NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

Bugün okuyacağınız yazı 25 Nisan 2010 günü Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Aradan 9 yıl geçmiş. Yazıda öngördüğüm belaların neredeyse yüzde sekseni gerçekleşmiş. Gerçekleşti. Yerel seçim öncesi Başyücelik yönetiminin tavrından anlıyorum ki Saraylı zat 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde başarılı olursa eksiklerini tamamlayacak ve Necip Fazıl Kısakürek’in talimatlarının tamamını yerine getirecek.

Saraylı eğer 31 Mart günü bozguna uğrarsa ne yapacağını 1 Nisan 2019 gününün ilk saatlerinde görmeye başlayacağız.  Delfi (Delphoi) Bilicisi olmak istemiyorum.

20’li yaşlarımda “Que sera, sera”  diye bir şarkı vardı, Doris Day söylerdi: “Que sera, sera / Olacak, kaderde ne varsa / Geleceği görmek elimizde değil.”

Delfi Bilicisi olmak istemiyorum ama yaşadığımız 17 yıla bakıp geleceği göremiyorsak, yuh olsun bize!

Özdemir İnce

27 Mart 2019

***

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

NASIL olacağını bilmeden kendi adıma başkanlık sistemine olumlu oy veremem.

1. ABD usulü tam başkanlık sistemi mi olacak?

2. Yoksa Fransa usulü yarı başkanlık sistemi mi?

Anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın aklından ve gönlünden geçen ABD tarzı bir tam yağlı başkanlık sistemi. Olabilir, o zaman gene iki sorum var?

1. Alaturka bir “Küçük Amerika” başkanlık sistemi mi?

2. Yoksa ABD örneğine uygun bir başkanlık sistemi mi?

SEÇMEK İSTER MİSİNİZ?

1. Alaturka “Küçük Amerika” başkanlık sistemi: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nı halk doğrudan doğruya seçecek, TBMM’nin yanı sıra (belki) uyduruk bir Senato da olacak. Başkan, Bakanlar Kurulu’nu bizzat seçecek; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu seçecek; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’nin Başkomutanı olacak; Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bizzat seçecek; bütün illerin valilerini, kaymakamlarını, polis müdürlerini seçecek; dilerse, Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi referandum yapıp kendini ebedî başkan seçtirecek; ölümünden sonra yerini, Suriye’de olduğu gibi oğluna ya da damadına bırakacak.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

2. ABD tarzı başkanlık sistemi: Türkiye’deki iller ABD eyaletleri gibi özerk olacak ya da Türkiye 8-10 eyalete bölünecek. Türkiye ister 81 ister 15 eyalet olsun, her eyalet kendi valilerini ve temsilciler meclislerini seçecek. İstanbul’da (artık Ankara başkent olarak kalamaz) senatosu ve temsilciler meclisi ile bir Kongresi olacak.

Her vilayetin kendi Anayasası, kendi yasaları, kendi vergi idareleri olacak; her vilayet kendi eğitim-öğretim sisteminde özerk olacak; kendi polis teşkilatını ve şeriflerini seçecek. Bu yerel polis teşkilatlarına paralel olarak bir de Federal Polis teşkilatı kurulacak. MİT’in adı CIA’ya çevrilecek ve başkanı doğrudan TC Başkanı’na bağlı olacak.

Başkan mebzul miktarda danışman kullanacak ve dış politikayı bizzat yönetecek.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

ANADOLU BİRLEŞİK CEMAHİRİYYESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı bu ölçüde değiştirileceğine göre mevcut Anayasa’nın değiştirilmez ilk dört maddesi değiştirilecek ve bu vesile ile Laiklik ilkesi ya tamamen kaldırılacak ya da yerine Ilımlı İslam ilkesi ikame edilecek.

Bu da yetmez: Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları yürürlükten kaldırılacak; medrese, tekke ve zaviye açmak, kılık kıyafet serbest bırakılacak.

Türkiye başkanlık sistemini kabul ederse, bunların hepsi olacak. Ancak özerk il ya da eyaletlerin hepsi böyle bir sistemi kabul etmeyecekleri için türlü-çeşitli bir Türkiye olacak!

Bazıları laik, bazıları ılımlı İslam! Devletin adı da “Anadolu Birleşik Cemahiriyyesi” olarak değiştirilecek. Haydi, hayırlı ve uğurlu olsun! (Hürriyet, 25 Nisan 2010)

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

Değerli Müdavimler, bugün “Aydınlanmış Toplumlar Neden Geriler?”  başlıklı yazısıyla değerli dostum Sadık Usta’yı konuk edeceğim. Sadık Usta benim çok önemsediğim, dikkatle izlediğim bir yazar, bir felsefeci ve yazar.

Sadık Usta kim, ne gibi işler, yayınlar yaptı ? Bunları internet alanında kolayca bulabilirsiz. Bir de bir sitesi var. Bigi ve ilginize!

Özdemir İnce

19 Mart 2019

***

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

İnsanoğlu, bilmemekten kaynaklanan biat kültüründen bilinçli hizmetkarlığa nasıl evrildi… Tevekkül kültüründen bezginliğe nasıl vardı… Batıl inançtan çok bildiğini sanan cehile nasıl dönüştü… Feodal kültürden kozmopolit kültüre nasıl iltihak etti…

Ufukta nasıl bir Ütopya olmalı?

İki bilim insanı…

MaxHorkheim ve TheodorAdorno… İkisi de 20’li yıllarda Alman ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde akademisyen…

Horkheimer, Adorno’dan daha yaşlıcave her ikisi de Frankfurt Okulu olarak bilinen “eleştirel teorinin” kurucularından…

Varlıklı bir aileden gelen Horkheimerbaşarılı bir akademisyendir, etkindir ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de başkanıdır. Doktorasını de en yüksek dereceyle bitirmiştir: “summa cum laude”.

TheodorAdorno da varlıklı bir aileden gelir; sosyolog, müzik kuramcısı ve müzisyen… Müziğin dışında felsefedir ilgi alanı. Kant ve Aydınlanma onun en önemli araştırma alanıdır.O da Horkheimer gibi Frankfurt Goethe Üniversitesi’nin en parlak akademisyenlerinden biridir…

İkisi de solcu veYahudi kökenlidir. Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde ülkelerini terk etmek zorunda kalırlar…

Savaş döneminde araştırmalarını devam ettirirler. Aydınlanma felsefesinin, daha doğrusu çağdaş düşüncenin ve kültürün merkezi olan Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın nasıl olur da Nazi barbarlığına, ikinci dünya savaşı gibi insanlık dışı bir sapkınlığa kapılabildiğini tartışıp durmuşlar yazılarında…

Sonra savaştan sonra Almanya’ya yeniden umutla dönmüşler… Heyhat! Yeni bir barbarlıkla değil, fakat egemen sınıflara tabi olan, bir parça çıkarı için her şeyinden vazgeçen, sözüm ona eleştirel, fakat yeni düzenin “çağdaş” aleti olmuş, akademiyi, bilimi, düşünceyi, ilkeleri yeni hurafelerin, yeni batıl inançların hizmetine sunan ve hatta bunu hâlâ düzeni değiştirmek adına yaptığını yemin billah iddia eden pragmatist bezirganlarla karşılaşmışlar…

Konumuz Horkheimer ve Adorno’nunyaşamları değil…

“Aydınlanma ve çağdaşlaşma hamlelerine rağmen toplumlar neden geriler” sorusuna yanıt aramak…

Toplumlar Neden Geriler”

Onlar gibi birçok insan da kara kara düşünmekte ve bir sorunun yanıtını aramaktadır: Nasıl olur da insanlık, Aydınlanmadan, çağdaşlaşmadan, eğitimden, uğruna savaşılan ve canlar verilen hak ve kazanımlardan sonra ve hatta içinde bulunduğumuz “bilim çağına” rağmen bu kadar barbarlığı, eski ve yeni batıl inancı, eski ve yeni hurafeleri, zalimliği, vicdansızlığı, boğazlaşmayı bağrından çıkarabilmektedir…

Lafı uzatmayalım… Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok bölgesinde kapkara bir dalga yükseliştedir. Sadece etrafımıza bakmak bile bunu görmeye yeter…

Emperyalizmin bütün dünyada kışkırttığı kozmopolit kültür, köksüzlük, bencillik, yabancılaşma, dincilik,yabancı düşmanlığı, ırkçılık, etnik bölücülük hayatımızın her alanını ve hatta çocuklarımızın geleceğini biletehdit eder hale gelmiş…

Bilimsel ve eleştirel akıl,yenidenVoltaire’in bahsettiğikör bir deliğe saklanmış… Bilim teknolojiyle özdeşleştirilmiş, teknolojik buluşlarsa basit birer araca dönüştürülmüş ve daha iyi yönetmenin, daha kolay kontrol etmenin birer aracına indirgenmiş.

Kapitalist sistemin yoklukla terbiye ettiği, rekabet içinde hırçınlaştırarak bir kurda dönüştürdüğü insanoğlu, ne yazık ki düşünsel açıdan da barbarlaşıyor. Devrimci burjuvazi, 18. ve 19. yüzyılda aydınlatarak önemli oranda çağdaşlaştırdığı insanı, yeniden hurafelere, bağnazlıklara, batıl inanca boğarak yeni mezheplerin, yeni cemaat ve tarikatların kulları haline getiriyor. Bu gelişmelerin ışığında dünyada ve Türkiye’de yeniden bir Aydınlanmaya ihtiyaç duyulduğu da çok açık…

Aydınlanma Ama nasıl?

Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant, konusu “Aydınlanma Nedir” olanbir deneme yarışmasına gönderdiği metinde Aydınlanmayı en özlü olarak şöyle tarif etmişti:

“Sapereaude!”Güdülmekten kurtul, “Aklını kullanmaya cesaret et!

Bu sloganın neredeyse tıpa tıp aynısını Kant’tan 30 yıl önce ünlü Fransız Aydınlanmacısı DenisDiderot da yazmıştı. Diderot, Aydınlanmacı filozofu, “önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden; onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden sadece kendisine ait olan özel bir felsefe oluşturan” olarak tarif etmişti.

Şimdi yeniden hem Horkheimer ve Adorno’nun hem de günümüzün insanın haklı olarak sorduğu soruya gelelim:bu cehalet, bu batıl inanç, bu gerilik, bu barbarlık bütün bu Aydınlanma sürecine rağmen nasıl boy vermektedir. Türkiye’deyse,bu kadar çağdaşlaşma hamlesine ve Atatürk devrimlerine rağmen bu gerilik, cehalet, zalimlikler nasıl yeniden ortaya çıkmaktadır?

İnsanlık geçmişten bir şey öğrenmiyor mu? Tarih hep tekerrür etmek zorunda mı?

Kant ne diyordu, “Aklını kullanmaya cesaret et!” Eğer bu çağrı, cansız, içi boş ve ruhsuz bir ritüele dönüşmüşse, o zaman hem misyonunu yerine getiremez hem detarihsel rolünden sapmış demektir.

Aydınlanma düşüncesi, devrimci burjuvazinin, kralların, aristokratların ve kilisenin iktidarını yıkmak için ortaya sürdüğü devrimci bir felsefeydi. Ne var ki burjuvazi iktidara geldikten sonra Aydınlanma sürecini paydos etti. Artık Aydınlanmaya ihtiyaç yoktu, sadece sermayenin ihtiyacı olan bilimin ve teknolojinin yaratıcılığına ve dünyayı fethetmeye kalkışan burjuvazinin sözüm ona uygarlaştırıcı gücüne güvenilmeliydi…

Adorno ve Horkheimer de buna dikkat çekiyorlar. Ne zaman, 50’li yılların başında. Onlar, Aydınlanmanın devam ettirilmesi gerektiğini, aksi taktirde insanlığın yeni yıkımlarla karşılaşacağını vurguluyorlardı ki haklılar… Bugün geldiğimiz aşama bunu epey haklı çıkarıyor…

Sonuç ortada: her yerde bilim ve teknolojiyi mükemmel derecede kullanan yamyamlar ordusu…

Dolayısıyla biz de diyoruz ki “HerAydınlanma aydınlanmak değildir!”

İki nedenle?

Birincisi, 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanmasının önemli filozofları (Voltaire, Diderot, Holbach, Helvetius, Kant, Hegel vs.) insanoğlunun içinde bulunduğu toplumsal koşulların nedenini, onun aklını kullanamamasına bağlıyor ve bu durumdan kurtuluşun çaresini deonun aklına sahip çıkmasında buluyorlardı. Halbuki bu yetmez. Bunu açmak için zaman makarasını biraz geriye sarmak, yani insanoğlunun bilgiye ve bilince nasıl ulaştığına bakmak gerekir.

İnsanoğlu bilgiye, Aydınlanma filozoflarının düşündüğü gibi dışsal bir aktarımla veya salt gözlemle değil, bizzat yaşadıkları deneyim ve etkinlikleriyle ulaşmaktadır. Bilgi, insanın (öznenin) içinde bulunduğu maddi dünyasını bizzat değiştirdiğinde kendisini ona teslim etmektedir. Örneğin, mızrak sapı haline getirilen basit bir odun parçasını alalım. Araç yapmasını öğrenmeye başlayan insanoğlu, basit bir ağaç parçasından mızrak sapı yaratırken onu zaman içinde yontmasını öğrenmektir. Yontma sürecinde o,hangi türodunun daha kolay ve zor yontulduğunu bizzat kendi deneyimiyle öğrenecektir. Her yontma işleminde sadece odunun niteliklerini öğrenmemekte, aynı zamanda onu yontmak için ne türden taş ve nesneler kullanması gerektiğini de kavramaktadır. Demek ki insanoğlu hayatını kolaylaştırmak için yarattığı nesneleri ve aletleri onları işleyerek tanımakta ve hakkında bilgiye sahip olmaktadır.

Kısacası insanoğlu bilgiye ancak bir şeyi dönüştürerek sahip olmaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, çünkü o güne kadar bütün filozoflar bilgiye bu sayede ulaşıldığını üç aşağı beş yukarı saptamışlardı. Ancak bu bakış açısı tek taraflıdır. Çünküsadece, öznenin doğadaki bir nesnenin bilgisine sahip olma yöntemini açıklamaktadır.

Ancak işin çetrefilli kısmı bu andan itibaren başlamaktadır. Özne, yani insanoğlu bir odun parçasını yontmak suretiyle ondan bir mızrak sapı yaratırken, aslında kendisini yontmaktadır. Kendisini yontarak mızrak sapı yapamayan bir insandan mızrak sapı yapabilen bir insana dönüştürmektedir.

Buradaki felsefi bakış açısı şudur: Özne,gerçek bilgiye,bizzat kendi pratiği içinde ulaşabilir. Yani insanoğlu kendi aydınlanmasını bizzat kendi pratiğiyle sağlayabilir. İnsanoğlu, içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmeden onun hakkında bilgiye sahip olamaz, yani aydınlanamaz. Aydınlanmak, insanoğlunun kendi dünyasını, içinde bulunduğu toplumsal ve şahsi konumunu kavraması ve değiştirmesideğil midir? O halde aydınlanmak isteyen insan, daha doğrusu aydınlatılması gereken insan, bizzat kendi emeği olan, bizzat kendi pratiği olan bir aydınlanma faaliyeti içinde olmalıdır.

Örneğin, günümüzde siyasetle uğraşan sıradan bir insanı ele alalım. İçinde bulunduğumuz şu kriz günlerinde, kozmopolit düşünceyle, bireycilikle, gerici ideoloji ve bölücülükle mücadele etmek isteyen her insanın, bir başka insanı aydınlatmadan aydınlanması mümkün değildir. Başkasını aydınlatmak isteyen insan, önce kendi aydınlanmalıdır. Çünkü insanoğlu, zincirleme bir şekilde, herkes en yakınındakini aydınlatarak aydınlanmaktadır. Biz bir insana içinde bulunduğu durumu anlatırken, aslında bir odun parçasından mızrak sapı yaratıyoruz. Fakat bu arada biz de bir “kalas” olmaktan kurtuluyoruz. Basit bir odun parçası nitelikli bir nesneye (mızrak sapı) dönüşürken, onu işleyen “kalas” da basit bir insandan nitelikli (mızrak yapmasını bilen) bir insana dönüşmüş olmaktadır.

Demek ki aydınlanma faaliyetinin ikili bir yönü vardır. Birincisi, insanının kendi aydınlanması, ancak bir başkasını aydınlatmasıyla mümkündür; ikincisiyse bir insanın aydınlanması, onun dışsal, bir başkasının ona doğruları anlatmasıyla değil, fakat onun bizzat kendi pratiği içinde bilinçlenmesiyle mümkündür. Bu işlem bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Aydınlanmak, bir başkasını aydınlatmaktır, aydınlatırken de onun bizzat kendisinin aydınlanmasıdır. Diyalektik bir süreçtir bu.

Peki bu nasıl olmaktadır?

Gerici düşünce ve ideolojinin etkisi altında bulunan bir insanı etkilemek, onu dönüştürmek ve aydınlatmak onun kafasındaki hurafeleri yıkmak, önyargılarınıaçıklamak, ona başka bir dünyanın olduğunu göstermektir. Yani aydınlatmaktır. Bunu yaparken de aydınlatılan şahsın önyargılarını bilmek, kafasındaki hurafeleri tanımak, bunlara karşı argümanlar geliştirmek, ona bilgi taşıyarak eski görüşlerinden kurtulmasını sağlamaktır. Bunu yaparken aydınlatan insanın kendisi araştırma yapmakta, tartışarak düşüncelerinin sistemleştirmekte ve bu arada kendisi de gelişmektedir. Yani aydınlatanın kendisi de aydınlanmaktadır.

Bu bakış açısı ne yazık ki kavranamadığı için filozoflar, düşünürler sürekli eğitime vurgu yapmış, bunun planlarnı yapmış, kitaplar yazmış ama esas dönüşümün kitlelerin, yani halkın bizzat kendi pratiği içinde olacağını kavrayamamıştır.

Ne zamana kadar?

Karl Marx “Feuerbach Üzerine Tezler” başlığıyla not ettiği görüşlerini, yani yeni bir felsefeyi, praksis felsefesini ilan edene kadar. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünde, yığınların, onlara dışardan bilgi taşıyarak veya onlara anlatarak değil, onların bizzat kendi dünyalarını değiştirirken değiştiklerini açıklamaktadır. Bu bakış açısı felsefe tarihinde bir devrimdir ve dolayısıyla burjuvazinin 19. yüzyıla kadar savunageldiği Aydınlanma düşüncesinin önemli oranda aşılmasıdır.

Burjuvazi kitlelerin sokağa inmesini, siyasette etkin olmasını bir yere kadar istemektedir; onların devrimci dönüşümler için harekete geçmesini bir yere kadar istemekte ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra onların siyaset sahnesinden çekilmesini emretmektedir.

Bir bakıma kitlelerin yeniden sömürü çarkının içine hapsolmasını arzulamaktadır. Dünya tarihinin bütün devrimlerini, gerçek ve sonuna kadar giden devrimler olup olmadığını bu açıdan sınayabiliriz. Köylüleritarlalara, işçileri fabrikalara, kentliyi mahalle kahvelerine, öğrenciyi okul ve kampüse hapseden ve onları siyasi pratikten ve yönetim işlerinden uzak tutan devrimler, bir noktadan sonra donup taşlaşmıştır.

Eleştirel aklı ve devrimci dönüşümün ilkesi olan sorgulama silahını elden bırakan toplumlar, yeniden en geri düşüncelerin hareket alanı haline getirilmiştir.

İkinci nedense şudur: Aydınlanma, Kant ve Diderot’ya göre aklın kullanılması değil miydi? Batıl inanca, hurafelere, gelenek ve alışkanlıklara itiraz etmek değil miydi? Güdümlülükten kurtulmak değil miydi?

O halde Aydınlanma kültürü, kendinde sürekli devrimler gerçekleştiren bir duruma dönüştürülmelidir. Aydınlanma, salt ideolojik-düşünsel-kitaplardaki bir mücadele değildir, durmaksızın devam eden toplumsal dönüşümdür. Aydınlanma sadece dinci gericiliğe değil, fakat aynı zamanda günümüzün modern batıl inancına, geleneklerine ve alışkanlıklarına karşı da duruştur.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde geçmişten gelen dinci hurafelerle kapitalizmden kaynaklanan günümüzün modern hurafeleri üst üste bindi…

Bilim ve teknolojiyi çok iyi kullanan; çağdaş ve sözüm ona kişilikli milyonlarınyeniden ve gönüllü bir şekilde egemenlerin hizmetine girdiklerine şahit olmuyor muyuz? Eskiden tevekkül kültürü dincilikle sağlanırdı, bugün bu hem dincilikle hem de birbirinden farklıbinbir türlü aygıtla (eğitim, sosyal medya, yasalar) pekiştirilmektedir.

90’lı yılların post modern akımlarının artık esamisi okunmuyor, fakat onların akla saldırarak düzledikleri yollarda barbarlığı meslek edinmiş IŞİD-vari örgütler törensel geçitte bulunuyor…

Burjuvazi kitlelere siyaseti yasaklayarak, devrimci ütopyalara ket vurarak çağdaşlaşmanın kültürel ayağını yok etti; bununla birlikte irade göstermenin, direnme gücünün ve eleştiri kültürünün de temelini yok etti. Bunun bir başka sonucu ise siyasi yorgunluk, bezginlik, hayal kırıklığıdır. Buna Odatv’deki bir (29 Mayıs 2016) yazımızda dikkat çekmiştik.

Eğer Aydınlanma, günümüzün sorunlarına yanıt veremezse, bir bakıma kendi devrimci ilkesini günümüze uyarlayamazsa, ilericiliği tahrip eden yan etkilerini görmezden gelirse, o zaman bu açıklar, zaaflar karşıtları tarafından kullanılır.

İlericilik, kendisini sürekli aşmayı gerektirir, yoksa gerçekliği temsil etme hakkını kaybeder ki Adorno ve Horkheimer’in önemli saptamalarından biri de budur…

Aydınlanma sadece dinci anlayışlardan kaynaklanan batıl inanca karşı mücadele değildir…

Bugünün ihtiyacı yeniden sorgulamayı, eleştirmeyi ve direnmeyi bilmektir…Tabii ki ütopyalara uzanmaktır…

Günümüzün en önemli sorunlarından biri, teknolojiye, bilime, kitle iletişim araçlarının sözüm ona “aydınlatıcı” işlevine koşulsuz inanmak ve güvenmektir.

Ütopyadan Korkmak

Toplumculuğun, eşitliğin ve özgürlüğün diyarına yönelik korku; aşıldığı, tepelendiği, mezara gömüldüğü, üstüne beton döküldüğü sanılan düşüncelerin, ideolojilerin, mitolojik hezeyanların, ataerkil yaklaşımlarınyeniden hortlamasına neden oldu.

Bugün büyük bir başarı kazandığını düşünen dincilerin, kapitalizmin binbir türlü oyunuyla daha da kökleşen sömürü düzeninin sadece basit bir aracı olduğunu kavraması uzun sürmeyecektir. Günümüzün emperyalizmi, küresel sermaye, istisnasız her olguyu araçsallaştırarak kendi konumunun payandası haline getirmektedir.

Bundan bir çıkış yolu olmalı… Fakat aklın ve hümanizmin yolu olmalı bu…

Tüketim ve rekabet hırsının olmadığı, başkasının sırtına basarak yükselmenin, rakibini yok etmeye odaklanmış ve yırtıcı bir karakterin olmadığı bir dünya…

Gülün gül ile tartıldığı bir dünya… Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini değil, fakat sevgiyi, sanatı, sporu, gülücükleri, selamı, sevecen bakışları, dokunuşları, dürüstlüğü ve açık yürekliliği paylaşanların dünyasını paylaşan bir toplum…

Doğanın yasalarını keşfetmek, doğal olayları kavramak, doğanın gizemini çözmek mümkündür, ancak bunun yolu insanoğlunun kendi önyargılarıyla, kendisinin oluşturduğu batıl inançla, tabularıyla, aşılması gereken gelenek ve görenekleriyle hesaplaşmasıyla mümkündür.

Bilimi ve aklı önemsemek… Yaratıcılığı teşvik etmek, kültür, sanat ve sporu özendirmek… Dostluğu, diğerkamlığı ve paylaşmayı içselleştirmek ve yeni kuşaklara aşılamak; başkasının mutluluğunu paylaşmasını bilmek, benimsemek; kıskançlığı, hazımsızlığı ve bencilliği tenden uzak tutmak; Platon’un dediği gibi ortaklaşa duymak, dinlemek, görmek, izlemek ve tatmak…

SADIK USTA

JEAN-PAUL SARTRE / LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI

JEAN-PAUL SARTRE  /  LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI[i]

“Kültürel Bir Sorun Olarak Siyasal Yozlaşma” başlıklı dosyamız işinde yer alan yazılar ve bu bağlamda sorulan sorulara verilen yanıtlar, yazarlar ve okurlarımız arasında yankı uyandırdı. Yazılar, yanıtlar ve sohbetler şu nokta üzerinde yoğunlaşıyor: Yazmak bir eylem ise, okumak bir eylem ise, son beş yılın hızlandırdığı değişen koşullarda, yazan insan, okuyan insan ne yapacak? “Ne yapmalı?” sorusunu oluşturan “ne” ve “yapmalı” sözcükleri, bu sorunun sorulmasını gerektiren koşulların olağan koşullar olmadığının da belirtisi. Bu soru, yazma eyleminin ve yazarın varlığına, varoluşuna yöneliyor: Yazar yalnızca yazan bir ‘kalemefendisi’ midir, yoksa, bunun yanı sıra ve gerçekten yazar kalarak, bir toplumsal aydın mıdır?

Söz konusu soru ve bu soruya vermeye çalıştığımız yanıt, bizi, ister istemez, İkinci Dünya Savaşı sonu ortamına ve bu ortamda bu türden bir sorunun ve yanıtının peşine düşen Jean-Paul Sartre’a götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her alanda bozulan “oyunun kuralları”na koşut olarak edebiyat alanında da bir tür durum muhasebesi yapmak zorunluluğunu duyan Jean-Paul Sartre, 1946 yılında, Les Temps Modernes {Modern Zamanlar) adlı edebiyat, felsefe ve siyaset dergisini çıkarmaya başladı (dergi hâlâ yayınlanıyor). Yazı kurulunda, Sartre’dan başka, Raymond Aron, M. Merleau-Ponty, Simone de Beauvoir, Michel Leiris, vb. yazar ve aydınlar yer alıyordu. Dönemin dünya sorunları karşısında ‘tavır alma’yı ilke edinmiş Fransız sol aydınlarının kürsüsüne dönüşen dergi günümüze kadar ağırlığını hissettirmeyi başarmıştır.

Jean-Paul Sartre’ın bu sayımızda yayınladığımız “Les Temps Modernes’i Sunuş” yazısı, derginin programını ve ilkelerini oluşturan nitelikleriyle, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Situations ll’nin başında yer alan sunuş yazısı dilimizde ilk kez eksiksiz olarak, “engagé” ve “engagement” kavramlarının doğru yorumlarıyla birlikte yayınlanıyor. (Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047)

                                                                       ***

                              LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ [ii]

Bütün burjuva kökenli yazarlar, sorumsuzluğun baştan çıkarıcı çekimine kapılmışlardır; öyle olmasa, bu tutum yüz yıldan beri edebiyat âleminde gelenek haline gelmezdi. Yazar, eserleriyle onlara karşılık aldığı ücret arasında pek seyrek olarak ilişki kuruyor. O, bir yandan yazıyor, söylüyor, iç çekiyor; öte yandan da ona para veriyorlar. Görünüşte hiç ilgisiz iki olay… Yazar, bu durumda, dese dese, “iç çekmem için bana maaş bağlamışlar” diyebilir ancak.  Dolayısıyla, kendini, çabasının karşılığını alan bir işçiden çok, bir tür burslu öğrenci sayıyor.

Onu bu kanıya, Sanat için Sanat ve Gerçekçilik akımlarının kuramcıları getirip bağladı, İkisinin de aynı kökenden gelip aynı amaca yöneldiği yeterince görülebiliyor mu acaba? Birincilerin öğretisini izleyen yazarın baş kaygısı, hiçbir şeye yaramayan eserler üretmek oluyor: Eser köksüz ve amaçsızsa, yazarına pekâlâ yeterince güzel görünebiliyor. Böylece yazar toplumun kenarına çekiyor kendini; daha doğrusu, orada sadece tüketici niteliğiyle yer almaya razı oluyor: Tam burslu öğrenci gibi yani! Gerçekçi’ye gelince, o da tüketmekten geri durmuyor elbette. Üretmeye gelince, o ayrı mesele: Kendisine bilimin yararlılık kaygısı taşımadığı söylendiği için, o da bilim adamının bu kısır yansızlığına erişmeye çabalıyor. Gerçekçi yazarın, betimlemek istediği çevrenin “üzerine eğildiği” az mı söylendi bize? Üzerine eğiliyormuş! Kendisi nerede peki? Havada mı? İşın aslı şu: Kendi toplumsal konumu hakkında kafası karışık, ücretini ödeyen burjuvaziye karşı çıkamayacak kadar korkak, ama onu çekincesiz kabul edemeyecek kadar da zihni ve bilinci açık olduğundan, çağını yargılamayı seçmiş ve bu yolla, deneycinin deney sisteminin dışında olması gibi, kendisinin de çağının dışında kaldığına kendini inandırmıştır. Böylece, saf bilimin çıkar gözetmez yansızlığı gelip, “Sanat Sanat İçindir”cilerin temelsiz, köksüz sanat anlayışlarıyla birleşiyor. Flaubert’in hem saf üslupçu, biçime tutkun bir yazar, hem de Doğalcılığın (naturalisme) babası olması bir raslantı değil. Goncourt Kardeşlerin hem iyi gözlemci, hem de sanatlı yazma ustası olmakla övünmeleri de…

Devralınan bu sorumsuzluk mirası birçok kafayı bulandırmış, rahatsız etmiştir. Bu insanlar, edebiyatla ilgili olarak, vicdanlarının rahat olmamasının sıkıntısını yaşıyorlar ve yazı yazmanın hayran olunacak bir uğraş mı, yoksa gülünç ve bayağı bir komedi mi olduğunu pek iyi kestiremiyorlar. Eskiden yazıcı (şair) kendini peygamber filan sanırdı ki, bu onurlu bir konumdu. Ardından lanetlendi, dışlandı, parya oldu; eh, bu da fena sayılmazdı. Ama günümüzde, bir uzman durumuna düştü! Artık otel defterlerine, adının karşısına, meslek olarak “edebiyatçı” sözcüğünü, garip bir iç rahatsızlığiı  duymadan yazamaz oldu. Edebiyatçı, yazın adamı: Bu iki sözcüğün bir araya gelmesi, kendi başına, insanı yazmaktan tiksindirmeye yetiyor. Bir Ariel  [iii], bir Vesta rahibesi [iv] geliyor akla, ya da bir “yaramaz çocuk”, hatta haltercilere veya para koleksiyoncularına akraba kendi halinde bir manyak… Bütün bunlar oldukça gülünç şeyler, insanlar savaşırken, yazın adamı yazıyor. Bir gün bununla övünüyor, kendini ideal değerlerin bekçisi gibi hissediyor; ertesi gün bundan utanç duyuyor, edebiyatın özel bir tür yapmacıklığa, özentiye çok benzediğini düşünüyor. Yazdıklarını okuyan burjuvalar karşısında, kendi onur ve haysiyetinin bilincinde; ama kendisini okumayan işçilerin karşısında, 1936’da Maison de la Culture’de görüldüğü gibi, aşağılık duygusuna kapılıyor. Paulhan’m terörizm diye adlandırdığı olgunun kökeninde işte bu aşağılık kompleksi var; gerçeküstücüleri (üstgerçekçileri) , geçimlerini sağlayan edebiyatı hor görmeye sevk eden de aynı duygu. Önceki savaşın ardından, bu çığırda özel bir lirizm yaşandı. En iyi, en “lekesiz” yazarlar, kendilerini en çok aşağılayacak şeyleri herkesin önünde, yarışırcasına itiraf ediyorlar ve burjuvaların kınamalarına hedef olunca, bundan doyum sağlamış görünüyorlardı: Sonuçları bakımından az-çok eyleme benzeyen bir yazı ortaya koymuş oluyorlardı böylece. Fakat bu bölük pörçük girişimler, sözcüklerin günden güne değer yitirmesine engel olamadı. Önce söyleme sanatı (retorik), ardından da dilin kendisi bunalıma girdi. Son savaşın hemen öncesinde, edebiyatla uğraşanların çoğu, sadece bülbül olmaya razı olmuşlardı. Nihayet, üretmeye duyulan tiksintiyi son kerteye vardıran birkaç yazar çıktı; bunlar ağabeylerinden de öteye geçerek, sadece yararsız bir kitap yayınlamakla üzerlerine düşeni yapmış olmadıklarına karar verdiler ve tüm edebiyatın gizli amacının dili yıkmak olduğunu ve buna ulaşmak için de çok konuşup hiçbir şey söylememenin yeterli olduğunu savundular. Sonu gelmez bir laf seli biçimindeki bu suskunluk bir süre moda oldu ve Hachette’in dağıtım şirketi, garlardaki kitaplıklara, kalın kalın romanlar biçiminde konmuş suskunluk hapları dağıttı. Bugün ise öyle bir noktaya varılmış bunuyor ki, kalemlerini Alnıanlara kiraladıkları için kınanan veya cezalandırılan kimi yazarların acı dolu bir şaşkınlığa düştüklerini görüyoruz: “Ne oluyoruz?” diyorlar. “İnsanın yazdığı şeyler kendisini bağlar mıymış?”

Biz yazmaktan utanmak istemiyoruz; bir şey söylemeden konuşmak da. Zaten istesek de başaramayız. Kimse de başaramaz. Her yazının bir anlamı vardır, yazarın oraya koymayı düşlediği anlamdan çok uzak olsa bile. Gerçekten de bize göre yazar ne Vesta rahibesidir, ne de Ariel; ne yaparsa yapsın, “işin içindedir”; çekilebileceği en uzak köşeye dek damgalanmış, bulaşmış, batmıştır. Bazı dönemlerde sanatını entipüften sesli biblolar üretmekte kullanmış ise, bu bile bir gösterge demektir: Edebiyatta ve elbette toplumda da, bir bunalım yaşanıyordur; ya da yönetici sınıflar, gidip devrimci kitlelere katılmasın diye, fark ettirmeden onu böyle bir “lüks” etkinliğe doğru gütmüşlerdir. Burjuvalara o kadar lanet yağdıran ve toplumsal mekanizmadan uzağa çekildiğini sanan Flaubert bizim için yetenekli bir rantiyeden başka nedir ki? Onun o titiz sanatının arkasında, Croisset’deki rahat yaşam, bir annenin veya yeğenin sevecen ilgi ve özeni, sıkı bir düzen, tıkır tıkır işleyen bir ticari girişim; düzenli olarak paraya çevrilen kuponlar yok mu? Bir kitabın, bir kurum gibi sorgulanan ya da bir nesne olarak istatistiklere sokulan bir toplumsal olay haline gelmesi için uzun yıllar gerekmez; zaman içinde biraz geriye gitmekle, onun da döneminin çeşitli eşyalarına; mobilyası, giyimi, şapkaları, taşıtları ve besin maddelerine karışarak orada yerini aldığı görülür. Tarihçi bizim hakkımızda da şöyle diyecektir: “Şunu şunu yiyorlardı, şöyle şöyle giyiniyorlardı ve şunları okuyorlardı.” İlk demiryolları, kolera salgını, Canut’lerin [v]    ayaklanması, Balzac’ın romanları, sanayinin gelişmesi… Bunların hepsinin, Temmuz Monarşisi [vi]   denilen dönemin karakterini belirlemede aynı şekilde payları vardır. Hegel’den beri bütün bunlar çok söylendi ve tekrarlandı; biz şimdi bundan pratik sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

Yazarın elinde çağından kaçmak için hiçbir olanak bulunmadığına göre, kaçmaya kalkışacak yerde onu sımsıkı kucaklamasını istiyoruz; çağı onun tek şansıdır: ikisi de birbiri için yaratılmışlardır. Balzac’ın 48 günleri [vii]  karşısındaki kayıtsızlığına, Flaubert’in Komün olayı karşısındaki korkulu anlayışsızlığına, “yazık olmuş!” diyoruz; ama onlar için yazık olmuş: Önlerine çok büyük bir fırsat çıkmış, ama onlar bunu bir daha yakalayamamak üzere kaçırmışlar. Biz ise çağımızın hiçbir şeyini kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel çağlar vardır, ama bizimki budur; bu savaşın, belki de bu devrimin içinde, bu hayat verilmiştir bize, yaşanmak üzere. Sakın bundan, bir tür “halkçılık” (popülizm) havariliği yaptığımız sonucu çıkarılmasın; tam tersini savunuyoruz. Halkçılık, son gerçekçilerin yaşlılıklarında doğmuş zavallı, güçsüz çocuğudur ve bu haliyle o da bir “oyundan kaçma” denemesidir. Biz ise, tam tersine, oyundan kaçılamayacağma inanıyoruz. Dilsiz olsak, taş parçaları gibi sessiz dursak bile, bu eylemsizliğimiz gene de bir eylem olurdu. Hayatını Hititler üzerine romanlar yazmakla geçiren bir adam, tutum almaktan böyle kaçınmasıyla, gene de bir tutum almış olurdu. Yazar çağının içinde, bir duruma yerleşmiş olarak yer alır: Her sözün yankıları vardır, elbette her sessizliğin de… Ben Flaubert ile Goncourtları, Komün’ün ardından gelen kanlı cezalandırma dalgasından sorumlu tutarım, çünkü bunun engellenmesi yönünde bir satır bile yazmamışlardır. Bu onların işi değildi, denecek. Calas davası [viii]    Voltaıre’in işi miydi? Dreyfus’ün mahkûmiyeti Zola’nın işi miydi? Ya da Kongo’nun yönetimi Gide’in işi miydi? Bu yazarların her biri, yaşamının özel bir anında, kendi yazar sorumluluğunu, doğru olarak değerlendirmiştir. Alman işgali de bize kendi sorumluluğumuzu öğretti. Madem ki yalnız varlığımızla, varoluşumuzla bile çağımız üzerine etkide bulunuyoruz, öyleyse bu etki bilerek ve isteyerek yapılacaktır diyoruz. Burada bir noktaya açıklık getirmek gerek: Bir yazarın, kendi gücü ve yeteneğinin elverdiği ölçüde, geleceği hazırlamak kaygısıyla hareket etmesi az rastlanır bir durum değildir. Fakat, belirsiz, bulanık, kavramsal bir gelecek var ki, tüm insanlığı ilgilendiriyor ve hakkında da fazla aydınlanmış sayılmayız: Tarihin sonu var mı? Güneş bir gün sönecek mi? 3000 yılında sosyalist rejimlerde insanın durumu nasıl olacak? gibi…

Biz bu düşleri bilim-kurgu romancılarına bırakıyoruz. Bizim ilgi ve çabamızın konusu, kendi çağımızın geleceği olmalıdır. Bu pek sınırlı, çağdan zor ayırdedilebilen bir gelecektir — çünkü bir çağ, bir insan gibi önce bir gelecek demektir. Çağın içinde yer alan girişimlerden, sürmekte olan çalışmalardan, kısa veya uzun vadeli tasarılardan; çağın ayaklanmalarından, kavgalarından, umutlarından kurulu bir gelecek: Savaş ne zaman bitecek? Ülke nasıl yeniden kalkındırılıp donatılacak? Uluslararası ilişkiler yeniden nasıl düzenlenecek? Hangi toplumsal reformlar yapılacak? Gerici güçler zaferi kazanacak mı? Devrim gerçekleşecek mi ve bu nasıl bir devrim olacak? Biz işte bu geleceğe sahip çıkıyoruz ve başkasını da istemiyoruz. Elbette bazı yazarlar var ki, kaygıları daha az güncel, görüşleri bizimki kadar kısa değil. Aramızda dolaşıyorlar, ama burada yoklarmış gibi. Peki, nerede bunlar? Torunlarının torunlarının yanma gitmişler; oradan dönüp bu çağı, bizim çağımızı seyrediyorlar! Yok olup gitmiş ve tek kurtulan canlar olarak kendilerini bırakmış saydıkları bu çağı!.. Ama yanlış hesap içinde bu kişiler: Ölümden sonra gelecek ünün temelinde hep bir yanlış anlama vardır. Gelip kendilerini bizim aramızdan seçecek olan o torunlar hakkında ne biliyorlar ki? Ölümsüzlük korkunç bir sığınma yeridir: Bir ayak mezarın öte yanında, bir ayak beri yanında… Böyle yaşamak hiç de kolay değildir. İnsan günlük işleri nasıl çekip çevirebilir, onlara bu kadar uzaktan bakarken? Nasıl tutkuyla bir kavgaya katılabilir, zaferin zevkini nasıl tadabilir? Öyleyse, her şey eşdeğerli onlar için. Bize bakıyorlar ama görmüyorlar: Onların gözünde çoktan ölüp gitmişiz! Ve çağlarına boşverip, hiçbir zaman görmeyecekleri insanlar için yazdıkları romanlarına dönüyorlar. Hayatlarını ölümsüzlüğe çaldırmış bu yazarlar!

Biz ise çağdaşlarımız için yazıyoruz; dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz; bu, onu öldürmenin en sağlam yolu olurdu. Bir gün yok olacak olan, etten ve kandan, gerçek gözlerimizle bakıyoruz dünyamıza. Davamızı temyizde kazanmak istemiyoruz; ölümden sonra itibar iadesi de bizi hiç çekmiyor: Davalar burada, şimdi, biz hayatta iken kazanılır ya da kaybedilir.

Fakat bir tür edebi göresellik öğretisi kurmayı da düşünmüyoruz. Saf tarihsellik bizim beğenimize uygun değil. Zaten Bay Seignobos’un tarih kitaplarından başka yerde saf tarihsellik var mı ki! Her çağ, insanlık durumunun bir yönünü keşfedip dile getirir. Her çağda insan, Öteki’nin, aşkın, ölümün, dünyanın karşısında kendini yeniden tanımlar ve ne olduğunu yeniden belirler. Partiler F.F.I’ün [ix]   silahsızlandırılması veya yenik İspanyol cumhuriyetçilerine yardım gibi konularda kapıştığı zaman, işte bu metafizik seçim, bu biricik ve mutlak tasarım üzerine oynanır tüm oyun… Böylece, kendi çağımızın biricikliği içinde tutum alarak, sonunda ebedi olana ulaşmış oluruz. Bu tür toplumsal ve siyasal tartışmaların içinde yatan ebedilik değerlerini çıkarıp göstermek zaten yazar olarak bizlerin görevidir. Ama biz bu değerleri gidip anlaşılır bir gökyüzünde aramaya kalkmayız; onlar ancak kendilerini saran güncellik içinde ilgiye değer bizim için. Göreselci olmak şöyle dursun, biz açıkça ve vurgulayarak belirtiyoruz ki insan “mutlak” bir varlıktır. Ama zamanının ve çevresinin içinde, dünyasında, öyledir. Mutlak olan, bin yıllık tarihin bile değiştiremeyeceği şey, onun şu anda ve şu koşullar konusunda aldığı, şu benzersiz, yerine başkası konamayacak karardır. Mutlak, Descartes’tır: Öldüğü için artık önümüzde olmayan; kendi çağının içinde yaşayıp elinin altındaki araç ve olanaklarla günü gününe onun üstüne kafa yormuş; öğretisini, bilimlerin o çağdaki belli bir durumundan yola çıkarak kurmuş; Gassendi, Catesus ve Mersenneİe tanışıp ilişkiye girmiş; çocukluğunda şaşı gözlü bir kıza âşık olmuş; savaşa da katılmış, ayrıca bir hizmetçiyi gebe bırakmış; genel olarak “yetke” (otorite) ilkesine değil de özel olarak Aristoteles’in “otoritesine” saldırmış; ve silahı alınmış olsa da yenilmemiş olarak, kendi zamanında bir kilometre taşı gibi dikili duran adam… Göresel olan ise “Descartes’çılık” (cartesianisme)’tır: Yüzyıldan yüzyıla dolaştırılan, içinde herkesin ne koyduysa onu bulduğu, gezintisever felsefe. Ölümsüzlük peşinde koşarak bulamayız ebediliği; eserlerimizde, kadidi çıkmış, bir yüzyıldan öbürüne kolayca geçebilecek kadar içleri boşalmış ve önemleri yitmiş birkaç genel ilkeyi yansıttık diye “mutlak” olamayız. Olacaksak, çağımızın kavgalarına tutkuyla katıldığımız, onu tutkuyla sevdiğimiz ve onunla birlikte mahvolmayı gönüllü olarak kabul ettiğimiz için oluruz.

Özetlersek, niyetimiz, bizi çevreleyen toplumda bazı değişiklikler meydana getirilmesine katkıda bulunmak. Değişiklik deyince, ruhlarda değişmeyi kastetmiyoruz, ruhların yönetimini memnuniyetle, özel bir müşteri kitlesine sahip yazarlara bırakıyoruz. Materyalist olmamakla birlikte, ruhla bedeni hiçbir zaman birbirinden ayırmamış olan ve sadece  ayrıştırılamaz bir gerçekliği, yani insan gerçekliğim tanıyan bizler, insanın hem toplumsal durumunu hem de kendi kendisi hakkındaki tasarımını değiştirmek isteyenlerin yanında yer alıyoruz. Bu nedenle, gelecek siyasal ve toplumsal olaylar konusunda, dergimiz her durum ve olay için ayrı ayrı tutum alacak. Bunu siyasal açıdan yapmayacak, yani herhangi bir partinin hizmetine girmeyecek; fakat ortadaki savlardan her birinin esinlendiği insan tasarımını ortaya çıkarmaya çalışacak ve kendi savunduğu tasarıma uygun olarak fikrini söyleyecek. Verdiğimiz sözü tutabilir, görüşlerimizin birkaç okuyucu tarafından paylaşılmasını sağlayabilirsek, bundan öyle aşırı bir gurur da duymayacağız; sadece, mesleki vicdanımızı tekrar rahatlatabilmiş olmanın ve edebiyatın bizim için, aslında hiç çıkmamış olması gereken, öz çığırına geri dönüp yeniden bir toplumsal işlev olduğunu görmenin mutluluğuyla, kendimizi kutlayacağız.

Peki, ortaya çıkaracağınızı iddia ettiğiniz o insan tasarımı nedir? denecek. Yanıtımız şöyle olacak: Bu tasarım sokaklarda dolaşıyor ve biz de onu açığa çıkarmak iddiasında değiliz; yalnız onu biraz belirginleştirmek istiyoruz. Bu tasarıma ben “totaliter” diyeceğim. Fakat bu terim pek yerinde bulunmayabilir; son yıllarda hayli karalanmış; insan kişiliğini değil baskıcı ve anti-demokratik bir devlet biçimini nitelemek için kullanılmış olduğundan, burada bazı açıklamalarda bulunmak gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki burjuva sınıfı, entelektüel bakımdan, “çözümleme zihniyetini” kullanmasıyla tanımlanabilir; bu kafanın başlangıç postulası ise, bileşik nesnelerin, zorunlu olarak, basit öğelerin bir düzen içinde bir araya gelmeleri şeklinde tanımlanmaları gerektiğidir. Bu ilke vaktiyle, burjuvazinin, elinde, Eski Rejim’in kalelerini yıkmak için bir saldırı silahı olarak kullanıldı. Her şey çözümleme konusu oldu: Aynı atılım içinde, havayla su öğelerine; insan zihni kendisini oluşturan izlenimlerin toplamına; toplum da içindeki bireylerin toplamına indirgendi. Bütünler silindi; birleşimlerin raslansallığı içinde meydana gelen soyut toplamalar olup çıktılar. Gerçeklik, ayrışma işleminin en sonunda elde kalan terimlere sığındı. Bu en alttaki öğeler —bu da çözümleme zihniyetinin ikinci temel varsayımı— ister serbest durumda bulunsunlar, ister çeşitli bileşiklere girsinler, temel niteliklerini ve özelliklerini, hiç değişmemecesine koruyorlardı. Böylece, oksijenin, hidrojenin, azotun; zihnimizi oluşturan en ilkel izlenimlerin “değişmez doğası” gündeme geldi; değişmez “insan doğası” kavramı ortaya çıktı. Çemberin çember olduğu gibi, insan da insandı; öyle yaratılmıştı, öyle kalacaktı. Birey ister tahtlara çıkarılsın, ister sefalete batırılsın, özünde hep kendisiyle özdeş kalıyordu, çünkü bir tür oksijen atomu gibi tasarlanmıştı: Hidrojenle bırleşıp suyu, azotla birleşip havayı oluşturan, ama ıç yapısı bunlardan hiç etkilenmeyen bir nesne. İnsan Hakları Bildirgesi bu ilkelere göre hazırlandı. Çözümleyici kafanın tasarladığı toplumun içinde, “insan doğası”nın taşıyıcısı, katı ve ayrışmaz bir parçacık olan birey, konserve kutusunun içindeki bezelye taneleri gibi yer alır: Yusyuvarlak, içine kapanık, iletişime kapalı. Bütün insanlar eşittir: Yani hepsi insan özünden eşit olarak pay alırlar. Bütün insanlar kardeştir: Kardeşlik, ayrı moleküller arasında edilgin bir bağdır; çözümleyici kafanın tasarlayamadığı bir eylem veya sınıf dayanışmasının yerini tutar. Kardeşlik ilişkisi, çözümleyici toplumda bireylerin basitçe, mekanik olarak yan yana konmuş olmalarını maskeleyen, sadece duygusal ve dıştan verilen bir ilişkidir. Bütün insanlar özgürdür. Tabii, insan olmakta özgürdürler! Bunun anlamı, politikacının eyleminin tamamen olumsuz (negatif) olması gerektiğidir: Onun işi insan doğasını yapmak, biçimlendirmek değildir; gelişip açılmasını köstekleyen engelleri kaldırsın, yeter… Böylece, Tanrıya, doğuma ve soya, yaşa vb. bağlanan ve insanlar arasında doğal olarak farklılıklar bulunduğu fikrine dayanan çeşitli “hakjarı” yıkmak arzusunda olan burjuvazi, güttüğü davayı çözümleme zihniyetinin amacıyla birleştirerek, bu işte kullanmak üzere “evrensel” (veya “tümel”) mitosunu kurdu.  Çağdaş devrimcilerin aksine, burjuvazi isteklerini ancak sınıf bilincinden vazgeçmek pahasına gerçekleştirebildi: Kurucu Meclis’teki Tıers-Etats  [x]   temsilcileri kendilerini sadece “insan” sayıyorlardı ve tam da bundan ötürü burjuva idiler.

Yüz elli yıl sonra, çözümleme zihniyeti hâlâ burjuva demokrasisinin resmi öğretisi; yalnız artık bir savunma silahı haline gelmiş bulunuyor. Eski Rejim’in kuramlarının “sentetik” gerçekliğini görmemezlikten geldiği gibi, şimdi de sınıf gerçeğini görmeyi reddetmek, burjuvazinin çok işine geliyor. Ortada hâlâ sadece insanlar görmekten ve ne kadar çeşitli olursa olsun, bütün durumlarda insan doğasının özde aynı kaldığını öne sürmekten vazgeçmiyor; ama bunu proletaryaya karşı yapıyor. Ona göre, bir işçi her şeyden önce bir insandır —herkes gibi bir insan. Anayasa bu adama oy hakkı ve düşünce özgürlüğü sağlamışsa, o da kendi “insan doğasını” bir burjuva kadar dile getirebilecek, gerçekleştirebilecektir. Bazı polemikçı yazarlar çok kez burjuvayı, kendi ayrıcalıklarını savunmaktan başka düşüncesi olmayan asık suratlı bir hesap adamı olarak betimlemişlerdir. Aslında insan burjuva doğmaz, kendini burjuva kılar; bunu, kolektif gerçekliklerin algılanmasını dışlayan, belli bir çözümleyici dünya görüşünü bir daha bırakmamak üzere benimseyip, herkese de kabul ettirmeye yeltenmek suretiyle gerçekleştirir. Demek ki burjuvanın savunması, bir anlamda, sürekli bir durumdur; burjuvazinin kendi varlığından ayrılmaz. Fakat kendini hep hesap biçiminde dışa vurmaz; burjuvanın kendine kurduğu dünyanın içinde kalenderlik, özge-severlik, hatta yüce gönüllülük gibi erdemlere de yer bulunur. Ancak burjuvanın iyilikleri, bireyde ete kemiğe bürünmüş sayılan evrensel insan doğasına yönelik kişisel eylemlerdir. Bu anlamda, ancak ustaca bir propaganda kadar etkili olabilirler; zira bu iyiliklerden yararlanan kimse onları, sunuldukları koşullarda, yani kendisini bir insan bireyinin karşısında —onun gibi tek— bir başka insan bireyi olarak düşünmek koşuluyla, kabul etmek zorundadır. Burjuvanın iyilikseverliği, “insan sevgisi”, kardeşlik masalını besleyip sürdürmeye yarar.

Fakat bir başka propaganda daha var ki; yazar olduğumuza ve bunun ajanlığını bilinçsiz olarak yazarlar yaptığına göre, bizlerı özellikle ilgilendiriyor. Yukarda eleştirdiğimiz, yazıcının sorumsuzluğu.efsanesi de kaynağını çözümlemeci zihniyetten alıyor. Burjuva yazarlar kendilerini kutudaki bezelye taneleri gibi gördüklerinden, öteki insanlarla aralarındaki dayanışma bağları da onlara sadece mekanik bir şey, yani basit yanyana konmuşluk durumu olarak görünüyor. Yaptıkları işi yüce bir edebi görev, bir büyük misyon saysa-lar bile, kendilerinin ve eş-dostlarınm “doğasını” betimlemekle bu görevi yerine getirmiş olduklarını düşünüyorlar: Öyle ya, madem ki bütün insanlar aynı hamurdan, bu yazarlar herkesi kendileri hakkında aydınlatınca bütün insanlara hizmet etmiş olmuyorlar mı?.. Hareket ettikleri temel ilke çözümlemeciliğin postulası olduğundan, kendi kendilerini tanımak için de çözümleme yöntemini kullanmak onlara gayet doğal geliyor. En yetkin örneğini Proust’un eserlerinde bulduğumuz “entelektüalist” psikolojinin kökeni de işte burada. Proust, bir oğlancı olarak, Ssvann’ın Odette’e duyduğu aşkı betimlemekte kendi eşcinsellik deneyimlerinden yardım görebileceğini sandı. Burjuva olarak, zengin ve aylak bir burjuvanın, kapatması olan bir kadına duyduğu sevgiyi, bütün sevgilerin ilk örneği (prototipi) gibi sundu. Demek ki, bazı “evrensel” tutkuların varlığına inanıyordu: Öyle tutkular ki, onları hisseden bireylerin cinsel karakterleri, toplumsal durumları, mensup oldukları uluslar veya yaşadıkları dönemler değişse bile, tutkunun yapısı ve işleyiş biçimi fark edilir ölçüde değişikliğe uğramıyordu… Bu değişmez duygu hallerini böylece “izole” ettikten sonra, onları daha küçük alt birimlere, “elemanter parçacıklarına”, indirgemeye de girişebilirdi. Çözümlemeci yaklaşımın ilkelerine bağlı olduğundan, duyguların da bir diyalektiği olabileceği aklına bile gelmiyor, burada sadece “mekanizmalar” görebiliyordu. Görüldüğü gibi, çağdaş burjuvazinin geri çekilme mevzilerini oluşturan toplumsal atomizm, peşinde psikolojik atomizmi de getiriyor. Proust kendisi için burjuvalığı biçmiştir kaftan olarak ve burjuva propagandasının suç ortaklığını üstlenmiştir; çünkü esen, “insan doğası” mitosunun yayılmasına katkıda bulunmaktadır.

Biz çözümlemeci zihniyetin artık devrini tamamladığına ve bugün onun tek işlevinin devrimci bilinci.bulandırmak ve insanları, ayrıcalıklı sınıfların yararına, birbirinden soyutlamak olduğüııa inanıyoruz. Proust’un entelektüalist psikolojisine inanmadığımız gibi onu zararlı da buluyoruz. Onun tutkulu aşk çözümlemesini örnek olarak seçtiğimize göre, üzerinde kendisiyle her türlü anlaşmayı reddettiğimiz başlıca noktaları sıralarsak, okuyucuyu aydınlatmış olacağımızı sanıyoruz.

En başta, aşk tutkusunun (amour-passion), insan ruhunun yapı öğelerinden bir duygu olduğu fikrini a priorı olarak kabul etmiyoruz. Deniş de Rougemont’un ortaya attığı gibi, bu duygunun pekâlâ Hıristiyanlık ideolojisiyle ilişkili tarihsel bir kökepi olabilir. Biz, genel olarak, bir duygunun her zaman belli bir yaşam tarzının, belli bir dünya görüşünün dışa vuruluşu olduğunu düşünüyoruz; bunlar bir toplumsal sınıf veya bir çağın ortak malıdır; söz konusu duygunun gelişimi, evrimi de ne idüğü bilinmeyen bir iç mekanizmaya değil, bu tarihsel ve toplumsal etmenlere bağlıdır.

İkinci olarak, bir insan duygulanımının (affection) birbirini değişikliğe uğratmadan yan yana durabilen moleküler taneciklerden oluştuğu fikrini kabul edemeyiz. Biz onu iyi kurgulanmış bir makine değil, “organize” bir bütün, bir “form” sayıyoruz. Aşkın çözümlenmesinin yapılabileceğini

düşünemiyoruz, çünkü bu duygunun gelişimi de, bütün ötekiler gibi, diyalektik’tir.

Üçüncü olarak, bir “dönme”nin aşkının, normal bir insanınkiyle aynı nitelikleri taşıyacağına da inanmıyoruz. Eşcinsel aşkın gizli ve yasak niteliği, büyücülük törenine benzemesi, bir tür eşcinsel mason derneğinin varlığı ve eşcinselin arkadaşını da birlikte cehenneme sürüklediğini düşünmekten doğan vicdan huzursuzluğu… Bütün bunlar, bize göre, aşk duygusunu baştan başa ve evriminin en ufak ayrıntılarına kadar etkileyen olgulardır. Bir insanın çeşitli duygularının yan yana konmuş birimler olmadığını; bütün duygulanımın (affectivité) sentetik bir bütün oluşturduğunu ve her bireyin kendine özgü bir duygular dünyasında hareket ettiğini savunuyoruz.

Dördüncü olarak, bireyin köken, sınıf, çevre ve ulusunun, onun duygusal yaşamını etkilemeyen basit yan koşullar olduğu fikrini reddediyoruz. Tam tersine, her duygulanım, ruhsal yaşamın öbür formları gibi, bireyin toplumsal konumunu dışa vurur. Ücret alan, yaptığı işin araçlarına sahip olmayan, bu iş tarafından maddenin karşısına yapyalnız çıkarılan ve sınıf bilincine vararak baskı ve sömürüye karşı kendini savunan bir işçi hiçbir durumda, mesleğinin öteki burjuvalarla nezaket ilişkisi içine koyduğu, çözümlemeci kafalı bir burjuva gibi duyamaz, duygulanamaz.

Böylece biz, çözümlemeci zihniyete karşı, bıreşımcı (sentetik) bir gerçeklik görüşünü öne sürüyoruz; bunun temel ilkesi, ne olursa olsun bir bütünün, kendi parçalarının toplamından doğaca farklı olduğudur. Bize göre insanların ortaklaşa sahip oldukları şey bir “doğa” değil, bir metafizik durumdur; bununla, insanları apriori olarak sınırlayan zorlayıcı koşullar bütününü; doğma ve ölme, sonlu olma, ve dünyada öteki insanlar arasında var olma zorunluluğunu kastediyoruz. Bunun dışında her konuda insanlar; fikirleri, mizaçları ve eylemleri ikincil ve bağımlı yapılar olan, ayrıştırılamaz bütünlükler oluştururlar; bunların temel karakteri de bir duruma oturtulmuş (sıtué) olmaktır; birbirlerinden farklılıkları, durumlarının farklılığından ibarettir. Bu anlamlı bütünlüklerin birliği, dışa vurdukları anlamdır; ister yazı yazsın, ister imalat zincirinde çalışsın; ister bir kravat seçsin, ister bir kadın, insan hep bir şeyleri dışa vurur: Mesleki çevresini, ailesini, sınıfını… ve en sonunda, bütün dünya karşısında da belli bir “durumda” bulunduğundan, dünyayı da dışa vurur. Bir insan bütün dünya demektir. Her yerde vardır, her yerde eylemde bulunur, her şeyden sorumludur ve yazgısı da her yerde, Paris’te, Postdam’da, Vladivostok’ta, belirlenmektedir. Biz bu görüşlere, doğruluklarına inandığımız için, yaşadığımız dönemde toplumsal bakımdan yararlı oldukları için ve düşünenlerin çoğunun bunları az çok sezinlediklerini ve istediklerini hissettiğimiz için katılıyoruz. Dergimiz, gücünün yettiği ölçüde, sentetik bir insanbilim kurulmasına katkıda bulunmak istiyor. Fakat yine vurgulayalım, amaç sadece saf bilgi alanında bir ilerlemeye hazırlık değil: Saptadığımız uzun vadeli hedef, bir Kurtuluş’tur. İnsan bir bütünlük (totalité) olduğuna göre, onu oluşturan öteki etkenlere hiç dokunmadan sadece oy hakkı vermek yeterli değildir: Kendisini bütünüyle kurtarması gerekir; yani, hem biyolojik yapısı hem de ekonomik koşullanmışlığı, hem cinsel kompleksleri hem de durumunun siyasal verileri üzerine etkide, eylemde bulunarak, kendini başka kılması zorunludur.

Ne var ki, bu sentezci görüş de ağır sakıncalar içerebilir: Öyle ya, eğer birey, çözümleme zihniyetinin keyfi olarak yaptığı bir “seçim”den ibaretse, çözümlemeci görüşlerden vazgeçildiği takdirde kişinin egemenliğinin yerine kolektif bilincin egemenliği konmuş olmaz mı? Bu durumda, sentezci görüş hak ettiği uygulamayı göremeden, bütün-insan (l’homme-totalité) daha görünür görünmez “sınıf” tarafından yutulup kaybolacaktır; var olan yalnız sınıftır artık, kurtarılması gereken de odur!.. İyi ama, denecek, sınıf kurtarılınca, kapsadığı insanlar da kurtarılmış olmaz mı? Zorunlu olarak öyle olacağı söylenemez: Hitler Almanyasının zaferi, tek tek her Almanın da zaferi sayılabilecek miydi? Ayrıca, sentezleme işlemini nerede durdurmalı? Yarın birileri çıkıp sınıfın da, örneğin “ulus” gibi, daha geniş bir bütüne bağlı ikincil bir yapı olduğunu söylemeyecek mi? Naziliğin kimi solcu kafalara son derece çekici gelmesi de hiç kuşkusuz bütüncü görüşü mutlaklık noktasına vardırmasıydı: Nazi kuramcıları da çözümlemenin kötülüklerini, demokratik özgürlüklerin soyut niteliğini kınıyorlar; Nazi propagandası da yeni bir insan yaratma tezini savunuyor, Devrim ve Kurtuluş sözlerini dilinden düşürmüyordu. Sadece, proletarya sınıfının yerine proletarya uluslar konuyordu, o kadar. Bireyler sınıfın bağımlı fonksiyonları, sınıflar ulusun fonksiyonları, uluslar da Avrupa kıtasının fonksiyonları durumuna indirgeniyordu. Alman işgaline uğrayan ülkelerde işçi sınıfının kitle halinde işgalciye karşı çıkması, devrimci özlemlerinin zedelendiğini hissetmesi kadar, kişinin kolektivite içinde erimesi fikrine karşı yatıştırılamaz bir tiksinti duymasındandır.

            Görülüyor ki çağımızda insan vicdanı çözülmez bir ikilem (antinomie) içinde bocalamakta… Her şeyden önce insan kişisinin onur ve haysiyetine, özgürlüğüne, elinden alınamaz haklarına önem verenler, bu tutumları dolayısıyla, bireyleri gerçek varoluş koşullarının dışında tasarlayan, onları değişmez ve soyut bir “doğa” ile donatan, birbirlerinden soyutlayan ve aralarındaki dayanışmaya gözünü kapayan çözümleyici zihniyete uygun biçimde düşünmeye eğilim gösteriyorlar. İnsanın kökünün topluluk içinde olduğunu anlamış olan ve ekonomik, teknik ve tarihsel etkenlerin önemini vurgulamak isteyenler ise kişileri gözardı edip sadece grupları gözönüne alan sentezci zihniyete yöneliyorlar. Bu antinomi, örneğin, sosyalizmin kişisel özgürlüklere taban tabana karşıt olduğu şeklindeki yaygın inançta iyice beliriyor. Böylece, kişinin özerkliğinden vazgeçmek istemeyenler, za-

rarlı sonuçlarını herkesin bildiği kapitalist liberalizmden başka gidecek yer bulamıyorlar; ekonominin toplumcu ilkelere göre örgütlenmesini isteyenler ise, bunu gidip şu veya bu totaliter ve buyurgan rejimden istemek zorunda kalıyorlar. Günümüzdeki iç huzursuzluğu ve bunalım, bu iki ilkenin en aşırı sonuçlarının kimse tarafından kabul edilemeyişinden doğuyor: İyi niyetli demokratlarda bir parça “sentezcilik”, sosyalistlerde de biraz çözümlemecilik var. Örneğin, Fransa’da radikal partinin durumunu hatırlayalım. Bunun kuramcılarından biri bir kitap yayınladı; adı “İktidara Karşı Yurttaş”. Bu başlık onun politikayı nasıl tasarladığını gösteriyordu: İnsan doğasının molekül halindeki temsilcisi olan tek ve soyut “yurttaş”, seçtiği adamları denetlese ve gerektiğinde onları özgür yargısı ile yargılasa, her şey çok iyi gidecekti! Ama radikaller başarısızlıklarını kabul etmemezlik edemediler; bu büyük partinin, 1939’da, artık ne iradesi, ne ideolojisi, ne de programı vardı; kendisi de oportünizm batağına saplanıp kalmıştı. Neden? Çünkü siyasal çözüm kaldırmayan sorunları siyasal olarak çözmeye kalkışmıştı. En iyi düşünürler bile bu duruma şaşıyorlardı: İnsan “politik hayvan” olduğuna göre, nasıl oluyordu da ona siyasal özgürlükleri vermekle bütün sorunları kesin olarak çözülmüş olmuyordu?.. Parlamenter kuramların serbestçe işleyişi, sefalet, işsizliği, tröstlerin baskısını ortadan kaldırmayı neden başa-ramıyordu? Partilerin kardeşçe karşıtlıklarının ötesinde bir sınıf kavgası neden çıkıyordu karşımıza? Çözümlemeci yaklaşımın sınırlarını fark etmek için fazla uzağa gitmek de gerekmiyordu. Radikalizmin sürekli olarak sol partilerin bağlaşımının (alliance) peşinde koşması, neye sıcak baktığını ve bulanık özlemlerinin onu hangi çığıra doğra güttüğünü açıkça gösteriyordu; ama belli-belirsiz sezinlediği sorunları, bırakın çözmeyi, sadece dile getirmesini sağlayacak zihinsel teknikten bile yoksun bulunuyordu.

Öteki kamptaki kararsızlık da daha az sayılmaz. İşçi sınıfı kendini demokratik geleneklerin mirasçısı sayıyor ve kendi özgürlüğünü demokrasi adına istiyor. Oysa, gördüğümüz gibi, demokratik ideal, tarihsel olarak, özgür bireyler arasında bir toplumsal sözleşme biçiminde karşımıza çıkıyor. Böylece; Rousseau’nun çözümlemeci hak arayışları ile Marksizmin sentezci istekleri kafalarda sık sık birbirine giriyor, zihinleri bulandırıyorlar. Öte yandan işçinin teknik formasyonu da onda çözümleme zihniyetini geliştiriyor. Maddeye ilişkin sorunları o da, bilim adamı gibi, çözümleme yoluyla ele almak zorunda. İnsanlara yöneldiğinde de, onları anlamak için, işinde kullandığı usyürütme yöntemlerine başvurma eğiliminde. Böylece insan davranışları üzerinde de, XVII. yüzyıl Fransa’sında geçerli olan görüşlere yakın bir çözümlemeci psikoloji uyguluyor.

Bu iki tür açıklamanın aynı anda var olması, dalgalanma ve kararsızlık belirtisi; Marksizmin, savunduğu bütüncül sınıf kavramına uygun bir sentezci psikolojiye henüz kavuşamadığını yeterince açık olarak gösteriyor.

Bize gelince, sav ile karşısav arasında çekiştirilmek istemiyoruz: Kırk katırı da reddediyoruz kırk satırı da… Bir insanın, durumu tarafından bütünüyle koşullansa da, indirgenemez bir “belirlenmemişlik merkezi” olabileceğini güçlük çekmeden kavrayabiliyoruz. Toplumsal alanın içinden kesilip çıkarılan bu “öngörülemezlîk” dilimi, bizim özgürlük diye adlandırdığımız şeydir ve “kişi” de özgürlüğünden başka bir şey değildir. Bu özgürlüğü “insan doğasının” metafizik bir gücü olarak düşünmemek gerek; o ayrıca, ne istediğini yapma serbestliğidir, ne de zincire vurulsak bile elimizden alınamayan bir çeşit iç sığınak… İnsan ne isterse yapamaz, ama gene de ne olduğundan sorumludur: İşte gerçek bu! Aynı anda bu kadar çok nedenle kendini açıklayan insan, bu “kendinin” yükünü sırtlanmaya sıra gelince yapyalnızdır. Bu anlamda özgürlük bir lanetlenme gibi düşünülebilir ve öyledir de. Ama yine de insanın yüceliğinin biricik kaynağıdır. Bu olgu hakkında Marksistler de, açıkça söylemeseler bile, içlerinden bize hak vereceklerdir, çünkü bildiğimiz kadarıyla, ahlak yargılarında ve kınamalarında bulunmaktan onlar da geri durmuyorlar!.. Kalıyor bu olguyu açıklamak: Ama bu filozofların işi, bizim değil. Biz yalnız şu noktaya işaret edeceğiz: Her ne kadar toplum kişiyi yaparsa da, Auguste Comte’un “öznelliğe geçiş” adını verdiği olaya benzeyen bir geri dönüşle, kişi de toplumu yapar. Geleceği olmazsa bir toplum sadece bir hammadde yığınıdır; bu gelecek ise, o toplumu oluşturan milyonlarca insanın, güncel durumların ötesinde, kendi kendileri hakkında yaptıkları tasarımlardan başka bir şey değildir.

İnsan bir “durum”dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp duymakta özgür değildir; ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerektir. Bir insan özgürlüğü tarafından kendisine bir anlam yüklenmedikçe, “durum” kendi başına kişilik taşımaz. Bir özgürlük ona katlanmadıkça ya da karşı çıkmadıkça; başka deyişle, bir insan kendini oraya yerleştirerek ona bir anlam seçmedikçe, “durum” ne katlanılır, ne de katlanılmaz diye nitelenebilir. Ancak bu yapılmışsa, bu özgür seçimin içinde, durum belirleyici olur, çünkü kendisi de üst düzeyden belirlenmiştir (surdéterminée). Hayır, işçi burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde, ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerektir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir “merci” yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın varolduğu gibi varolmaz: işçi, kendi kendini işçi yapmalıdır. Sınıfı, ücreti, işinin niteliği tarafından bütünüyle; duygularına ve düşüncelerine varıncaya dek, koşullanmış iken, kendinin ve yoldaşlarının durumuna verilecek anlamı kararlaştıran odur; kendini boyun eğen ya da başkaldıran olarak seçmesine göre, tamamen özgür olarak, emekçi sınıfına ya süresiz bir ezilme ve aşağılanma geleceği, ya da bir kazanım ve zafer geleceği sunan da odur. Ve işte bu seçimin sorumluluğunu taşır. Seçmemekte özgür değildir: Kıstırılmış ve adanmıştır durumuna (engagé), zira seçmemek de bir seçimdir! Fakat seçmekte, yani bir hamlede hem kendi yazgısını, hem bütün insanların yazgısını, hem de insanlığa verilecek değeri belirlemekte özgürdür. Böylece kendini hem işçi hem de insan olarak seçer ve aynı zamanda proletaryaya bir anlam vermiş olur, işte bizim kafamızdaki insan böyle bir varlıktır: Bütün insan. Bütün olarak “durumuna tutulmuş” (engagé), ama bütün olarak özgür… Fakat kurtarılması gereken de işte bu özgür insandır! Bu, onun seçim olanaklarını genişleterek yapılabilir. Bazı durumlar, biri ölüm olan iki seçenek sunarlar. Öyle çalışılmalı ki, insan tüm koşullarda yaşamı seçebilsin…

Dergimiz tüm çabasını, kişinin özerkliğini ve haklarını savunma yolunda harcayacak; onu bir araştırma aracı olarak tasarlıyoruz: Burada dile getirdiğim fikirler, somut güncel sorunların incelenmesinde yol gösterici olarak işimize yarayacak. Bu sorunlara hepimiz ortak bir zihniyet içinde yaklaşıyoruz, ama belli bir siyasal veya toplumsal programımız yok; her makale yalnız yazarını bağlayacak. Zamanla genel bir çizgi belirsin istiyoruz sadece. Aynı zamanda, okuru görüşlerimize yaklaştırmak için bütün  edebiyat türlerinden yararlanacağız: Bir şiir ya da bir roman, bu görüşlerden esinlendikleri takdirde, onların gelişip yayılmasına elverişli ortamı kuramsal bir yazıdan daha iyi yaratabilirler. Ancak, bu ideolojik içerik ve bu yeni niyetler, roman türünden ürünlerin biçimlerini ve tekniklerini etkileme olasılığını da taşırlar; eleştiri yazılarımız, amacımıza en uygun —yeni ve eski— edebiyat tekniklerini ana çizgileriyle tanımlamaya çalışacak. Güncel sorunların irdelenmesini, elimizden geldiği kadar sık tarihsel incelemeler yayınlayarak desteklemeye çalışacağız. Bu incelemeler, Marc Bloch ve H. Pirenne’in ortaçağı konu alan çalışmaları gibi, yukarıda dile getirdiğimiz ilkeleri ve onların gerektirdiği yöntemi kendiliğinden eski çağlara uygulayan, başka deyişle, tarihi keyfi olarak birtakım tarihçilere (siyasal, ekonomik, ideolojik tarihler, kurumlar tarihi, kişiler tarihi… vb.) bölme yaklaşımını bırakıp, konu aldıkları geçmiş dönemi bir “bütünlük” içinde, olduğu gibi bize getiren ve aynı zamanda hem dönemin kişilerde ve kişilerce dile getirildiği; hem de kişilerin dönem içinde ve dönem sayesinde kendiliklerini seçip belirledikleri fikrini benimseyen yazılar olacak.

Güncel haber/yorum yazılarımızda, kendi zamanımızı anlam taşıyan bir sentez olarak ele almaya ve bu amaçla, güncelliğin çeşitli dışavurum biçimlerini, modalardan ceza davalarına, siyasal olaylardan kafa ürünlerine, aynı sentezci görüş içinde konu edinmeye; onları tek tek değerlendirmekten çok hepsinde ortak olan “anlamları” bulup çıkarmaya çalışacağız. Bu nedenle, alışılagelmişin aksine, yetkin olmakla birlikte, savunduğumuz açıdan bize zamanımız üstüne hiçbir şey öğretmeyen bir eserin sözünü bile etmemekten çekinmeyeceğiz; buna karşılık, düşük nitelikli, ama bu haliyle bile zamanımızın bir yönüne tanıklık edebilen bir eser üstünde enine boyuna duracağız. Bu incelemelere her ay, olabildiğince çeşitli gerçek belgeler de ekleyeceğiz; bunlarda arayacağımız tek özellik, toplulukla kişinin karşılıklı iç içeliğini açık seçik göstermeleri olacak. Belgeleri anket ve röportajlarla da destekleyeceğiz. Röportajın bir edebiyat türü olduğu, zamanla bunların en önemlilerinden biri haline gelebileceği görüşündeyiz. Söylenenlerdeki anlamları anında ve sezgisel olarak kavrama yeteneği, bunları ustaca toparlayıp düzenleme ve okuyucuya kolayca ve dolaysızca çözebileceği sentetik bütünler sunma becerisi, bütün çalışma arkadaşlarımızda aradığımız niteliklerdir. Çağımızdan geleceğe kalması garanti olan eserler arasında birkaç röportajın da bulunduğunu hepimiz biliyoruz: “Dünyayı Sarsan On Gün” ve o harika “İspanya Vasiyetnamesi” gibi… Nihayet, haber/yorum sayfalarımızda, bizi ilgilendiren perspektifler çerçevesinde yazılmış psikiyatri incelemelerine en geniş yeri ayıracağız  Görülüyor ki projemiz çok iddialı; onu kendi başımıza gerçekleştiremeyiz. Yola küçük bir ekiple çıkıyoruz; bir yıl sonra sayımız önemli ölçüde artmazsa, girişimimiz başarısız olmuş demektir. Bütün iyi niyetli insanları  katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Nereden gelirse gelsin, bütün yazılar kabul edilecektir, yeter ki bizim düşüncelerimizle uyuşan görüşlerden esinlensinler ve ayrıca edebî bir değer de taşınlar. Sırası geldi, bir noktayı hatırlatayım: “Savgüden edebiyat” (litterature engagée) deyimini kullanırken, buradaki savgiütme (engagement) hiçbir şekilde edebiyat’ı unutturmamalıdır. Bütün uğraşımız, kendisine uygun olan edebiyatı sunmak suretiyle topluma hizmet etmek kadar, yeni bir kan aşılayarak.edebiyata da hizmet etmeye yönelik olmalıdır.

Türkçesi: İSMET BİRKAN

***

ÇEVİRMENİN NOTU:

“ENGAGEMENT” kavramının karşılanışına ilişkin not.

Kökü, “güvence olarak alman, verilen, elde tutulan şey; rehin, rehine” anlamındaki gage olan ve Fransız dilinde somut ve soyut pek çok bağlamda kullanılan geniş bir sözcük ailesi söz konusu.

Bu kökten türeyen engager eylemi, “rehine koymak” olan asıl anlamından başka, hepsi de: “[belli bir şeyin, durumun, sürecin…] içine sokmak, yerleştirmek, koymak.” gibi ortak bir semantik değer taşıyan sayısız anlamda kullanılıyor.

Bütün bunları karşılayacak, tek köke dayalı Türkçe bir sözcük ailesi kurmak mümkün değil; gerekli de değil.

Bu metinde, engag kökünden gelen sözcükler, hepsi de mecaz olarak, başlıca üç anlamda kullanılıyor:

1.”Chaque article n’engagera qtıe son auteur” örneği: Her makale sadece yazarını “işin içine sokuyor”, yani sorumluluk altına koyuyor, kurtulamayacağı kısıtlı bir duruma yerleştiriyor.

Bu anlamın karşılığı Öteden beri “bağlamak” olarak yerleşmiş; ben de bu sözcüğü kullandım; “Her makale yalnız yazarını bağlar.”

2.”L’ouvrier est engagé; pas libre de choisir…” örneği: İşçi [belli bir durumun içinde] yakalanmış, tutulmuş; oraya “batmış”, konmuş…

Bu kullanımın yerleşmiş bir karşılığı yok. Bağ-kökünü buraya önermek bence uygun değil, anlamca bir tür “bağlılık” söz konusu olsa da. Çünkü Fransızcanm “lier, attacher, joindre, (con) necter…” gibi sözcüklerinin köklerinden gelen bir sürü terimle zaten yükünü tutmuş olan bu köke bir de bu aileyi yüklemek insafsızlık olur ve de mesajımızın anlaşılmasına hiç yardım etmez.

Ne yapmalı? .

a)Öteki Avrupa dillerinin yaptığı yapılabilir. İngilizcede aynı kök ve aile bulunduğu halde, bu anlamda, engaged’ın yanı sıra italik olarak yazılmış engagé’ ye de pekâlâ rastlanıyor. Kendi “participe”inin ya anlamını uygun görmemiş, ya da yükünü ağır bulmuş; Fransızcasını olduğu gibi almış kullanıyor.

b)Ne olursa olsun, bir veya birkaç karşılık önerilebilir. Ben bunu yaptım. Terim olarak tutar mı bilmem, ama anlam oldukça iyi veriliyor gibi geldi bana: “İşçi kıstırılmış, durumuna adanmıştır.” Ya da: “Durumuna tutulmuş…” (“Tutul-“un iki anlamlılığı da lehte bir puan gibime geliyor.)

Bir nokta: Terimin anlattığı durumda “gönüllülük” kavramı yok. “Engagé” ilk istek dışı, istek öncesi bir durum. İstekle yapılması gerekirse, bunun ayrıca belirtilmesi gerek: S’engager gibi. (Burada anlam bu değil.) istekle, gönüllü olarak yapılan şey, zaten içinde bulunulan durumun üstlenilmesi, bilincine varılması, ona sahip çıkılması. (Nietzsche’nin amorfati’si gibi bir şey.) “İstesen de istemesen de durumun bu; ama sen bunu iste, üstlen ki dönüştirebilesin, aşabilesin; kabullenmezsen, dışında kalırsan, bunu yapamazsın… Ama sen bilirsin!..” Totalement engagé, et totalement libre! Et il faut liberer cet homme libre!

Kısaca “angaje olmak”, basitçe “bir şeye söz vermek” gibi anlaşılmamalı…

3.”Litterature engagé” örneği: Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyorum. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da bir artı puan.

Öyleyse:

Litterature engagée: Savgüden, savgüder, savgüdücü edebiyat, (ayrı da yazılabilir).

Engagement: Savgütme, savgüdüm…


[i] Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047

[ii] Les Temps Modernes, Sayı : 1; 1 Ekim 1945;  Jean-Paul Sartre, Situations II, Édition Gallimard, 1948. S.9

[iii] Ariel: Shakespeare’in kişilerinden. Hava cini. Toprağı (dünyayı) temsil eden haşarı Caliban’ı “yukarıdan” uslandırmaya çalışır.

[iv] Vesta rahibesi: Romalılarda, tanrıça Vesta’ya hizmet etmek üzere, ailelerinden alınan, tüm toplumsal ilişkileri koparılan kızlar.

[v] Lyon’da el tezgâhlarında ipekli dokuyan işçiler. 1831 yılında ücret anlaşmazlığı nedeniyle ayaklanıp kenti birkaç gün için ele geçirmişlerdi. Ayaklanma askerle bastırıldı.

[vi] 1830-1848 dönemi. Louis-Philippe’in meşruti krallığı. Çağdaş Fransız kapitalizminin yapılaşmaya başladığı dönem.

[vii] 23-26 Haziran 1948. Louis-Philippe’in döneminden sonra kurulan geçici hükümet zamanında, Parisli işçilerin ayaklanması. Yine ordu tarafından bastırıldı.

[viii] Toulouse’da haksız yere idam edilen Protestan Calas’ın itibarının iadesi için Voltaire’in verdiği ve sonuç aldığı uzun uğraş.

[ix] Forces Françaises de l’Interieur (İçerdeki Fransız Kuvvetleri). Alman işgaline karşı savaşan çeteler. Kurtuluştan (1945) sonra silahsızlandırılmaları sorun olmuştu.

[x] 1789 devriminin ilk meclislerinde, Soylular ve Rahiplerin dışında kalan “Üçüncü Sınıf” (yani “halk”; gerçekte Burjuva) temsilcileri.