CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[i]

 

CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[i]

 “3 Kasım 2002’de karşı devrimin iç ve dış destekçileri AKP’yi boşuna iktidara getirmedi. Amaç Türk’ün devrimci-cumhuriyetçi biricikliğinin yerine, Müslüman dünyaya örnek olacak yapay bir “Ilımlı-Müslüman-Demokrat Kimlik”i geçirmek. Onu Doğulu yapmak… Bu aşı ne devrimci-cumhuriyetçi-laik Türkiye’de, ne de asla laikleşemeyecek olan Müslüman dünyasında tutar. Bu girişim, Türk’ün biricikliğini hedeflemektedir. Ne Doğulu, ne Batılı “biriciklik” Türk’ün tek kalesidir. Bu kale yıkılırsa, işte o zaman kimliğini yitirir, kimlik bunalımına girer.”

 Okuduğunuz satırlar Hürriyet Gösteri dergisinin Aralık 2002 sayısında yayınlanan yazımın son kaleme bölümüydü ve 3 Kasım 2002’den birkaç gün sonra kaleme alınmıştı. Bu yazıyı yeni bir seçimden bir gün önce dikkatinize sunuyorum.

 Özdemir İnce

6 Mayıs 2015

***

 CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[ii]

Her kim ki Türklerin kimlik sorunundan söz eder, her kim ki Türklerin Doğu ile Batı arasında iki arada bir derede kaldığını bir silah gibi kullanmaya kalkışır, ben ona kuşkuyla bakarım.

Ama ben size kuşkulu bakışımı açıklamadan, daha önce de yazılarımdan birinde mutlaka yazmış olduğumu sandığım birkaç anımdan söz edeceğim:

Yıl 1987. 24-28 Nisan. Memleket: Cezayir. Kent: Oran. Oran’ın Es-Senia Üniversitesi’nin Yabancı Diller Enstitüsü’nün düzenlediği “Edebiyat ve Akdenizlilik” başlıklı uluslararası kolokyuma konuşmacı olarak çağrılıyım.

27 Nisan günü konuşmamı yaptıktan sonra Cezayir Televizyonu benimle söyleşi yapıyor. Söyleşi güzel güzel giderken, nedendir bilinmez, söyleşiyi yapan hatun bana Müslüman olup olmadığımı soruyor.

“Hayır!” diyorum.

“Hıristiyan mısınız?”

“Hayır!”

“Musevi misiniz?”

“Hayır!”

“Peki nesiniz?”

“Ben Türküm. Benim ülkemde kimse kimseye böyle bir soru soramaz. Yasalar ve anayasa böyle bir soruya izin vermez…”

Söyleşiyi yapan hatun kameramana “Stop!” diyor ve söyleşi sona eriyor.

28 Kasım 1990. Gece yansına doğru. Arif Damar’la birlikte Kahire Havaalanı’nındayız. Sonradan neyin nesi olduğunu öğreneceğim Dünya Şiir Akademisi’nin toplantısına çağrılıyım. Arif Damar Türkiye Yazarlar Sendikası’nı temsil ediyor. Mısır Kültür Bakanlığı, Adonis’i, Mahmud Derviş’i ve beni özel olarak davet etmiş bu toplantıya. Her şey “beleş”.

Havaalanında bir süre beklemek zorunda kalıyoruz. Bir saat kadar sonra, laubali bir memur almaya geliyor bizi. Bir minibüse bindiriyor. Minibüs Kahire’ye doğru yol alırken, Mısır Kültür Bakanlığı’nın memuruyla tanıştırıyorum kendimizi.

“Şair Arif Damar” diyorum.

“Aref Damaar!” diye tekrarlıyor memur.

“Ben de Özdemir İnce, şair.”

“Ne, ne?” diye soruyor memur.

“Özdemir İnce.”

“Siz Müslüman değil misiniz?”

“Neden soruyorsunuz dinimi?”

“Çünkü adınız Müslüman adı değil.”

“Ben Türküm, adım da gerçek Türk adı.”

“Ama Müslümansanız, adınızın da Aref beyinki gibi Müslüman adı olması gerekmez mi?”

“Gerekmez. Ben Türküm, adım da Türk adı.”

“Demek Müslüman değilsiniz?”

“Hayır değilim” diyorum öfkeyle.

“Nasranî?”

Hıristiyan olup olmadığımı soruyor yani.

“Hayır!” diyorum.

“Musevi ?”

“Lâa!” diyorum Arapça, “Hayır!” niyetine.

“Öyleyse ateistsiniz?”

“Ateist de değilim!”

Bunun üzerine ağzını bir daha açmadı memur. Perşembe gecesiydi. Ertesi gün cuma idi, Mısır’ın tatil günü olduğunu unutmuşum. Memura ertesi gün saat onda gelmesini söyledim ama adam cuma ve cumartesi günleri semtimize uğramadı. Arif Damar’la birlikte Nil kıyısındaki ünlü Shepheard’s Hotel’de tutsak kaldık.

Oturumların başladığı pazar sabahı programa baktım, konuşmacılar arasında adım yok. Bu arada Kültür Bakan Yardımcısı’yla ya da Bakanlık Müsteşan’yla tanıştım. Arif Damar’a bir çevirmen vermelerini söyledim. “Siz varsınız ya!” demez mi… Durum anlaşıldı. Mısırlılar ve Dünya Şiir Akademisi kendi yoluna ben de kendi yoluma gittim. Bir daha toplantılara katılmadım. Her gün, çölde ayın batışını, güneşin doğuşunu seyretmek için bir ABD’li şair (Philip Hackett) ve ABD’ye yerleşmiş bir Filistinli şair hanımla (Amira Al-Masri) birlikte Piramitler’e gittim.

* * *

Araplar, Türklerin kimlik işlerine pek meraklıdır. Akıllı olanları susar ama yarım akıllıları ile akılsızları hemen sorarlar:

“Siz kimsiniz? Kimliğiniz ne?”

Akılları sıra bu sorunun yanıtı şu olmalıdır:

“Biz doğudanız, biz Müslümanız.”

Aslında, “Neden cumhuriyeti kurdunuz, neden İslâm’ın şeriatı devletinizin anayasası değil, neden şeriat kurallarına göre yaşamıyorsunuz?” sorusunu sormak istemektedirler.

Örneğin Dr. Abdurrahman İbrahim Elsani adlı bir Suudi ekonomist ve yazar, Suudi Arabistan parasıyla Londra’da yayımlanan Şark ül Evsat gazetesinde (4 Ekim 2002) genel Arap düşüncesini dile getiriyor: “Türklerin Kimlik Bunalımı”.

“Türk halkının kimlik/aidiyet sorunu Osmanlı devletinin ihtiyarlık dönemine kadar uzanmakta… Osmanlı Devleti’nin Abdülhamid dönemindeki ihtiyarlık sürecinden günümüze kadar Türk halkının dinî, ideolojik, etnik (ırk veya milliyet), kimlik/aidiyet krizinden geçtiği açık biçimde görünüyor. Türk halkı kimlik/aidiyet noktasında heterojen bir yapıda, anormal farklılıklar içinde ve bu farklılıkları birleştirecek eklemlerden yoksun. Kimlik/aidiyet açısından Türk halkını dört kesime ayırmak mümkün: 1. Laik kesim, 2. Islamî kesim, 3. Türk milliyetçileri, 4. Kürt milliyetçileri, 5. Diğer azınlıklar.”

Dr. Abdurrahman İbrahim Elsani’nin Türk halkının toplumsal yapısından hiçbir şey anlamadığı anlaşılıyor. Türk halkını “heterojen” olduğu için kınıyor ama bu heterojenlik bu halkın en büyük zenginliği ve gücü… Tarih boyunca Türklük ile homojenlik hiçbir zaman birlikte olmamıştır. Uluslarda çok ender görülen bu “modern” özellik her zaman Türk’ün aleyhine kullanılmıştır. Dr. Elsani aklını kullanıp düşünmüyor: Osmanlı Devleti’nin heterojen yapıyı seçmemesi durumunda ne Arap milleti kalırdı ne de Arap dili.

Dr. Elsani Laik kesimi tanımlarken ağzındaki baklayı çıkartıyor:

Ne üzücüdür ki [Laikler] Türk halkının yüzde 60-70 arasını içeren yüksek bir orana sahip. Bu oranın yükselmesinin sebebi Türk halkının yüzde 95’in çocuk ve gençlerden oluşması ve Atatürk devrimleriyle büyümesi. Bu yüzden zihinlerinde laik düşüncenin ilkeleri eğitim, kültür ve medya araçlarıyla kök salmakta. Bilindiği üzere dinin devletten ayrılması, din özgürlüğünün toplumun bütün bireyleri için garanti altına alınması, din eğitiminin okullarda yasaklanması, mahkemelerde dinî hükümlerin yerine beşerî kanunlann uygulanması ve Meclis’te dinî partilerin yer almaması laik düşüncenin temel esaslarındandır. Türkiye’de laiklik sadece önemli yer teşkil etmiyor, aynı zamanda güçlü. Çünkü hükümet ile Türk devrim esasına ve laik düşüncesine bağlı ordu tarafından destekleniyor.”

Yüzdesini 15-20 puan indirmesine karşın laik kesimden ürken Dr. Elsani yazısının sonunda iyice açılıyor:

“Türkiye, Osmanlı döneminde İslam’ın sancağı altında 23 devlete hükmediyordu. Oysa şimdi Osmanlı devletinin çöküşü ve enkazının üzerine laik devletin kurulması sonrası halkının birbirinden farklı ve hatta etnik, dinî, ideolojik ayrım bakımından birbirini boğazlayabilen 23 partiye ayrılmış durumda. Şimdi sorulması gereken soru şu: Türk hükümetinin ve halkının kendi yüksek çıkarlarının AB’den ve Batı’dan ayrılmak, takdir kazanmak için onca acı tattıktan sonra karşılığında ret ve hor görülmekten başka bir şey elde etmediği NATO anlaşmasını feshetmekte yattığını görmesi için uyanma vakti gelmedi mi? Yine buna alternatif olarak etrafını kuşatması ve bağrına basması için İslam ümmetine dönmeyi düşünme zamanı gelmedi mi?”[iii]

Küçük bir azınlık dışında Arap dünyasının Türkiye ve Türklere ilişkin düşüncesi Dr. Elsani’nin yazdıklarından farklı değildir.

Bir alıntı daha yapacağım: “Son zamanların yükselen dalgası bu en kahraman-demokratik-aşure-çeşitlilik söyleminden en çok zarar görecek aidiyetlerden biri de Türklük. Mevcut kategorik yapılanmalar içinde eşikte sıkışmış bir hali var bu kimliğin. Batılılar’ın gözünde yeterince Doğulu değil. Doğulular’ın gözünde ise asla onlardan değil… Ne tam Batı’da, ne yeterince Doğu’da. Boğaziçi Köprüsü aksine inandırmaya çalışsa da yıllardır, hangi tarafa gidersek gidelim, ne Asya kıtasına hoş geliyoruz, ne Avrupa kıtasına.”[iv]

 Türkiye ve “Türklük”e ilişkin beni mutlu eden ne kadar özellik varsa Dr. Elsani tarafından eleştiriliyor. Aynı özellikler Elif Şafak’ı da üzüyor, umudunu kırıyor.

Düşünsenize ne Batılı ne de Doğuluyuz. Batı’da Doğulu, Doğu’da Batılıyız. Anadolu’nun özelliğidir bu. Bu özellik ne İran’da, ne İrak’ta, ne Suriye’de, ne de Yunanistan’da var.

Ben bu “aralıkta olmak”tan hiç utanç duymuyorum, tam tersine gurur duyuyorum. Çünkü dünyada “biricik”im. Tam anlamıyla bir melezim, kırmayım, çorbayım! Bu saydığım özellik ve nitelikler, her zaman Anadolu’yu ve onun toprakları üzerinde yaşayan ulus ve halkları belirlemiş, nitelemiştir: Bizans, Selçuklu ve Osmanlı, Doğu’da mıydı yoksa Batı’da mı? Tıpkı Türkiye gibi “arada”ydılar. “Kavimler Kapısı”nda yaşayan insanların başka türlü olması mümkün müdür?

Orta Asya halkları  gibi, Arap halkları gibi Doğulu değilim, çünkü Orta Asya’dan gelmeme ve Müslüman olmama karşın Yunan-Roma-Yahudi-Hıristiyan kültür ve uygarlığının geliştiği bir toprak üzerinde 1000 yıldır yaşamaktayım. Büyük bir çoğunluğum dönme. Çünkü 1071’de Türkler Anadolu’ya girdiklerinde nüfuslan 250-500 bin arasındaydı. Oysa o sırada Anadolu’da 5-10 milyon Hıristiyan yaşamaktaydı. İki yüz yıl içinde Anadolu Müslüman-Türk oldu. Müslüman-Türk olan yerli halk da aslında dönmeydi. Anadolu’nun gerçek yerli halkı, MÖ VIII. yüzyıl ile VI. yüzyıl arasında gerçekleşen Yunan kolonizasyonu sırasında Yunanlaşmıştı ve daha sonra da hep birlikte Hıristiyanlaşmıştı. Müslüman-Türk olan dönme halk, gerçekte Anadolu topraklarının 7-8 bin yıllık sahibiydi. Bu özellik beni mutlu ediyor, gururlanıyorum, koltuklarım kabarıyor. Türk halk müziğini, Osmanlı müziğini ve klasik Batı müziğini aynı anda ve birlikte seviyorum.

Batı da, Doğu da benim biricikliğimden, benzersizliğimden tedirgin oluyor. Çünkü ne yanlarına ne de karşılarına alabiliyorlar. Benimle bir “ara dil”le de olsa özel bir dille konuşmak zorundalar. Beni anlamak ve tanımak yerine benden korkuyorlar ve korkularını bastırmak için beni hor görürmüş gibi yapıyorlar. Ama tıpkı bir mıknatıs gibi çekiyorum onları. Sonuçta, bir fırsatını bulur bulmaz, sevişmek istiyorlar benimle.

“Ben” dediğim ne magandadır, ne zontadır, ne de yuppidir! Sıradan ama gizemli bir insan! Efes antik tiyatrosunda türkü söylemenin, Mersin’de Kanlıdivane çukurunda caz müziği çalmanın, Bach dinlemenin gizemini düşünün.

Beni istedikleri kadar küçümsesinler. Günümüz İskenderiyelisi, atalarımın kurduğu şebekeden gelen suyu içmekte hâlâ; Yunanistan’ın ve Bulgaristan’ın tapu kayıtları Ankara’da. Uluslararası toplantılarda, kürsüde olsun içki masasında olsun, konuşmaya başladığımız zaman ağızları bir karış açık dinliyorlar bizi.

Doğu da Batı da bende başlıyor, Doğu da Batı da bende bitiyor.

Doğu da Batı da tedirginlik duyabilir bu özelliğimden, ama Türk vatandaşlarının tedirginliklerine anlam veremiyorum.

Ama Batı’nın bizi kendinden saymamasının en önemli nedeni bilmemek bazılarımızı kederlendirebilir. Batı’nın geleneksel Türk düşmanlığının en önemli nedeni bu insanın Müslüman olması değildir. Katolik Batı Türk düşmanıdır, çünkü Osmanlı devleti dağılmakta olan Ortodoks kilisesini ayağa kaldırıp ona “evrensellik” niteliği bağışlamış, egemen olduğu bütün topraklar üzerinde Katoliklik karşısında Ortodoksluk’u öne çıkartıp korumuştur. Katolik Batı’nm Türk düşmanlığının en önemli nedeni budur.

Osmanlı devleti Hıristiyanlığın işlerine Katolik/Ortodoks kavgası dolayısıyla katılmakla kalmamış, Kalvenci (Calviniste) – Lüterci (Luthérien) reformlardan sonra ortaya çıkan Katolik/Protestan kavgasında da her iki tarafın saldırı ve savunma malzemesi olmuştur. Roma Katolik Kilisesi, Osmanlı devletinin Ortodoks kilisesini koruması altına aldığı gibi Protestanları da kanatları altına alacağını sanmış ve Osmanlı-Türk düşmanlığı katmerlenmiştir. Gerçekten de, başlangıçta, Protestanların Osmanlı devletinin dinsel çoğulcu anlayışını yeğlediği görülür.

Dinci batının Osmanlı-Türk düşmanlığının bin yıllık tarihini bilirsek Avrupa’nın bizi kendinden saymamasının nedenlerini kolayca anlar, bundan dolayı hiçbir aşağılık duygusuna kapılmayız. Hıristiyan olmaları dışında, aralarında Yunanlar da olmak üzere hiçbir Balkan halkı Türklerden daha fazla Batılı değildir. Devletler düzeyinde Yunan ve Balkan halklarının Batılı ve Avrupalı sayılmasına bakmayın, Roma Kilisesi’ne kalsa hiçbir Ortodoks halkı Batılı saymaz.

Bu nedenle bizi Batılı saymamalarını doğru anlamalı ve önyargı sahiplerinin saplantılarını değiştiremeyeceğimiz için bu türden tepkileri ciddiye almamalıyız. Avrupa Birliği’ne üye olmak için Batılı sayılmamız gerekmemektedir. AB’nin koşulları çok başka.

Acem-Arap kafasının bizi kendinden saymamasını da önemsemenin hiçbir anlamı yok. Ne soy olarak, ne de İslâm anlayışları açısından Türklerin bu iki kafayla hiçbir yakınlığı bulunmamakta. Siz, Acem-Arap kalasına özenen yerli İslamcıların hünkürmesine, ahlayıp puflamasına bakmayın, özerk kafalı laik-Müslüman-Türk, çağının çağdaşı bir bireydir ve bu birey Acem-Arap kafasının kıskançlık hedefidir. Kuşkusuz, komşu devletlerin teokratik Müslüman ideolojisi Türkiye’nin düzenini, laik-Müslüman-Türk bireyini, bu büyük tehlikeyi kendi halkına örnek olarak gösterecek değildir.

Bu nedenle Elif Şafak’m üzülmesine gerek yok. Önemli olan kendi yüzüne, kendi bedenine, kendi özüne ve ruhuna gözlüksüz bakabilmek.

Yazımı, sözü Niyazi Berkes’e bırakarak bitireceğim:

 “Türkler, ırk ve kan üzerine kurulu toplum olmadıkları gibi, din üzerine kurulu toplum da olmamışlardır. Türkün tarihsel varlığı devlet, ordu ve ekonomiye, özellikle endüstriye dayanır. Bunlarda özgürlüğünü ve bağımsızlığını yitirdi mi yandığının resmidir; onu ne kendi vatanında ne de başka vatanlarda ne ırk kurtarır ne de din; sadece Türklükten çıkar.”

“Türk kelimesinin üzerine bir sonuca varılmayan tartışmaların incelenmesi bize gösterir ki bu adla ne bir ırk, hatta ne bir kavim vardır. Türklük daima uygar bir ulus olma adıdır. Dili Türkçe olan çok sayıda kavimler vardır; fakat kavimlikten çıkmış daha da çok sayıda Türk vardır ve tarihte en çok bunlara “Türk” denmiştir. Türkler, eski ve ortaçağ tarihinde hiçbir ırkın, hiçbir kavmin yapmadığı işi yapmakla ayrılmışlardır. Kavimleri, kabileleri, hatta ulusları kan akrabalığı veya din grupları halinden çıkartıp onları endüstri grupları halinde örgütlü birimler olarak kümeleştirmişler, onları, devlet vatandaşlığı içinde apayrı bir düzen kurarak, Töre yani toplum kanunu altında toplumlardan yapılmış devletler kurmuşlardır… Kurduğu devletlerin hiçbiri de ırk devleti, kavim devleti, din devleti olmamıştır..[v]

“İnsanlığı ancak böyle kendine kapanmışlık değerciliğinin tarihçiliğinden arınmış bir tarih görüşü birbirine yaklaştırabilir. Atatürk’ün tarih görüşü yalnız Türk milliyetçiliğine yeni bir anlam katma değil, aynı zamanda bütün insanlık ve uygarlık tarihine tutulmuş yeni bir yön ışığıdır.”

“İşte, Hıristiyan harsçılığı, İslâm Araplığı, ve sömürge Türkolojisinin taklitçiliğinden başka bir şey olmayan kökü dışarda milliyetçilikle uydurma batıcılığın ona isyan etmesinin hikmetleri bunlardır”.[vi]

Tarih bilincinden yoksun, tarih bilgisi eksik Türk, Selçukluyu, Osmanlıyı, Cumhuriyet’i, özellikle de Cumhuriyet’i anlama yeteneğinden yoksun kalmıştır. Bu yoksunluk onu dayanıksız, dayanaksız bir “idraksiz Türk!” haline getirir. Üzerine kurulduğu ayrıcalıklı tahtın değerini anlamaz, Doğulu ya da Batılı olmaya özenir. Sahip olduğu derinliği, uçsuz bucaksız zenginliği görmez ve “biricik” oluşundan utanır. Ancak, eskiden, yani 1919-1950 yılları arasında böyle değildi. Bu yıllarda devrimci ve cumhuriyetçi “biriciklik” övünç vesilesiydi ve ona Batı’da da, Doğu’da da saygı duyulmaktaydı. 1950’den sonra Müslüman-Arap ve Batı yağcılığı başladı; Türk’ün devrimci ve cumhuriyetçi biricikliği karşıdevrime kurban edildi.

3 Kasım 2002’de karşıdevrimin iç ve dış destekçileri AKP’yi boşuna iktidara getirmedi. Amaç Türk’ün devrimci-cumhuriyetçi biricikliğinin yerine, Müslüman dünyaya örnek olacak yapay bir “Ilımlı-Müslüman-Demokrat Kimlik”i geçirmek. Onu Doğulu yapmak… Bu aşı ne devrimci-cumhuriyetçi-laik Türkiye’de, ne de asla laikleşemeyecek olan Müslüman dünyasında tutar. Bu girişim, Türk’ün biricikliğini hedeflemektedir. Ne Doğulu, ne Batılı “biriciklik” Türk’ün tek kalesidir. Bu kale yıkılırsa, işte o zaman kimliğini yitirir, kimlik bunalımına girer.

Hâlâ “Türklerin bir kimlik sorunu var” diyorsanız, yolunuz açık olsun. Batılı ya da Doğulu olmanızın benim için hiçbir sakıncası bulunmamaktadır.

ÖZDEMİR İNCE

 

  1. (Hürriyet Gösteri, Aralık 2002); Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004, s.39-47

ii.(Hürriyet Gösteri, Aralık 2002); Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004, s.39-47

iii.(Radikal, 25 Ekim 2002)

 

  1. (Elif Şafak, Radikal, “Türk Olmak”, 27 Ekim 2002)

v.Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Yön Yayınları, 1965, ss.165-166)

 

vi.a.g.e. s.171

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[i] (Hürriyet Gösteri, Aralık 2002); Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004, s.39-47

[ii] (Hürriyet Gösteri, Aralık 2002); Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004, s.39-47

[iii]  (Radikal, 25 Ekim 2002)

 

[iv] (Elif Şafak, Radikal, “Türk Olmak”, 27 Ekim 2002)

[v] Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Yön Yayınları, 1965, ss.165-166)

 

[vi] a.g.e. s.171