KAVUN ACISI KİRAZ ZAMANI

2019 yılının ilk günü, birincisi ikincisine bağlı iki şiir okuyacaksınız. Birincisi benim şiirim, Aydın’da, 1967 yılında yazıldı. İkincisini 1866 yılında  Jean- Baptiste Clément yazdı.Şiirin ve şairin öyküsünü benim şiirden sonra okuyacaksınız.

Kavun Acısını bilir misiniz, hiç acı  kavun yediniz mi?  Tuhaf, keskin bir acılığı vardır.Tıpkı AKP iktidarı gibi.

Ben 30 yaşımda idim, Ülker 28’inde. Tanbey ise 3 yaşında. Paris’ten (tahsil ve terbiye dönemi) yeni dönmüştüm. İngilizce öğretmeni Ülker, solculuktan dolayı Yalvaç Lisesine sürgün gönderilmişti. Adalet Partisi hükumetinin sürgüne gönderdiği ilk kadındı. Ben o sırada Aydın’da lise Fransızca öğretmeniydim.  O yıl Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ni [i] çeviriyordum. Günümüzde de süren kavun acısı yeni yeni gelmekteydi.

Kavun acısının geleceğini ama geçeceğini ve 1871’de gelmeyen mutlu kiraz zamanının pek yakında geleceğini düşünürken plaktan Kiraz Zamanı’nı (Le temps des cerises)’dinliyordum, Yves Montant’ın sesinden.

Kiraz Zamanı şiir dosyası 1968 yılında May Şiir Ödülü’nü kazandı ve May Yayınevi tarafından 1969 yılında  kitap olarak yayınlandı. Üçüncü kitabımdır. Siyaset ile şiir artık nişanlanmıştır.

Eleştirmenler (falan)  benim Kavun Acısı ile Jean- Baptiste Clément’ın  Kiraz Zamanı arasındaki ilişkiyi ne fark etti ne keşfetti. Üstelik kitabın adı da Kiraz Zamanı idi. Şimdi benden öğreniyorlar.

Kiraz Zamanı ile ilişkim bitmedi: Les Temps des Cerises adlı yayınevi Zorba ve Ozan (Le Tyran et le Poéte) adlı kitabımı yayimladı (2009). Fransa’da yayımlanan dördüncü kitabım.

Kavun acısı hâlâ devam ediyor. Kiraz Zamanı henüz gelmedi. Kendi kendine gel(e)meyeceği henüz anlaşıl(a)madı. Dört mevsime onu da eklememiz gerekiyor. Kiraz Zamanı’nı beklerken insan yaşlanmıyor.

ÖZDEMİR İNCE

1 OCAK 2019

***

K

KAVUN ACISI[ii]

Bu kavun acısı gelecektir

bu kavun acısı geçecektir

demir tavını bulacaktır

ağır kuru ve gebe bir sesle

çekiç örse vuracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır

Kavun acısı

kışın ilk sesidir camlarda

yazın boş bir okul avlusunda birikmesidir,

unutulmuş bir kalemdir öğretmen masasında

gülen ayvadır ağlayan nardır

bir umut sürgünüdür Dicle boyunda

kavun acısı gelecektir

kavun acısı geçecektir

kırağı gibi dalların üzerinden

bir al turna gibi tüfeğin önünden

su gibi damlayacaktır

ve dağlayacaktır yalım gibi

kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

Çünkü

saat çalışır ve tamamlar günü

bir kan damlar kaldırımın üzerine

bir daha bir daha damlar

acı yağmur suyuna karışır

 bir adam durur direğin dibinde

boynu kıldan ince bir adam

saat vurur yürek atar kan damlar

atar sigarasını adam ezer böcek gibi

atar sigarasını adam ezer yazgı gibi

atar sigarasmı adam, çünkü

bir yerlerde beyaz mügeler açmaktadır

incir sütü biber gibi yakmaktadır

ak döşekler diken gibi batmaktadır

dağlar dağlar dağlar çağırmaktadır

Türkünün yurdu insanın yüreğidir

türkünün yüreği insanın belleğidir

onlar senin türkünü anlamazlar

türkün bütün sularda yıkanmıştır

bütün otların ince tadını bilir

bütün zindanları özgürlüğe çevirmiştir

onlar senin türkünü anlamazlar

çünkü onlar

gak deyince et

guk deyince su isteyen

Anka’dırlar

Kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

bu kütük çiçeğe duracaktır

karımm devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır.

ÖZDEMİR İNCE

Aydın,  2.4.1967

***

KİRAZ ZAMANI

Jean- Baptiste Clément

Jean- Baptiste Clément 1836’da doğdu. Paris Komünü (1871)  partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan şiiri “Kiraz Zamanı”nı, 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. 28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle karşıdevrimcilerin eline geçmişti. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordu. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçıydı. Aralarında Jean Baptiste Clement da vardı. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geldi. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyledi ve ödevine başladı. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaya yanaşmadı. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları hiç kimse göremedi.” (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirler, C.1, Çev. A. Kadir-A. Timuçin)

LOUİSE  MİCHEL

Şair, yazar, öğretmen, devrimci ve kadın hakları savunucusu, kahraman Komünar Louise Michel… Komün’ün ilan edilmesinden (1871) sonra, “Kadın İşçilerin Çalışarak Ahlaklı Yaşaması Komitesi” ve “Kadınlar Birliği Merkez Komitesi” kurmak, “Devrim Kulübü” başkanlığı yapmak, kadınlar arasında sağlıkçı, barikatlarda dövüşecek savaşçı ve kundakçı birlikleri örgütlemekle; Issy, Clamart ve Montmarte çatışmalarına katılmakla suçlandı. Aslında o bu güzel “suç”lardan çok daha fazlasını bir ömre sığdırmayı başarmıştı.

                 KİRAZ ZAMANI [iii]

                 Gelince bize kiraz zamanı,

                 sevinçli bülbülle alaycı karatavuk

                 bayram ederler.

                 Güzellerin başında kavak yelleri,

                 sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır.                                          

                 Gelince bize kiraz zamanı,                                                                                          

                 alaycı karatavuk ne güzel şakır.                                                       

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa.                       

                 Gider çiftler düş kura kura

                 kirazları toplamaya,

                 bir örnek giysiler içinde aşk kirazları

                 düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,

                 toplanır düş kura kura mercan taneleri.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                 korkunuz varsa aşkın acısından,

                  sakının güzellerden.

                 Ben ki ağır acılardan hiç korkmam,                                                                 

                 istemem bir gün bile yaşamak acısız.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                  aşkın acılarını da tadacaksınız.

                 Hep seveceğim ben kiraz zamanını

                 Taşırım kiraz zamanından

                 yüreğimde bir yara.

                 Ve kader sunarken bana kendini

                 bilmez acımı dindirmesini.

                 Kiraz zamanını hep seveceğim ben,

                 ve içimde sakladığım anıyı. 

                 JEAN-BAPTISTE CLEMENT

                 Türkçesi:A.Kadir – Afşar Timuçin


[i] M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayımlandı.

[ii]  Özdemir İnce, Kiraz Zamanı, May Yayınları, Birinci Basım, 1969;  Rüzgara En Yakın Yarde (Toplu Şiierler 1), Altıncı Basım:Kırmızı Yayınları 2010. s.162-163

[iii] A.Kadir, Dünya Halk Ve Demokrasi Şiirlri (I), Hilal Matbaacılık,1973. S.44

SENDEN ÖNCE

SENDEN ÖNCE

Sen doğarken bu dünya vardı, sen doğmadan da vardı bu dünya ! Adem’den, bütün peygamberlerden önce de vardı bu dünya; her türlü tanrıdan, tanrılardan ve dahası Tek Tanrı’dan da önce vardı bu dünya.

Var olanı bulmaya keşif , var olmayanı bulmaya (yapmaya) icat denir: Amerika anakaraları var oldukları için  keşfedilmiştir; atom, DNA, RNA, yerçekimi de gene var oldukları için bulunmuştur. At arabası, tren, otomobil, bisiklet,  penisilin ve benzeri ilaçlar, buzdolabı, televizyon, cep telefonu ve benzerleri yapılmış ve yaratılmıştir. Var olan bilgiler ve malzemeler kullanılarak yaratılmıştır.

İmamların, hacı ve hocaların “Kuran’da yeri var” demelerine bakmayın; Kuran’da olan bilgiler, Hz. Muhammed’in (MS 22 Nisan 571,  MS 8 Haziran 632) yaşadığı MS.7. yüzyıla ait bilgilerdir. Son ayetin indiği günden sonraki bilgileri içermez. İçerdiği bilgiler de çağının nesnel bilgilerinden ibarettir, onlarla çelişmez. Ama sadece Kuran değil, bütün yaratılış efsaneleri, Tevrat ve İncil de günümüzün bilgisi ile çelişmekte.

Konumuz başka: İnsanın gövdesinde bilgi salgılayan bir organ bulunmadığını kaç kez yazdım. İnsan beyni bir aküye benzer; boşken işe yaramaz içini dolduracaksın, tıpkı cep telefonunu şarj eder gibi. Bildiğimiz her şeyi bizden öncekilere borçluyuz. Yazdığımız, yaptığımız, yarattığımız her şeyi bizden öncekilere, sarı, siyah ve beyaz atalarımıza borçluyuz.

Yıllar önce yazmıştım: Bir çocuğu doğar doğmaz yalnız bıraksak, bir taştan farkı olmaz. İnsanlar arasında yaşasa konuşabilir ama hiç resim görmezse, hiç müzik dinlemezse, ressam ve müzisyen; hiç masal dinlemez ve hiçbir şey okumazsa şiir ve roman yazamaz.

                                                                       ***

Lâfı konuya getiriyorum: Bilim ve sanatta geriye dönük araştırma yapılmaz ise elinizde kulaktan dolma bilgiden başka hiçbir şey olmaz. Diyelim ki imge ya da gelenek üzerine yazı ya da kitap yazdınız. Yazınızı okumadan önce yazının konusundaki kaynaklara ve dipnotlarına bakarım. Kaynak ve dipnotu yoksa ya da yeterli değilse yazınızı çöp sepetine atarım. Sadece Türkçe kaynaklar da yetmez. Arabayı herkes yeniden icat etse insanlık bir adım ileriye gidemezdi. Herhangi bir konuda yazı yazmak isteyen de yazılmışları yok sayıp sıfırdan başlayamaz.

Bir gazete yazımdan esinlenerek Herakleıtos’a başvuracağım. Bilirsiniz: Efesoslu filozofun “Aynı derede (suda) iki kez yıkanılmaz” dediği ünlü bir sözü var. Ama eksik. Herakleitos Alova’nın Türkçeleştirdiği Kırık Taşlar’da [i] şöyle diyor:

                                               27.

                                               Yeni

                                                       yepyeni

                                                                   sular akar

                                               aynı  ırmağa

                                                                   girenleri üstünden

                                               (O ırmak ki)

                                               dağıtır

                                                         toplar

                                               birikir

                                                         akar

                                               yaklaşır

                                                           uzaklaşır

                                               28.

                                               Aynı ırmağa

                                                                   girdiğimizde

                                                                                      girmeyiz

                                               Biziz

                                                       değiliz

                                               29.

                                               İki kez

                                                         giremezsin

                                                                          aynı ırmağa

Kaynağa gitmezsen sadece akan suyun değiştiğini düşünürsün, oysa senin de bedenin duramadan değişmekte; aynı hızla olmasa da düşüncelerin, duyguların değişmekte. Herakleitos “Sen ve su değiştiğiniz için aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız!” diyor.

                                                                       ***

Bir başka örnek: Öncesi de var ama 90’ların başından itibaren diyelim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi sürecinin başlamasından itibaren diyelim, ülkeye bir “Ulus Devlet” düşmanlığı ithal edildi. Bu ithalin ihracatçıları Avrupa Birliği, Soros teşkilatı, CIA ve ona bağlı vakıflar vardı. Ortaya atılan iddialardan biri de Atatürk’ün Kürtlere “Özerklik sözü verdiği” idi. Atatürk sözünü tutmamıştı. Argosuyla “Kürtlere kazık atmış”tı. Herkes kanıt olarak 1921 anayasasını gösteriyordu ama  bu belgeyi nedense hiç kimse okumamıştı. Günün birinde, işe  Yaşar Kemal de girince  karışmak zorunda kaldım. Şimdi okuyacağınız   yazıyı 11 yıl önce  Hürriyet gazetesinde yayınladım:

[1921 ANAYASASI [ii]   

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. [iii]  

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir [iv] . Meclis’te Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.”[v]   

Doğu Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Devam edecek) [vi] ]

O yıllarda beni bir kaşık suda boğmak isteyen R.T.Erdoğan destekcisi sol-liberallerin, AKP aktrolü silahörlerin ve Kürtçülerin hiçbiri karşımda el kaldıramadılar ama her fırsatta Atatürk’ün verdiği sözü tutmadığını iddia ettiler. Bu yakınlarda yeni bir açılım görüşmesi başlarsa özerklik sözü (!) tekrar piyasaya sürülecektir.

                                                                       ***

Ben bu memlekette imge, gelenek, yazınsal yapıtın yapısı ve oluşumu konularında dip notsuz, referanssız çok yazı okudum. Okudunuz.

Her meslek,  her zanaat erbabı çırak → kalfa → ustanın zincirleme ilişkisi dolayısıyla kendinden öncekine borçludur. Borçlanmak zorundadır. At arabası olmasaydı otomobil yapılamazdı. Her şeyin bir esin kaynağı vardır. Esinin kaynağında gereksinim vardır. Gereksinim tasarımı doğurur. Masa yapılmadan önce adı yoktur. İnsan masayı yaptıktan sonra adını vermştir. Tam anlamıyla bir varoluşsal ilişki. Pratik ve uygulamalı bir ilişki. Şair de imgeyi bir anlatım gereksinimi için yapmış sonra da yaptığı şeye imge adını vermiştir. İmgenin Latincesi “imago” XI yüzyıldan itibaren var; Fransızcada XII yüzyılda “imagene” olarak kullanılmaya başlanmış yansıma ve suret anlamında. Daha sonra “görüntü” anlamında kullanılır olmuş.Yazınsal ve şiirsel imgemin yaşının yüzden fazla olmadığını düşünüyorum. İmge, Türkçeye ve Türk edebiyatına İkinci Yeni döneminde “görüntü” sözcüğüyle girdi.Yazınsal (şiirsel) imge üzerine ilk ciddi inceleme yazısını bu satırların yazarı Varlık dergisinde (Temmuz-Kasım 1983, sayı:910-914) İmge ve Serüvenleri [vii]   adıyla  yayınladı. Demek oluyor ki bu yazıyı ve bu yazının dipnotlarını ve referanslarını eleştirel okumadan geçirmeden imge konusunda tek satır yazamazsınız. Gelenek kunusunda da Hilmi Yavuz – Özdemir İnce tartışmalarını, T.S.Eliot’u ve bu üç yazarın referanslarını okumadan tek satır yazamazsınız. Çünkü, böyle bir işe kalkışanların vücudunda bilgi salgılayan bir organ yok. “Benim haberim yok! Okumadım!” da bir mazeret değil. Ele aldığınız her kosuda söylenmiş ve yazılmış her şeui bilmek zorundasınız.

                                                                       ***

Bu fırsattan yararlanarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmenin Çilesi”[viii]  başlıklı yazımı bilgi ve ilginize bir gereksinim olarak sunuyorum:

[Rahmetli arkadaşim Atilla Tokatlı 70’li yıllarda bir ara (nedense) İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gelmişti. Galatasaray mezunuydu,  Paris’te sinema sanatı konusunda öğrenim yüksek görmüştü.  “Denize İnen Sokak” (1960) adlı filmi.yurt içinde piyasaya çıkmadan 21. Venedik Film Festivali’nde özel programda  gösterilmişti. Ama nedense sinemayı küt diye bırakmıştı.

Sinemayı neden bıraktığını neden çeviriden başka bir iş yapmadığın hiç sormadım. Adetimiz böyleydi, anlatılmadıkça sormazdık.  Çeviri yaparak geçinip yaşıyordu. Çevirdiği  kitapların sayısını yüze çıkardığı zaman emekli  olacağını söylemişti. Yüz kitabın10-12’si nasıl olsa her yıl yeni baskı yapardı; bir kitabın çeviri ücreti de insanı bir ay geçindirirdi.

Doğrudur: Ben de Régis Debray’den çevirdiğim küçük bir kitabın çeviri ücretiyle Bodrum’da 15-20  gün tatil yapmıştık Ülker’le. Belki Tan bile vardı yanımızda. Kitabın adı Zamane Delikanlısı [ix]  idi, Habora Yayınevi (1970) yayınlamış ve 700 eski Türk lirası ödemişti.

Oysa şimdi, yazar ve çevirmen Işık Özgüden, 2018 yılında çevirmenin halipürmelalini tasvir ettikten sonra  yazıyor:

[«Kısacası, kitap çevirmenliği gibi vasıflı bir emek gerektiren bu alan en vasıfsız emek için devletin öngördüğü insanlık dışı koşulları bile karşılayabilmekten yoksundur. Bu nedenle de yayın sektörünün temel ihtiyacı olan “profesyonel kitap çevirmeni” sayısı son derece azdır.

Bu örneği somutlamak istersek, Türkiye’de 2018 itibarıyla asgari ücret net 1603 TL’dir (bu parayla tek bir kişinin bile yaşayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini bir yana koyalım şimdilik). Bir çevirmenin eline her ay net 1500 TL’nin (yani asgari ücretten de düşük bir rakamın) geçebilmesi için, Çevirmenler Birliği’nin (Çev-Bir) saptadığı asgari sözleşme koşulu olan brüt %7 üzerinden ve 2000 baskı sayısıyla (ki şu an birçok yayınevinin baskı sayısı azami 1500’dür) yapılmış bir anlaşma sonucunda, en az 120-150 sayfalık bir kitabı bir ay içinde çevirmesi, çeviri metnin tekrar okumalarını, düzeltmelerini, gerektiğinde başka kitaplarla yürütülecek araştırma ve incelemeleri de bu zaman süresi içinde yapmış olması; teslim ettiğinde yayınevinin hemen ödeme yapması (ki birçok yayınevi ödemeyi kitabın basılmasını takip eden aylara yaymaktadır); üstelik hemen ardından yeni bir çeviriyi, bir sonraki ay ve diğer aylar da yeniden başka çevirileri bulabilmesi gerekir. Böyle bir çalışma temposunda ne hafta sonu tatili, ne yıllık tatil, ne de olası sağlık koşulları dikkate alınmıştır. Kısacası bu imkânsız bir durumdur, hele ki bir aile yaşamını böyle sürdürmek hayal bile edilemez. Şunu da asla unutmamak gerekir ki, asgari ücretin altında bir aylık alabilmek için bu tempoda çalışması beklenen kişi en az iki dili gayet iyi bilip kullanabilen, dünya kültürüne vâkıf, yani Türkiye ortalamasının üstünde kalifiye bir emeğin satıcısıdır.»  [x]  

Çeviri işinde de, değerlendirilmesinde de çevirmenin emek hakkı yenir. Eskiden çevirmenin adı kitap kapağına yazılmazdı. Bu yobazlığın aşılmasında epeyce etkim oldu. Çeviri kitap tanıtımı, eleştirisi yapanlar, çevirmenin adını anmazlar. Yazarın üslubundan söz ederler ama o üslubun patenti yazara değil çevirmene aittir. Bu konuda da kaç kez yazdım ama suç tanıtım yazarlarından çok editörlerde. Bu eksikli yazılar asla yayınlanmaz. Önce editörler mesleklerini öğrenecek. Sonra her şey epeyce düzelir.

Çeviri; budunu, kültürü, edebiyatı ve sanatı “ensest”ten korur. Aşiret dışı  evlilikler (yani yabancı dilden çeviriler) soyun beden ve akıl sağlığını korur. Aile içi evlilikler (okumalar-yazmalar) insan soyunu (kültürünü) sakatlar.] [xi]  

Çeviri kitap tanıtımı ya da eleştirisi yapanlar, yabancı kaynaklardan aparttıkları bilgileri aktarmakla  yetinmeyecekler ve çevirmenin işini mutlaka değerlendirecekler. Çevride “akıcı bir dili” olan yazar değil çevirmendir. Çok önemli bir kitabı bulan,  iyi bir çevirmene  çevirtip yayınlayan  editörü de öveceksin.

Kitap eklerine gelince: Kesinlikle AKP hükümetine benzemeyecekler  ama ne yazık ki benziyorlar.

ÖZDEMİR İNCE

22 ARALIK 2018


[i] Bordo Siyah Yayınları, 2004. S.39-40-41

[ii] Hürriyet gazetesi, 26 Ocak 2007.

[iii] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263

[iv] Age. S.265

[v] Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, S.28

[vi] Bu yazıyı iki yazı izledi: “Türkiye Barışını  Arıyor  Konferansı”nın Ültimatomu (27 ocak 2007); Pandora’nın  Kutusu (28 ocak 2007)

[vii]Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 2011, 4.baskı

[viii] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[ix] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[x] T24, 22.10.2018

[xi] Cumhuriyet gazetesi, Çevirmenin Çilesi, 21.12.2018

SENDEN ÖNCE


Var olanı bulmaya keşif , var olmayanı bulmaya (yapmaya) icat denir: Amerika anakaraları var oldukları için  keşfedilmiştir; atom, DNA, RNA, yerçekimi de gene var oldukları için bulunmuştur. At arabası, tren, otomobil, bisiklet,  penisilin ve benzeri ilaçlar, buzdolabı, televizyon, cep telefonu ve benzerleri yapılmış ve yaratılmıştir. Var olan bilgiler ve malzemeler kullanılarak yaratılmıştır.

İmamların, hacı ve hocaların “Kuran’da yeri var” demelerine bakmayın; Kuran’da olan bilgiler, Hz. Muhammed’in (MS 22 Nisan 571,  MS 8 Haziran 632) yaşadığı MS.7. yüzyıla ait bilgilerdir. Son ayetin indiği günden sonraki bilgileri içermez. İçerdiği bilgiler de çağının nesnel bilgilerinden ibarettir, onlarla çelişmez. Ama sadece Kuran değil, bütün yaratılış efsaneleri, Tevrat ve İncil de günümüzün bilgisi ile çelişmekte.

Konumuz başka: İnsanın gövdesinde bilgi salgılayan bir organ bulunmadığını kaç kez yazdım. İnsan beyni bir aküye benzer; boşken işe yaramaz içini dolduracaksın, tıpkı cep telefonunu şarj eder gibi. Bildiğimiz her şeyi bizden öncekilere borçluyuz. Yazdığımız, yaptığımız, yarattığımız her şeyi bizden öncekilere, sarı, siyah ve beyaz atalarımıza borçluyuz.

Yıllar önce yazmıştım: Bir çocuğu doğar doğmaz yalnız bıraksak, bir taştan farkı olmaz. İnsanlar arasında yaşasa konuşabilir ama hiç resim görmezse, hiç müzik dinlemezse, ressam ve müzisyen; hiç masal dinlemez ve hiçbir şey okumazsa şiir ve roman yazamaz.

                                                                       ***

Lâfı konuya getiriyorum: Bilim ve sanatta geriye dönük araştırma yapılmaz ise elinizde kulaktan dolma bilgiden başka hiçbir şey olmaz. Diyelim ki imge ya da gelenek üzerine yazı ya da kitap yazdınız. Yazınızı okumadan önce yazının konusundaki kaynaklara ve dipnotlarına bakarım. Kaynak ve dipnotu yoksa ya da yeterli değilse yazınızı çöp sepetine atarım. Sadece Türkçe kaynaklar da yetmez. Arabayı herkes yeniden icat etse insanlık bir adım ileriye gidemezdi. Herhangi bir konuda yazı yazmak isteyen de yazılmışları yok sayıp sıfırdan başlayamaz.

Bir gazete yazımdan esinlenerek Herakleıtos’a başvuracağım. Bilirsiniz: Efesoslu filozofun “Aynı derede (suda) iki kez yıkanılmaz” dediği ünlü bir sözü var. Ama eksik. Herakleitos Alova’nın Türkçeleştirdiği Kırık Taşlar’da [i] şöyle diyor:

                                               27.

                                               Yeni

                                                       yepyeni

                                                                   sular akar

                                               aynı  ırmağa

                                                                   girenleri üstünden

                                               (O ırmak ki)

                                               dağıtır

                                                         toplar

                                               birikir

                                                         akar

                                               yaklaşır

                                                           uzaklaşır

                                               28.

                                               Aynı ırmağa

                                                                   girdiğimizde

                                                                                      girmeyiz

                                               Biziz

                                                       değiliz

                                               29.

                                               İki kez

                                                         giremezsin

                                                                          aynı ırmağa

Kaynağa gitmezsen sadece akan suyun değiştiğini düşünürsün, oysa senin de bedenin duramadan değişmekte; aynı hızla olmasa da düşüncelerin, duyguların değişmekte. Herakleitos “Sen ve su değiştiğiniz için aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız!” diyor.

                                                                       ***

Bir başka örnek: Öncesi de var ama 90’ların başından itibaren diyelim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi sürecinin başlamasından itibaren diyelim, ülkeye bir “Ulus Devlet” düşmanlığı ithal edildi. Bu ithalin ihracatçıları Avrupa Birliği, Soros teşkilatı, CIA ve ona bağlı vakıflar vardı. Ortaya atılan iddialardan biri de Atatürk’ün Kürtlere “Özerklik sözü verdiği” idi. Atatürk sözünü tutmamıştı. Argosuyla “Kürtlere kazık atmış”tı. Herkes kanıt olarak 1921 anayasasını gösteriyordu ama  bu belgeyi nedense hiç kimse okumamıştı. Günün birinde, işe  Yaşar Kemal de girince  karışmak zorunda kaldım. Şimdi okuyacağınız   yazıyı 11 yıl önce  Hürriyet gazetesinde yayınladım:

[1921 ANAYASASI [ii]   

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. [iii]  

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir [iv] . Meclis’te Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.”[v]   

Doğu Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Devam edecek) [vi] ]

O yıllarda beni bir kaşık suda boğmak isteyen R.T.Erdoğan destekcisi sol-liberallerin, AKP aktrolü silahörlerin ve Kürtçülerin hiçbiri karşımda el kaldıramadılar ama her fırsatta Atatürk’ün verdiği sözü tutmadığını iddia ettiler. Bu yakınlarda yeni bir açılım görüşmesi başlarsa özerklik sözü (!) tekrar piyasaya sürülecektir.

                                                                       ***

Ben bu memlekette imge, gelenek, yazınsal yapıtın yapısı ve oluşumu konularında dip notsuz, referanssız çok yazı okudum. Okudunuz.

Her meslek,  her zanaat erbabı çırak → kalfa → ustanın zincirleme ilişkisi dolayısıyla kendinden öncekine borçludur. Borçlanmak zorundadır. At arabası olmasaydı otomobil yapılamazdı. Her şeyin bir esin kaynağı vardır. Esinin kaynağında gereksinim vardır. Gereksinim tasarımı doğurur. Masa yapılmadan önce adı yoktur. İnsan masayı yaptıktan sonra adını vermştir. Tam anlamıyla bir varoluşsal ilişki. Pratik ve uygulamalı bir ilişki. Şair de imgeyi bir anlatım gereksinimi için yapmış sonra da yaptığı şeye imge adını vermiştir. İmgenin Latincesi “imago” XI yüzyıldan itibaren var; Fransızcada XII yüzyılda “imagene” olarak kullanılmaya başlanmış yansıma ve suret anlamında. Daha sonra “görüntü” anlamında kullanılır olmuş.Yazınsal ve şiirsel imgemin yaşının yüzden fazla olmadığını düşünüyorum. İmge, Türkçeye ve Türk edebiyatına İkinci Yeni döneminde “görüntü” sözcüğüyle girdi.Yazınsal (şiirsel) imge üzerine ilk ciddi inceleme yazısını bu satırların yazarı Varlık dergisinde (Temmuz-Kasım 1983, sayı:910-914) İmge ve Serüvenleri [vii]   adıyla  yayınladı. Demek oluyor ki bu yazıyı ve bu yazının dipnotlarını ve referanslarını eleştirel okumadan geçirmeden imge konusunda tek satır yazamazsınız. Gelenek kunusunda da Hilmi Yavuz – Özdemir İnce tartışmalarını, T.S.Eliot’u ve bu üç yazarın referanslarını okumadan tek satır yazamazsınız. Çünkü, böyle bir işe kalkışanların vücudunda bilgi salgılayan bir organ yok. “Benim haberim yok! Okumadım!” da bir mazeret değil. Ele aldığınız her kosuda söylenmiş ve yazılmış her şeui bilmek zorundasınız.

                                                                       ***

Bu fırsattan yararlanarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmenin Çilesi”[viii]  başlıklı yazımı bilgi ve ilginize bir gereksinim olarak sunuyorum:

[Rahmetli arkadaşim Atilla Tokatlı 70’li yıllarda bir ara (nedense) İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gelmişti. Galatasaray mezunuydu,  Paris’te sinema sanatı konusunda öğrenim yüksek görmüştü.  “Denize İnen Sokak” (1960) adlı filmi.yurt içinde piyasaya çıkmadan 21. Venedik Film Festivali’nde özel programda  gösterilmişti. Ama nedense sinemayı küt diye bırakmıştı.

Sinemayı neden bıraktığını neden çeviriden başka bir iş yapmadığın hiç sormadım. Adetimiz böyleydi, anlatılmadıkça sormazdık.  Çeviri yaparak geçinip yaşıyordu. Çevirdiği  kitapların sayısını yüze çıkardığı zaman emekli  olacağını söylemişti. Yüz kitabın10-12’si nasıl olsa her yıl yeni baskı yapardı; bir kitabın çeviri ücreti de insanı bir ay geçindirirdi.

Doğrudur: Ben de Régis Debray’den çevirdiğim küçük bir kitabın çeviri ücretiyle Bodrum’da 15-20  gün tatil yapmıştık Ülker’le. Belki Tan bile vardı yanımızda. Kitabın adı Zamane Delikanlısı [ix]  idi, Habora Yayınevi (1970) yayınlamış ve 700 eski Türk lirası ödemişti.

Oysa şimdi, yazar ve çevirmen Işık Özgüden, 2018 yılında çevirmenin halipürmelalini tasvir ettikten sonra  yazıyor:

[«Kısacası, kitap çevirmenliği gibi vasıflı bir emek gerektiren bu alan en vasıfsız emek için devletin öngördüğü insanlık dışı koşulları bile karşılayabilmekten yoksundur. Bu nedenle de yayın sektörünün temel ihtiyacı olan “profesyonel kitap çevirmeni” sayısı son derece azdır.

Bu örneği somutlamak istersek, Türkiye’de 2018 itibarıyla asgari ücret net 1603 TL’dir (bu parayla tek bir kişinin bile yaşayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini bir yana koyalım şimdilik). Bir çevirmenin eline her ay net 1500 TL’nin (yani asgari ücretten de düşük bir rakamın) geçebilmesi için, Çevirmenler Birliği’nin (Çev-Bir) saptadığı asgari sözleşme koşulu olan brüt %7 üzerinden ve 2000 baskı sayısıyla (ki şu an birçok yayınevinin baskı sayısı azami 1500’dür) yapılmış bir anlaşma sonucunda, en az 120-150 sayfalık bir kitabı bir ay içinde çevirmesi, çeviri metnin tekrar okumalarını, düzeltmelerini, gerektiğinde başka kitaplarla yürütülecek araştırma ve incelemeleri de bu zaman süresi içinde yapmış olması; teslim ettiğinde yayınevinin hemen ödeme yapması (ki birçok yayınevi ödemeyi kitabın basılmasını takip eden aylara yaymaktadır); üstelik hemen ardından yeni bir çeviriyi, bir sonraki ay ve diğer aylar da yeniden başka çevirileri bulabilmesi gerekir. Böyle bir çalışma temposunda ne hafta sonu tatili, ne yıllık tatil, ne de olası sağlık koşulları dikkate alınmıştır. Kısacası bu imkânsız bir durumdur, hele ki bir aile yaşamını böyle sürdürmek hayal bile edilemez. Şunu da asla unutmamak gerekir ki, asgari ücretin altında bir aylık alabilmek için bu tempoda çalışması beklenen kişi en az iki dili gayet iyi bilip kullanabilen, dünya kültürüne vâkıf, yani Türkiye ortalamasının üstünde kalifiye bir emeğin satıcısıdır.»  [x]  

Çeviri işinde de, değerlendirilmesinde de çevirmenin emek hakkı yenir. Eskiden çevirmenin adı kitap kapağına yazılmazdı. Bu yobazlığın aşılmasında epeyce etkim oldu. Çeviri kitap tanıtımı, eleştirisi yapanlar, çevirmenin adını anmazlar. Yazarın üslubundan söz ederler ama o üslubun patenti yazara değil çevirmene aittir. Bu konuda da kaç kez yazdım ama suç tanıtım yazarlarından çok editörlerde. Bu eksikli yazılar asla yayınlanmaz. Önce editörler mesleklerini öğrenecek. Sonra her şey epeyce düzelir.

Çeviri; budunu, kültürü, edebiyatı ve sanatı “ensest”ten korur. Aşiret dışı  evlilikler (yani yabancı dilden çeviriler) soyun beden ve akıl sağlığını korur. Aile içi evlilikler (okumalar-yazmalar) insan soyunu (kültürünü) sakatlar.] [xi]  

Çeviri kitap tanıtımı ya da eleştirisi yapanlar, yabancı kaynaklardan aparttıkları bilgileri aktarmakla  yetinmeyecekler ve çevirmenin işini mutlaka değerlendirecekler. Çevride “akıcı bir dili” olan yazar değil çevirmendir. Çok önemli bir kitabı bulan,  iyi bir çevirmene  çevirtip yayınlayan  editörü de öveceksin.

Kitap eklerine gelince: Kesinlikle AKP hükümetine benzemeyecekler  ama ne yazık ki benziyorlar.

ÖZDEMİR İNCE

22 ARALIK 2018


[i] Bordo Siyah Yayınları, 2004. S.39-40-41

[ii] Hürriyet gazetesi, 26 Ocak 2007.

[iii] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263

[iv] Age. S.265

[v] Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, S.28

[vi] Bu yazıyı iki yazı izledi: “Türkiye Barışını  Arıyor  Konferansı”nın Ültimatomu (27 ocak 2007); Pandora’nın  Kutusu (28 ocak 2007)

[vii]Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 2011, 4.baskı

[viii] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[ix] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[x] T24, 22.10.2018

[xi] Cumhuriyet gazetesi, Çevirmenin Çilesi, 21.12.2018