AÇ TAVUK SİYASETİ TEHLİKELİDİR!…

Sadece aç tavuğun değil tok tavuğun da kendini darı (arpa) ambarında görme rüyası tehlikelidir. Rüyanın ardından “Ekmek elden su gözden çimelim avrat çimelim!” durumu gelir. Bu deyişte, “çimmek” fiilinin “cima etmek” fiiline gönderme yaptığını işaret ettikten sonra, yazımıza kaynaklık edecek iki alıntıyı bilgi ve ilginize sunacağım:

Birinci alıntı Mehmet Zeki İşcan’ın “SELEFİLİK, İslami Köktenciliğin Tarihi Temelleri” (Kitap Yayınevi) adlı kitabından;

İkinci alıntı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabından.

Sonra kendi işimize bakacağız.

[SONUÇ

İslam düşünce tarihinde dinin anlaşılma biçimi ile ilgili olarak ortaya çıkan farklı tutumlardan, tavırlardan biri, inancı, tarihin bir önceki döneminde (selef dönemi) sahip olduğu kültürel yapıyla özdeşleştirmektir. Bu tavır, mutlak doğruyu temsil ettiğini iddia etmekte, değişme ve gelişmeye karşı direnci ve “sertleşme”yi öngörmektedir. Bir problemin çözümünü sadece geçmişe referansta araması nedeniyle bu zihniyetin, “gerilemeci din söylemi” şeklinde anılması da mümkündür.

Gerilemeci din söylemi, bilhassa akli tefekkürün, reyin, görüş bildirmenin, kelâmın, felsefenin dinde gelişmeye başlamasıyla, bu suretle aklın, dini anlama ve anlamlandırma yolu ile, olayların nazari tahlil ve terkibini yapma hakkını ilan etmesi akabinde kendini göstermiş, toplumda meydana gelen “yeni gelişmelere” paralel olarak “geçmişe” dayalı hüküm verme ve rivayete dayalı din anlayışı tarzı ile de neredeyse tüm Sünni İslam düşüncesini etkisi altına almıştır.

Bu dinsel tutumun esasını şu şekilde özetlemek mümkündür: Hakikat adına ne varsa hepsi, geçmişte oluşmuştur. “Şimdi”de ve “gelecek”te hakikat aranamaz. Bu yüzden bir meselenin halli için “nas” olmalıdır. Tek delil, nastır. Yani ya vahiy olacak ya da sahabeden gelen bir haber olacaktır. Yahut geçmiş uluların bir kararı bulunacaktır. Elde “âhad” da olsa bir haber varsa, ona teslim olunur ve bu konuda tartışmaya girişilmez. Bunun dışına çıkan, “bid’at ehli”dir.

Gerilemeci din söylemi her değişim ve gelişim aşamasında ortaya çıkabilecek bir “tavır” sadedinde olduğu ve tam anlamıyla bir mezhep hüviyeti taşımadığı için, onun hangi zaman diliminde ortaya çıktığını belirlemede bir zorluk bulunmaktadır. Bu yüzden söz konusu söylemin, en azından “sürecin genişliği” dikkate alınarak incelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

İslam âleminin genişlemesine, toplum yapısında meydana gelen değişme ve gelişmelere denk düşmesi şartıyla bu zihniyetin ilk İslam asrından beri var olduğunu söylemek mümkündür. Kanaatimize göre gerilemeci din söyleminin ilk temsilcileri, hadis literatüründe “muksirûn” olarak geçen, yani kendilerinden binden fazla hadis rivayetinin yapıldığı “genç sahabelerdir.” (Selefilik, s.243)

…………………………………………………………………………………………………..

“Selef  mezhebi” selefin tavrını temsil etmemektedir. Bilakis o, siyasette, toplumda, drüşüncede ortaya çıkan birtakıml gelişmelere tepki gösteren ve “eski nizam”ı arayan selefe nisbet ettikleri .ir agümandır. Sahabe ve tebiin içinden “eski nizam$ın savunucuları bulunmaktadır. Fakat bunlar, Hz.Peygamber’in ve ilk İslam toplumunun din anlayışını temsil etme iddiasında olmalarına rağmen, İslam öncesi yaşam biçiminin îslamla meşrulaştırılması durumunun öncüleri olarak mütalaa edilmeye daha layıktırlar.

“Selef mezhebi,” ilkel düzeyde de olsa, geçmişin geleneksellemeye çalışılması faaliyetidir. Yani burada “gelenekçilik” değil, gelenekleştirici bir işlev söz konusudur. Burada belli bir aidiyet için “öz oluşturma”, “öz bilinci” bir sistem olarak sunma faaliyeti bulunmaktadır.

Gazali’den sonra “selef mezhebi” olarak anılan ehlü’l-hadisin söylemi, lokal bir kültürel özcülüğün düşünceyi kuşatmasını, dinsel yaşam alanının kolonileştirilmesini temsil etmektedir. Dinde yerel nitelikli olanın ön plana çıkarılması, belli tarihselliklerle “kapatılmış” bir İslamm, evrensel olduğu iddiasına tekabül etmektedir.

Ehlü’l-eser ve ashabu’l-hadiste din, aidiyet ihtiyacı esas alınarak belirlenmiş, böylece bir dışlama aracı, bir tehdit aleti haline getirilmiştir. Korunma içgüdüsüyle “silahlar çoğaltılmış,” güce çevirmek için dinin ruhu alabildiğine budanmıştır. Ehlü’l-hadis zihniyeti ile din, belli bir kültürel diyetin korkularının kullandığı bir fren haline getirilmiştir.

Değişimden korkan bir insan topluluğu, eskinin değerlerine simgelerine sığınacak ve tepkiyi esas alan bir din projesi geliştirecektir. Ehlü’l-eser, durağan kabilevi bir toplum yapısının, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam anlayışında kendini temellendirmesi, korkak, bağnaz, sert bir dinde yansıma bulmasıdır.

“Selef mezhebi,” “geçen zamanın sünnetlerine dayanan,” bildik tanıdık dünyanın “bozulmasını” önlemek için esere tabi olmayı istikamet üzere oluş kabul eden, her türlü değişime cephe alan, “bid’af’i, “muhdes” olanı, “rey”i inkâr eden, böylece değiştirme, yorum, yargılama, değerlendirme, düzeltme çeşidinden tüm insani eylemleri yok farz eden gerilemeci bir niyeti temsil etmektedir. Burada hedef, adeta “tarihi sona erdirerek” cemâatin normatif özelliğini koruyup daimiliğini ve denetimini sağlamaktır.

Bilahare kazandığı bünye itibariyle, ayrı düşünce katlarının anlamlı bir biçimde üst üste tabakalanışından vücut bulmuş ehl-i sünne ve’l-cemâa, Mutezili ve “Cehmi” yöntemi benimsemek suretiyle bu “son”u tartışmış ve onu aşmaya çalışmıştır. Örneğin, Kuran Arapçasmm ezeli olmadığı, “lafzın” mahluk olduğu görüşünü kabul etmek suretiyle, Kuran’ın akla uygun tevil ve tefsirinin Sünni düşüncedeki yolunu açmış, yeni bilgilere  böylece ulaşmaya çalışmıştır. Bu, bir zaman, şayan-ı dikkat gelişmeye neden olmuştur. Fakat gelişmeyi sağlayan  dengenin üzerine kurulduğu temel, daha fazla büyümeye ve gelişmeye imkan vermemiştir. Çünkü devamlılık unsurunu sağlayan kontrol edici el, rasyonel bir şekilde değerlendirilememiştir. Ehl-i sünnet burada, ehlü’l-hadisi temelde aşamamış, onun rasyonalitesine sadık kalmıştır. O da selefi, dini bir otorite olarak almaya devam etmiş, haberi genel bir tavır olarak akliliğe tercih etmiştir. Böylece daha gelişmeye başladığı sıralarda kendini kilitlemiştir. Geçmişi bilince dönüştürmeden bir tür “din” olarak yaşamanın, sadece basit tıkanmalar yaşandığında akli çözümlere bel bağlamanın, düşüncenin kendine  özgü tabiatı gereği, sonunda çökeceği açıktır. (Selefilik, s.250-251)]

***

“İslam ülkeleri neden geri kaldı diye?” soruyorlar. Suçu emperyalizme memperyalizme yüklüyorlar. İslam ülkelerinin geri kalışlarının başlıca nedeni selefi Sünni İslam anlayışıdır. Bu anlayış bütün değişim güçlerini iğdiş edip hadımlaştırmıştır. Bunun nedenleri okuduğunuz metinde açık-seçik yazılı bulunuyor. Bu nedenle Peygamber’in devrimci olduğu iddiaları, ölü bir zamanın yorumundan ileri gitmez. Devrimci Peygamber’in dini 21.yüzyılda devrimci değilse, o dinin din adamları yüzyılların en yobaz kitlesini oluşturuyorsa, Din’in ve Peygamberi’nin devrimci olması ne işe yarar? Ayrıca, MS.8.yüzyılın dine ihtiyacı ile 21.yüzyılın dine ihtiyacı aynı düzey ve bağlam içinde olabilir mi?

İşte, İslam ve öteki dinlere inanan toplumlar arasındaki derin uçurum bu sorunun cevabında bulunmaktadır. O cevap da “Olamaz!”dır.

Dinin artık bireysel alana indirgendiği bir dönemde Türkiye’de birçok sorunun dine göre tartışılması son derece anlamsız ve aynı zamanda şaşırtıcıdır. Dinci taraf, İslama ve Kuran’a, ayetlere dayanarak kimi boş inançları, kimi dogmaları açığa çıkardığınız zaman gerçeği kabul etmiyor ki neyi tartışacaksınız?

Türban safsatası konusunda Hürriyet gazetesinde 12 yıl içinde 20 kadar yazı yayımladım ve bu yazılarımdan birinde, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun “Başörtüsü İslam’ın önşartı değildir”  (Milliyet, 01.03.06) dediğini de yazmışım. 29 Ocak 2008’e ise şunları yazmışım:

“Nûr Sûresi’nin 30.ayeti erkeklere : ‘Başkalarının genital organlarına ve makatlarına bakmayın, kendi genital organlarınızı ve makatlarınızı kimseye göstermeyin!’ diyor.

Nûr Sûresi’nin 31.ayeti kadınlara : ‘Başkalarının genital organlarına ve makatlarına bakmayın, kendi genital organlarınızı ve makatlarınızı kimseye göstermeyin… ve bir örtüyle (hımar ile) memelerinizi (jayb, juyub) gizleyin!’ diyor.

İşte, 22 ve 23 ocak tarihli yazılarımda da üstüne basa basa yazdığım gibi, Nûr Sûresi’nin 30 ve 31. ayetlerinin Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslamcıların ve imam-hatipçilerin anlayacağı şekilde açık ve seçik anlamı bu.”

Kuran’da “Kadınlar başını örtsün!” diye bir emir yok, tam tersine ferçlerini (amlarını) göstermesinler emri var. Bir de baş örtüleri ile yakalarını (göğüslerini, memelerini) örtsünler diyor. Kuran’da geçen adıyla “Hımar” denen “Baş örtüsü” de ne? O dönemde, o bölgede, kadın,  erkek, yaşlı, genç, putperest, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman herkesin güneş ve toz-toprak ve kumlardan korunmak için başına taktığı, İslam öncesinden kalma başörtüsü…

Hz.Muhammed doğmadan vardı, peygamber olmadan vardı, olduktan sonra da vardı…

Ama adamların, bu gerçekler umurlarında bile değil, “dediğim dedik, çaldığım düdük”, türban Allah emridir diye diye 9 yaşındaki sabilerin başlarını örttüler. Buna adıyla sanıyla zorbalık denir. Amaçları, 29 Ekim 1923’ten öncesine dönmek 1924 ve 1925 yıllarında yapılan Cumhuriyet devrimlerini yok saymak, ortadan kaldırmak. Buna adıyla sanıyla selefilik denir.

Bütün İslam âleminin aklını ve geleceğini prangalayan din anlayışı.

AKP ile IŞİD, ikisi de selefi, ikisi de geçmişten medet umuyor. AKP, cumhuriyeti yok edip Osmanlı ve Selçuki döneme geri dönmek hayalleri kurduğu için, IŞİD yeni bir Devr-i Saadet yaratmak istediği ve bu uğurda, Kuran’a dayanarak cihad ederken canavarlaştığı için.

***

Bunların aralarında en mürekkep yalamışı görünen Ahmet Davudoğlu’na (Ben ‘Davudoğlu’ diye yazıp duruyorum, meğer ‘Davutoğlu” imiş) gelince: 1959 yılında Konya‘nın Taşkent ilçesinde doğan Ahmet Davutoğlu, İstanbul Erkek Lisesi‘ni bitirdikten sonra, 1983–84 eğitim öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesi‘nin Ekonomi ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümlerini çift ana dal programıyla(ÇAP) bitirmiş ve aynı üniversitenin “Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler” bölümünde doktora yapmış.

Merak bu ya doktora konusunu ve hocasını merak ediyorum? Araştırırken, merakımı gideren cevabı Soner Yalçın’ın 29 Ağustos 2014 tarihli yazısında buldum: Bo­ğa­zi­çi Üni­ver­si­te­si­’n­de tez ho­ca­sı Prof. Dr. Şe­rif Mar­din imiş. Doğru tahmin etmişim, böyle alengirli işleri Şerif Mardin ve Boğaziçi Üniversitesi yapar.  “Al­ter­na­tif Pa­ra­dig­ma­la­r” ad­lı dok­to­ra ça­lış­ma­sı için üç ay Mı­sı­r’­da­ki Ame­ri­kan Üni­ver­si­te­si­‘nin kü­tüp­ha­ne­sin­de ça­lışmış! Ders ver­me­si için hem AB­D’­den hem de Ma­lez­ya­’dan da­vet al­mış… Ma­lez­ya In­ter­na­ti­onal Is­la­mic Uni­ver­sity ter­cih et­miş. İs­ra­il ile iliş­ki­le­rin en iyi ol­du­ğu 28 Şu­bat dö­ne­min­de “Si­lah­lı Kuv­vet­ler Aka­de­mi­si­” ve “Harp Aka­de­mi­le­ri­”n­de öğ­re­tim üye­si ola­rak ders ver­miş!

Bunların hepsi iyi, ama doktorasını daha yeni vermiş bir adamın iki üniversiteden teklif alması için Kadir Gecesi doğması gerekmez mi? Benim notumu vermek için Boğaziçi ve Şerif Mardin adları yeterli. Şimdi bu tasarlanmış dahinin (!) yazısını okuyun bakalım:

***

[STRATEJİK ZİHNİYET VE KÜLTÜREL KİMLİK 

Bir toplumun stratejik zihniyeti; içinde kültürel, psikolojik, dini ve sosyal değer dünyasını da barındıran tarihî birikim ile bu bikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafî hayat alanının ortak ürünü olan bir bilincin, o toplumun dünya üzerindeki yerine bakış tarzını belirlemesinin ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, zihniyet ile strateji arasındaki ilişki, coğrafî verilere dayalı mekan algılaması ile tarih bilincine dayalı zaman algılamasının kesişim alanında ortaya çıkar. Farklı toplumların farklı stratejik bakış açılarına sahip olmaları, aslında, bu mekan ve zaman boyutlarına dayanan farklı dünya algılamalarının ürünüdür.

Toplumlann kendi coğrafî konumlarını eksen edinen mekan algılamaları ile kendi tarihî tecrübelerini eksen edinen zaman algılamaları, yönelişleri ve dış politika yapımını etkileyen zihniyet altyapısını oluşturur. Milleti ezelî bir siyasî birlik ya da hemen değişebilir bir insan topluluğu olmaktan çok, istikrarlı bir tarih sürecinin ürünü olan ve uzun tarih dilimleri içinde oluşan bir birliktelik olarak kabul edersek stratejik zihniyetin aynı zamanda bir kimlik bilincinin tarihî süreç içinde biçimlenmesinin ve yeniden şekillenmesinin sonucunda ortaya çıktığını ve geçici siyasî dalgalanmalarının ötesinde bir süreklilik arzettiğini görürüz.

Mesela Alman stratejik zihniyeti, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, kökenleri 9. yüzyıla kadar giden tarihî serüveni ile modern ulus-devletin felsefi temellerinin, tarihi gerçeklik alanıyla buluşarak ideolojik bir altyapı kazandığı gerçeklik  alanıyla buluşarak ideolojik bir altyapı kazandığı 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi bilincin eseridir. Bu bilinç Ortaçağ feodal-dini birikimi ile modern seküler-ideolojik birikimi ile modern-seküler birikimin unsurlarını birlikte barındırır. Hegel’in Alman bilincinin tarihi kökenlerini ortaya koyduğu tarih yorumu ile Hitler’in III.Reich kavramı arasındaki paralellik böylesi bir stratejik zihniyet sürekliliğinin ürünüdür

Aynı şekilde Ortodoks Rus Çarlığı ile ateist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin stratejik öncelikleri arasındaki paralellik ve süreklilik de toplumların stratejik zihniyetlerinin tarih ve coğrafya gibi sabit veriler tarafından ne ölçüde belirlenmekte olduğunun bir göstergesidir. Rus kimlik bilincinin evrensel ideolojik kimlik tanımlamaları öngören sosyalist ideolojiye rağmen varlığını sürdürebilmesi ve Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Marksistle-rin yönlendirdiği yeni milliyetçi akımlarda kendini tekrar siyasî bir kimlik olarak üretebilmesi bu stratejik zihniyet sürekliliğinin sonucudur. Siyasî kariyerini bir sosyalist olarak oluşturan Miloseviç’in Soğuk Savaş sonrası dönemde radikal ırkçılığa dönüşen Sırp milliyetçiliğinin lideri konumuna gelmesi de bu açıdan ilginç bir misal teşkil etmektedir.

Kendi tarihimizden misal vermek gerekirse, Söğüt civarında göçer Türkmenlerin oluşturduğu küçük bir beylikten başlayarak zamanla antik yerel medeniyet havzalarının tümüne yayılan ve insanlık tarihinin en renkli, sinkretik ve karmaşık siyasî yapılarından biri haline dönüşen Osmanlı Devleti’ni kuran ana unsur da böylesi bir stratejik zihniyetin altyapısını dokuyan zaman ve mekan bilincidir. Bu stratejik zihniyet hem Osmanlı Devleti’nin atılım gücünü hem de bu atılım gücünün oluşturduğu Osmanlı düzeninin (Pax Ottomanica) istikrarını sağlamıştır. Geçmişi kuşatan kadîm kavramı da, geleceği belirleyeceği iddiasını taşıyan Devlet-i Ebed-müddet kavramı da bu stratejik zihniyetin muhtevasını dokuyan bir tarih ve kimlik bilincini yansıtmaktadır.

Gerek Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinde gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana karşı karşıya kalınan uluslararası problemlerde ortaya çıkan en önemli gerilim alanı, bu stratejik bilincin süreklilik unsurları ile cari uluslararası güç dengelerindeki konum arasındaki farkın doğurduğu psikolojik gerilim ve bu gerilimin kimlik bilinci üzerindeki yıpratıcı etkisidir. Bu açıdan Osmanlı-Türk stratejik bilincinin ana unsurlarının süreklilik ve değişim yönleriyle yeniden tartışılması, yüzleşmemiz gereken en önemli meselelerden birisidir.

Kimlik, mekan ve zaman bilincinin tarihi birikim ve cari gerçeklik çerçevesinde yeniden kurulması tarih içinde varoluşun ve insanlık birikimine katkıda bulunabilmeninin olmazsa olmaz şartıdır.  Stratejik zihniyet bir varoluş iddiasına dayanmadıkça edilgenlikten kurtulabilmek mümkün değildir. Bunun içindir ki,  stratejik zihniyet oturmuş olan ve bu zihniyeti değişen şartlara göre yeni kavramlar, araçlar ve formlar ile yeniden üretebilen toplumlar  güç parametrelerine de ağırlık koyabilme kabiliyeti kazanırlar. Bunun aksine stratejik zihniyette radikal bir kırılma yaşayarak kimlik bilincini yıpratan toplumlar tarihi varoluşlarını tehlikeye atarken, bu zihniyet diğer toplumları dışlayıcı bir araç olarak görerek donuklaştıran toplumlar ise ortak insanlık bilincinden kopmakla ve kendileri dışlanmaktadırlar.] (Stratejik Derinlik, s.29-31)

***

Ahmet Davutoğlu yedi dereden su getirerek Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşturucu kodlarını gizliden gizliye eleştirmektedir. Karmaşık ve anlaşılmaz üslubundan diş söker gibi çıkardığımız anlam budur.

Kimlik, tarih ve zamana bir tür selefi anlayış içinde baktığı için, tarihte, Osmanlı Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşmesi gibi zamansal ve mekansal sıçramaları ve bunlara bağlı olarak kimlik evrimini anlamaktan uzak kalmaktadır.

Sünni İslamın selefi düğümünü bir kılıç darbesiyle kesip zaman ve mekanı özgürleştiren, kimliğe gelişme olanağı sağlayan Cumhuriyet’i Ahmet Davutoğlu gibi selefilerin anlaması mümkün değildir.

Bu kusurun dışında, Ahmet Davutoğlu Türkçe düşünmeyi ve Türkçe yazmayı bilmiyor. Türkçenin yapısı, yalınlığın dışına çıkılınca, yan cümleler cangılına takılınca anlam üretmez hale gelir. Bu nedenle Türkçenin ve Türkçe düşüncenin bütün büyük ustaları yalın ve kısa cümlelerle yazmayı yeğlemişlerdir. Türkçe cümle, batı dillerindeki gibi, ilgi zamirleri (qui, que, dont; who, whom) ile kurulamaz. İngilizce düşündüğünü sanan yazar, Türkçeyi kurban ederek, kendi derin kusurlarını saklamaktadır.

Hegel ile rüyasında tartışan bir öke (dahi), hiçbir nesnel temeli olmadan ve diline doladığı zaman ve mekan paradigmasından hareketle Roma-Cermen imparatorları (9.yüzyıl), Bismark (19.yy) ve Hitler arasında bir bağ kurarak “Stratejik süreklilik” ilkesini kanıtlamış oluyor.

Aynı zihinsel üretimi Büyük Pedro (Rus Çarlığı) ile Lenin (Sovyet Devrimi) arasındaki ilişkide yapıyor. Ardından sıra Osmanlı’ya geliyor: “Kendi tarihimizden misal vermek gerekirse, Söğüt civarında göçer Türkmenlerin oluşturduğu küçük bir beylikten başlayarak zamanla antik yerel medeniyet havzalarının tümüne yayılan ve insanlık tarihinin en renkli, sinkretik ve karmaşık siyasî yapılarından biri haline dönüşen Osmanlı Devleti’ni kuran ana unsur da böylesi bir stratejik zihniyetin altyapısını dokuyan zaman ve mekan bilincidir. Bu stratejik zihniyet hem Osmanlı Devleti’nin atılım gücünü hem de bu atılım gücünün oluşturduğu Osmanlı düzeninin (Pax Ottomanica) istikrarını sağlamıştır. Geçmişi kuşatan kadîm kavramı da, geleceği belirleyeceği iddiasını taşıyan Devlet-i Ebed-müddet kavramı da bu stratejik zihniyetin muhtevasını dokuyan bir tarih ve kimlik bilincini yansıtmaktadır.”

Yani, Osmanlı’yı Alman ve Rus imparatorluklarının yanına koyuyor. Bu işlemi yapmazsanız yüz yıllık parantezin ne anlama geldiğini anlayamazsınız: 1908 yılında açılan parantezi siyaset  selefisi  Ahmet Davutoğlu kapatacak! Ancak, Şerif Mardin’in öğrencisi aynı ırmakta iki kez yıkanılamayacağını bilmiyor. Nereden bilecek ki?….

Özdemir İnce

13 Ekim 2014

—————————————————————————————————————-

EK OKUMA (Daha önce de okudunuz ama şimdi tekrar okumanın tam zamanı):

YÜZ YILLIK PARANTEZ!

AKP hükümetinin mevcut Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1959 yılında Taşkent’te doğduğuna bakıp yanılgıya kapılabilir insan. Taşkent, Özbekistan’ın Taşkent’i değil, Konya’nın Taşkent’i. Aslına bakarsanız, Ahmet Davutoğlu’nun hal ve gidişine, izlediği “irredantist” politikaya bakıp doğum yeri Taşkent’i Özbekistan’a götürmek de mümkün.

Ancak onun “irredantist”liği Türkî değil İslâmî, Osmanî.

1990 yılında, Malezya İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak başladığı akademik hayatı da, siyasal alandaki yükselişi de bana inandırıcı gelmiyor. Sanki bir yerlerden kayırılıyormuş, bir yerlerde dayısı, bir torpili varmış duygusu uyanıyor bende.

Ayrıca, hayallerle dolu, 2009 yılında 40. basımı yapılan “Stratejik Derinlik” (Küre Yayınları) adlı  kitabının  eski CIA ajanları ve strateji uzmanları tarafından kutsal kitap haline getirilmesi de son derece ilginç bir durum.

Ayrıca, bir başka ilginç durumu saptamak ve kabul etmek zorundayız: Ahmet Davutoğlu, cumhuriyetin geleneksel dış politikasını elinin tersiyle itip “Stratejik Derinlik” adlı kitabında dile getirdiği kendi dış politika stratejisini uygulayan ilk dış işleri bakanı.

Bunun son örneğine, AKP Genel Merkez Teşkilat Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmada tanık oluyoruz. Davutoğlu, Balkan Savaşı’nda kaybedilen Avrupa topraklarından, I.Dünya Savaşı’nda elden çıkan topraklardan masalsı bir dille söz ediyor:

“Biz bu toprakları terk etmedik. Geçen yüzyıl 1911’i Trablusgarp için alın 2011, 1912’yi Bulgar, Balkan muhacereti alın 2012, 1917’yi Kudüs’ten ayrılışımızı esas alın 2017 veya Orta Doğu’dan ayrılışımızı esas alın 2018’e, yüzyıl sonra bu parantezi kapatıyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız… Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a, Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız. Bizim gücümüzün kaynağı bu. Şimdi apayrı ülkeler gibi gelebilir ama 110 yıl önce Yemen ile Üsküp aynı ülkenin parçalarıydılar. Ya da Erzurum ile Bingazi. Bunu dediğimizde, bize ‘Yeni Osmanlıcı’ diyorlar. Bütün Avrupa’yı birleştirenler, yeni Romacı olmuyor, Ortadoğu coğrafyasını birleştirenler Yeni Osmanlıcı oluyor. Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, Artuklu’yla, Eyyubi ile anılmak şereftir, ama bizim hiçbir zaman hareketle hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmadı, olmayacak.”  (Sol, Yurt, 04.03.13)

Konuşmanın konusundan habersiz bir dinleyici Dışişleri Bakanı’nın THY’nin yeni açılan uçuş hatlarından söz ettiğini sanabilir. THY bile ilgili tarafların iznini almadan, Yemen ile Makedonya (Üsküp) arasında bir uçuş hattı açacağını dünyaya ilan edemez. Ama Davutoğlu, Osmanlı’nın geçen yüzyılda terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı topraklara Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıl sonra geri döneceğini söylüyor. Sanki bir film festivalinde “Kara Murat’ın Dönüşü” filminin tanıtımını yapıyor. Ve tarih bilincinin gerekliliğinden söz eden Davutoğlu, bu bilinçten ne denli yoksun olduğunu kanıtlamış oluyor.

Konuşmasının ortasında, Avrupa Birliği’ni kuranlar neden Romacı olmuyor da “biz” Yeni Osmanlıcı oluyoruz diye kınamayla soruyor.

Ne yazık ki tam anlamıyla çocukça bir soru. Avrupa Birliği’nin temelleri, yanlış anımsamıyorsam, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın katılımıyla Roma’da atıldı. Sonra evrile evrile günümüze geldi. Yani tarafların ortak iradesiyle.

Peki, Ahmet Davutoğlu’nun (dolayısıyla AKP hükümetinin) Saraysosna’yı Şam’a bağlama niyetinden bu ülkelerin hükümetlerinin haberi var mı?

Davutoğlu’nun adını andığı ülkeler, isterlerse, AKP hükümetini emperyalist hevesleri olmakla suçlayıp protesto edebilirler; bu açıklamayı bir din ya da ırk dayanışması sayıp Türkiye Cumhuriyeti’ni “irredantist” olmakla suçlayabilirler. Ki bu da yayılmacılıktır.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sözünü ettiği ülke ve kentleri bilenler, ileri sürdüğü düşüncelerin ne denli içi boş olduğunu söyleyecektir. Sıkıysa Sofya’da, Tiran’da, Belgrat’ta 400-500 yıllık ortak tarihten söz et bakalım. Aynı şey Şam, Bağdat, Kahire, Sana (Yemen), Mekke ve Medine için de söz konusu. Adını yazdığım kent ve ülkelerde Osmanlı bir emperyalist işgalci ve sömürgecidir.

En kibarından, Araplar gibi, Osmanlı egemenliğin uygarlıklarına en büyük darbeyi vurduğunu, gelişmelerine engel olduğunu söyleyeceklerdir.

Örneğin, “Romalılar ayak bastıkları yeri imar etmişlerdir, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir. Oysa Türkler, yönettikleri yerlerden sadece vergi toplamışlar, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına karşılık hiçbir şey vermemiştir”  diye yazacaklardır. (İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler”. İnkilap Kitabevi, s.187)

Vâni Mehmet Efendi ile Danişmend’in belirttikleri gibi, Arapların Hadislerde Türklerle ilgili zarif düşünceleri  vardır:

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin, çünkü sizi severlerse yerler, sevmezlerse öldürürler.”  (Age. s.58)

Ama Araplar da Türkler’in “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” dediklerini biliyorlar.

Stephen Kinzer türünden ABD dış politikasının temsilciliğini yapan şakşakçı yazıcılar,

“Ezber Bozmak” (İletişim Yayınları) gibi sıradan ama iddialı kitaplarında, Davutoğlu’nun stratejik derinlik uygulamalarını, komşularla sıfır problem politikalarını 2010 yılında göklere çıkarırlar (s.217)  ama üç yıl sonra bu stratejik derinlik kavramının fos çıktığına tanık olmuşlardır. İşin kötü yanı Davutoğlu’nun bu gerçeği görmemiş olmasıdır. (Aydınlık, 27 Mart 2013)

 ***