DEVLERLE MÜCADELE YÖNTEMİ

Ülker, geçenlerde , insanların kurtuluşlarının yük ve sorumluluğunu her zaman bir başkasına yüklediğini, kurtuluşunu bizzat organize etmediğini, edemediğini söyledi. Masallardan örnekler verdi. Masallardaki devlerden söz etti. Bütün halkların masallarına halkın başına bela olan bir dev vardır. Dev zulmü padişahı ya da kralı tehdit ettiği zaman, onlar devi öldürene kızını vereceğini ilan ederler. Bir çulsuz delikanlı devi öldürüp kızı alır. Onlar muradlarına ererler, biz de çıkarız kerevetine.
Okumaya devam et

CHPNİN İÇİNDEKİ TRUVA ATI : MEHMET BEKAROĞLU

17 Haziran 2016 tarihli Aydınlık gazetesinde Zihni Erdem imzalı ve “CHP’nin İsmail Kahraman’ı” başlıklı bir haber yayınlandı. Zihni Erdem haberinde CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’ndan söz ediyor ki muhteremin geçmişi ve bugünkü haliyle pek güzel örtüşüyor. Muhterem mürteciyi silkelemeden haberi okuyalım:

[CHP’NİN İSMAİL KAHRAMANI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parlamentodan Sorumlu Başdanışmanı İstanbul Milletvekili Mehmet Bekâroğlu, CHP milletvekillerine çok tartışılacak bir mektup gönderdi. Bekâroğlu 22 sayfalık “Tarihi dönüm noktasında CHP” başlıklı mektubunda Alt Ok’u hedef aldı, “Anayasa’da laiklik olmamalı” diyen Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a benzer bir “laiklik” önerisinde bulundu.

TEMEL SORUN ALTI İLKE

Bekâroğlu, “Bu tespit rahatsız edeci olabilir; hemen ‘CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde soysal demokrat bir partidir’ denebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur” dedi.

ÖZERLİK ÖNERDİ

Bekâroğlu, “Kürt meselesi” ile ilgili iki radikal adım atılmasına ihtiyaç bulunduğu belirterek, “Birincisi, vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi ademi merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimleri devredilmesidir” ifadelerini kullandı. Mektubun “millet” başlıklı bölümünde “Tamam ‘Türk Milleti’ hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı. Ama, bundan böyle hiçbir Kürt’e ‘Türk’üm’ dedirtemezsiniz. Bunun için ‘Türkiyeli’ kavramı en doğru seçenektir” görüşünü savundu.

Bekâroğlu, ulus inşa projesinin geçmişte kaldığını da iddia ettiği mektubunda, “Dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tek tip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalamaya doğru sürüklemektedir” dedi. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir ‘milliyet” olarak tarihin sahnesine çıktıklannı görüşünü savunan Bekâroğlu şunları söyledi:

“Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte yaşacaklannı formülünü bulmak zorundayız. Bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi var”.

LAİKLİKLE YENİ BİR DİN YARATILDI

Laiklik kavramının da yeniden tanımlanması gerektiğini kaydeden Bekâroğlu şöyle dedi: “Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında ‘özgürlükleri öne çıkarmalıdır,” Bekâroğlu şu önerilerde bulundu: “Devlet seçkinlerin, yurttaşlannın bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkanları ile bu tamımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır.” CHP’nin “Camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmalarını AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını iddia eden Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli” görüşünü dile getirdi.]

***

CHP’ye “Aranıyordun belânı buldun demekten başka çare yok! Oh olsun! Bre gafil bu mürteci adamın  yazdığı mektuptaki görüşleri on yıllarca savunan bir İslamcı olduğunu bilmiyor muydun ? Saf oğlan! Bu kadar gaflet ihanetin tek yumurta ikizidir.

Bre gafil,  İslamcının solcusu, sosyalisti, 6 Okcusu olur  mu? Bu ne cehalet, bu ne zihinsel munkabızlık!

Bu zihinsel ünlü ve tescilli mukabızlığı bildiğim için 17 Temmuz 2012 günü Aydınlık gazetesinde “CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?” diye bir yazı yayınladım. Seni (CHP’den söz ediyorum) kaç kez uyardığım yazılardan biri! Bir kez daha oku bakalım!

[CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?

Dünkü yazım şu cümleyle bitiyordu: “15 Temmuz 2012 tarihli Aydınlık gazetesinin 7. sayfasında “CHP gözünü Bekaroğlu’na dikti!” diye bir haber var. Gazetenin yanıldığını temenni ederim. Yoksa, “o göz” kör olur!”

Gün boyu, bu satırların ağır kaçıp kaçmadığını düşündüm. 15 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesini okuyunca bu kaygım geçti.

KURULTAY ÖNCESİ

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Hizipler bitecek” demiş, “İkinci adamların önü açılmalı” demiş, “Temiz işadamları PM’ye girecek” demiş… Önemli değil! “Altı ok tartışılmaz!” demiş. Önemli! “Sosyalist İslamcılara kapımız açık!” demiş… Çok önemli!

CHP’yi  “Armut’un sapı, üzümün çöpü” bağlamında eleştir(e)mem. Bu partiyi korumam gerektiğini düşünürüm. Ancak,  kimsenin tartışamayacağı 6 oku, sosyalist İslamcılar sadaklarına (okluklarına) nasıl koyacak? İslam şeriatına biat etmiş bu insanlar laik CHP’yi içlerine sindirebilecekler mi?

“Kürt partisi HEP ile seçim ortaklığı yapan CHP’nin mandepsiye nasıl bastığını söz konusu bile etmiyorum. Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet etmeyi düşündüğü Mehmet Bekaroğlu ve İhsan Eliaçık’ı, şimdiye kadar yazıp söylediklerini, yapıp ettiklerini yazı konusu yapmıyorum.

1 Mayıs yürüyüşünde “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartına sahip çıkmayan Müslüman (İslamcı) Sol ile mi işbirliği yapacak CHP?  29 Haziran’da yayınlanan yazımı hatırlatırım.

SOL İLAHİYAT VE İLK YANLIŞ

Unutmayalım: İslam’ın ilkelerini siyasete sokan, onu referans yapan her Müslüman artık “İslamcı”dır. Bu nedenle bu yazımda geçen Müslüman ve İslamcı sözcükleri eş değerdedir ve örtüşmektedir.

Müslüman Sol’u, Kurtuluş Teolojisi ya da Sol İlahiyat bağlamında önümüzdeki günlerde irdeleyecektim ama Kılıçdaroğlu’nun mandepsiye basmaya hazır aculluğu bu konuya biraz değinmemi gerektirdi bugün.

Ama 1 Mayıs’ta öne çıkartılan “Mülk Allah’ındır!”, “Hırsız Müslüman istemiyoruz!” pankartlarından yola çıkacağım.

Bu sloganlardan yola çıkan bir Müslümanın CHP’de işi ne? CHP’nin solculuğunun, sosyal demokratlığının, (hayal bu ya) sosyalistliğinin ilham kaynağı İslam değil ki… Somut ve nesnel gerçekler. Sağcı ya da solcu, bir birey ya da topluluk adının önüne “Müslüman” sıfatını koyduğu anda iş biter. Referansı İslam’ın ilkeleridir, Kuran’dır.  Gerçekten sol ve gerçekten laik bir parti İslam’ın ilkelerini kendisine referans yapamaz. Yapanlarla da ayni parti yapısı içinde bulunamaz! Yaparsa ve bulunursa Cumhuriyet’e ihanet etmiş olur.

İKİNCİ YANLIŞ

Bir  Müslüman sosyaliste “Gel bizimle birlikte siyaset yap!” demek  ne demek? Böyle bir davet, “Seni sosyalist yapan referanslarını da birlikte getir, onlara sahip çıkacağım!” anlamına gelir. Bir birey ya da topluluk, kuşkusuz, bir dinin ilkelerinden yola çıkarak solu ve sosyalizmi bulabilir. O zaman yapacakları ilk iş, kendileri gibi düşünen bir siyasal partiye koşmak olmalıdır. Böyle bir parti yoksa, parti kurmaları gerekir. Bunların hiçbiri olmuyorsa, bir laik partide siyaset yapmak zorunda kalmışlarsa, bu partiye Müslüman kimlikleriyle değil sadece solcu kimlikleriyle gelebilirler.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği kişiler Müslüman kimlik ve referanslarını kapının önünde bırakabilecekler mi?

ÜÇÜNCÜ YANLIŞ

Dağın taşın tapulandığı, tapusuz araziye rant gecekondusu yapıldığı bir ülkede, bir Müslüman sosyalist “Mülk Allah’ındır!” dediği anda çağın dışına düşer ve çağının çağdaşı bir politika yapamaz. Çünkü hesaplaşması Mahşer Günü’ne kalmıştır.

2012 yılında “Mülk” Allah’ın değil artık! Kimse bana “Mülk”ün İslami açıdan ne anlama geldiğini açıklamaya kalkmasın. Mülk, topraktır, arazidir, binadır, gökdelendir, fabrikadır, holdingtir, hisse senedi ve paradır! Günümüz dünyasında mülk ya bireyin ya da kamunundur! Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana sadece bireyin! Ayetlere dayanarak, yeryüzü eylemleri ayetlerin mihenk taşına vurarak solda sol  siyaset yapamazsınız. Müslümanlar ayetlere saygılı olsalardı, şeyhlerin, imamlarının tamamı solda olurdu!

GERÇEKLERE GELELİM

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği, etmeyi düşündüğü, Mehmet Bekaroğlu ya da İhsan Eliaçık genel olarak Cumhuriyet Laikliği, özel olarak  CHP için ne düşünüyor? 6 Ok için ne düşünüyor? CHP’nin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimleri için duygu ve düşünceleri ne? Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kabul ediyorlar mı? İmam-hatipler için ne düşünüyorlar: Bu okulların asıl görev ve sorumluluğu sadece din hizmetlisi, imam ve hatip yetiştirmek değil mi? İmam-hatip mezunlarına bütün üniversitelerin kapısını açmak ve Harbiyelerin kapılarını açmayı tasarlamak karşı devrimcilik ve  Cumhuriyet karşıtlığı değil mi?

CHP bu konulardaki ilkelerinden vazgeçmez ise, ne Bekaroğlu ne de İhsan Eliaçık CHP’ye gelir.

Kılıçdaroğlu, davet için, CHP lehine bir ilkesel uzlaşmayı, uzun vadeli bir evliliği değil de sadece önümüzdeki seçimleri düşünüyorsa, buna adıyla sanıyla “oportünizm” denir. Bir İslamcı Müslüman sola katkıda bulunmak, hizmet etmek için laik bir partinin ilkelerini kabul ederse dinden çıkmaz mı?

CHP, İslam konusunda hiçbir Müslümanı ikna etmek zorunda değil. Bu türden aşağılık duygularından, hurafelerden kurtulması gerek. AKP’’nin postmodern İslamî siyasetine karşı olan ve dünyevî sola gereksinim duyan bir Müslüman için CHP’den TKP’ye kadar bütün sol partilerin kapıları açık olmalı. Ancak, sol ideolojinin ve politikanın sırat köprüsünden geçtikten  ve “dinsel inancı dışında” arındıktan sonra.]

***

İçtenlikle bir itirafta bulunacağım:  CHP artık bu Cumhuriyet’e layık değil! Ama ben (huyum kurusun) ona bir kez daha iyilikte bulunacağım:  Dr.Reşit Galip’in 10-17 Mayıs 1931  tarihinde yapılan CHP Kurultayında yaptığı ve 6 OK’u açıkladığı konuşmasını günümüz Türkçesiyle yayınlıyorum. Bu yazı yitip gitmeyecek. Çünkü CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ adlı kitabımın :  “Dr.Reşit Galip” bölümüne girecek.

[ULUSAL ÜLKÜ PAROLASI

(“Uygarlık  safında en ileri!..Milletimizin almaya mecbur olduğu merhaleler büyüktür. Ulaşılması gereken zorunlu hedefler  çoktur. Hiç kuşkusuz bu merhaleler alınacak, en nurlu hedeflere varılacaktır. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret: İleri! İleri! Daima ileridir!

«Gazi, Konya söylevi, 18 Ekim 1925»)

Türk ulusal ülküsünün Gazi tarafından ilkeler halinde saptanan  çözümleme ögeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve  Devrimciliktir. Bunların hepsini birleştiren bireşimsel sonucu Türk milletinin «Uygarlık safında en ileri olmak!»  istek ve özlemidir.

En emin, en tez, en doğru ileri yürüyüş ancak en seçkin önderlerin yönetimi altında yapılabilirdi. Önderlik hakkını kökten veya anayasaların veraset hükümlerinden değil, yurt toprağı denilen karakter  örsü üstünde cefa ve mihnet çekici ile döğüle, döğüle çelikleşmiş olmaktan alan önderlerdir ki, milletlerini yönetmek  ve en çabuk ileri götürmek işinin haklı ve gerçek eri olabilirler. Türk Ülkücülüğü bu nedenle “Cumhuriyetçi“dir.

Türk milletinin refah ve saadeti için çalışmak bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet neticesine varır. Bundan dolayıdır ki, Türk ülkücülüğü  «Milliyetçi» dir.

Türk devriminin siyasî, iktisadî ve toplumsal inançlarının kaynağı Türk halkının ortak vicdanıdır. Bu itibarla devriminin  adalet ilkesi sınıf mücadelesini reddederek bütün halkın, bütün meslek ve san’at zümrelerinin çıkarlarını uzlaştımayı benimser ve hiçbir birey, aile veya zümre için halkın genel hakları dışında  hak ve ayrıcalık  tanımaz.  Devrimin «Halkçılık» gücü  yalnız bir sınıfın organizma  zararına hacmini artıran marazî  urlar gibi şişmesini, ulusal yapı  içinde keneleşmesini, ahtapotlaşmasmı kabul etmez. Milleti bütün cihazları ve hücreleri sağlıklı, normal bir organizma  halinde ileri götürmeyi ve yükseltmeyi güder.

Türk milletini binlerce yıl şerefle tuttuğu en ileri saftan birkaç asırdır geri atan siyasî etkenlerin  en suçlusu din ile dünya işlerinin muhafazakârlık ve taassup lehine biribirine karıştırılmış olmasıdır. “Lâiklik“in  devrim ilkeleri  içinde büyük önemle yer tutmuş olması bundandır.

Devlet ve bireyin  çalışma alanları belli sınırlar içinde ayrılmakla beraber, kaybedilmiş mesafenin çabuk kazanılması için bütün Devlet  güçlerinin gerekli alanlarda yükseliş gayesi emrine ve hizmetine verilmesi zorunludur. Onun için Türk ülkücülüğü  “Devletçi”dir.

Devrimciliğin  dinç ve atılgan ruhu hasta, soysuz ve kararsız gelişimci ruhla sonsuz bir çarpışma halinde olmadıkça dünya yürüyüşünde ve milletler yarışında ön safa varmak ve onu dünya durdukça tutmak mümkün değildir. Buna inanaraktır ki, bugünkü Gazi nesli «Devrimci»dir ve bundan sonrakiler de öyle olacaklardır.

Gazi Mustafa Kemal idealizmi; bu ana yollarda fikir aydınlığı, bilgi yüksekliği, ahlâk sağlamlığı ile kuşkusuz  her milletten daha çevik, daha atılgan, daha hızlı, daha sebatlı yürünmesi demektir.

Gazi idealizmi; ilim ve san’atta, teknik kudret ve kabiliyette beden ve ruh sağlığında Türk milletini örnek millet mertebesine çıkarmak demektir.

Türk devrimini batıya veya doğuya bakarak, batıdaki veya doğudaki  sistemler  ve okullarla karşılaştırarak  hangisine uyduğunu araştırmak ve herhangi birine uydurmaya çabalamak boştur. Türk devrimi özgündür; kuram olarak başlıbaşma bir siyasî sistem, uygulama olarak  da başlıbaşma bir sistem, dinamik gelişim yeteneğine en üst düzeyde sahip  bir sistemdir.

Türk devrim felsefesi «ütopya»dan, hayalperestlikten hoşlanmaz. Bu felsefenin metodu en büyük ve en canlı hakikat olan milletin her sahada realist gözle incelemesine dayanır. Millî hayat hakikatlerine sırtını dönmüş olduğu halde millî hayata kanal açmak dâvasını güden kuramlar  ve felsefelerle Türk devriminin  kaynaşması imkânsızdır.

Ülkücü  ruhu, iyimserliği savunan  maddî hırsı, kötümserliği, bozgunculuğu topluma karşı işlenmiş ağır suçlar olarak mahkûm etmek Türk devriminin ahlâk esaslarındandır.

Türk devrim ülkücülüğünün  cennetine ancak toplumla içten ve özverili ruhla hizmet yolundan gidilir. Türk devrimcisinin hayatta ve ölümde umduğu en büyük ödül toplum  tarafından: — «Benim için çalıştı!» diye anılmaktır. Bu mazhariyete ermek için en uzun ömrü yetişmiyecek diye az bularak, en uzun günleri yetmiyor diye gecelere katarak çalışmak, gücünün sonuna kadar çalıştıktan sonra dahi görevinin emrettiği kadar çalışamamış olanların üzüntüsünü duymak Türk devrim ülküsünün en önemli ayırt edici özelliğidir. . Gazi devrimcileri zevk ve saadeti bu üzüntüde bulurlar ve bunun içindir ki, maddeci  tembel ruh Türk devrim ahlâkından kaçar.

«Uygarlık  yolunda en ileri!» ülküsü Türk kuşaklarının hayatını hor görürcesine çalışmayı savunur. Bu uğurda ölümü  savaş alanındaki ölümden daha az şeref, daha az yerinde saymaya kimsenin hakkı yoktur.

Dr.Reşit Galip]

 

                                                                                                     

 

 

YAVUZ HIRSIZ OLARAK DİNBAZ SİYASET

İstanbul Fatih Camisi’nde  CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenleri düşünerek, failler için “Bunlarda Allah korkusu yok!” diye hüküm vermek, tam anlamıyla görkemli bir saçmalık olur. Bütün dinlerde, müminlerin (inananların)  büyük bir çoğunluğu Allah’tan kesinlikle korkmaz. Siyasetle uğraşanların tamamı Allah’tan korkmaz. Dinbaz siyasetçilerin Allah’ı, Kitap’ı, Peygamber’i yoktur. Tersi olsaydı, Türkiye’yi yöneten dinbaz siyasetçiler, artık taşıyamadıkları suçların faili olarak Cumhuriyet Halk Partisi ile onun liderini gösterebilirler miydi?  Dinbazlık, siyaset dejenerasyonun doruk noktasıdır, Everest tepesidir.

Yazının iyice anlaşılması için (patenti bana ait) üç tanım yapalım:

Doğal Müslüman : İslam dinini bilmediği için bir hurafe tarzı olarak Allah’tan korkar. Geceleri tırnak kesmez, külün üzerine işemez, başı açık ve ayakta su içmez, güneş battıktan sonra komşudan soğan-sarımsak istemez ve bundan dolayı, Allah’tan, Şeytan’dan ve cinlerden korkar, meleklere sığınır. Tarih boyunca, dünyanın dört bir köşesinde, Koyunca (Koyun dili) konuşan mümin sürüleri oluşturmuş olup dinbaz siyasetçilerin güdümünde yaşamışlardır.

Dindar Müslüman : Hem korkar, hem korkmaz. Kılıfına uydurur. Evinden çıkmaz, siyasete karışmaz ama dinbaz siyasetçiye tercümanlık ve taşaronluk eder.

Dinbaz Müslüman:  DİN ve İMAN’ı MASA ve  KASA’ya ulaşmak  amacıyla siyaset yaptığı için kesinlikle Allah’tan korkmaz. AKP kadrosunun tamamı Dinbaz’dır.

Allah’tan korktukları için namuslu ve adil olanların her zaman baştan çıkması mümkündür.Namus ve adalet dünyevi, dünyaya ait bir nitelik ve erdemdir. Bireyseldir! Allah korkusu, vadeli ve kredili bir korkudur. Bir suç ve günah işleyen mümin bunun bedelini gelecekte herhangi bir iyilik ve sevap işleyerek ödeyebileceğine inanır. Her şey soyut ve yapıntıdır (fiktiftir, kurgusaldır). Bundan dolayı ve bundan yararlanarak  namuslu ve adil davranmayabilir.

Oysa, insanların yaptığı yasa somuttur, vatandaşları ertelenmeyen  yaptırımlarıyla engeller ya da cezalandırır. “İyilik” ve “Kötülük” arasında birinci erdemi seçenler üzerinde kuşkusuz yasanın da bir etkisi vardır ama temel etken dünyevi ve bireysel “akıl” ve “vicdan”dır.

VİCDAN, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir. (Vikipedi) Bu tanım eksik ve belirsiz bir tanım. Oysa Fransızca tanımda VİCDAN ile BİLİNÇ ‘in eşanlamlı olduğu yazıyor. Bilinçsiz bir vicdan olmaz. Bilinçsiz vicdan geleneklere dayanır. Geleneklerin sınırları dışında, yeni durumlar karşısında apışıp kalır. Bilinçsiz vicdanın siyasal bilinci yoktur. Oysa insan varlığının en önemlı ve en vazgeçilmez niteliği bilinçtir. Bilincin Fransız kaynaklarındaki tanımı şöyle:  “BİLİNÇ, kendi varlığını algılama, özdeşleşme, düşünme ve  uyumlu davranmak yeteneğidir Hissetme ve kendini, başkasını ve dünyayı bilme biçimidir. Bu anlamda, deneyimlerimizin öznel değerlendirilmesi ile gerçekliğin nesnel algılanmasını kapsar.

Görüldüğü gibi BİLİNÇ yüksek bir entellektüel düzeyi ifade eder. Bilinçsiz AHLAK da olamaz.

***

Geçenlerde, Ahmet Hakan, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na “Halk için bunca olumlu program ve önerileriniz var ama seçmen size neden % 25’ten fazla oy vermiyor?” diye soruyordu. Ahmet Hakan, sanırım, vicdan ile bilinç arasındaki sıkı ilişkiyi bilmiyor ya da Kılıçdaroğlu’nu tahrik ediyordu. Kılıçdaroğlu, kuşkusuz, CHP’ye oy vermeyen seçmenleri bilinçsiz oldukları için nesnel gerçekleri değerlendirecek vicdana sahip olmayan “ilkeller” olduğunu söyleyemezdi ama benim söyleyip yazmam için hiçbir sakınca yok.

AKP, içgüdüsel olarak, kendine oy veren yığışımın kendi gerçekliğinin, dünya gerçekliğinin bilincine sahip olmadığını biliyor ve bunu sömürerek yararlanıyor. Bilinçsiz yığışım, kendisine yalan söylendiğini bile bile, küçük çıkarlar karşılığı olarak AKP’ye oy veriyor. Böyle bir yığışım için en yüksek değer hurafeye dönüşmüş dinsel inançtır. Bu hurafe-dinin kendisini iğdiş ettiğinin farkında bile değil. Bunu çok iyi bilen AKP ve liderleri işte bu nedenle bunca pervasız. Bu nedenle, yalan söylerken hiçbir kaygıları yok.

Bir AKP iktidarı  ki yaptığı yolsuzluklar ayyuka çıkmış, ama seçmeni bu durumu çok doğal karşılıyor. Çünkü içeriğini bilmediği dinden başka dünyevi bir değerler ve ahlak sistemine sahip değil.

Düşünsenize, AKP iktidarının 14’üncü yılını yaşıyoruz, maaşallah, çevremizdeki bütün dost ülkeleri düşmana çevirdi. Suriye’nin mahfına sebep oldu, 3 milyon Suriyeliyi başımıza (Ensar uydurmacasıyla) bela etti. İŞİD diye bir vebayı kendi elleriyle besledi.PKK’yı kendi elleriyle büyüttü. Daha sonra da PKK’ya ders vermek için kasabaları, ilçeleri, kentleri dümdüz etti. PKK ile masaya oturup dalavere çevirirken kimseye danışmadı. Terörü kendi elleriyle besledi. Sonunda faturayı CHP’ye fatura edecek kadar pervasızlaştı. Çünkü, AKP ile AMPUL partisinin aynı parti olduğunu bilmeyen yığışımdan hiçbir tepki gelmeyeceğini iyi biliyor. Ve kasıla kasıla bu yığışıma saygı gösterilmesini istiyor. Ve R.T.Erdoğan “mahşere kadar”  mücadele edeceğini ilan ediyor. “Mahşere kadar mücadelenin anlamı “mahşere kadar şehit gelecek” değil mi? Bunu söylerken hiç korkusu yok, çünkü cevabı hazır: “Memleketin bölünmesini mi istiyorsunuz?”

Hayır ama sizin uyguladığınız siyaset ülkeyi bölüyor.

Durmadan büyük projelerden, havaalanlarından, köprülerden söz ediyorlar. Ama Devlet büyük projeler, havaalanları, köprüler temeli üzerinde durmaz  Devlet, hukuk temelleri üzerinde durur, ama bu ülkede artık hukuk yok. Cami avlusunda Kılıçdaroğlu’nun ayaklarına atılan kurşun R.T.Erdoğan’ın, Başbakan’ın (adı aklıma gelmiyor) ayaklarına atılsaydı, fail ossaat orada infaz edilirdi.

Bu konu, kitap olacak kadar doğurgan ama ben burada kesiyorum.

TBMM eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk 9 Haziran 2016, perşembe akşamı, HALK TV’nin “Köyün Delisi” programında, “Atatürk her zaman kazanır, her zaman kazandı. Tecrübeyle sabittir!” diyordu.Doğrudur! Ama insanlarımızın öteki yarısında da BİLİNÇ eksikliği var. CUMHURİYET, bir yavuz hırsız olan dinbaz siyaseti bozguna uğratamazsa sen sağ ben selamet.

***

Son Kutsal Kitap ve son  Peygamber inancı müslümanların ebedi trajedisi ve yaşadığı çağla uyumsuzluğunun ve bozguna uğramasının nedeni olmuştur. Bu nedenle benmerkezci ve anarşik zihniyete sahiptir. Sorunlarını gerçek dünyanın gerçeklerini ve doğrularını reddederek çözümlemek zorundadır. Kendi zihniyetine uymayan şeyler, olgular, gerçekler, evrimler, değişimler, devrimler yanlış ve batıldır. Örneğin Kabe yönünde namaz kılma zorunluluğunun putperestçe bir inanç olabileceğini kabul etmesi olanaksızdır. Çünkü biçimcidir. Dinin özüyle ilgilenmez. Tıpkı “son olmak” ütopyası gibi bu  biçimcilik de onu kötürüm etmiştir. “Son olmak”ın programında, müfredatında olmayan her şeye karşı uyumsuz ve bağımsız  davranmak özgürlüğüne sahip olduğunu sanır. Bu nedenle çağının etiğiyle  çelişen bir ahlaka sahip olmak rahatsız etmez onu.  Son din ve peygamberin mensubu olduğu için onun ahlakı da ebedi ve son ahlaktır. Köle olarak yaşamaya razıdır yeter ki  farazi  (varsayımsal) dinini bir ütopya olarak yaşayıp uygulayabilsin. Müslüman dünyasındaki yaygın ve meşrulaşmış ahlaksızlığın ve sapkınlığın kaynağı işte bu farazi ve ütopik inançta bulunuyor. Bir “İmam ve Hatip” olan Ahmet Hakan işte bu nedenlerledir ki CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun karşısında “İyi de oyunuz neden % 25’in üzerine çıkmıyor?” diye horozca soru sorabilmektedir.

Bu son paragrafta tasvir etmeye çalıştığım toplumsal bağlam içinde, AKP zihniyetinin kendine özgü bir etik, ahlak, hukuk, adalet, iyilik ve kötülük ilke ve kuralları ve de bunları yorumlayan, fetva veren dinbaz, yobaz, madrabaz ulema, imam ve hoca kadrosu var. Bu kural ve ilkelerin evrensel olmamasının hiçbir önemi yoktur onun için. Evrensel ahlakın hırsızlık ve yolsuzluk saydığı şeyler onun farazi değerler dünyasında hırsızlık ve yolsuzluk değil. AKP ile seçmeni arasında böyle bir klan ilişkisi var. AKP’nin her şeye karşın seçim kazanmasının hikmeti işte budur.

***

Ahmet Hakan 6 Haziran 2016 tarihli Hürriyet Gazetesi’de tuhaf  bir şekilde ve insan çatlatırcasına:  “REZA ile ilgili olarak diyeceğim şudur: Amerika’nın bütün savcıları elbirliği edip Reza üzerinden Tayyip Erdoğan’ı alaşağı etmeye kalksa…

Zerre kadar bir etkileri olamaz.

DİPLOMA ile ilgili olarak diyeceğim şudur: Kanıtlanmadı ama şu diplomayla ilgili ortaya atılan tüm iddialar, sonuna kadar kanıtlansa bile…

Zerre kadar bir etkisi olamaz.

Ey muhalifler! Olmayacak dualara amin demekten ne zaman vazgeçeceksiniz?” diye yazıyordu.

Gazeteci denen adam saçma da sadece olsa soru sorar; yazar ise  sorulan bütün sorulara cevap arar. Sabahtan bu yana AKP seçmenin neden geçirgen olmadığını (impermeable)  yazıyorum. Gerçirgen olmadığı için gerçeklerden etkilenmez. Hic de övünülecek bir nitelik değil. Utanç verici!

***

[ERDOĞAN, ‘GEÇERSİZ EVRAK’LA CUMHURBAŞKANI OLMUŞ (Mustafa Mutlu, Aydınlık gazetesi, 12 Haziran 2016)

Yüksek Seçim Kurulu, Cumhurbaşkanı’nın diploması konusunda nihayet sessizliğini bozdu. Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığına aday olurken verdiği diplomanın noter onaylı örneğini açıkladı.

Ancak bu açıklama tartışmaların  bitireceğine, kuşkuların daha da artmasına yol açtı. Çünkü:

Marmara Üniversitesi Rektörü bir süre önce bir açıklama yaptı ve Erdoğan ’ın diplomasının aslını kaybettiğini, bu yüzden 2011’de kendisine DUPLİKATA (yeniden düzenlenen imzasız diploma örneği) verildiğini söyledi.

Bu durumda yasalara ve yönetmeliklere göre, bu konudaki diğer tüm eski belgelerin hükmünü yitirmiş, yani kullanılamaz hale gelmiş olması gerekir.

Yani Erdoğan’ın, 2014’teki Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ne katılmak için vermesi gereken diploma 2011’de aldığı, “Duplikata…”

Oysa o, 2011’de geçersiz kılınan eski diplomanın 1995’teki noter onaylı örneğini bir başka noterden bir daha örnek çıkartarak YSK’ya vermiş…

Üzerine basa basa söylüyorum:

Erdoğan’ın YSK’daki diploma örneği, “yasal geçerliliği” olmayan, hükmünü kaybetmiş bir “kağıt parçasından ibaret…

Böylece YSK’nın bunca zamandır açıklama yapmamasının nedeni de ortaya çıkmış oldu:

Çünkü “suyunun suyu” ve geçersiz bir belgeyi kabul ederek görevi ihmal suçu işlenmiş…

Okunan okul ile diplomanın verildiği üniversitenin farklılıkları, tarihler konusundaki çelişkiler ve diğer tüm kuşkular bir yana…

Erdoğan’ın “geçersiz” bir evrakla “cumhurbaşkanı” olduğu ortada…

Takdir kamuoyunun!]

***

Kamuoyu kamuoyu olsa, halk gerçekten bilinçli halk olsa, adalet kurumu gerçekten adalet dağıtsa, yasal geçerliliği olmayan diplomayla cumhurbaşkanı olan kişi, bu ünvanını kaybeder; bu işte sorumluluğu olanlar çoktan hapis damına girerdi.

***

13 Haziran 2016 tarihli Sözcü gazetesinin birinci sayfası manşeti şöyle:

[“Yıllarca haine yüz verdiler, şimdi muhalefeti suçluyorlar: YAP YAP, ÇAMURU MUHALEFETE AT! İktidar “açılım adı altında PKK’ya öyle tavizler verdi ki; bedelini bugün askerimiz, polisimiz canıyla ödüyor… AKP, şimdi sorumluluktan kaçıyor ama millet, hafızasına kazınan ihanet adımlarını unutmuyor. İŞTE ONLAR:

-Habur’da 34 teröristi, çadır mahkemesi kurup affettiler, onlara şov yaptırdılar.

-Oslo’da PKK elebaşlarıyla devleti “pazarlık masası”na oturttular.

-HDP milletvekillerinin, İmralı’dan Kandil’e mesaj taşımasına izin verdiler.

-Apo istediği için “Andımız”ı yasakladılar… T.C.’yi ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü indirdiler.

-Askeri kışlaya, polisi karakola kapattılar. Haine (karşı) operasyon için izin vermediler.

-PKK’nın Güneydoğu’yu cephaneliğe çevirmesine, sözde asayiş timi kurmasına, kışladaki Türk Bayrağı’nı direkten indirmesine seyirci kaldılar.

-Bebek katili Apo’ya “sıkılmasın” diye plazma TV verdiler… “Yalnız kalmasın, ping-pong oynasın” diye yanına PKK’lı mahkum gönderdiler. “Devletle işini halletsin” diye sekretarya kurdular.

-Apo’nun sözde barış mesajını Nevruz zamanı Diyarbakır’da okuttular. Bunu yandaş kanallarda canlı yayınlattılar.

-Erdoğan, Kürt şarkıcı Perver’le, peşmerge başı Barzani’yle ve HDP’lilerle kol kolaydı.

-Son olarak Apo’yla vardıkları ihanet mutabakatını, Dolmabahçe’de Atatürk tablosunun altında halka açıkladılar.]

Amma ve lâkin bütün suç CHP ve Kılıçdaroğlu’nda! (İMİŞ !…)

***

Ey ahali, bu ne iştir?

AKP iktidarı ele geçirdiği 2002 yılından bu yana, yandaşlarını yemlemek için sadece bina,ve yol yapmaktadır. Cumhuriyet’in 70-80 yılda yarattığı bütün sanayi kurum ve kuruluşların neredeyse tamamını (aralarında stratejik kuruluşlar da olmak üzere) yabancılara satıp eline geçen parayı kumara bastı. Ekonomi 14 yıldır yerinde sayıyor. zenginler ve fakirler hızla artıyor.Ülke sadece kara para sayesinde ayakta kalmakta. AKP’liler din ve imanı kullanarak masa ve kasayı ele geçirdi; hayatları boyunca sadece şehir hattı vapurlarına binmiş kasaba uşakları birkaç yıl içinde armatör olup filolara kumanda etmeye başladılar. Süslümanlaşan ümmi ve uçkuru gevşek müslümancılar sapkınlıklarıyla temayüz ettiler.

Sayelerinde, karada, denizde, havada memleketin  tek bir dostu kalmadı  ve buna değerli yalnızlık madalyası taktılar. Başyüce R.T.E.’in ün ve şöhreti (aynı anlama gelmelerinin bir sakıncası yok) Arabistanlara, Afrikalara sınır tanımadan yayıldı. İngiliz’in  Kraliçası, Coni’nin başkanı, Fransız’ın yarım başkanı, Alaman’ın madaması Akkondu külliyesine yatıya gelmek için randevu kuyruğuna girdi.

Bu kadar yalanla başa çıkmanın olanağı yok, çünkü alıcısı hödük çok mu çok! O hödüklerdir ki Akkondu’da kendilerini oturduğunu sanırlar. O hödüklerdir ki Ampul Partisi’ne oy verirler de AKP’ye zırnık koklatmazlar.

Sayelerinde melmekete kıran girdi, melmeket yılkı atına döndü. “Ne olacak melmeketin hali?” diye soran idraksiz âdem çok ama aklına sahip çıkıp “ortak akıl”a isyan eden yok!

Benden bu kadar! Yazıyı siz tamamlayın!

ÖZDEMİR İNCE

14 HAZİRAN 2016

AKP İKTİDARI ASLA BIRAKMAYACAK

“DİN, İMAN, MASA, KASA”nın son okumasını yaptım ve Tekin Yayınevi kitabı basılmak üzere matbaaya gönderdi. Sanırım bu ay bitmeden piyasaya çıkar. Mahmut Esat Bozkurt, Dr.Reşit Galip, Şükrü Saracoğlu ve Nâzım Hikmet’i konu alan “CUMHURİYET’İN DÖRT FEDAİSİ”nin kaba inşaatı bitti, ince inşaat faslı başladı. Cumhuriyet’in Dört Fedaisi 2017 kitaplarından olacak.
Okumaya devam et

GEZİ GÜNLERİNDEN ŞİİRLER

 Gezi Günleri yılında “Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler” adlı bir şiir kitabı yazmaktaydım. Şiirlerde Gezi Günleri öncesinin “varlığı” vardı kuşkusuz. Ama Gezi Parkı patladığı zaman şarapnelleri benim şiir dünyama da düştü. Bu hiç hesapta yoktu. Kitap birden bağımsızlaştı ve benim programımın dışına çıktı.
Okumaya devam et