ACUN’UN ÇELLOSU

Acun bir genç kadın ! Çok yakın dostlarımızdan birinin hayat arkadaşı. Kendisi de en yakın dostlarımızdan biri. Ülker ve ben onu kızımız gibi seviyoruz. Bu nedenle bize istediği kadar nazlanabilir.
Acun, sakatlık geçirdiği için dans edemeyen bir balerina. Kanatları var, ama uçamayan bir kuş gibi hissediyor kendini. Penguin gibi hissettiğini sanmam. Belki de hissediyordur.
Belki de kanatlanıp uçabilmek, müzikle dilediği gibi dans edemiyorsa bile müziği kendisi üretmek istemiş olabilir. Birkaç yıl önce viyolonsel (çello) çalmayı öğrenmeye karar verdi.
Öğrendi. Öğreniyor. Birkaç ay önce, bir konserde orkestrayla bile çaldı.
***
Acun, para biriktirmiş ve yeni bir viyolonsel almıştı. Bir süre sonra çellonun ön yüzünde bir çökme başlamış. Bir santimetre kadar. Çellonun sesinde bir değişiklik yokmuş ama görüntüyü bozuyormuş. Çelloyu satın aldığı yere telefon etmiş. “Getirin bakalım” demişler. Çökük yeri tamir edeceklerini sanıyormuş, fakat çökük yeri görünce, “Biz bunu değiştirelim!” demişler. Çellonun yapıldığı ağaçla ilgili bir sorunmuş. Kusurlu çellonun yerine dükkanda bulunan çellolardan birini alabileceğini söylemişler. Birkaç çelloya bakmış. Daha önce parası yetmediği için alamadığı çelloyu denemiş. Alabileceğini söylemişler.
Üste kaç para vereceğini sormuş. Üste para vermeyeceğini söylemişler. “Benim çellomdan en azından iki-üç kat daha pahalıydı, sadece üzerindeki teller 600 lira ederdi” diyor.
Daha sonra, bu dükkanı ve sahibi övmemi istedi benden. Böyle bir ahlak sahibi “tüccar” övgüye değermiş. Acun’un dediğini yapıp, bu “tüccar”ı övüyor ve kutsuyorum !
***
Siz Acun’un çello çaldığını bakmayın: Eskiden, daha doğrusu 20.yüzyıldan önce, çalınırken müzisyenin aldığı oturuş pozisyonu dolayısıyla çok az kadın çelist vardı. O zamanlar enstrümanı dizlerin arasında tutmak “zarif olmayan” ve “bir kadına yakışmayan” bir görünüm olarak yorumlanırdı. Oysa müthiş yakışıyor günümüzde, bütün yaylı çalgılar gibi !
Bu, gövdesi 1.55-1.56 cm uzunluğunda, 76 cm eninde olan yaylı çalgı bir keman azmanı olarak 16. yüzyılda Fransa’da ortaya çıktı. Şekli arkadan kadın vücudunu andırır. Gövdenin ön kısmı ladin ağacından, arka kısmı ile kenarlar ve boyun kısmı akça ağaçtan, kulaklar ve tuşe abanozdan yapılır. Ön tabla tellerin verdiği basınçtan çökmesin diye bir can direği ile iç kısımdan desteklenir. Arşe (yay) gül ağacından, kıllar ise at kuyruğundan yapılır.
Başlangıçta beş telli olarak yapılan bu çalgı, önceleri orkestrada bas sesleri desteklemek için kullanılmıştır. Tek başına belirgin bir çalgı olarak ortaya çıkması 18.yüzyılda oldu. Viyolonsel “insan sesine en yakın” ses çıkartan müzik aletidir.
***
Ben viyolonsel için yazılan müzikleri çok severim. Günlük hayatta çalışırken, evde oyalanırken müzik dinlemem. Alete bir CD koyarım, uygun bir uzaklıkla oturur, konser salonundaymışım gibi müzik dinlerim. İhsan Bey Amca da Tanbey bir yaşındayken viyolonseliyle bize gelir saatlerce çalardı. Tanbey kımıldamadan dinlerdi müziği.
Viyolonsel bir de bana “68” yıllarını anımsatır. İngiliz drama eleştirmeni Kenneth Tynan’ın “Oh Calcutta !” tiyatro revüsü ilk sahnelenişinde (1969) New York’ta 1.600’den, Londra’da 2.400’den fazla sahnede kalmıştı. Clovis Trouille’un “Oh Calcutta ! Calcutta!” tablosu gözümün önüne geliyor: Arkadan, diz çökmüş, viyolonsele benzeyen çıplak kadın gövdesi.