir İnce, Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005. S.385