BEDAVACILIK, SITMA VE SULFATA

BEDAVACILIK, SITMA VE SULFATA

1994’te yayınlanmış, gene geçmişle ve günümüzle hesaplaşan bir yazı. Yeni bir yazı yazmanın gereği yok.

 BEDAVACILIK, SITMA VE SULFATA

 [Bu yazı, hiç kuşkusuz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin kıyımlarını ve cinayetlerini, Cumhuriyet döneminin baskı ve haksızlıklarını, 12 Mart ve 12 Eylül’ün cinayetlerini hoş görmemekte, tam tersine, bunları bütün bilinç ve yüreğiyle kınayıp mahkûm etmektedir. Yazıyı ayraç içinde okutmak kaygısını taşıyan ve arif olanların anlayışına sığınmak istemeyen bu açıklama bile “kolektif”in karşısında “birey”in tedirginliğine tanıklık etmekte ve şu temel soruyu sormaktadır: şimdi ne yapıyoruz, şimdi ne yapacağız?]

[i]Düşündüğünü dile getirme, dışavurma, belli etme, açıklama, ifade etme özgürlüğü; duygu ve düşüncelerini ifade etme… Demek ki bir eylem söz konusu; eylemi özgürce eylemek söz konusu. Özgürlük söz konusu olduğuna göre, bu özgürlüğü yok edici, sınırlayıcı öğeler de söz konusu…

Fazla uzatmaya gerek yok: böyle, çorap söker gibi, kazak söker gibi cambazlıklar yapabiliriz. Ben bu bağlamda, bu bağlamla ilgili formülümü yazayım: bireyin, kolektif karşısında, bireysel düşüncenin kolektif düşünce karşısındaki özgürlüğü, başka bir deyişle kolektif düşünceye karşı bir karşıdüşünce üretme ve bunu ifade etme özgürlüğü.

“Kolektif”in sıfat türünden karşılıkları: toplum, topluca; ortak, ortaklaşa; imeceli, toplu, hep birlikte.

“Kolektif”in isim olarak karşılıkları: yığın, kalabalık, halk.

Demek ki, bir ölçüde örtüşseler de “kolektif”i devlet ve yasalara indirgemek yanlıştır. Düşünceyi ifade etme eylemini sınırlandıran yalnızca devlet ve yasalar değildir. Engelleyici, yasaklayıcı “kolektif” bunların sınırlarını aşar.

“Totem ve tabu”nun, geleneklerin, örf ve âdetlerin, dinin, ırkın, milliyetin, cemaatin, dilin, partinin, futbol kulübünün, herhangi bir kulübün, ailenin birer “kolektif” olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bunu “böyle” düşünmeden düşündüğünü ifade etme özgürlüğünü ve bu özgürlüğün Türkiye’yle ilişkisini anlayamayız.

Kolektife karşı bir düşünce geliştirme alışkanlığının, olanağının, gereksiniminin bulunmadığı yerde, düşünceyi ifade etme özgürlüğü yabancı bir eylem ve kavramdır. Böyle bir gereksinimi, kolektifin dışında olmak isteyen kişi yani birey duyar. Çağdaş anlamda bireyin ortaya çıkmasına ve yaşayıp gelişmesine olanak vermeyen toplumlarda, düşündüğünü ifade etme özgürlüğünden söz etmek saçmadır; çünkü kolektif dışı bir düşüncenin gelişebileceği ve kendini özgürce açıklayabileceği ortam yoktur.

Bu nedenle, kolektifi devlete, devleti Kemalizm’e indirgeyerek, “yetmiş yıl”la başlayan cümleler kurarak; düşünceyi ifade özgürlüğünü “Kürt sorunu”yla sınırlayarak ya da 141, 142, 163 edebiyatı yaparak hiçbir yere varamayız. Düşünceyi açıklama özgürlüğünü sınırlandıran ve engelleyen Anayasa maddeleri, olağan ve olağanüstü yasa maddeleri bir gün nasıl olsa kalkar, kalkmak zorunda kalır. Beni korkutan, kolektifin oylamayla kaldırılamayan yasalarıdır.

Öyleyse bu özgürlüğün adresini iyi saptayalım:

12 nisan 1995 tarihli Cumhuriyet gazetesinden iki örnek: “Ordulular Star’ı istemiyor”muş, çünkü söz konusu televizyon (ınterstar), Türkiye 2. Futbol Ligi yükselme grubu maçlarında yanlı yayın yapıyormuş. İkinci haber de şu: İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı Buca Eğitim Fakültesi’nde bir öğrenci, kız arkadaşıyla, çimenlerde samimi biçimde oturduğu gerekçesiyle özel güvenlik birimine bağlı bir görevli tarafından tekme tokat dövülmüş. Dekan Karagözoğlu’na (Eyvah! Benim kırk yıllık arkadaşım Galip bu!) göre, “el ele tutuşana” bir şey yapılmaz, ancak “erotik biçimde” sarılıp öpüşürlerse, görevli ikaz edebilirmiş. Dekan Prof. Dr. Galip Karagözoğlu’na göre sevgi gösterisinin sınırını “örf ve âdetler” saptıyormuş.

Şimdi siz çekilin aradan, ben Galip’e (sayın dekana “Galip” diyebilirim) bir soru soracağım: Sevgili Galipciğim, 1956 Ankarası’nın örf ve âdetlerinin sınırı, 1995 Bucası’nın örf ve âdetlerinin neresinde?

Düşünceyi ifade etme özgürlüğü, tarihsel, ekonomik, coğrafî bir olgu olmakla birlikte en başta bir toplumsal olgudur: bu özgürlüğü öteki özgürlüklerden ve toplumun egemen zihniyet yapısından yalıtarak, onlardan ayırarak düşünemeyiz; düşünce tarzımızı da basitleştiremeyiz, çünkü düşündüğünü ifade özgürlüğü çok karmaşık bir özgürlüktür.

ınancına göre yaşamak isteyen, bu nedenle şeriatı Anayasa’ya dönüştürmek için özgürlük isteyen ıslamcı, ıslam dininin güncelleşmesi gerektiğini savunanların reformist düşüncelerine özgürlük tanır mı?

Almanya’da en azından kırk yıldır düşünceyi ifade özgürlüğü vardır, yani kolektifi temsil eden devlet karşısında bu özgürlük düşüncesi vardır; ama o kolektifin (halkın) bir kesimi, ülkenin yasaklarının koruması altında bulunan Türklere zalimce davranmakta ve onların yaşama özgürlüklerini ellerinden almaktadır.

Türkiye’de düşünceyi ifade etme özgürlüğü devletin koruması altında olmadığı gibi devlet tarafından engellenmektedir; bu ülkede, Kürt halkını temsil ettiğini ileri süren PKK devlete karşı isyan etmiştir; fakat, varsayımsal olarak kolektifi temsil ettiğini düşünebileceğimiz Türk halkı, Kürt halkıyla barış ve kardeşlik sınırları içinde yaşamayı yeğlemiştir. Ama, devlet karşısında, yalnızca Türk ve Kürt halklarının değil, hiçbir TC vatandaşının düşündüğünü ifade etme özgürlüğü, “soyut” Batı’nın, “soyut” La liberté de l’expression’u düzeyinde değildir. Bunun dışında Kürtlerin nelerden yoksun olduğunu da biliyoruz: kendi dilinde eğitim ve öğretim görmek, kendi dilinde iletişim araçlarına sahip olmak, kendi dilini ve kültürünü geliştirmek… Kendi devletini kurmak mı? Böyle bir istek ve eylem bu bağlamda değil, başka bir düzlemde değerlendirilir.

Aynı ölçü ve yöntemle dünyayı ve Avrupa’yı değerlendirmeden, 1945 öncesinin Türkiye Cumhuriyeti’ni günümüzün ölçütlerine göre değerlendirmek, bir tür snobizm olduğu kadar, bir tür fütürizmi geçmişe taşımak olur. Yaptığınızın saçmalığını anlamak için, bırakın bütün dünyayı, ABD’ye ve Avrupa’ya bakmanız yeter: faşizm, nazizm, komünizm; ırkçılık, burjuva elitizmi, vb.

1945 sonrası Avrupa’sına bakalım: Franco ve Salazar rejimleri, antikomünist terör, antikapitalist terör, antidemokratik seçim yöntemleri, azınlık dillerinin ve kültürlerinin baskı altında tutulması. ABD’de ırk ayrımı, McCarthy hareketinin cadı kazanı… Lütfen, 1990’a kadar Avrupa ve ABD politik tarihinin süreçlerini gözünüzün önüne getiriniz. Ben bu konuyu, Asya, Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Okyanusya anakaralarında düşünmeye tenezzül bile etmem. Entelektüel mazoşizminin gereği yok!

Anadolu Ortaçağı tarihini biliyor musunuz? Türkler Anadolu’ya gelmeden önce Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Araplar, Süryanîler ve hatta Gürcüler ne yapıyorlardı? Bilmiyor musunuz? O zaman size Urfalı Mateos Vekayinamesi’ni (9521136 yılları arası), Ebülferec Tarihi’ni, Steven Runciman’ın Haçlı Seferleri Tarihi’ni okumanızı öneririm. Bu kitapların hepsi Tarih Kurumu tarafından yayımlanmıştır.

1071’de Türkler Anadolu’ya geldiği zaman, bu toprakların yerli halkları yüzyıllardır kendi aralarında boğuşup duruyorlardı. İzin verirseniz, ben de biraz snobizm yaparak fütürizmi geçmişe taşıyacağım (yani kabadayı ağzıyla, “Teyzemin bilmem nesi olsaydı dayım olurdu!” diyeceğim): Selçuklu Devleti’ni, Osmanlı Devleti’ni Türkler değil de Kürtler kursaydı ya da 1071 yılında Anadolu’ya gelenler Türkler değil de Kürtler olsaydı, vaziyetin durumu ne olurdu? Müslüman ve feodal Kürtlerin kuracağı Kürdiye Cumhuriyeti daha demokratik bir rejim mi yaratırdı? Bugünkü topludurumda yalnızca Türkler ve Kürtler yer değiştirirlerdi; biri ötekinin yerine geçerdi. Bizans yıkılmasaydı Türkler ile Kürtlerden oluşan koalisyon 1945’ten sonra (Birleşmiş Milletler’in kuruluşundan sonra) Bizans’a karşı özgürlük savaşımına girişirdi.

Bu nedenle, tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetmiş yılını, Kemalizm’i rahat bırakın; tarihte olması gerekenler olmuştur, çünkü tarihsel topludurumun (konjonktürün) başka türlü işlemesi mümkün değildir. Tarihte “yazgı” diye bir şey vardır; uluslara, halklara tarih sahnesinde oynayacağı rolü, tarihin topludurumsal diyalektiği, tarihsel gerekircilik (déterminisme) verir. “Tarihte, ‘kısmet’ ve ‘rastlantı’ yoktur” diyemeyiz. Türkler Hıristiyan dinini seçmiş olsalardı, yalnızca bölgenin değil, Avrupa ve dünyanın tarihi de başka türlü yazılırdı. Haçlı Seferleri Tarihi’nde (I. cilt, s. 143) Steven Runciman şöyle yazar:

Gesta Francorom’un anonim yazarı, eğer Hıristiyan olsalardı Türklerin dünyanın en yiğit ve en asil milleti addolunacakları fikrindeydi; her ikisi de Truvalılardan neşet ettikleri cihetle Türklerin ve Frankların aynı menşeden oldukları efsanesini hatırlatmaktaydı.

Kuşkusuz, geçmişi bilmeden ne geçmişi ne de günümüzü anlayabiliriz; ancak, geçmiş bilgisini günümüzü mahkûm edecek şekilde kullanmamamız gerekir.

Düşündüğünü ifade etme özgürlüğü, bütün özgürlüklerin en yenisidir. Bu özgürlük, Avrupa anakarasının, Hıristiyanlığın Protestan okulunun, 1789 Fransız Devrimi’nin, rasyonalizmin ve pozitivist düşüncenin, modernizmin ortak ürünüdür; bu ortaklık tıpkı bireyi yarattığı gibi, Batı demokrasisini yarattığı gibi, düşündüğünü ifade etme özgürlüğünü de yaratmıştır. Bu ortak yaratıda ıngiltere’nin de payını unutmamak gerekir.

Bu bağlamda, günümüzü de kapsayan sağlıklı bir değerlendirme ve başlangıç yapmak istiyorsak, trene 14 mayıs 1950 istasyonundan bineceğiz. Çünkü, Kemalizm tarihsel görevini yapıp Türkiye’yi 14 mayıs 1950 istasyonunda trene bindirmiştir. Bu tarihten önce, Kemalizm’in yüzü dünyanın yüzüne benzemektedir ve gene yüzünü dünyanın (Batı dünyasının) yüzüne benzetmek için 14 mayıs 1950’de demokrasi trenine binmiştir. Bu tarihten sonra, Kemalizm’den, Kemalizm’in kalıntılarından, gölgesinden, izinden, büyüsünden söz ederseniz, “iyi niyetiniz”den kuşkuya düşmek özgürlüğüne sahip olurum.

Kemalizm’in fiilen sona erdiği 14 mayıs 1950’den sonra ne olmuştur? Pozitivist düşüncenin ürünü olan Kemalizm evrim geçirmiş ve günümüze kadar demokrasinin, belli bir noktadan sonra temel hak ve özgürlüklerin, belli bir noktadan sonra insan haklarının, gene belli bir noktadan sonra düşünceyi ifade özgürlüğünün öncüsü ve savunucusu olmuştur.

14 mayıs 1950’den sonra başka ne olmuştur? Trenin lokomotifi olan “reaksiyoner” ve antiKemalist düşünce, sürdürdüğü “istemezükçü” geleneğine bağlı kalarak tarihin gidişine karşı çıkmıştır: Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, yani sözde merkez sağ. Türkiye merkez sağı, gerçekte, tebdili kıyafet eylemiş bir aşırı dinci ve milliyetçi sağ olmak niteliğini sürdürerek, dinci ve milliyetçi partiler için limonluk ya da ara istasyon olmak görevini yerine getirmiştir. Merkez sağ partileri, uluslararası politika alanında ve Batı demokrasileri karşısında bir “kitsch” ve “simülasyon” rejimi kurmuştur. Oysa Kemalist Türkiye Cumhuriyeti 14 mayıs 1950 öncesinde Batı demokrasileri karşısında bir kitsch rejimi, bir simülasyon rejimi değil, fakat o demokrasilerin bir kesimiyle örtüşen bir rejim yaratmıştır ve bu rejim Batı demokrasilerinin öteki kesiminin o dönemde karşı çıktığı bir rejim değildir.

Benim görüşüme göre, Türkiye’nin 1995’e uzanan topludurumunun sorumlusu, bu ülkeyi 14 mayıs 1950’den bu yana yöneten antiKemalist merkez sağ ile askerî darbelerdir. (Bu askerî darbelerin sorumlusu ise gene merkez sağ hükûmetlerdir. Gazetelerden öğrendiğimize göre, şu günlerde Güney Amerika gezisi yapan Süleyman Demirel, 1960 darbesinin sorumlusunun BayarMenderes ikilisi, 1971 ve 1980 darbelerinin sorumlusunun ise kendisi olduğunu “itiraf” etmiş ve zamanında seçime gitmemiş olmasını da darbelerin gerekçesi olarak göstermiştir.)

Benim görüşüme göre, Türkiye’nin 1995’e uzanan topludurumunun bir başka sorumlusu ise Türkiye burjuvazisidir; doğudaki toprak ağalığı düzenidir. Bu iki kesim bugüne kadar Türkiye’nin demokratikleşmesini istememiştir. Bugün de ne TÜSİAD, ne odalar, ne borsalar ne de ticaret ve sanayi odaları Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesine katkıda bulunmaktadır.

Benim görüşüme göre, Türkiye’nin 1995’e uzanan topludurumunun en önemli sorumlularından biri, ülkenin toplumsal ve dinsel yapısıdır. Bu yapı, Batı tipi “birey’in ortaya çıkıp gelişmesini bütün kurumlarıyla engellemiş ve engellemektedir. Müslüman toplumlarda bağımsız birey yoktur, dolayısıyla da bireysel düşünce yoktur. Türkiye bu engeli laik düzen düşüncesiyle aşmaya çalışmıştır. Başka Müslüman toplumlarda görülen “birey”ler ise bu noktaya pozitivist düşünceye açık olmaları oranında varmışlardır.

1995 yılının nisan ayında topluma baktığım zaman neler görüyorum: Yeni Osmanlıcılar, II. Cumhuriyetçiler, köşe dönmeciler, küreselleşmeciler, proKürtler, yuppieler, magandalar bir yandan, şeriatçılar bir yandan, Türkiye’nin tarihsel faturasını (10711995 arası) Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Kemalizm’e ödettirmek istemektedirler. Yani “meccanîlik” yapmaktadırlar.

Yeter artık!

Dürüst ve onurlu olmak istiyorsak, geçmişten yalnızca ders alalım!

1995 yılında “insan” ve “adam” olmanın ölçüsü belli; hiza ve istikamete oradan bakalım:

Batı tipi parlamenter demokrasi, laik ve sosyal hukuk devleti, insanın temel hak ve özgürlüklerinin gerçekten yaşandığı toplum, bireyin kendi inanç ve düşüncesini özgürce yaşayıp dile getirebildiği toplum, her türlü azınlığın (din, soy, dil, kültür, siyasal, vb) çoğunluk gibi yaşayabileceği, hak sahibi olabileceği bir toplum, bireyin Tanrı ve din karşısında özgür olabileceği bir toplum… Bunlara istersek başka istasyonlar da ekleyebiliriz.

Ancak, TBMM’de oylanarak beş dakika içinde kolayca yürürlükten kaldırılabilecek (doğal olarak böyle olması gerekir) Terörle Mücadele Yasası’nı kıyasıya eleştirmeden önce ya da sonra, şu soruların da gerçek ve gerçeğe yakın yanıtlarını düşünmemiz iyi olur: Türkiye ve dünyada insanların yüzde kaçı demokrasiyle ilgileniyor; Türkiye ve dünyada kaç kişi “düşünceyi ifade özgürlüğü”ne gerçekten gereksinim duyuyor? Kitle iletişim araçlarının hayatımıza etkisine bakarak, bu sayı ve yüzdeler önümüzdeki yıllarda azalacak mı, çoğalacak mı? Günümüz topludurumunun koşullarında insanlar nasıl bir toplumda yaşamak zorunda kalacaklar: demokratik ya da totaliter?

Bunların da yanıtlarını düşünmek, bulmak ve bulgulara (varsayımsal bile olsalar) göre davranmak zorundayız. Yani düşünmek zorundayız!

Düşünceyi ifade özgürlüğü kendisine indirgenemeyecek bir özgürlüktür. İki yüzyıllık geçmişi olan bu özgürlük, ancak son çeyrek yüzyılda evrensel demokratik toplum modelinin vazgeçilmez öğesi olup yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenledir ki Türkiye, Birleşmiş Milletler’e ve NATO’ya girerken bu özgürlük özel pazarlık konusu olmamıştır.

Bu özgürlüğü ele geçirmek mi istiyorsunuz, bu özgürlüğü elden kaçırmamak mı istiyorsunuz, bu özgürlüğü savunmak mı istiyorsunuz? Öyleyse “yazı” toplumunu, yazılı kültürü savununuz! Çünkü “söz ve görüntü” geleceğin faşist ve totaliter toplumunun lokomotifidir. Şimdi geldik ailedeki eğitime, okullardaki eğitime, toplum içi eğitime… Demek ki, artık, düşünceyi ifade etme özgürlüğünü gerçekten konuşabiliriz! Gerçek suçun, düşünceyi ifade özgürlüğünü engellemek ve yok etmek olduğunu anlayıncaya kadar!

[i]Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye” içinde, Can Yayınları, s.76

Özdemir İnce, Çile Törenleri,  Varlık Yayınları, 1994

Özdemir İnce, Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.471