JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Bu yazıyı Sartre’ın ölüm günü olan 15 Nisan’da siteye koymayı düşünüyordum. Erteletmeyi beceremezsem, bugün, 13 Nisan’da girecek. Sartre’ın öldüğü 15 Nisan 1980 günü Doğu Berlin’den Paris’e gelmiştim. Birkaç gün kalıp Televizyon Filmleri Pazarı için Cannes’a gidecektim. Bunlar oldu. Daha nice şeyler oldu hayatımızda. Aradan 40 yıl geçmiş. O günlerden Cannes’da yağan müthiş yağmurları ve yazdığım birkaç şiiri hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra Demir Özlü, karısı Ulla ile gelecek Stockholm’dan. Auberge de Venice’de yemek yiyeceğiz. 1920’lerde 30’larda Yitik Kuşağın yuvası Dingo Bar’ı idi bu yer.

İktidarı bırakmama talimleri yapan AKP ve Başyüce’yi tiksintiyle ve acıyla izliyorum buradan. Elbette izlemekle kalmayıp hesaplaşacağım.

Özdemir İnce

**************************

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Cumhuriyet gazetesinde “Sartre ve Biz”[i] başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, bu yazıyı yazmam bir zorunluluk oldu. Şu yaşadığımız günlerde neden Jean-Paul Sartre’a bir yazın ve düşünce pusulası olarak gereksinim duydum? Aslına bakarsanız, Sartre’a her zaman gereksinim duydum. İzinden gittim. Yalnızca şiirlerimi, denemelerimi değil gazete yazılarımı da kendime sorduğum  şu “Sartre olsa nasıl yazardı?” sorusunu omuzlarımda taşıyarak yazdım. Çevirilerimi bile aynı kaygıyı duyumsayarak yaptım. Varoluşculuk, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, kimilerini sandığı gibi bir berduşluk, serserilik, bohem yaşam yöntemi ve tarzı değildir, aksine tam anlamıyla bir sorumluluk felsefesidir: İnsan herkesten, her şeyden sorumludur.[ii] Özgür iradesiyle belli bir sava, düşünceye, ideale bağlanan yazar da “güdülen yazar” değildir. “Savgüden” (angaje; engagé) bir yazarı hiçbir kimse,(içinde yer alsa da)  hiçbir siyasal örgüt güdemez.

Bizim kuşak Sartre ile 1950’lerin ortasında tanıştı. Bu tanışıklığı belgelemek için İstanbul’daki kitaplığımda bulunan Sartre ve varoluşculukla ilgili kitapları bulup indirdim. Altı çizilmiş satırlar, sayfa kenarlarına yazılmış notlar, yıllar sonra buluşan iki sevgilinin gençliğini, geçmişini hatırlatıyordu. Sartre’ın Türkçe yayınlanan ilk kitabı Gizli Oturum’dan [iii] iki adet vardı kitaplıkta: Birini Nihat Ziyalan Eylül 1955’te bana armağan etmiş. Nihat 17-18 yaşında, ben 18-19 yaşımda. İkinci kitabı ben 3 Mayıs 1958 günü, Sartre’ı İngilizceden okuması dileğiyle Ülker Müdüroğlu’na armağan etmişim.Ülker o sırada 19-20 yaşında. Ülker yoldaşla üç yıl sonra evlendik.

Gizli Oturum’da Oktay Akbal’ın önsözü ile Oğuz Peltek’in Varoluşculuk Hümanizmadır [iv] adlı küçük kitaptan yaptığı özet çeviri çok önemlidir. Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün (Güney) ve ben taa 1955’te, Başyüce Hazretlerinin buyurduğu gibi “Tek Parti Diktatoryası”nın (!) kurduğu devlet yayınevi (MEB Yayınları) sayesinde, Mersin ve Adana’da Sartre ve Varoluşculuk konuşuyoruz. Şu feleğin işine bak!  1920’lerde canlanarak kök salan Türkiye aydınlanması,  karşı devrimci Demokrat Parti’nin iktidarına (1950) karşın devam etmekte. Edebiyat, şiir, resim, sinema, müzik, tiyatro alanlarında aydınlanma patlamaları… Yaşayan bilir. Kitaplığımdaki, konuyla ilgili  en eski kitaplardan biri Jochaim Ritter’in Varoluş Felsefesi .[v]

Bizde İkinci Dünya Savaşı sonrası demokratik muhalefet hareketleri kımıldamaya başlarken,  Fransa ve dünyada 1945 güzünden itibaren Jean-Paul Sartre moda olmaya başlar. Varoluşçuluk artık heryerdedir. Sartre Çağı başlamıştır. Saint-Germain-des-Prés’nin, kahvelerin, “Cave”ların [vi]  ve cazın şanlı dönemi başlamıştır.Varoluşculuk üzerine konferanslar birbirini izler. Bunlardan en ünlüsü  de Maintenant (Şimdi) adlı “Club”te verilen ve L’existantialisme est un humanisme  (Varoluşculuk Bir Hümanizmadır) adlıyla kitap olarak yayınlanacak olanıdır. Bu sırada Sartre giderek siyasetle ilgilenmeye başlar ve Marksizm’e yönelir. Bir süre sonra Komünistlerle arasına kara kedi girer. Artık hayatının sonuna kadar “siyaset”ten kurtulamayacaktır (siyasete angaje olacaktır)..

Bu sırada Türkiye’de de tuhaf şeyler olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sona  erer ermez, daha 1946 yılında, Varoluşculuk ülkemizi de onurlandırır. Olan-biteni Asım Bezırci’den okuyalım: [vii]

«Varoluşçuluğun yankıları, savaş ertesinde, yurdumuzda da kendini gösterir. Dergilerde bu konuda çeşitli çeviriler, tanıtma yazıları çıkar. 19.5.1946’da Tercüme dergisinde, “Yeni Görüşler” başlığı altında, varoluşçuluğu tanıtmak istiyen bazı çeviriler yayımlanır. Sabahattin Eyuboğlu,  Sartre’m “Les Temps Modernes”de çıkmış bir yazısını çevirir. (Aynı yazının bir başka çevirisi de 1.2.1946 günlü İstanbul dergisinde basılır.) Oğuz Peltek ile Erol Güney Merleau Ponty’den, Simone de Beauvoir’dan, D. Aury’den çeviriler yaparlar. Ayrıca, Sartre’dan «Existentialisme Bir Hümanizmadır» adlı konuşmayı kısaltıp özetliyerek Türkçeye aktarırlar. 1.5.1959 da A dergisi [viii] «Varoluş Filozofları ve Varoluşçuluk Özel Sayısı» nı çıkarır. Behçet Necatigil Rilke’den, Selâhattin Hilâv Heinemann’dan, Turan Oflazoğlu Nietzche ve Heidegger’den, Asım Bezirci Sartre’dan, Demir Özlü (Karl) Jaspers’den, Onat Kutlar (Gabriel) Marcel’den, Önay Sözer’le Sina Akşin Kierkegaard’dan, Refik Cabi Berdiaeff’ten bazı parçalar çevirirler. Bu ortaklaşa çalışmaların dışında, dergi ve gazetelerde, zaman zaman tekil çeviriler, inceleme ve eleştiriler yer alır. Demir Özlü’nün, kısa yazıları yayımlanır.»[ix]

Mümkün olsaydı, Asım Bezirci’nin [x] Sartre kitaplarını ve  hakkında yayınlanan yazıları kapsayan  listesini buraya aktarmak isterdim. Sartre aralarında Gizli Oturum olmak üzere birçok oyununu, öykü ve romanlarını 1950’den önce yazmış. İlk kez 1944 yılında sahnelenen Gizli Oturum (Huis Clos) 1950 yılında dilimizde yayımlanmış. 1946 yılında yayımlanan L’exitantialisme est un humanisme, Gizli Oturum’unTürkçe baskısınıniçinde yer almış… Birçok yapıtı 1955-1964 yılları arasında Türkçe yayınlanmış. Bu şunu gösteriyor ve kanıtlıyor:  1950 kuşağının gençleri bilgisayarın, internetin, faksın, cep telefonun bulunmadığı bir “basılı kağıt” dönem ve ortamında dünya edebiyatını çok yakından izlemekte ve “çok satar” tuzağına düşmeden gerçek edebiyatın başyapıtlarını tanımaktadır. Küçücük yayınevleri de dünya edebiyatını yakından izlemekte ve kitaplar veresiye basılıp   1 ve 3 lira dolaylarında satılmaktadır.

Yazgıdır: Sartre ve Varoluşculuk tartışmasına katılan fedailerin çoğu bugün unutulmuştur. O dönemde Oktay Akbal, S.Eyuboğlu, Behçet Necatigil tanınmış yazarlardır, Prof.Dr.Hilmi Ziya Ülken tanunmış bir bilim adamıdır ama  günümüzün büyük yazarları olan Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil  daha (belki) ilk kitaplarını yayımlamamış çaylak takımı içinde yer almaktadırlar. Ama tamamı 1945 yılında başlayan Sartre Çağı’nın rüzgarıyla kanatlanmış ve Cumhuriyet dönemi yazınının mimarları olmuşlardır.

Daha sonraki yıllarda Sartre, Camus ile birlikte ülkemizde yayımlanmayı sürdürdü. Can Yayınları J.-P. Sartre’ın  çok önemli romanlar, öyküler ve denemelerini yayınladı [xi]. Ama 1960’larda yapılan tartışmalar giderek tavsadı. Bu arada  Ithaki  Yayınları, Sartre’ın felsefi başyapıtı  Varlık ve Hiçlik’(L’être et le néant, 1943) 2009 yılında yayınladı. Bildiğim kadarıyla geleneksel “sükut” ile  alkışlandı. Ama ben fakir Hürriyet gazetesinde «Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik”i»[xii]  başlıklı bir yazı yayımladım. Bu arada Denis Bertholet’nin  İthaki yayınevi tarafından 2009 yılında  yayımlanan Sartre biyografisi son derece önemlidir. Varoluşculuk’un yazınsal ve felsefi boyutları üzerine yapılan tavsayıp neredeyse sona erdi ama Sartre’ın kitapları dilimize çevirilerek yayınlanmayı sürdürdü.

***

 Varoluşculuk düşüncesinin (“felsefesi” demek istemiyorum), “ Varlık özden önce gelir” (“L’Existence précède l’essence”)  düşüncesine dayanır. Bu, Sartre’cı varoluşculuğun temel cümlesidir. Daha sonra Sartre “İnsan kendini nasıl yaparsa öyledir” der. Dinsel inanca göre insan Tanrı’nın bir tasarımıdır (projesidir). Yani insanın  varlık  (iskeleti, eti,kanı, kemiği, organları…)  ile özü (ruh, doğa, yaratılış, yapı, maya, hamur) birlikte dünyaya gelir. İnsan kendi özüne müdahale edemez. Tanrı, insanın özünü (essence) önceden tasarlamıiş ve onu bu modele göre bir varlık (l’être) olarak yaratmıştır.

Varoluşculuk bu görüşü, daha doğrusu dinsel inancı kabul etmez. “İnsan önce bir varlık (l’être) olarak doğar ve daha sonra yaşadığı çağ ve ortam içinde kendi özünü (‘essence), bilinçlendikçe  kendi elleriyle inşa eder (kurar, yaratır)” der. Benim deyişimle “İnsan, kendini insan yapar!”  Varoluşculuğun “Varlık, özden önce gelir! (l’existence précède l’essence) formülü bu ilişkiden kaynaklanır. Sartre, Egziztansiyalim bir Hümanizma’da insanın yaptığı seçimlerle hayatının anlamını kendisinin belirlediğini söyler.[xiii]  “Varlık özden önce gelir” tersi ile (Öz varlıktan sonra gelir) formülü, dinsel kaderciliği reddeden tam anlamıyla dünyevî ve laik bir dünya görüşüdür.

Son olarak varoluşculuğun temel direği olduğu kadar en büyük anlaşılma sorunu içeren  “Engagement” ve “litterature engagée” kavramlarına değineceğim. Sartre, kurduğu ve günümüzde de Gallimard Yayınevi’nın kanatları altında yayımlanan Les Temps Modernes adlı derginin ilk sayısında (Ekim 1945) bir sunu yazısı yayımlamıştı. Bu yazı Situations, II’nin başında bie manifesto gibi yer alır. Önemi gereği 5 Mart 2019 günü siteme [xiv] (İsmet Birkan çevirisiyle) koyduğum bu metin varoluşcu savgüden (savgüder) edebiyatın amentüsü gibidir. 23 kitap sayfası tutan bu metin ancak bir Sartre kitabı içinde yer alabilir. 1994 yılının aralık sayısında Varlık dergisnde  yayımlanan bu metin, 1961 yılında yayınlanan bir kitapta[xv] yer alan sünnetli ve traşlı  bir çeviriyi onarmayı amaçlıyordu. Bu konuda çıkan tartişmada yazdığım yazıları Mevsimsiz Yazılar [xvi] adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

“ENGAGEMENT” (Savgütme, savgüdüm): Varoluşcu anlamda, kesinlikle “Güdülme”, “Güdümlü olma”, “Bir şeye söz verme” anlamı yok. Belki “Bağlanma” olabilir ama “Kendi özgür seçimi (iradesi) ile bir “şey”e bağlanma anlamında.

“LITTÉRATURE  ENGAGÉ (Savgüden, savgüder, sav güdücü edebiyat): Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyoruz. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da olumlu yönü.

Bu arada Sartre kitaplığımda ilginç bir kitap buldum :  Ego’nun aşkınlığı. [xvii] İlginçliğin ilk nedeni: Çevirmen Serdar Rifat Kırkoğlu’nun bir felsefeci olarak 30 sayfalık bir giriş metni yazmış olması. Sartre konusunda mükemmel bir yazı. İkincisi: Benim okurken sayfa boşluklarına yazdıklarım: “Tanrı’nın ve dinin tartışılmadığı, bunların yasa ve toplum baskısıyla korunduğu bir toplumda özgürlük yoktur.”  /  “İnsan özgürlüğün ne olduğunu bilmeden özgürleşemez.” / “Özgürlük = Felsefi+ siyasal.” /  “Tek Tanrı insanın özgürlüğünü elinden aldı.” Yazı konusu olacak başlıklar.

Ülkemizde neredeyse her eğilimden yazarın kullandığı, Marksist- varoşcu kökenli “Çağına tanık olma” deyişi var.Yüklenmeyi, eylemeyi içerir. Somut konuşalım: Kendini inşa etmiş gerçek insan yaşadığımız dünyada (dünyaya) tarafsız (nötr) kalamaz. Derginin bana ayırdığı yer tamamlandı Aşamam. Siz bu arada benim sitedeki yazıyı ve “Edebiyat Nedir?”i [xviii] okuyun. İlerde, bir yerde mutlaka buluşuruz.

ÖZDEMİR İNCE


[i] 5 Mart 2019

[ii] Dostoyeski.

[iii] Jean-Paul Sartre, Gizli Oturum, Çeviren: Oktay Akbal, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları (Modern Tiyatro Eserleri Serisi), 1950

[iv] L’Existantialisme est  un humanisme

[v] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, 1954.

[vi] Mahzen, yer altı gece kulübü.

[vii] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[viii] 1950 kuşağının en önemli dergisi. Google’dan araştırıız.

[ix] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[x] Asım Bezirci (1927-2 Temmuz 1993), İnceleme yazarı, eleştirmen. 1927 yılında Erzincan’da doğdu. 2 Temmuz 1993  günü Sivas’ta Madımak Oteli’nde İslamcılar tarafından yakılarak öldürüldü.1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek gazetesinde politik fıkralar yazmaya başladı. 

[xi] Aydınlar Üzerine ; Bulantı ; Duvar; Edebiyat Nedir? ;Özgürlük Yolları 1 / Akıl Çağı ;Özgürlük Yolları 2 / Yaşanmayan Zaman;  Özgürlük Yolları 3 / Yıkılış ;Öznellik Nedir? ; Sözcükler . 

[xii] Hürriyet gazetesi, 19 Temmuz 2009

[xiii] Dans L’existentialisme est un humanisme, Sartre explique que l’être humain, par ses choix, définit lui-même le sens de sa vie (l’existence précède l’essence).

[xiv] (www.ozdemirince.com)

[xv] Sabahattin Eyuboğlu – Vedat Günyol, Çağımızın Gerçekleri. Çan Yayınları 1961, s.71

[xvi] Doğan Kitap, 2002. S.199-214

[xvii] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, 2016 (Birinci Basım)

[xviii] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir? , De Yayınları, 1967; Can Yayınları, 2017 (8.basım).

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002