CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS

Cumhuriyet’in Üç Fedaisi’ni sanki kitabı bir başkası yazmış gibi okuyorum. Boğularak, isyan ederek. Keşke bir başkası 1950’lerde yazsaydı. Keşke Cumhuriyetçiler ona bir el kitabı olarak sahip çıksaydı; okuduklarını içlerinde ve kafalarında sindirselerdi… Sözde cumhuriyetciler Cumhuriyet’in bir serap olmadığını belki anlarlardı. Ülke, bugün bulunduğu yerde olmazdı.

Biraz sonra, 14 Haziran 2014 günü sitede yayınlanan  CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS : CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ adlı yazıyı okuyacaksınız. Erken yazılmış, erken yayınlanmış bir yazı.  Şimdi bir kez daha okumanın ve herkese okutmanın zamanı… TBMM’nin 1924 yılında Mustafa Kemal Paşa’ya vermediği VETO VE FESİH YETKİSİ üzerine…

 ÖZDEMİR İNCE

30 Aralık 2016

***

TEKİN YAYINLARI, ARALIK 2016

 

***

CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS : CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ[i]

Şu günler Mahmut Esat Bozkurt’un Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan TOPLU ESERLER’inin birinci cildini okumaktayım.  21 Mart 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan “Fesih Yetkisi” adlı makalesinin ilk cümlesine gelince durdum. İlk cümle şöyle:

“Cumhuriyet Teşkilatı Esasiye tasarısı, anayasa hukuku tarihlerinin hükümdarlara bile kayıt ve şartlar altında bıraktığı bu yetkiyi mutlak surette Türkiye Halk Cumhuriyeti riyasetine vermek istiyor. Tasarının gerekçe mazbatasında bunlar sanki pek tabii hak imiş gibi müdafaa edilmektedir. Daha ileri gidiliyor ve yeni teşkilatı esasiyenin inkilabın ruhundan ilham aldığı iddia ediliyor, millet hâkimiyetine dayandığı söyleniyor!… Tacidar meşrutiyetlerinde bile eşine tesadüf edilmeyen böyle mutlak bir fesih yetkisini halk inkilabımızın ruhuyla uzlaştırmaya kalkışmak, henüz silahı elinde titreyen, henüz kanı bile kurumayan inkılabın içini kan ağlatır ve incitir.” (Toplu Eserler,Kaynak Yayınları 1.Cilt. s.450)

M.E.Bozkurt’un kaleminden çıkmış bu satırlar,  çok keskin, bilgili ve bilinçli  bir muhalefeti temsil etmekte: 1924 anayasasını hazırlayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na TBMM’ni fesih etmek (dağıtmak) yetkisini vermek istemektedir. Bu, Mustafa Kemal Paşa’ya güvenen, ona sevgi ve saygı duyan M.E.Bozkurt’u isyan ettiriyor ve düşüncesini TBMM’nde ve  bir gazetede dile getiriyor.

Peki ne oluyor?

Ne olduğunu Aydınlık gazetesinin  8 Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanan yazımdan aktarıyorum:

***

VETO VE FESİH YETKİSİ

1924  Anayasası’nın  yapılmasında kendisi de bir anayasa hukukçusu olan Mahmut Esat Bey’in büyük emekleri vardır.  Anayasanın hazırlandığı dönemde gazetelerde yazdığı yazılarla, TBMM’de yaptığı konuşmalarla  bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. En önemli konu, günümüzde R.T.Erdoğan’ın (Başkan olduğunda)  mutlaka sahip olmak istediği, yasaları veto etme ve Meclis’i feshetme yetkisiydi. Mahmut Esat Bey, TBMM’de yaptığı konuşmalarda bu yetkilerin Cumhurbaşkanı’na verilmesine karşı çıktı.

Tek parti diktatoryasında (!) Mustafa Kemal’in huzurunda yapılan bu konuşmaları günümüzün demokratik (!) ortamında  yapabilecek bir tek AKP milletvekili var mıdır  acaba?

Uzatmayalım: Olanları, Turgut Özakman’dan aktaracağım.  Turgut Özakman’a güvenmeyenler konuyu meclis tutanaklarından araştırabilirler. Ben Turgut Özakman’a güveniyor ve inanıyorum:

ÖĞRETEN TARİH

“Yeni bir anayasa konusu uzun zaman sohbet olarak başlamış, sonra Anayasa Komisyonunca ele alınmıştı. Türkiye’nin geleceğini düzenleyecek yeni bir anayasa tasarısı oluşturulmaya çalışılıyordu.

Gazi, Cumhurbaşkanı olmadan önce bu görüşmelere zaman zaman katılır, düşüncelerini açıklardı. Devlet Başkanına kanunları veto ve gerektiğinde yeni bir seçim için Meclis’i feshetme yetkisinin verilmesinin yararlı olacağını söylemişti. Bunları çağdaşlaşma hamlesinin yavaşlatılması, milli egemenliğin örselenmesine karşı önlem olarak değerlendiriyordu. Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadi Bey, Gazi’yi ziyarete geldi.

“Mahmut Esat Bey ile Şükrü Saracoğlu, Cumhurbaşkanına veto ve gerektiğinde Meclis’i fesih yetkisi verilmesini kabul etmiyorlar.”

“Neden?”

“Milli Egemenliğe aykırı buluyorlar.”

“Partiler çoğalınca hükümetsizlik tehlikesi baş gösterebilir, gerici eğilimler belirebilir, devletin kuruluş amacına aykırı kanunlar kabul edilebilir. Bu yetkileri böyle durumlar için düşünmüştük. Bir anayasada bütün olumsuzlukları çözecek çözümler, imkânlar bulunması gerekmez mi?”

“Birçok milletvekili de iki arkadaşımızın düşüncelerini paylaşmaya başladı. Bu maddelerin Meclis’te kabul edilmesi zor görünüyor.”

Bir sessizlik oldu. Paşa ikna edeceği ümidiyle bu milletvekilleriyle bir de kendisi görüşmeye karar verdi.

Mahmut Esat Bey bu ara bakan değildi. Saracoğlu Şükrü Bey Meclis’e ikinci dönemde katılmıştı. İkisini birlikte kabul etti. Milletvekilleri Cumhurbaşkanını saygıyla dinlediler ve düşüncelerini değiştirmediler.

Gazi sonucu öğrenmek isteyen Yunus Nadi Bey’i ertesi gün direksiyon binasında kabul etti.

“İki saat karşılıklı görüşlerimizi açıklayıp tartıştık. Biraz sıkıştırdım da. Ama çocukları ikna edemedim. Dilerim bu yetkilere ihtiyaç duyulmaz. Fakat bu görüşmeden çok memnun kaldım. Türkiyemizin milli egemenliğe, özgürlüğe böyle sahip çıkan, hukuka saygılı, sağlam, dürüst, dirençli, bağımsız ruhlu siyasetçilere çok ihtiyacı var. Mahmut Esat’ı zaten beğenirdim. Şükrü Bey’i de çok beğendim.” (Cumhuriyet, Türk Mucizesi, İkinci Kitap. Bilgi Yayınevi.S.39-40).

***

Mustafa Kemal Paşa’ya verilmeyen bu yetkiye sahip olmak isteyen R.T.Erdoğan, arkasına zihniyet olarak IŞİD’e (Irak-Şam İslam Devleti) benzeyen AKP’yi ve besleme bir oy kitlesini almış,  cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Bu amacına erişmesi durumunda ne yapıp-edip 2015 genel seçimlerini de kazanıp bir Halife rejimi kuracaktır.

Ama ne var ki AKP milletvekilleri ve mensupları arasında Mahmut Esat Bozkurt gibi bir babayiğit çıkıp, onun 90 yıl önce yaptığını yapacak cesareti gösterememektedir.

Sözünü ettiğimiz cesareti gösterebilmek için ilkin özgür olmak gerekir. Batılı eğitim-öğretim insanı özgür kılmak için düzenlenip “okul”da örgütlenmiştir. Doğulu eğitim-öğretim ise insanı özgür kılmamak üzere düzenlenip “medrese”de örgütlenmiştir.

“Okul”da, bilimsel düşünce, düşünceyi ifade yeteneği ve özgürlüğü öğretilir.

“Medrese”de biat ve itaat, düşünsel irdelemeyi red öğretilir.

Türkiye’de medreseler Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı ama İmam-hatip okulları, Kuran kursları, özellikle doğu bölgesinde ve İstanbul’da tarikatların gizli, yarı gizli “mektep”lerinde devam etti.

Mühendislik, doktorluk, avukatlık, eczacılık, kimyagerlik gibi  mesleklerin öğretildiği fakültelerin diplomalarına sahip siyasetçiler aslına bakarsanız bu türden İslamcı mektep ve medreselerden mezun olmuştur. Tarikat ve Cemaat yurtlarında yetiştirilmiştir.

Günümüz AKP’sinin en azındanh %90’ı bu torna tezgahından geçmiştir. Bu nedenle  aralarından Mahmut Esat Bozkurt gibi dünya ölçüsünde bir bağımsız ve özgür insanın çıkması mümkün değil.

Konumuz Cumhurbaşkanlığı seçimi ve cumhurbaşkanı olmaya yemin etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan.

R.T.Erdoğan bir imam-hatip mektebi ürünüdür.Liseyi fark sınavına girerek bitirmiş ve iddiaya göre dönemin bir özel ticaret yüksek okulundan diploma almıştır. Bu türden yüksek okullar 1970’li yıllarda “kayıt dışı”, “merdiven altı” sayılan imalathanelerdi. Bu türden yüksek okul mezunlarına kimse iş vermezdi. Bundan dolayı R.T.Erdoğan’ın üniversel bir eğitim-öğretim gördüğünü söylemek ve kabul etmek mümkün değil.

Gördüğü yetersiz eğitim-öğretim R.T.Erdoğan’ı zihinsel olarak yaralayıp sakatlamıştır.

Ama asıl darbeyi, mürşidi, rehberi, rol modeli Necip Fazıl Kısakürek’in tedrisatı altında yemiş olmalı. (N.F.Kısakürek konusunda düşüncelerimi  Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanmış, internette bulabileceğiniz  yazılarımda okuyabilirsiniz.)

N.F.Kısakürek’in düşünce sistemini bilmeden ne R.T.Erdoğan’ı, ne Abdullah Gül’ü ne de AKP kakan ve milletvekillerini tanımak mümkün.

Özellikle de üstadın (!) İdeolocya Örgüsü’[ii] okumadan. Bu konuda bilgi sahibi olmak için Aydınlık gazetesinde yayımlanan “İkisi de Cumhurbaşkanı Omamaz, Olmamalı” başlıklı yazı dizimi okumalısınız.

Hitler için Kavgam ne ise Necip Fazıl için de İdeolocya Örgüsü odur. Necip Fazıl, Yunan+Roma+Hıristiyanlık düşünce ve kültürünün karşısına Doğu’yu çıkartayım,  Doğu’nun üstünlüğünü kanıtlayayım derken, onu (Doğu’yu) yerden yere vurmaktadır. İşte, yüzlerce sayfa arasından iki sayfalık örnek:

[-Dalgaya düşmüş 1 milyar esrarkeş, içtimaî enerji bakımından 1 kişi bile etmeyeceğine göre, Doğunun hele İslâmiyetten sonraki Brehmen, Budist ve Mecusî kalabalığını keyfiyette nazara almaksızın, sadece bellibaşlı bir ruh yapısı olarak göz önünde bulundurmak; ve onun, içine ve dışına doğru, hayret ve tevahhuştan başka hiçbir bakış sahibi ola­mayacağını kestirmek gerekir.

-Böylece kâinat boyu bir aksiyona yataklık etmek bakımından Doğunun aslî ve galip rengi, Âdem Peygamber­den beri gelen Allah Resulleri ve nihayet bütün zaman ve mekânın sahibiyle İslâmiyette gerçekleşince, İslâmiyetin tem­sil kadrosunda zaafa uğramasını ve nefsinden şüpheye düş­mesini de son zamanlarda Doğunun kendisine en nazik bakı­şı olarak ele almak borcunda oluruz. Şöyle ki, (Rönesans)a kadar, halısından, kâğıdından, ipekli kumaşından, bütün kal­yonuna, silâhına, minyatürüne kadar yeryüzüne ve buram buram ebedî tecrit helezonlariyle ötelere hâkim nefs görüşü birdenbire tersine dönmüş ve nazarlara şu mânayı nakşetmiştir: (Rönesans)tan bu yana, şu veya bu ruhî ve içtimaî mües­sirler yüzünden Garbın akıl hârikası önünde hezimetinin sebebini bir türlü kestiremeyen, eşya ve hâdiselere yeniden hâkim olma cehdine tırmanamayan ve bazı fertlerini bu yüzden öte tarafa kaptırdığı halde, mahzun ve mütevekkil, şuur­suz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğunu, her ne pahasına olursa olsun, devam ettiren muztarip ve mütevahhiş nefs bakışı…

-Bu ikinci bakışın karşı tarafa kaptırdığı, tarihî bir asırlık köksüzler kadrosu da, Doğuya, yani kendisine, öz evine, annesine ve babasına; çamaşırcı Hatçe hanımın oğlu olup da derken vezirliğe yükselen bir türedinin utanç ve hakaret nazariyle bakar.

-Bu son sınıfın türemesinde birinci âmil, ham yobaz ve kaba softa sınıfı da, körü körüne müdafaa ettiği kısır değerlerinin bütün hikmetinden gafil, önüne hangi yenilik çıkarsa, din adına küfür yaftası vurur ve peygamberinin “Hikmet mü’minin malıdır; nerede bulsa alır!” emrine yüzde yüz aykırı, kaybolmaya başlamış vecd ve aşkı sopa kuvvetiyle  iadeye çalışmaktan başka bir şey yapamaz. Nitekim adamakıllı belirmeye yüz tutan ricat ve bozgun çığırı da, ruhları kaybedilmiş hikmet yaftalariyle önlenemez. Bunlardan, bur­nu halkalı Batı esiri yenilik maymunu, Doğuya örümcek kafalıların yatağı, geri adam tarlası diye bakarken, sözde dindar da “ben bunlardan hiç biri değilim!” gibi bir protesto tavrı içinde, fakat ne olduğundan gafil, sadece ölgün ve yıl­gın, içte  hırçın ve yalçın, baskı altında gizli bir nefs şüphesi­ni  ihtar etmekten  kaçınamaz.

-Bir tarafta ham yobaz ve kaba softa, öbür tarafta ondan daha ham  inkâr yobazı ve daha kaba taklit softası; ikisi arasında boynu bükük, dilsiz ve iktidarsız halk kitleleri, maddi ve manevî Garp toslayışlarına karşı Doğunun düştüğü küçüklükukdesini ve mahkûm nefs görüşünü temsil ederler ve bu hal birkaç asırdır derinleşe derinleşe, hemen bütün İslam Âlemini kaplayıcı bir ruh halinde günümüze kadar gelir. Bir küçüklük ve yetersizlik ukdesi ki, Batı heyulası kadşısında, öz nefsiindeki gerçeklik ve üstünlüğü bir daha tam bir madde ve ruh imtihanına tâbi tutulmaktan alıkoymakta, bir daha kendi kendisini kısır ezberciliği üstünde tefsire davran­mayı imkansız kılmaktadır. İşte, Doğunun Doğuya bakışındaki en öldürücüsü!..](İdeolocya Örgüsü, S.35-35)

Ne anladınız? Doğu’nun Batı’ya üstünlüğünü kanıtlayayım derken, Doğu’nun Batı karşısındaki aczi ve zavallığı tasvir edilmekte. Tam anlamıyla bir safsatalar çorbası. R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül yetişme döneminde bu çorbadan içmişler ve içmeyi günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

***

Çağının çağdaşı uygar ülkelerde klasik ortaöğretim (liseler) üniversiteye hazırlayan kurumlardır. Bu kurumlarda bütün dersler bilimsel ve akli ilkelere uygun olarak eğitim-öğretim yapılır. Bu kurumlarda fikri hür vicdanı hür özgür bireyler yetişir. Bu kurumlarda tutsak beyinler ve ruhlar yetişmez. Doğmalardan arınma kurumlarıdır bunlar.

İmam-hatip okulları ve medreselerde klasik liselerde yetişen bireylerin tam karşıtı kitleler yetişir. Özgür düşünceli birey söz konusu değildir. Akıl ve bilim değil doğmalara bağımlılık önemlidir. Ölçü din kurallarıdır.

Bu nedenle imam-hatip ve medreselerde öğretim görenlerin üniversitelerde fen bilimleri, tıp, teknik ve sosyal bilgiler okumalarının hemen hemen hiçbir önemi yoktur. Üniversitede hangi disiplini okurlarsa okusunlar tamamı dogmatik ruhban sınıfındandır.

R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül şürekası, yetenekleri ve görgüleri son derece sınırlı, imam cübbeli bir kitledir. Bir bölümünün elinde üniversite diploması olduğu için son derece tehlikeli insanlardır. Üniversitede yuvalanmış klanları sayesinde doktora yapıp öğretim üyesi olurlar. Hepsinin elinden tutan bir ya da birkaç “mürşit” vardır.

AKP’yi ve öncülü İslami partileri yöneten kadro bunlardan oluşmuştur. Bu nedenle, AKP kadrosu devlet yönetiminin her alanında, içerde ve dışarıda bozguna uğramış ve çağdaş Türkiye’yi yıkıma sürüklemişlerdir.

AKP’ye oy verenlere gelince: Önde İslami devlet ideolojisine göre doktrine olmuş kitle ve onun arkasında da uygulanan ekonomik program sayesinde tutsak edilmiş AKP aşiretinin memurlaşmış kadrolu seçmenleri vardır. AKP iktidarının yıkılması için aşiret memurları kitlesinin tutsaklıktan kurtarılması gerekmektedir.

***

R.T.Erdoğan’ın, anayasanın ikinci maddesinde nitelikleri belirtilmiş Cumhuriyet’e karşı olduğu, onun yerine bir başka rejim getirmek istediği artık bilinen bir şey.

Devletler  19 ve 20.yüzyılda üç türlü sistem uyguladılar:

1.Kuvvetler birliği sistemi: Bu sistem Türkiye’de Cumhuriyet’ten önceki üç yılda uygulandı. Mahmut Esat Bozkurt bu döneme Halk Cumhuriyeti adını vermektedir. Halk cumhuriyetinde egemenlik halka aittir, bu egemenliği halk adına parlamento kullanır. Devlet başkanı yoktur. Hükümet meclis hükümetidir. Yasama ve yürütme erkleri parlamentoda toplanmıştır. Böyle bir sistemde bireysel diktatorya olanaksızdır, olsa olsa meclis diktatoryası olur.

2.Kuvvetler ayrılığı sistemi. Günümüzde hemen hemen bütün demokrasilerde kullanılan sistem.

3.Parlamenter sistem.

Anayasa dersi yapmadığımıza göre bu sistemleri ayrıntılarıyla anlatmamıza gerek yok. R.T.Erdoğan’ın gerçekleştirmek istediği sistem kuvvetler birliği sistemi, ama hükümet meclis hükümeti değil. O başkan olmak ve yasama ve yürütme erklerini elinde tutmak ve yargı erkini de yakından kontrol etmek istemektedir.

Son bir yıldır bir Baş Yüce’den söz etmekteyim. Baş Yüce, N.F.Kısakürek’in  İdeolocya Örgüsü adlı kitabında tasvir ettiği ütopik devletin başkanıdır. Bu devlette seçilmiş bir meclis ve demokrasi söz konusu değildir. Necip Fazıl bu devlet yapısını “Devlet ve İdare Mufkuremiz”  (s.285) adlı bölümde şöyle kurar:

-Yüceler Kurultayı

-Baş Yüce ve Kurultay

-Baş Yüce

-Baş Yücelik Hükümeti

-Yüce Din Dairesi

-Halk Divanı

-Baş Yücelik Akademyası

Baş Yücelik bir seçkinler rejimidir. (Eh, R.T.Erdoğan, Abdullah Gül ve şürekası ne kadar seçkinse artık.)  Baş Yüce’nin  sözü yasadır. Verdiği buyruklar yasa yerine geçer. Necip Fazıl, Baş Yüce’nin programını heykel, radyo, kumar, üniversite, kılık kıyafet, imamlık gibi her konuda 30 emir halinde açıklar.

R.T.Erdoğan’ın kurmak istediği rejim kendisinin Baş Yüce olacağı ütopik bir rejimdir. Ne yazık ki Necip Fazıl’ın zırva ütopyasını açıkladığı İdeolocya Örgüsü’nü bu ülkenin cumhuriyetci siyasetçileri, akademisyenleri, bilim adamları, yazarları ve yazıcıları okumamışlardır. Okumadıkları için de R.T. Erdoğan’ın Cumhuriyet karşıtlığını demokrasi ve özgürlük tutkusu sanmışlardır.

R.T.Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması durumunda, amacı, elindeki mevcut AKP kadrosu ve bulursa destekçileri sayesinde, 2015 seçimini mevcut anayasayı değiştirecek bir güçle kazanmak olacaktır. Bunu sağladığı takdirde her şey sona erecektir.

***

Demek ki bu durumda cumhuriyetçilerin tek hedefi R.T.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek olmalı. Bunun tek çaresi bir çatı adayı ile seçime girmek.

Önerinin MHP’den gelmesine rağmen MHP’nin önermediği bir çatı adayınaTürk-İslam sentezi ile zehirlenmiş MHP’lilerin tamamının oy vereceğini sanmıyorum. Bu durumda R.T.Erdoğan cumhurbaşkanı olacaktır.

Kapıyı açacak  kilit CHP’nin elinde. CHP ve seçmenleri içlerine sinecek bir MHP’linin çatı adayı olmasına razı olmalıdır. Bu durumda Kürt cenahı ne yapacak? Aday onların da kabul edebileceği biri olmalı.

Bu saptamamı ciddiye almayan CHP’liler, İdeolocya Örgüsü’nü okumadan karar vermesinler. Çünkü,  İdeolocya Örgüsü R.T.Erdoğan’ın belki de baştan sona okuduğu tek kitap.

ÖZDEMİR İNCE

14 HAZİRAN 2014

—————————————————-

[i] www.ozdemirince.com.14 Haziran 2914

Özdemir İnce, Cumhuriyet’in Üç Fedaisi, Tekin Yayınları, Aralık 2016, S. 115-124

[ii] Necip Fazıl Kısakürek, Ideolocya Örgüsü. Büyükdoğu Yayınları, 2013, s.34-35. “Doğunun Kendisine Bakışı”.

CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ YAYINLANDI

“Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” (Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr.Reşit Galip) Tekin Yayınevi tarafından yayınlandı ve dağıtıma verildi. Sadece 1.000 adet basıldı. Hürriyet gazetesinde yazarken (güya) gazetenin en çok okunan iki yazarından biriydim ve yazılı basında (güya) Türkiye’nin en çok referans verilen yazarıydım. O zaman da kitaplarım 1.000 adet basılırdı. “Gazete” dönemimden önce de 1.000 adet basılır, bir-iki yılda tükenirdi. Benim gerçek okurum kitapçıya gidip bu 1.000 adet kitabı satın alan ve onu elinde kalem okuyan kimselerdir. Onları sevgi ve saygı ile selamlarım.

Herkese, mutlu yıllar! Çuvalda ne kadar mutluluk kaldıysa!…

 

ÖZDEMİR İNCE

24 aralık 2016

***

 

 

ÖNSÖZ

Bu kitap bir “Ağıt”tır! Üç Fedai’nin (Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr. Reşit Galip) anısına diktiğim mütevazı bir “Utanç Anıtı”dır! Belki de yazarlık hayatım boyunca yaptığım en önemli ve en nafile iş. Kitabın bittiği 17 Haziran 2016 günü önsöz için gereken mukayeseli malzemeyi üç gazetede buldum. Bu türden birkaç yazı ile bunlara dair yorumlarımı ve eski yazılarımdan alıntıları birbirine karıştırıp bir bireşimsel “başlangıç” yapacağım:

1- CHP’nin İsmail Kahraman’ı[i]      

[CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parlamentodan Sorumlu Başdanışmanı İstanbul Milletvekili Mehmet Bekâroğlu, CHP milletvekillerine çok tartışılacak bir mektup gönderdi. Bekâroğlu 22 sayfalık “Tarihi dönüm noktasında CHP” başlıklı mektubunda Alt Ok’u hedef aldı, “Anayasa’da laiklik olmamalı” diyen Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a benzer bir “laiklik” önerisinde bulundu.

Temel Sorun Altı İlke

Bekâroğlu, “Bu tespit rahatsız edici olabilir; hemen ‘CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde soysal demokrat bir partidir’ denebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur” dedi.

Özerklik Önerdi

Bekâroğlu, “Kürt meselesi” ile ilgili iki radikal adım atılmasına ihtiyaç bulunduğu belirterek, “Birincisi, vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi adem-i merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimleri devredilmesidir” ifadelerini kullandı. Mektubun “Millet” başlıklı bölümünde “Tamam ‘Türk Milleti’ hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı. Ama, bundan böyle hiçbir Kürt’e ‘Türk’üm’ dedirtemezsiniz. Bunun için ‘Türkiyeli’ kavramı en doğru seçenektir” görüşünü savundu.

Bekâroğlu, ulus inşa projesinin geçmişte kaldığını da iddia ettiği mektubunda, “Dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tek tip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalamaya doğru sürüklemektedir” dedi. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir milliyet” olarak tarihin sahnesine çıktıklarını görüşünü savunan Bekâroğlu şunları söyledi:

“Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte nasıl yaşayacaklarının formülünü bulmak zorundayız. Bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi var.”

Laiklikle Yeni Bir Din Yaratıldı

Laiklik kavramının da yeniden tanımlanması gerektiğini kaydeden Bekâroğlu şöyle dedi: “Devlet, kendinin olduğuna inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında ‘özgürlükleri öne çıkarmalıdır”.  Bekâroğlu şu önerilerde bulundu: “Devlet seçkinlerinin, yurttaşların bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkânları ile bu tanımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır.” CHP’nin “Camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmalarının AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını iddia eden Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli” görüşünü dile getirdi.]

Mehmet Bekâroğlu’nun CHP’de sorun olarak gördüğü şeyler aslında kendi sorunu. Altı Ok sorunmuş, ulus devlet sorunmuş, Türk adı ve sıfatı sorunmuş, laiklik sorunmuş… Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli”iddiasında. Bu iddianın gerisinde, Cumhuriyet, çağdaşlaşma ve devrim karşıtlığı belki de düşmanlığı var. Mehmet Bekâroğlu, Cumhuriyet’te karşı olduğu her şeyin faili olarak gördüğü için “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi”nden nefret eder. Önce kendisinin erkekçe “Ben geçmişimdeki İslamcı pisliklerden kurtuldum. Benim siyasal referansım artık dinin nasları (dogmaları)değil, laik anayasa ve yasalardır. Her türlü egemenlik milletindir!” demesi gerekir. [1923-1950 arasında], “Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı” diyebilmek için insana dinbaz utanmazlığı bile yetmez. “CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında özgürlükleri öne çıkarmalıdır” diyor. Ayıptır, utanmazlıktır! Yani “Anadilde öğretimi mi savunsun? Geçkin yaşında girdiği CHP neden ona uysun? Kendisi CHP’ye uyacak ve gavgav etmeyecek. Kitabın sonunda “CHP’nin İçindeki Truva Atı: Mehmet Bekâroğlu” adlı bir yazı var.

2- “Kadem”e Göre Cumhuriyet Kadını Erkekleşmiş [ii]          

[Cumhurbaşkanının kızı Sümeyye Erdoğan’ın da yönetim kurulunda yer aldığı derneğin Kurucu Genel Başkanı Sare Yılmaz’ın makalesinde AKP’ye güzelleme yapılırken Cumhuriyet döneminde kadınların kullanıldığı iddia edildi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın yönetim kurulunda yer aldığı Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Sare Aydın Yılmaz’ın dernek için yazdığı makalede kadınlar için skandal sözlerin yer aldığı ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP’ye, “kadınlara yönelik destekleri” nedeniyle bolca güzelleme yapılan makalede, Cumhuriyet döneminde ise seçme ve seçilme hakkı dâhil olmak üzere kadınların “göstermelik” olarak kullanıldığı belirtildi.

KADEM’in Kurucu Genel Başkanı Sare Yılmaz’ın yazdığı makalede, Cumhuriyet ve kadına kazandırdıklarına ilişkin şu ifadeler dikkat çekiyor:

  • Seküler düzlemde yapılan tüm açıklamalar, Türkiye gibi nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede İslamın kadına ve erkeğe yüklediği gerçek rollerden bağımsız, Batı kültürlerinin ortaya koyduğu oryantalist bakış açısı ile kavramlaştırılmış.
  • Cumhuriyet dönemi modernleşme faaliyetleri kapsamında “göstermelik” olarak kullanılan kadınların, kamusal alanda modern bir görüntü sağlamak amacıyla kıyafet tarzları denetime tabi tutuldu, başörtüsü modernliğe aykırı olduğu için yasaklandı.
  • Cumhuriyet döneminde, ortaya yeni kadın figürler çıktı, bunlar geleneksel, kültürel değerler ile dini pratiklerden uzak, başörtüsü takmayan spor müsabakalarına katılan, toplumsal alanda erkeklerle bir arada bulunmaktan kaçınmayan ve profesyonel mesleklere sahip olan kadınlardır.
  • Cumhuriyet döneminde kamusal alandaki kadın, tüm kadınsal özelliklerinden sıyrılmış, tamamen maskülen bir görünümle karşımıza çıkıyor.
  • Kadının siyasal alana dâhil edilmesi (seçme seçilme hakkı) Cumhuriyet dönemi modernleşmesinin karakteristiklerinden biri olarak “göstermelik” çıkıyor.
  • Türkiye genelinde son dört seçime bakıldığında TBMM’ye giren kadın vekillerde bariz artış görülmektedir. Bu artış özellikle AKP döneminde parti yönetimi ve 2014’e kadar parti başkanı olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şahsi desteği ile doğru orantılı gitti.
  • Kadın ve erkeğin tabiatı bakımından farklı oldukları kabul edilerek iş bölümü kavramlarının ve sosyal rollerin eşitlik üstü adaletli biçimde yeniden yapılandırılması yoluna gidilmeli.]

Bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunu içlerine sindiremedikleri için 1923’ten bu yana ülkenin huzurunu bozuyorlar. “Seküler düzlemde yapılan tüm açıklamalar, Türkiye gibi nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede İslamın kadına ve erkeğe yüklediği gerçek rollerden bağımsız, Batı kültürlerinin ortaya koyduğu oryantalist bakış açısı ile kavramlaştırılmıştır”diyor İslamcı bayan. Elbette öyle olacaktı, olacak. Türkiye Cumhuriyeti’nde İslamın kuralları bir anayasa, bir yasa değil. Olamaz! Cumhuriyet laikliği seçti. Gerisi laf! Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın yönetim kurulunda yer aldığı Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Sare Aydın Yılmaz’ın şikâyet ettiği, karşı çıktığı her devrimin, her çağdaşlaşma adımının gerisinde “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” vardır. Bu nedenle KADEM’ciler üçünden de nefret ederler.

3-Türkiye Suudi Arabistan Anayasasını Uyguluyor [iii]        

[Dinin, özellikle de İslam dininin müdahale alanının bir sınırı yok. Söz konusu eğitim olunca sınırlar olabildiğince aşılır. BirGün’ün bugün manşete çektiği haber, eğitimin, sınır tanımayan bir müdahaleye maruz kaldığını gösteriyor.

Haberin özeti şu:

Hükümet temel eğitim ve ortaöğretime ait öğretim programlarını üçüncü kez tümüyle değiştirme kararı alıyor. Bunun için önce tüm programları, dine uygun olmayan unsurların tespit edilip çıkartılması/ değiştirilmesi ve eklemeler yapılması için Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne gönderiyor. Genel müdürlük Öğretim Programları ve İçerik Geliştirme adında bir komisyon kuruyor ve bu komisyon kendilerinden beklendiği biçimde her programla ilgili ayrıntılı rapor hazırlıyor. Raporlar ilgili genel müdürlüklere (temel eğitim, ortaöğretim, mesleki ve teknik eğitim) gönderiliyor. Genel müdürlükler ise oluşturdukları program komisyonlarının önüne Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nden gelen raporu koyarak programların bu çerçevede hazırlanmasını istiyor. Tahmin edileceği gibi alt komisyonlarda ne mevzuata ne usul ve yöntem aykırılığına ne de içeriğe ilişkin telkinlere itiraz eden oluyor. Din Öğretimi Genel Müdürlüğünden gelen taslaklar program formatı verilerek onay için tekrar geldiği yere, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne gönderiliyor. İlk aşamada tamamlanmış olan ortaöğretim programları, Din Eğitimi Genel Müdürlüğündeki Dini Denetim Komisyonunun onayına sunulmuş durumda.

Mevcut yasa ve usullere göre ders programları, okul türlerinin bağlı olduğu genel müdürlükler tarafından hazırlanır ve Talim ve Terbiye Kurulu tarafından onaylanır. Bu hâliyle uygulama yasal değil; bir genel müdürlüğe diğerlerine ait yetkiyi kullandırmak ise ahlaksızlıktır. Tabii bu işin yasal ve etik tarafı; esas olan bilimin bilgi kaynağı olmaktan çıkartılıp dinin esas alınması.

Eğitimin dini yaşama hizmet etmesi en katı biçimiyle Suudi Arabistan’da görülen bir uygulama. Orada dine uygunluk denetimini Eğitim Politikası Yüksek Komitesi tarafından yapılır. Suudi Arabistan Anayasası’nın eğitimle ilgili maddesi (Madde 13) “Eğitim, gençlerin gönlüne İslam inancının yerleşmesini, onların bilgi ve becerilerle donatılmasını…” diye başlar. Türkiye şu hâliyle kendi anayasasını değil Suudi Arabistan Anayasasını uygulamaktadır.

Türkiye sadece eğitimde değil, hayatın her alanında dine aykırı unsurları temizliyor. Hiç kuşkunuz olmasın yakında sıra pek laik bulduğumuz günlük davranışlarımıza gelecek!Gelecek çünkü, eğitim insanın pratikteki davranışlarını tayin edip kurallarının belirlenmesi işi ise devlet öğrettiğini günlük hayatta görmek isteyecektir. Buna razı mısınız?

Müfredatları dini denetime tabi tutanları, dinle uyuşturmadıkları kavramlara savaş açanları insanlığımıza; bilgimize, düşüncelerimize yönelmiş saldırı olarak görmez, tepki vermezsek sonraki müdahalelere rıza çıkarmış oluruz.

Modern eğitimin kaynağı din değil bilimdir. Türkiye kapasitesi ve geldiği nokta bakımından eğitimde bilimi kaynak olmaktan çıkarmamalı. Buna izin verilmemeli.]

 BirGün gazetesinde yayınlanan haber hiç şaşırtmadı beni. Otuz yıl önce “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”ndan söz ettiğim zaman, “böyle bir kanun mu var?” diye şaşırmıştı siyasetçiler ve gazeteci milleti. Hepsi İmam-Hatip liselerinin genel (klasik) lise sayılmamasını insan haklarına aykırı buluyor ve beni “jakoben laikçi” sıfatıyla tanımlıyorlardı. Farenin açtığı delik artık otoyol oldu. Ülkenin sözde cumhuriyetçilerinin en büyük kusuru ve suçu, Cumhuriyet’in İslamcı geleneksel fanatizm karşısında gösterdiği hem içgüdüsel, hem bilinçli tepkiyi anlayamamaktan kaynaklanmaktadır.

 Sözcü gazetesindeki haber: [iv]          

[TRT programcısı ‘Namaz kılmayan idam edilir’ dedi.

TRT Kurdî’de program yapan Şemsettin Özaykan’ın “namaz kılmayan idam edilir” dediği video ortaya çıktı. Özaykan, sosyal medyada paylaşıma sokulan videoda “Mazereti olmadığı hâlde namaz kılmayan kişinin durumu nedir?” sorusuna “İdam” yanıtı verdi.

Kuran’ı ve hadisleri kaynak gösteren Şemsettin Özaykan’ın TRT Kürdî kanalında program yaptığı da öğrenildi. Aynı kişi bir cümle sonra “Alimlerin ortak görüşü budur” diyerek namaz kılmayanların yer yüzünde gezme hakkının olmadığını söylemesi dikkat çekti.]

Bre hödükler! Kuran ve hadisler ne derse desin, namaz kılmadığı için kimsenin kılına dokunamazsınız bu laik ülkede. Ama dokunuyorlar işte! Böyle bir zırva TRT’de söylenebildiğine göre, ülkenin durumu çok berbat. Demek ki artık Sünni İstibdat başlamış.

Ahmet Hakan – İslam Karşıtı Bir Rüzgâr Esiyor [v]  yazısında şunları söylüyor:

  • Siyasetçilere gösterilmesi gereken tepkiler İslama karşı tepkilere dönüşmüş durumda.
  • Bunda öteden beri İslama karşı alerji duyanların payı olduğu gibi… Yaptıkları siyaset ile İslam arasında bir fark olmadığı algısını yaratmaya çalışan siyasetçilerin payı da büyük.
  • Siyasetçi “Ben İslam adına siyaset yapıyorum” havası basınca… Siyasetçiye gösterilmesi gereken tepkinin hedefi İslam oluyor.
  • İslam karşıtı esen ve estirilen bu rüzgârın dindirilmesi için… Siyasetçilerin “Biz günahkâr insanlarız, bizim günahlarımız İslama mal edilemez” diye haykırmaları şarttır.

İmam-Hatipli Ahmet Hakan’ın monden [vi]  aforizmalarını ben numaralandırdım. Şimdi sırasıyla ameliyat yapacağım:

1- Dini siyasete katık (meze) eden hangi siyasetçilere tepki gösterilecek? Türkiye Komünist Partisi siyasetçilerine mi? Türkiye’de, benim bildiğim, dinin siyasete katık (meze) edilmesi alçaklığı 1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulması ve 1950’de iktidara gelmesiyle başladı. Bu sapkınlık bütün sağ iktidarlar ve 27 Mayıs hariç bütün askeri darbe hükümetleri dönemlerinde devam etti. “İslama tepki” mugalatası hedef şaşırtmak için yapılmaktadır. Günümüzde tepki, İslama karşı değil, başta Başyüce R.T.Erdoğan olmak üzere bütün AKP’li siyasetçilere karşıdır.

2-Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde, birkaç marjinal dışında hiçbir modernist İslama karşı alerji duymamıştır. Alerji, ulemaya, ruhban sınıfına ve yenileşme girişimlerine karşı çıkan istemezükçü mürteciye karşıdır. Dinsel kökenli asilere, 31 Martçılara ve dini meze yapanlara karşıdır.

3-Ahmet Hakan hile yapıyor. İslama düşman olan, İslamı siyasetine meze yapan AKP’ye karşı çıkmayan din bilginleri ve akademiyanın ilahiyatçılarıdır. Ahmet Hakan, R.T.Erdoğan ile AKP’nin adını anmadığı için İslama karşı düşmanca tavır içindedir.

4- “İslam karşıtı esen ve estirilen bu rüzgârın dindirilmesi için… Siyasetçilerin ‘Biz günahkâr insanlarız, bizim günahlarımız İslama mal edilemez’ diye haykırmaları şarttır”mışmış…

AKP’nin İslamı siyasete meze yapması alçaklığının faturasını, hiçbir Cumhuriyetçi dine göndermez. Cumhuriyet, 1923-1950 arasında İslamın yozlaşmasına engel olmuş ve vatandaşların (Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Ateist, vb.) İslam dinini öğrenmeleri için Kutsal Kitap’ı Türkçeye çevirtmiştir. Ezanı da bu amaçla Türkçe okutmuştur.

Bu amacın gerçekleşmesi için büyük emekler sarfeden Üç Fedai’den Ahmet Hakan nefret eder. Ahmet Hakan, adamsa, Cumhuriyet’i ve devrimlerini benimser, gerçekten demokrat olur ve bu uğurda çaba gösterir.

Şu benim yazıyı da okuyalım: [vii]         

 Yavuz Hırsız Olarak Dinbaz Siyaset

[İstanbul Fatih Camii’nde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenleri düşünerek, failler için “Bunlarda Allah korkusu yok!” diye hüküm vermek, tam anlamıyla görkemli bir saçmalık olur. Bütün dinlerde, müminlerin (inananların) büyük bir çoğunluğu Allah’tan kesinlikle korkmaz. Siyasetle uğraşanların tamamı Allah’tan korkmaz. Dinbaz siyasetçilerin Allah’ı, Kitap’ı, Peygamber’i yoktur. Tersi olsaydı, Türkiye’yi yöneten dinbaz siyasetçiler, artık taşıyamadıkları suçların faili olarak Cumhuriyet Halk Partisi ile onun liderini gösterebilirler miydi?Dinbazlık, siyaset dejenerasyonun doruk noktasıdır, Everest tepesidir.

Yazının iyice anlaşılması için (patenti bana ait) üç tanım yapalım:

Doğal Müslüman: İslam dinini bilmediği için bir hurafe tarzı olarak Allah’tan korkar. Geceleri tırnak kesmez, külün üzerine işemez, başı açık ve ayakta su içmez, güneş battıktan sonra komşudan soğan, sarımsak istemez ve bundan dolayı, Allah’tan, Şeytan’dan ve cinlerden korkar, meleklere sığınır. Tarih boyunca, dünyanın dört bir köşesinde, Koyunca (Koyun dili) konuşan mümin sürüleri oluşturmuş olup dinbaz siyasetçilerin güdümünde yaşamışlardır.

Dindar Müslüman: Hem korkar, hem korkmaz. Kılıfına uydurur. Evinden çıkmaz, siyasete karışmaz ama dinbaz siyasetçiye tercümanlık ve taşeronluk eder.

Dinbaz Müslüman:Din ve İman’ı, Masa ve Kasa’ya ulaşmak amacıyla kullandığı için kesinlikle Allah’tan korkmaz. AKP kadrosunun tamamı Dinbaz’dır.

Allah’tan korktukları için namuslu ve adil olanların her zaman baştan çıkması mümkündür. Namus ve adalet, dünyevi, dünyaya ait bir nitelik ve erdemdir. Bireyseldir! Allah korkusu, vadeli ve kredili bir korkudur. Bir suç ve günah işleyen mümin bunun bedelini gelecekte herhangi bir iyilik ve sevap işleyerek ödeyebileceğine inanır. Her şey soyut ve yapıntıdır (fiktiftir, kurgusaldır). Bundan dolayı ve bundan yararlanarak namuslu ve adil davranmayabilir.

Oysa, insanların yaptığı yasa somuttur, vatandaşları ertelenmeyen yaptırımlarıyla engeller ya da cezalandırır. “İyilik” ve “Kötülük” arasında birinci erdemi (iyilik) seçenler üzerinde kuşkusuz yasanın da bir etkisi vardır ama temel etken dünyevi ve bireysel “akıl” ve “vicdan”dır.

VİCDAN, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir. (Vikipedi) Bu tanım eksik ve belirsiz bir tanım. Oysa Fransızca tanımda VİCDAN ile BİLİNÇ’in eşanlamlı olduğu yazıyor. Bilinçsiz bir vicdan olmaz. Bilinçsiz vicdan geleneklere dayanır. Geleneklerin sınırları dışında, yeni durumlar karşısında apışıp kalır. Bilinçsiz vicdanın siyasal bilinci yoktur. Oysa insan varlığının en önemli ve en vazgeçilmez niteliği bilinçtir. Bilincin Fransız kaynaklarındaki tanımı şöyle:“BİLİNÇ, kendi varlığını algılama, özdeşleşme, düşünme ve uyumlu davranma yeteneğidir. Hissetme, kendini, başkasını ve dünyayı bilme biçimidir. Bu anlamda, deneyimlerimizin öznel değerlendirilmesi ile gerçekliğin nesnel algılanmasını kapsar.

Görüldüğü gibi BİLİNÇ yüksek bir entelektüel düzeyi ifade eder. Bilinçsiz AHLAK da olamaz.]

Görüyorsunuz, bir önsöz yazmak için yedi dereden su getiriyorum. Bu kitaba konu olan Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu ve Dr.Reşit Galip gördükleri öğrenim düzeyi, genel kültürleri, genç yaşta yaşadıkları hayat deneyimleri dolayısıyla dünyanın en üst düzeydeki entelektüelleri arasında, uygulamadaki başarılarıyla ise hepsinin önünde ve üzerinde yer alırlar.Neredeyse hiçbir ülkede bir benzerleri yoktur. Varlıkları ve yaptıkları işler mucize düzeyindedir. Modern Türkiye’nin kuruluşunun hem mimarları hem de amelesidirler. Mahmut Esat Bozkurt’un ailesi bereket versin varlıklı idi. Şükrü Saracoğlu öldüğünde kira evinde oturuyordu. Dr.Reşit Galip’in ise cebinde 5 lira vardı.

Cumhuriyet, onların öncülüğünde, dinbaz ve ulema tayfasını, okuldan, mülkiyeden, adliyeden ve üniversiteden, masa ve kasadan uzaklaştırdığı; devleti ve toplumu laikleştirdiği, çağdaşlaştırdığı (asrileştirdiği, alafranga yaptığı) için, dinbazlar bu Üç Fedai’nin düşmanıdırlar. Peki Sol’a ne yaptılar da dinbazlarla, İslamcılarla aynı saflarda yer alır? Onun ne gibi kuyruk acısı var? Kitabı okuyup bitirdikleri zaman kendileriyle yüzleşmeleri gerekecek!

Biraz sonra okuyacağınız “Giriş” başlıklı yazı şöyle bitiyor: “Her şeye karşın bugün olduğu gibi ilk gençliğimizin efsane ismi Ernesto Che Guavera’yı dün de çok sevmiştik. Ancak onu çok severken kimse bize; “Bakın bizim tarihimiz de böylesi mücadele insanlarıyla bezeli. Tüm dünyaya örnek olabilecek isimlere sahibiz: İşte bunlardan biri de Dr. Reşit Galip’tir” dememişti. Ne benim kuşağım ne de önümüzdeki ve ardımızdaki kuşaklar ne Reşit Galip’i ne de diğerlerini tanımıştı… Bu durum bir toplumun belleğini kazımaktı. Elinizdeki bu çalışma ile gösterdiğim çaba, o kazınmış belleğin bir parçasını onarma gayretidir.” [viii] 

Yazarın “diğerleri” dediği kahramanlardan ikisi (Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saracoğlu),Dr.Reşit Galip’le birlikte bu kitabın saygıyla önünde eğildiği üç “fedai.”

Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu ve Dr.Reşit Galip, unutulmanın yanı sıra, Cumhuriyet düşmanlarının, İslamcıların, Kürtçülerin, Yeni Osmanlıcıların, İkinci Cumhuriyetçilerin, Yetmez ama Evetçilerin, Liboşların, Yenik ve Tembel Solcuların (ve öteki nankörlerin) en çok nefret ettiği üç insan… Benim”Cumhuriyet’in Fedaisi” kabul ettiğim üç kahraman.

Cumhuriyet düşman ve karşıtlıklarının değişik nedeni var: Siyasal, tarihsel, toplumsal, sınıfsal, ailevî ve bireysel kuyruk acısı, travmalar ve benzeri şeyler. Peki Cumhuriyetçiler, kuruluşunda yer aldıkları, saflarında Cumhuriyet’in temellerini attıkları Cumhuriyet Halk Partisi, en azından neden vefasızlık ettiler bu insanlara? Yener Oruç 68 kuşağı solcuları için soruyor bu soruyu. Yener’in sorusunu genişletip topluma bulaştırmak için kendisine şöyle bir ileti gönderdim:

“Kardeşim Yener,Bu sabah senin Dr.Reşit Galip kitabının ‘Sunuş’ yazısını (kaçıncı kez) okurken, Arşimed gibi ‘Buldum!’ diye bağırmadım ama yazıyı benim Cumhuriyet’in Üç Fedaisi’ne ‘Önsöz’ yapmaya karar verdim. Bu iletiyi senden ‘usulen’ izin almak için gönderiyorum ama izin versen de vermesen de verdiğim kararı uygulavacağım.”

Ve dediğimi yaptım. Yazıyı biraz sonra okuyacaksınız.

Bu kitap bir “Ağıt”tır! Üç Fedai’nin (Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr.Reşit Galip) anısına diktiğim mütevazı bir “Utanç Anıtı”dır! Belki de yazarlık hayatım boyunca yaptığım en önemli ve en nafile iş! Ve yaptığım işten gurur duyuyorum! Ve kitaba düşünce yoldaşim Yener Oruç’un  Atatürk’ün “Fikir Fedaisi” Dr. Reşit Galip adlı kitabından yaptığım bir alıntıyla başlıyorum.

 Özdemir İnce

22 Haziran 2016

***

NOTA BENE:

Sitenin yani “ozdemirince.com”un bugün itibariyle  890 abonesi var. Her yazıyı tıklayan ziyaretçi sayısı ortalama  5-6 bin. Bu sayılara aracı gönderilerini de ekleyin…

CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ sadece 1.000 adet basıldı ve kanserler arasında bulaşıcı “kağıt kanseri”  hastalığı yoktur.

————————————————————

[i] Erdem Ziya, Ankara, 17 Haziran 2016

[ii] İklim Öngel, Cumhuriyet, 16 Haziran 2016

[iii] Ünal Özmen, Birgün gazetesi, 17 Haziran 2016

[iv] 18 Haziran 2016

[v] Hürriyet, 21 Haziran 2016

[vi] Sosyetik

[vii] “Yavuz Hırsız Olarak Dinbaz Siyaset”, www.ozdemirince.com. 14 Haziran 2016

[viii] Yener Oruç, Atatürk’ün “Fikir Fedaisi” Dr. Reşit Galip,Gürer Yayınları, 3.baskı, 2008. s.11

TÖREDİR, SUİKASTÇİ ÖLDÜRÜLÜR

Rusya Federasyonu Büyükelçisi’nin öldürüldüğü günün gecesinde AKP milletvekili Burhan Kuzu, bana göre, hayatında ilk kez doğru bir şey söyledi ve “Saldırgan keşke öldürülmeseydi” dedi. Ama töredir: Örgütlü suikastlerde suikasti yapan kişi canlı yakalandığında konuşmaması için kendi örgütü tarafından mutlaka öldürülür. Bu işi yapacak ikinci bir tetikçi vardır olay yerinde. Kennedy suikastinde sanık Oswald’ın öldürülmesini hatırlayın. Suikastçi kurtulup kaçamazsa mutlaka öldürülür. Gerçek olaylardan, romanlardan ve filmlerden gelen ilhamla, olayın ilk görüntülerini televizyonda  görür görmez, Ülker’e “İnşallah öldürmezler!” dedim. Okumaya devam et

ANAHTAR TESLİMİ KİŞİYE ÖZEL DEVLET

Türkiye Cumhuriyeti sanki batan gemisinin malı, haraç mezat parça parça  satılıyor. İflas etmiş AKP hükümeti tarafından!  Ele geçen parayla damada ısmarlama başkanlık takımı diktiriliyor. Alay etsen ne olacak, küçümsesen ne olacak?! Gerçek şu ki ülke gerçeklerinden habersiz, hırstan dumanaltı olmuş, sorumluluk bilincinden yoksun haramiler alev makinesiyle benzin tankerine saldırıyorlar.
Okumaya devam et

UFUKLARA YÜKSELEN BALONLAR

Aklını Başyüce’ye teslim eden “ortak akıllı” AKP Tarikatı mensıpları düşünme yeteneklerini tamamen yitirdi artık. Bunlardan biri de Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek:  “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra belki de en sıkıntılı, en zorlu bir dönemden geçiyoruz. Çünkü Orta Doğu’da büyük oyun yeniden sahnede ve buradaki kaosun bize yansımaları çok büyük” demiş. (CUMHURİYET, 8  Aralık 2016)

Okumaya devam et

FİDEL CASTRO ÖLDÜ ACUN ISSIZ KALDI

Bir televizyon “Fidel  Castro 90 yaşında öldü” diye alt yazı geçti. Görüntü yoktu. Bir yabancı televizyonu açtık.Miami’deki göçmen Kübalılar sevinçten göbek atıyorlardı. Devrimin devirdiği Batista kuyrukları ve devrim düşmanlarının kalıntıları. Küba’nın Devrim öncesi döneme geri döneceğini sanan gafiller. Okumaya devam et