23 YIL ÖNCE (SONRA) RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Bugün bir kimlik ve düşünsel yapı kazısı yapacağız. Kazı malzemesi: Metin Sever ve Cem Dizdar’ın hazırladığı “2. Cumhuriyet Tartışmaları” (Başak Yayınları, 1993) adlı kitap. Yirmi adet Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (Turgut Özal,Mehmet Altan, Aydın Menderes, Hikmet Özdemir, Cengiz Çandar, Asaf Savaş Akat, Mete Tuncay, Toktamış Ateş, Bülent Tanör, Cem Eroğul, Yalçın Küçük, Melih Pekdemir, Sungur Savran, Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü, Aydın Çubukçu, Fikret Başkaya, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak ve Recep Tayyip Errdoğan) ile 1993 yılında İkinci Cumhuriyet, Ulus Devlet, Anayasa, Devlet, Laiklik, Reformlar, İslami Açılımlar, Kürtçülük Sorunu konularında söyleşi yapılmış. Kitap bu söyleşilerden oluşuyor. Kitabın sonunda basın cenahından Orhan Gökdemir,Güneri Civaoğlu, Mehmet Ali Birand, Coşkun Kırca, Çetin Altan gibi kalemlerin (yayınlanmış yazılarından) de görüşlerine yer verilmiş.

Adı geçen kitap yayın tarihinden itibaren, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan bağlamında benim önemli bir başvuru kaynağım oldu. Kitap 2000’li yılların başından itibaren piyasada bulunmuyordu. Konuyu kitabın hazırlayıcılarından Metin Sever ile konuştum (E-Posta ile yazıştım), yayıncı bulamıyorlarsa kendilerine yardımcı olacağımı ilettim. Bana, söyleşilerin üzerinden zaman geçtiğini, söyleşi yapılanlardan kimilerinin görüş değiştirdiklerini bildirdi. Bence aynı kişilerle ikinci bir söyleşi yapılabilir, söyleşi yapılanlara yenileri eklenebilirdi.

Gene bence: Söylenen, yazılan, yayınlanan hiçbir şey yok olmaz. Düşünceler değişebilir ama yok olmaz. Düşünce “çocuk” gibidir, reddedemesiniz. Recep Tayyip Erdoğan gibi kendine sadık insanlar da var. Söyleşiyi okuduğunuz zaman siz de göreceksiniz. Örneğin 1923-1950 dönemini “dikta” olarak tanımlıyor, ama kendinin ve AKP’nin yaptıklarıyla karşılaştırılacak olursa, o dönem Zemzem suyuyla yıkanmış gibidir.

1993 yılında “Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile dü­zenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey” diyor. Demokratik düzende seçimle ancak iktidarların değişebileceğini, rejim değişikliği olamayacağını, rejimin ancak ihtilal ile, darbe ile değişebileceğini sanki bilmiyor. Hala bilmiyor.  Ya da beyin yıkıyor.

Kürt sorunu için “Osmanlı eyaletler sistemi”ni öneriyor. Osmanlı döneminde Anadolu’da eyalet yoktur. Misak-ı Milli dıçında kalan eyaletlerin tamamı bugün bağımsız ve egemen devlet olmuştur.  Onun gözünde:  “Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır.” Bu nankör inkarcılık hala devam etmekte…

Recep Tayyip Erdoğan’ın 1993 yılında dile getirdiği görüşlerini 23 yıldır eleştiriyorum. Önümüzdeki günlerde belki eleştiri güncellemesi de yaparım.

 

Özdemir İnce

18 Ocak 2015

***

İKİNCİ CUMHURİYET TARTIŞMALARI

SORU (Metin Sever/Cem Dizdar) – Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının Türkiye Cumhuriyetinin 70 yıllık tarihindeki ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?.

CEVAP (Recep Tayyip Erdoğan) – Türkiye Cumhuriyetinin 70 yıllık tarihine çok kestirme bir biçimde, kuşbakışı baktığımızda rejimin yüz aklığı ile çıktığını söyleyemeyiz. Birinci Meclis hariç Türkiye Cumhuriyeti gerek temel hak ve özgürlükler açısından gerekse halkın egemenliği açısından üzerinde taşıdığı “demokrasi” ve “cumhuriyet” kavramlarının gereğini ye­rine getirmemiştir.

Rejimi kuran militarist ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını kendi egemenliklerini ve da­yatmalarını halka kabul ettirmek için aracı olarak kul­lanmıştır.

Bu bürokrasinin gözünde halk; birtakım hakları kul­lanmaya lâyık olamamıştır. Aksine halk her zaman ga­riban zavallı eğitilmeye muhtaç yaratıklardır. Ve, onları “adam etmek” için uygulanacak her yöntem meşru gö­rülmüştür.

Demokrasi bugüne kadar bazen amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem amaç hem de araç olarak yo­rumlayanlar da olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile dü­zenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey. Ve bu noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde tanımlayabiliriz. Fakat bugün ülkemizde de­mokrasi bir amaç olarak yorumlanıyor. Ve bir amaç ola­rak görülen demokrasi, ne yazık ki bugün Türkiye’de to­taliter bir yapıyı gündemde tutuyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi adına bir dikta rejimi görüyoruz. Ne yazık ki demokrasi kavramı bizde tam olarak yerine oturmamıştır.

SORU – Halk iradesinin tecelli şekli dediniz. Eğer demokrasi sadece bir araç olarak tanımlanabilirse; halk iradesi 4adına iktidara yerleşmiş düşünce demokrasinin aley­hinde işlemeye başladığında, yani totaliter özellik ka­zandığında ne olacak? Kısaca tanımlamanız üzerinden konuşulduğunda; demokrasinin araç edinilmesiyle ik­tidara gelmiş bir totaliter rejimden vazgeçebilmenin şartları en azından demokratik yollardan mümkün gö­rünmüyor….                 

CEVAP – Halka rağmen iktidar olunamaz. Tarihe baktığımız zaman totaliter rejimlerin hep halk tarafından yıkıldığım görürüz. Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu değiştirecek olan yine halktır.            

SORU – Peki bu değişimin aracı sizce ne olabilir?..                                                                                           

CEVAP – Yine halk. Rejimlerin hiçbiri halka rağmen orada du­ramaz.

 SORU – 70 yıllık tarihin sonunda Türkiye Cumhuriyetinin temel problemleri neler? 70 yıllık tarihin taşıyıcısı Ke­malizm, gelinen noktada kendini yenileyebilir mi? Top­lumsal sorunlar karşısında yanıt verebilecek bir çekim merkezi olabilir mi?…

 CEVAP – 70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda “tekçi” olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir. Hukuk halka so­rulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte et­tirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s. Hatta Türkiye, din konusunda da aynı anlayışı seçmiş; ken­disine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiç bir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir.

Ancak hem dünyadaki değişim rüzgârları nedeniyle, hem de halktan kopuk olan sistemlerin uzun süre ya­şayamayacağı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanan değişim dalgası sonucu resmi ideoloji taraftar bulamaz hale gelmiştir.

Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Bu süre içinde halkın refah seviyesi, diğer dünya devletleriyle eşit oranda artmamıştır.Temel halk ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Her sene ilgili dünya örgütlerince azar­lanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923’dan bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir. Bunu bir kaç bâşlık altında top­lamak istiyorum;       Ekonomide; 1923’te dünyada altıncı sıradayız. Bugün 46.sıraya düşmüşüz. 1924 yılında bir dolar doksan kuruş; sene 1993, bir dolar dokuz bin liranın üzerinde. Para ekonominin namusudur. Paramızın bu noktadaki durumu bizim nereye geldiğimizin ifadesidir. O ,gün is­tihdam noktasında açığımız yokken, bugün resmi açı­ğımız 4.5 milyondur. O günü, o günkü dünya ölçülerine; bugünü ise, bugünkü dünya ölçülerine göre de­ğerlendirmek durumundayız. Dolayısıyla o gün fab­rikamız yoktu bugün var dememiz bir şey ifade etmez.

Ekonominin yanında ahlaki düzenimiz bozuk. Bugün İstanbul’un göbeğinde fuhuş sektörü aldı başını gitti. Ahlaki olarak çöken bir toplumun bağımsızlığını ka­zanması imkansızdır. Yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak takdim edilmeye başlandı. Bir devlet memuru rüşvet almasını bilmiyorsa ona aptal gözüyle bakılıyor.

İlmi düzende büyük bir çöküntü var. Eğitim var ama üretim yok. Üniversitelerimiz düşünce üretemiyor. Resmi ideolojinin tekelinden kurtarılmış bir eğitim, öğretim proğramı gerekiyor.

Bir diğer sorunumuz askeri bağımsızlığımızın da teh­likeye girmesi. NATO’nun baskısı elimizi kolumuzu bağ­lıyor. Bir diğer sıkıntımız da milli bütünlüğümüzün teh­likede olması. Bunu şu şekilde açayım; resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik gru­bun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye Türklerindir” gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların bütünlüğünü sağlayabilir. Aksi takdirde milli bü­tünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir. Temel so­runlarımız noktasında ana başlıklar olarak bunları söy­leyebiliriz.

SORU -Milli bütünlüğün korunmasından söz ettiniz. Bu de­ğişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?…

 CEVAP – Onun kararını yine halk verecek.

 S – Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz di­yebilirler…

 C – Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir..

S – Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…

 C – Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa….

S – Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir….

 C – Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.

S – Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?..

 C – Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.

S – Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Milli sınırları mı?..

 C – Ona orda hudut tayin edemem..

S – O zaman bu hakta meşru değildir diyorsunuz…

 C – Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

S – Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam di­yorsunuz.

 C – Tasarlayamam. Çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki…

S – Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda… “Biz kendi kimliğimizle , bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu öğ­renmek istiyorum…

 C – Onu meşru olarak görmüyorum.

 S – Burada zikredilen milli tanımı, İslâmın ümmet kav­ramıyla çelişik gözükmüyor mu?.. Ayrıca bütünlüğünü çalışmaya uğraştığınız bu sınırlar içerisinde sizde söy­lediniz değişik etnik yapılar ve dinsel gruplar var. Bunları hem ümmet çerçevesinde hem de milli devlet içinde nasıl düşünebiliyorsunuz?…

 C- Ümmet kavramı içerisinde düşünmüyorum ki, îslamm devlet planı içinde düşünüyorum. “Adil Düzen” diye ta­nımladığım bir devlet çerçevesinde ele alıyoruz. Üm­metin içinde zaten hıristiyanın, Yahudinin olması söz- konusu değil. Ama bu ümmet, hıristiyanla da, Yahudiyle de kendi hukuklarını belirleyerek yaşayabilir.

 S- Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıl sonunda karşısına çıkan temel problemleri kendinize göre ifade ettiniz ve resmi ideolojinin altını çizdiniz. Resmi idelojinin iz­düşümü olarak görülen Kemalizm gelinen noktada kendini yeniden üretebilir mi; toplumsal sorunlara yanıt verebilir mi?..

 C- Gelinen 70 yıllık sürenin sonuda Türkiye’nin GSMH’sı ne yazık ki bir Japon firmasının, bir ITT’nin yıllık ci­rosundan daha azdır. Yani Japonların veya Ame­rikalıların milyonu dahi bulmayan bir insan topluluğu ile gerçekleştirdiği üretimi, Türkiye 60 milyonla başaramamaktadır . Bunun suçlusu halk değil rejimdir.

Gelinen bu noktada; Türkiye tam bir kaosla karşı kar­şıyadır. Rejim tıkanmıştır, çürümüştür, etrafa rahatsız edici kokular salmaktadır. Kimsenin rejime güveni kal­mamıştır. Bu nedenle Türkiye’de bizzat rejimin kurum ve kuruluşlarında herşey illegal olarak işlemektedir. Ör­neğin: Her yıl Milli Eğitim Bakanı, okullara yeni ka­yıtlarda ücret alınmayacağını söyler ama, hiçbir aile para vermeden kayıt yaptıramaz. Esnaf vergisini dahi rüşvetsiz yatıramaz. vs.

Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin yarınında artık “Kemalizme” veya başkaca herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz- konusu değildir. Çünkü böyle bir alt yapıya ve ar­gümanlara sahip değildir. Aradan 70 yıl geçti. Artık, mi­litarist ve sivil bürokrasi, “devleti biz kurduk, korumak ve kollamak görevi de bizimdir” diyemez. Çünkü insanlar böyle bir devleti istemiyor. En önemlisi de bu dü­şüncelerini açıkça dile getiriyorlar.

Bu bağlamda Kemalizmin kendini yeniden üretmesi söz konusu değildir. 2000’li yılların dünyasında ve büyük dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık Ke­malizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Eğer rejim, bu yeni şartlara, zamana ve mekana uygun yeni bir sistem geliştirirse, bu Kemalizmin yeniden kendisini üretmesi olmayacaktır. Artık o başka bir sis­temdir. Ve hatta bu tür arayışlar da mevuttur.

 S – Değişim taleplerini ve 2. Cumhuriyet tanımlamasının argümanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?.

 C – Yukarıda artık Kemalizmin devrini tamamladığını ve kendisini yeniden üretmesinin söz konusu olmadığını söylerken, insanların farklı bir sistem arayışı içinde ol­duğunu söylemiştik. İşte bu noktada, sisteme ilişkin yeni ve evrensel bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz; “DE­ĞİŞİM”.

Özellikle 8. Cumhurbaşkanı Özal’m ölümüyle, geriye doğru göndermeler yapılarak konuşulan, ama elitler ve okumuşlar katmanında daha önceden tartışılmaya baş­lanan bir kavram “değişim”.

Biz bu kavrama iki yönden yaklaşmanın uygun ola­cağına inanıyoruz.

Birincisi: Kelimenin bizzat lügat anlamı açısından. Eğer değişim, doğada ve insan hayatında şu anın dünden, ya­rının bugünden farklı olacağını, olması lâzımlığını an­latmak için kullanılıyorsa; inanıyoruz ki herkesin de­ğişimden yana olması gerekir. Çünkü doğada hiçbir şey sabit ve muhkem değildir. Az önce akan suyla bu su, az önce esen rüzgârla bu rüzgâr, az önce nefes aldığım ha­vayla bıraktığım hava aynı şey değildir. Evrenin yapısı sürekli değişim ve hareket üzerinedir. Bu anlayış bize inancımızın sıkı sıkıya tenbihlediği bir şeydir…Allah’ın “ol” emri (ki herşey o emir mucibindedir) hem “külli”dir, hem de “sürekli”dir.Yani her an yeniden yaratılır ve bir­birinden farklıdır. Yine Peygamerimizin biz müslümanlarca çok önem verdiği bir sözü de şöyledir: Bir günü bir gününe eşit olan zarardadır.”

Biz kendi inanç kaynaklarımızdan daha birçok örnek gösterebiliriz. Ancak uzatmamak için bu kadarla ye­tinerek şunları da söylemek istiyorum: Değişim, her zaman tekamül değildir. Arzulanan tekamülle örtüşen bir değişimdir. Ama pratik her zaman böyle olmaz, ol­mamıştır da.

İkinci nokta: “Değişim” kavramının bugünkü kul­lanılışı daha farklı boyutlar içermektedir. Herşeyden önce felsefi bir yönü vardır. Öyleyse bu felsefi dü­şüncenin kavranması gerekir. Bu konudaki dü­şüncelerimizi birkaç madde halinde özetlemeye ça­lışırsak:

  • Kavram bizim üretimimiz olmayıp dışımızdan bir oluşumun bize dayatmasıdır.
  • Batı her ne kadar dün “demokrasi insanlığın ula­şabileceği en faziletli sistemdir” demişse de bugün, de­mokrasi de dahil bütün sistemlerde bir tıkanma vardır. Batı kendini yenileyebilmek, dünya hakimiyetini devam ettirebilmek için yeni kavramlar üretmektedir. En son üretimleri ise budur.
  • Bu özellikleri ile ve radikal değişimcilerin söyleyiş biçimleri ile “değişim” yeni bir din söylemidir. Çünkü in­sanları kalın çizgilerle en üst belirleyici olarak “de­ğişimden yana olmak” ve “değişime karşı çıkmak- sta­tükoculuk” biçiminde ikiye ayırmaktadır. Oysa biz müslümanlar için din “İslâmdır”. En üst belirleyici islâmın ilkeleridir. Herşey ona göre belirlenir.
  • Bu mülahazalarla baktığımızda son yıllarda çokça gün­deme gelen “İkinci Cumhuriyet”, “Yeni-Osmanlılık”, “ta­rihle barışmak” gibi söylemlere farklı bakışımız ve değerlendirmelerimiz vardır. Bu değerlendirme toptancı bir bakış değildir. Ne toptan red ne de körükörüne angaje olmak bizim tavrımız olamaz.

S – 2. Cumhuriyetin temel argümanlarından birisi dev­letin ekonomideki payının azaltılması ve serbest piyasa ekonomisi. Bu arada iktisadi liberalizasyonun siyasi li- beralizasyonu da beraberinde getireceği düşünülüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?..

C – Özellikle Mehmet Altan’m başını çektiği 2. Cumhuriyet “Batılılaşma süreci” içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken; bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir. Kaldı ki 70 yıllık tarihimizi “cumhuriyet” olarak kabul eder ve ra­kamlarsak bu sayının ikiden de çok olması gerekir. Her- şeyden önce Birinci Meclis, her yönüyle farklı bir dö­nemdir. İkinci Meclis’le çok partili döneme kadar olan süre ikinci aşamadır. DP iktidarı, 60 ihtilaline kadar ayrı bir özellik arzeder ve üçüncü olarak nitelenme hakkı var­dır. 1960-83 arasını “Dördüncü Cumhuriyet” olarak nu­maralarsak, bu döneme de “Beşinci Cumhuriyet” di­yebiliriz.                                                                                               Ancak yine de gerek 2.Cumhuriyetçilerin gerek Yeni- Osmanlıcılarm, toplumun düşünce ufuklarının ge­nişlemesi, haklarının farkına varması ve bir kimlik ara­yışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik ka­zanmanın imkânsızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur. Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir zorunluluktur.

Yeniden Türkiye’deki değişim isteklerine dönelim. Yeni Dünya Düzeni diye bir kavram sıkça teleffuz edil­meye başlandı. Yeni Dünya Düzeni’nden söz edilebilir mi? Böyle bir düzen bizim karşımıza nasıl çıkacaktır? Ne yazık ki Türkiye’deki değişim talepleri “Yeni Dünya Dü­zeni” talepleri ile paralellik içindedir. Bu bir nakısadır. Çünkü Yeni Dünya Düzeni uğruna ölünecek bir hülya de­ğildir. Dünya egemen sisteminin bulaştığı bir patronaj bi­çimidir. Dün iki başlılık içinde sürdürülen bu sistem son değişimlerle birlikte tek başlılığa dönüştürülmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nde ana espri hiç bir ülkenin tek başına ayakta kalmasına yetecek güçte ve kendi kendine yeter özellikte olmaması; aynı zamanda da, komşu olan ülkeler için, her ülkenin birbirleri ile sorunlarının ol­masıdır. Bu sayede her ülke, geleceği için, ” büyük abiye” muhtaç olmakta ve ona bağımlı kalmakta. Bizim açı­mızdan önemli bir başka konuda “büyük abi” ailesini oluşturan devletlerin tamamının hıristiyan olmalarıdır ve ısrarla müslüman ülkelerde istikrarsızlık ve iktidarsızlık peşinde koşmalarıdır.

S – İktisadi liberalizasyonun siyasi liberalizasyonuda be­raberinde getireceğini düşünüyor musunuz?

C – Ben getireceğine inanmıyorum. Eğer siyasi liberalizasyon olursa ekonomide de liberalizasyon ola­caktır. Öncelikle siyasetin serbest bırakılması ge­rekmektedir.

S – Ama netice olarak siz ekonomik yapıda serbest piyasa ilişkilerinden yanasınız, onu savunuyorsunuz…

C – Serbest piyasayı savunuyorum.

S – Bu bağlamda da kapitalizmi savunmuş olmuyor mu­sunuz?..

C – Hayır. Kapitalizmde bugün serbest piyasa ekonomisi kesinlikle yok. Güdümlü serbest piyasa onlar.

S – Benim açmaya çalıştığım bu ülkedeki işleyiş değil. Doktriner olarak soruyorum. Siz kapitalist üretim iliş­kilerinden yana mısınız?

C – Kapitalist üretim ilişkilerinden yana değilim. Ancak, islâmi anlayışta da, kesinlikle sınır koymak mümkün de­ğildir. Yani ne fiyatlara sınır koyabilirsiniz, ne üretime. Çünkü orada ahlak esastır. Nedir o? “Emronulduğu gibi dosdoğru ol.” Üretimde çürüğü sağlam diye takdim edemezsin, en iyisini yapmaya mecbursun. Kapitalizmin böyle bir kuralı yok ki. Dolayısıyla kapitalist üretimdeki serbest piyasa diye ortaya konulan olay eksiktir.

S – Şimdi düşünelim; bizde üretilen Tofaş’ların Almanya’da satılma şansı var mı? O çürük çarık malın Almanların pazarlarında satılma şansı yok. Alman pazarlarında savaşan otoların hepsi birbirinden kaliteli. Bu da İslamm “Dosdoğru ol” ilkesine denk düşüyor. Yani piyasa o ilkeyi yaşama geçiriyor.

C – Kapitalizm bunu İslam’dan almıştır.

S – Değişim tartışmaları yapılırken birbiriyle ilişkili iki değişik açılım daha ortaya çıktı. Bir tanesi Türkiye’nin emperyal bir vizyona sahip olabileceği iddiasını taşıyordu/buna bağlı olarak Neo-Osmanlılık tartışması yapıldı. Bu konularda ne diyeceksiniz?..

C – Türkiye’nin emperyal bir vizyon taşıyacak bir gücü vardır. Hatta  eğer Türkiye 2000’li yılların dünya ailesinde saygın bir üye olarak yer almak istiyorsa (ki istemelidir) emperyal bir vizyon üstlenmeye mahkumdur. Bu mahkumiyetin gerekçeleri tarihindedir, coğrafyasındadır, etnik yapısındadır.  Yetişmiş eleman gücü, genç nüfusu Türkiye’yi bu yönde zorlamaktadır. Hatta böyle bir vizyonu üstlenmiş Türkiye, bu vizyonun kapsamına girecek diğer ülkeler ve insanlar içinde tek kurtuluş kapısıdır. Bu nedenle biz hem dünya vatandaşı olarak, hem müslüman olarak, hem Ortadoğulu olarak hem de tüm ezilmişler olarak Türkiye’yi çok önemsiyoruz ve zaten Türkiyeliler olarakta buna mecburuz.

S- Başkanlık sistemi için neler söyleceksiniz.

C – Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lazım.

S – Peki son olarak konu dağılacak ama demokrasi ve İslâm hukuku noktasında birşeyler sormak istiyorum. İnsanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı?

C – Sormak istediğiniz şeyi anlıyorum. Sorunuza öncelikle tarafsız biri olarak hatta teknik bir anlayışla yaklaşmak istiyorum. Sorunuzun ikinci kısmında insanlarm benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı diyorsunuz? Bu soruya olumsuz cevap vermek (garipsediğimi söyleyerek belirtmeliyim ki sizin sorunuzun içinde kendi cevabınızın bu yönde olduğuna dair şeyler seziyorum) her şeyden önce insanı bir varlık olarak tanımadığımızı ya da günümüz Türkiyelilerini hafife aldığımızı gösterir. İnsanların benimsedikleri birşeyi terketme şansı niçin olmasın. O zaman yukarıda sözünü ettiğimiz değişimin hiçbir anlamı kalmaz. Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona laikliği benimsemiş insanların, bu anlaşını terkedip, İslâmi bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız, öncelikle şunu hatırlatmak isterim: Bu insanların atalarının 100 yıl önce, 200 yıl önce hangi hukuk sisteminde yaşıyorlardı? Bugünkü hukuk sistemini kabullenmeleri ve adapte olmaları nelerin pahasına, hangi yöntemlerle gerçekleştirildi? Bundan 30 sene önce halkın islâma ilgisi ne kadardı, bugün hangi seviyede? Biz inanıyoruz ki Türkiye’de insanların hemen hemen tamamı gerek varlık olarak fıtratları gereği, gerekse üzerinde yaşadıkları coğrafya ve tarihi misyon gereği zaten müslümandırlar. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebri yollarla bastırılmıştır. Eğer insanların beyinlerindeki ipotekleri kaldırırsak onlar kendiliğinden İslâmî seçecektir. Çünkü özlerinde inanç vardır.     Bu arada, biz inancımızı ve dinimizi başka sistemlerle mukayese etmekten hoşlanmasak da, sorunuzu cevapsız bırakmamak için demokrasi ve İslâm noktasında da özetle düşüncelerimi söyleyeyim:                                                       Biz Türkiyelilere ve insanlığa diyoruz ki, bu konuda gerek teorik gerekse pratik referanslarımız sayılamayacak kadar çoktur. Uzun sayılacak bir süredir müslamanlar bir fetret devri yaşamışlardı. Bu nedenle müslümanlar inançlarmı, düşüncülerini çağın diline uygun bir söylemle ve çağdaş bir insanın algılayabileceği bir biçimde ortaya koyamamışlardır. Buna belki de iç fetretten daha çok dış dayatmalar, tuzaklar, hileler etkili olmuştur. Burada sırf müslümanlara reva görülenleri hatırlatmak yeterlidir: İstiklal Mahkemeleri vasıtası ile kurulan dar agaçlarmda kimlerin ve hangi suçlamayla idam edildiğini nasıl izah edecekler? Tevhid-i Tedrisat kanunu nelerin önünü tıkamak, nelerin önünü açmak içindi. Harf inkılabı vasıtası ile bir ülkenin tamamının bir anda sıfır okur yazar seviyesine indirgenmesi kimlere yaramıştır?                                     Bir fazilet rejimi olarak takdim edilen demokrasinin ana özelliği çoğunluğu elde etmektir. Yani %51, %49’a tahakmüm eder. Oysa bize göre %99’un, %1 üzerinde dahi tahaküm kurma hakkı yoktur. Bir ferdin dahi bir ülke menfaati için hakları elinden alınamaz. Bizim geçmişimiz bunun referansları ile doludur.

***

NOT: Söyleşi adı geçen kitaptan taranarak aktarılmıştır.