ADONİS’LE BİR SÖYLEŞİ, NURAY MERT VE ÖTESİ

Sık sık tekrarladığım bir cümlemi bir kez daha yazacağım: “Zamanında düşünülmeyen düşünce, düşünce değildir!” Ve bu cümleye bir ekleme yapacağım: “Zamanında yapılmayan eylem, eylem değildir!”

Bu türden durumları atalarımız çok iyi tanımlamıştır: “Geçti Bor’un zamanı sür eşeğini Niğde’ye!”

Bana uygun bir gazetede yazamadığım için şu günler alabildiğine üzgünüm. “Modern Türkçe Şiir Antolojisi” hakkında yazdıklarımı Hürriyet gazetesinde yayınlasaydım, antolojinin yapımcısı ile yayıncısı kaçacak delik ararlardı. Antolojide yer alan şairler de böyle sütre gerisinde yatamazlardı.

Ama ne olursa olsun yazdıklarım bu sitede kalmayacak ve kitaplarımdan birinde yer alacak.

 Elime kalemi aldığımdan bu yana, 60 küsur yıldır, düşünmem gerekeni zamanında düşündüm ve göstermem gereken tepkiyi zamanında gösterdim. Hiç bir zaman bencil ve çıkarcı hesaplar yapmadım. Dost sayım onu geçmez ama binlerce düşmanım var ki ne mutlu bana!

***

ADONİS & ÖZDEMİR-MERSİN, EKİM 2003 - Kopya
ADONİS & ÖZDEMİR-MERSİN, EKİM 2003

Mıntıka temizliği yaparken 2003 yılının ekim ayında Adonis ile Mersin’de yaptığımız söyleşinin metni ild karşılaştım. Söyleşide söyle bir bölüm var:

Adonis: Din ile devlet birbirinden ayrılmadan yeni bir okuma (Kuran okuması) müm­kün değil. Ama sizler Türkiye’de bunu yapabilirsiniz. Sanırım, bir Müslüman-Türk ya da bir Türk, İslam hakkında ne düşündüğü­nü söyleyebilir. Onun bunu söylemek özgürlüğüne sahip olduğunu düşünüyorum. Uygulama ne durumda bilmiyorum ama laik bir ülke olan Türkiye’de bir düşünür İslam hakkında ne düşündüğünü söy­leyebilir. Söyler misiniz bana, Türkiye’de herhangi bir kimse İslam hakkındaki düşüncelerini özgürce söyleyebilir mi?

Özdemir İnce: Evet, söyleyebilir… Örneğin bu konuşmamız tek bir söz­cüğü çıkarılmadan Hürriyet gazetesinde yayımlanacak… Düşün­düğünü söyleyebilecek cesur insanlar var, ama yasalar da yasak­lamıyor böyle bir şeyi…

Adonis: Ama bizde, Arap ülkelerinde böyle bir şey mümkün de­ğil. Burada söylediklerimi bir Arap gazetesine söyleyemem…

Aradan 12 yıl geçmiş, köprülerin altından çok su akmış, Türkiye  selefilik yolunda Araplaşmaya başlamış. 12 yıl önce korttuğumuzz ve dile getirdiğimiz işte buydu. Şimdi 12 yıl önce yayınlanan söyleşiyi okuyalım:

***

BİR SÖYLEŞİ:

Burada Söylediklerimi Bir Arap Gazetesinde Söyleyemem.

Üyesi olduğumuz Mallarmé Akademisi’nin Paris’teki bir ödül töreninde (1986) tanıştığımız zaman Adonis’in bana ilk sorusu, “Müslüman ulusların durumu” olmuştu. Kendisinin çok ıyı bildiği bu durum hakkında ne düşündüğümü öğrenerek beni değerlendirmek istiyordu belki. O günden bu yana dünyanın neresinde bir araya gelsek aynı soruya döndük ve yanıtlarını ele aldık. Neden?

Geçen mayıs ayında, Mersin Uluslararası Müzik Festivali yöneticileriyle bir araya geldiğimde, festivalin onursal başkanı Henri Atat, bana festivalin içine kültür ve edebiyatı sokmayı arzu ettiklerini söyleyince, ilk deneyim olarak Adonis’i davet etmelerini söylemiştim. Bunun için gerekçelerim vardı: Önce, Adonis Laskiyeli idi. Mersin kentini kuranlar arasında Laskiyeli Müslüman ve Hıristiyan Araplar vardı. Adonis, bir şair, filozof ve İslam din bilgini olarak dünyada önemli bir yerin sahibiydi. Mersin’e uluslararası bir kültür kenti kimliği kazandırma çabamızda bize hakem olabilirdi.

Nobel Ödülü’nü kazananın ilan edileceği gün Mersin Torosları’ndaki yaylalara gitmeye karar verdik. Böylece, Nobel’in son listedeki en büyük adayı olan Adonis haber ajanslarının, Arap gazetelerinin sürekli telefonundan kurtulmuş olacaktı.

Önce doğum yerim olan Fındıkpınarı’na gittik. Sonra, Mehrican’a, Bilge ve Atilla Toroğlu’nun evine. Niyetim, DemirışIk, Santa Iraz ve Gözne üzerinden Mersin’e dönmekti. Ama Toroslar’m 1500 metre yükseklikteki vadilerinde mobil telefonların sağırlaştığını fark edince geldiğimiz yoldan geri dönmeye karar verdim. Ve Kuzucubelen tepelerinde, Nobel ödülünü bir başkasının aldığını öğrenince, “Nobel” söyleşisini bir süre erteledim.

Zaten Nobel’in üç adayından biri olduğunu öğrendiğimizde de bu konuda hiç konuşmamış, geleneksel söyleşi konumuza ihanet etmemiştik.

Ertesi gün yapmayı düşündüğüm söyleşi için DHA Genel Müdürü Uğur Cebeci’ye telefon edip fotoğrafçı isteyince iş CNN-Türk’ün de içine girdiği bir başka söyleşiye dönüştü:

 

ÖZDEMİR ÎNCE: Değerli dostum, birçok kez, sanırım yedi kez, İstanbul’da bulundunuz. İstanbul’dan sonra ilk kez Anadolu’yu tanıyorsunuz, Şimdi Mersin’de, 2. Mersin Uluslararası Müzik Festivali için bulunuyorsunuz. İlk duygularınız, ilk izlenimleriniz nelerdir?

ADONİS: Bu festivale katıldığım için son derece mutluyum. Bu festivalin kültürler ve duyarlıkların buluşma noktası olduğunu düşünüyorum. Mersin kenti ulusların bir buluşma noktası olduğu için, bu festivalin ulusların ve kültürlerin bir limanı olduğunu da düşünüyorum. Ayrıca dâhi piyanistiniz Fazıl Say’ı dinlemek fırsatı bulduğum için de son derece mutluyum. Müzik, sınırların, ulusların ötesinde tıpkı bir şiir gibi insanları birleştiren bir olanaktır. Siz bir şair olarak festivalin bir danışmanı olduğunuz için…

Ö.İ.: Resmen değil…

A.: Ne olursa olsun, dostluk için diyelim, lütfen festivali yöneten dostlarınıza söyleyin, bu festival halkın sadece müzikle değil şiirle de buluşma noktası olmalı… Düşünelim ki bütün halkı kucaklayan bir kültür festivali kent için sürekli bir şenliğe dönüşebilir.

Ö.İ: Sizinle isterseniz biraz da politika konuşalım. Siz benim için Arap dilinin en büyük şairisiniz. Aynı zamanda bir filozofsunuz. Felsefe doktorası yaptınız. Pek bilinmez ama İslam dini alanında da yetkili bir bilginsiniz. Çocukluğunuzda babanızın ve din bilginlerinin nezaretinde din eğitimi aldınız. Bu niteliklerinizi dikkate alarak şunu sormak istiyorum: Irak’da ne yapabiliriz, ne yapmalıyız?

A.: Siz ve ben birer şair olarak alçakgönüllü ve dürüst olalım. Bizler, herhangi bir konuda içerden konuşmadıkça konuşma hakkına sahip olamayız. Benim elbette söyleyeceklerim var, ama dışardan, bir gözlemci olarak. Ama bir politikacı olarak değil… İşin başına dönecek olursak, Saddam Hüseyin rejimine tamamen karşıydım, karşıyım. İğrenç bir rejimdi Saddam rejimi. Ama ABD’nin Irak’a müdahalesini ve bu ülkeyi işgal etmesini kabul edemem. Bu rejimden başka bir şekilde kurtulmayı tercih ederdim. Şu anda ABD’nin Irak’ta bulunması bağlamında, ülkeyi terk etmesi istenebilir. Ama herkes biliyor ki ABD Irak’ı kolay kolay terk etmeyecek. Özetlersem, hem Saddam Hüseyin rejimine hem de ABD’nin Irak’ı işgaline karşıyım. İraklıların ABD’nin varlığından yararlanması konusunda kuşkularım var, doğrusunu isterseniz ABD’nin yerine Irak’ta Birleşmiş Milletler’in bulunmasını isterdim. Ancak ABD’nin varlığından yararlanarak yeni bir devlet ve yeni bir anayasa yaratmak mümkün olabilir. Bu yeni anayasa İraklılara etnik kökenlerini, dinlerini ve inançlarını dikkate almadan özgürlük verebilmeli. Aynı zamanda bu anayasa etnik kökenlerine, dinlerine ve inançlarına bakmaksızın İraklılar arasında eşitlik durumunu yaratabilmeli. Kurulacak devlet kesin olarak hiçbir anlamda dine dayanmamalı, bu devlet bir hakem devlet olmalı. Dinlere karşı ve dinler arasında bir hakem olmalı bu devlet ve kesinlikle dinden uzak durmalı. Ama biliyorsunuz, anayasalar teorik olarak yazılabilir ama Irak anayasasının uygulanabilir bir anayasa olması gerek…

Ö.İ.: Bu anayasaya laiklik ilkesini sokmak mümkün değil mi, gerekmez mi?

A.: Tahminime göre bu girişime karşı çıkacaklar bulunacak…

Ö.İ.: Ama bununla birlikte denemeli…

A.: Sadece denemeli değil, bunu yapmalı. Din ile politikayı mutlaka ayırmak gerekiyor. Bunun için İslamın yeni bir bakış ile okunması gerek. İslâmı da bütün dinler gibi iki düzlemde ele alabiliriz. Bireysel ve kişisel inanç olarak İslam. Bireyin kişisel inancı olan İslama saygı göstermek zorundayız. Sadece İslama değil, din ve inanç ne olursa olsun hepsine. Ama kurum olarak İslâmı aşmak zorundayız. Bana göre, İslam bir kurum olarak, çağımızın sorunlarına çağdaş bir yanıt bulacak durumda değil. Bana kişisel olarak bu alanda hiçbir şey söylemiyor. Ama şunu kesinlikle belirtmeliyim ki bir inanç olarak, bir din olarak İslama karşı değilim.

Ö.İ.: Türkiye’nin İrak için bir model olması isteniyor. Ben Türkiye’nin İrak’a bir model olamayacağı düşüncesindeyim. Peki, yeni anayasası ile Irak öteki Arap ülkeleri için model oluşturabilir mi?

A.: Elbette, Arap ülkelerindeki laik ve laikleşmeci akımları cesaretlendirebilir. Irak’ta yapılan, denenen şeylerin başarıya ulaşması gerek, yoksa felaket olur. Sonuç olarak Arap ülkelerinde herhangi bir değişimin mümkün olmadığı inancı doğar. Bu nedenle, İraklıların ve Birleşmiş Milletlerin demokratik bir anayasa konusunda ısrar etmeleri gerekiyor. Daha önce de belirttiğim gibi bu demokratik anayasa Irak’ı oluşturan halkların kültür, din, inanç ve etnik kökenlerine bakmadan halkların eşitliğini esas almalı. Ama bu anayasa kesinlikle dinsel olmamalı ve dine de karşı olmamalı. Bir hakem olmalı, bireyleri inançlarında özgür bırakmalı. Din ile devleti mutlaka ayırmalı.

Ö.İ: Siz de biliyorsunuz: Aydınlar arasında İslam dininin demokrasi ile bağdaşmaz olduğuna dair bir saplantı, bir önyargı var.

A.: Böyle bir düşünce var. Çünkü bu düşüncenin oluşmasına neden olanlar da, oluşturanlar da bizzat Müslümanlar. Müslümanlar İslam dini yorumlarıyla bu türden önyargıların doğmasına yol açıyorlar. İslâmı öylesine yorumluyorlar ki onun demokrasiyle bağdaşamayacağı sonucu çıkıyor. İşte bu nedenledir ki İslamın yeni bir okumaya ihtiyacı olduğunu söylüyorum. Yeni bir okuma gerektiğini kabul etmeyen yorumlar, dünya ve insan anlayışı olarak, İslamın kendisine de karşıdır. Geleneksel yorum, İslâmî kültürsüz ve hümanizmden yoksun bir din, açılımsız bir din olarak sunmaktadır. Bu yorum İslâmı bir vahiy olarak öldürüyor. Bu nedenle bireyin İslâmı din olarak kabul edip kurum olarak reddetmesine izin veren yeni bir okuma tarzına cesaret etmek gerekiyor. Toplumun bireyine empoze edilen bir kurum olarak reddine… Örneğin, bir insanın benim gibi ateist olması bireyin en doğal hakkıdır. Tıpkı bireyin inançlı olmak hakkı gibi. Eğer bir Müslüman toplumda insanların mümin olmak kadar ateist olmaya da hakları yoksa bu işte bir terslik var demektir. Eğer İslâmı yeniden okuyabilirsek, Kuran’ı yeni bir gözle okuyacak olursak, onun demokrasiye karşı olmadığını görürüz. İslam, günümüzde, Müslüman ülkelerde uygulandığı biçimiyle demokrasiye karşıdır.

Ö.İ.: İslam dini alanında babanız ve derin hocalar tarafından eğitilmiş olduğunuzu biliyorum…

A.: Alçak gönüllüğü bir yana bırakmadan İslam dinini, onun değişik yönlerini, felsefesini yorumlayabilecek düzeyde biliyorum. Bu nedenle, gündelik hayatta dinin politikadan ayrı durması gerektiğini yetkiyle söyleyebilirim.

Ö.İ..: Son soru: Şiirin 21. yüzyılda geleceğini nasıl görüyorsunuz?

A.: Bakın: Aşka ihtiyaç duydukça, dostluğa ihtiyaç duydukça, bilinmezi keşfetmeye ve gerçekliğin sınırlarını aşmaya gereksinim duyuldukça, aşk var oldukça, şiir bizim en önemli kaynağımız olacaktır. Daha iyi görmek ve daha iyi yaşamak için tek entelektüel silah ve güç şiirdir.

Ö.Î.: Teşekkürler sevgili Adonis.

A.: Ben de teşekkür ederim.

Adonis’le CNN-Türk için yaptığımız görüşme burada sona eriyor. Daha doğrusu, CNN-

Türk’ün söyleşimizden yayımlayacağı bölüm bu kadar.

Daha sonra, Mersin Festival Komitesi’nin Adonis’i Hilton Oteli’nde ağırladığı süitten aşağı inerek otelin Akdeniz’e bakan terasında sohbetimizi sürdürdük.

Ö.İ.: Adonis, Arap kültürü üzerine yazdığınız denemeleri içeren Dua ve Kılıç (La Prière et L’épée) adlı kitabınızda yer alan “Durağan ve Devingen” (Le Fixe et le Mouvant) adlı bir denemeden bir cümleyi tekrarlayacağım: “İslam kendini bir son olarak, Arap dünya görüşünün sonu olarak ve genellikle insan varlığı, hayat ve evren bağlamında son gerçekliğin zilyeti (yani kullanma hakkına sahip olan) olarak sunuyor diyorsunuz. Yani İslama göre Kuran son kitap, Hz. Muhammed son peygamber, Müslüman insan da en mükemmel insan… Ali İmran suresinin 19. ayeti şöyle der: “Şüphe yok ki Allah katında bir din vardır, o da İslam dinidir (innediyne indallahil)…”

A.: İslam din olarak kendini böyle sunuyor. Ama dinin, dinlerin konumu üzerine, özellikle de tek tanrıh dinleri yeniden düşünmemiz gerekiyor. Ama bunu nasıl yapmalı, nasıl düşünmeli? Aradan geçen bunca yüzyıldan sonra İslâmı yeniden düşünmek öyle kolay bir şey değil. Yeni bir okuma…

Ö.İ.: Yani yeni bir yorum, yeni bir okuma ve yeni bir anlam…

A.: Tamamen öyle, ama önemli olan böyle bir okumaya ce­saret etmek mümkün mü? Hayatın gerçekleri bize göstermiştir ki şimdiye kadar böyle bir girişime kimse cesaret edememiştir. Böy­le bir girişimde bulunmaya cesaret edenler reddedilmiş ve zındık ilan edilmiştir. Bunların arasında birçok ad anılabilir. Bu neden­le, çağımızda İslam kültürsüz bir din olanak görünmektedir. Dü­şüncesiz, soru sorma yeteneğinden yoksun bir din. Yeryüzünde 1 milyar 300 milyon Müslüman var ki bu dünya nüfusunun beş­te biri eder, bu 1 milyar 300 Müslüman arasmda yeni bir okumaya cesaret edecek, yeni bir deneyimi göze alacak tek bir düşünür bu­lamazsınız. Bu çok çarpıcı bir gerçektir. Bunu içerden, İslamın için­den yapacak birinin bulunmaması akıl almaz bir şey. Sanki Müslümanlar kültürsüz, kültürün bulunmadığı yabanıl, çağdışı bir or­tamda yaşıyorlar.

Ö.İ: Yani Müslümanlar îslami kültürden uzak mı yaşıyorlar?

A.: Sadece İslami kültürden değil, “kültür” denilen şeyden uzak yaşıyorlar. Dünyanın öteki kültürlerinden. Kuran’ın yazdıklarından başka kaynak kültürleri yok. Kuran yazmışsa “Evet”, yazmamışsa “Hayır”… Oysa yeryüzünde İslam’n içerme­diği bir yığın gerçek, yanıtlayamadığı birçok soru ve sorun var. Müs­lümanların bu gerçeği kabul edecek cesarete ihtiyaçları var. İslam ülkeleri arasmda çok zengin olanlar var. 11 Eylül’den sonra, mil­yarlarca dolarlık İslam sermayesi kendine yeni bir alan aramakta. Bu paranın herhangi bir İslam ülkesinde kültür ve sanat alanmda herhangi bir yatırım yaptığına, katkıda bulunduğuna tanık oluyor muyuz? Hayır! İslam’ın sahip olduğu para da kültürsüz ve cahil bir para… Peki, bu durumda, Müslümanlar yeryüzünde nasıl söz sa­hibi olacaklar… Müslüman denince akla birkaç kadının önünde yü­rüyen erkek geliyor…

Ö.İ.: İslam yeni bir okumayla okunursa, yorumlanırsa, şim­di yanıtlayamadığı soruları yanıtlayabilir mi?

A.: Din ile devlet birbirinden ayrılmadan yeni bir okuma müm­kün değil. Ama sizler Türkiye’de bunu yapabilirsiniz. Sanırım, bir Müslüman-Türk ya da bir Türk, İslam hakkında ne düşündüğü­nü söyleyebilir. Onun bunu söylemek özgürlüğüne sahip olduğunu düşünüyorum. Uygulama ne durumda bilmiyorum ama laik bir ülke olan Türkiye’de bir düşünür İslam hakkında ne düşündüğünü söy­leyebilir. Söyler misiniz bana, Türkiye’de herhangi bir kimse İslam hakkındaki düşüncelerini özgürce söyleyebilir mi?

Ö. İ.: Evet, söyleyebilir… Örneğin bu konuşmamız tek bir söz­cüğü çıkarılmadan Hürriyet gazetesinde yayımlanacak… Düşün­düğünü söyleyebilecek cesur insanlar var, ama yasalar da yasak­lamıyor böyle bir şeyi…

A.: Ama bizde, Arap ülkelerinde böyle bir şey mümkün de­ğil. Burada söylediklerimi bir Arap gazetesine söyleyemem…

Ö.İ.: Bugün sizinle Mersin Üniversitesi’nde öğrencilerin, öğ­retim üyelerinin karşısında özgürce konuştuk. Bence bu oturum sırasında İslami yeniden okumayı denediniz, yeniden yorum­ladınız. Bunu bir Arap ülkesinin üniversitesinde yapamaz mısınız?

A.: Yapabilirim ama skandal olur. Yapabilirim ama öğretim üyeleri ve öğrenciler bana karşı bildiri yayımlamak zorunda kalırlar. Yapabilirim ama hayatım tehlikeye girer. Çünkü yasa bana karşı. Yasa bizde bir hakem değil, bana karşı, çünkü laik değil. Devlet sizdeki gibi laik ve hakem olmalı. Örneğin bir Türk dinsel inancım açıklayabileceği gibi ateist olduğunu da özgürce açıkla­yabilir. Bizde bunu yapamazsınız. Çünkü yasa izin vermez.

Ö.İ.: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası din ve vicdan hürriyer tini, düşünce ve kanaat hürriyetini, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini güvence ve koruma altına almıştır. Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Ayrıca kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz, suçlanamaz. Anayasa Tanrı düşüncesini ve dinleri de koruması altına almıştır. Ama Türkiye’de mevcut demokratik ortamdan yararlanarak ülkeyi Arap ülkelerine çevirmeye can atanlar var. Bunların bir bö­lümü de hükümette…

A.: Allah akıl versin, diyebilirim, başka bir şey söyleyemem. Bizde düşündüğünü söylemek için cesaret de yetmez, oysa sizde…

Ö.İ.: Denemelerinizden çıkardığıma göre: İslam, bir Arap bi­reyi için sadece bir din değil aynı zamanda dil, kültür ve uygarlık… Diyelim ki uygun bir ortam oluştu ve cesur bir düşünür yeni bir oku­mayla yeni bir yorum getirdi… Bu yorum halk tarafından kabul edi­lir mi?

A.: Halkın kabul etme ya da kabul etmeme özgürlüğü yok­tur. Önemli olan bir Arap bireyinin din hakkındaki görüşlerini dile getirebilmesi. İşte bu bir düşünce eylemidir. Bireyin ateist, Tanrıtanımaz olmaya hakkı vardır ve devlet bu hakkı kabul etmeli ve saygı göstermelidir.

Ö.İ: Ateist bir bireyi kabul ettiği gibi korumalı ve savun­malıdır…

A.: Bizde, Müslüman Arap ülkelerinde ateist olabilirsiniz ama bunu kamuya açıklayamazsınız.

Ö.İ.: Laiklik bireyi ve toplumu bütün dinlere karşı korur. La­ikliğin bir doğru tanımı da budur zaten… Ama buna karşın bizde de iktidarların tutumları yüzünden sürçmeler oluyor.

A.: Kitaplara karşı herhangi bir sansür var mı?

Ö.İ: Hangi kitaptan söz ediyorsunuz? Din kitapları için her­hangi bir sansür yok. Bütün din kitapları, Tevrat, İncil, Budist ki­tapları özgürce basılıp yayımlanabilir. Öteki kitaplara gelince, ki­taplar sansürsüz yayımlanır, ama elbette kitapların içeriğini de­netleyen yasalar var. Yayımlanmadan denetlenmez kitaplar…

A.: Bizde, örneğin Suriye’de önceden sansür edilmeden hiç­bir kitabı yayımlayamazsınız. Önceden okunmadan yayımlanamaz.

Ö.İ.: Konuşmamızın başında, tektanrılı dinler hakkında da alışılmamış şeyler söylemiştiniz…

A.: Tek tanrılı (monoteist) dinler ömrünü tamamlamıştır, iş­levleri sona ermiştir. Bunu söylemeye cesaret etmeliyiz. Tek tanrılı din anlayışını gözden geçirmeliyiz. Örneğin tek tanrılı dinler ile tek tanrılı dinler öncesi dinleri ele alacak olursak… Dikkat ederseniz “paganizm” demiyorum, “tek tanrılı dinler ön­cesi ” diyorum. İsterseniz tek tanrılı dinler (monoteist) uygarlığı ile tek tanrılı dinler öncesi (premonoteist) uy­garlıklarını karşılaştıralım: Premonoteist toplumun uygarlık, kül­tür, şiir, felsefe, mimarisini monoteist toplumunkilerle karşılaştıra­cak olursak, premonoteist toplumun uygarlık, kültür, şiir, felse­fe ve mimarisi monoteist toplumun uygarlık, kültür, şiir, felsefe ve mimarisini fersah fersah aşar. Monoteist uygarlık sadece savaş, milliyetçilik, ırkçılık ve diktatörlükler yarattı. Bunu söylemeye ce­saret etmek lazım. Evet monoteizm bilimi ve tekniği yarattı. Ama kültür adına ne varsa premonoteizm yarattı. Monoteist toplum­da, premonoteist toplumun mimarlarını, heykeltıraşlarını, filo­zoflarım aşan mimarlar, heykeltraşlar, filozoflar var mı? Firavunlar Mısırı’nın sanatını, Sümerleri, Grekleri hangi monoteist uygarlık aşabildi? Günümüze kadar Platon, Aristoteles ve Herakleitos’u geçemedik. Hiçbir şiir Gılgamış’ı, Homeros’u geçemedi. Mono­teistler bunu düşünmeli, düşünmeye cesaret etmeli, söyleyebilmeli ve eleştirebilmeli. Monoteizm gelecek için olumlu adımlar atmadı. Hatta monoteizmin insanlığın göçüşünün başlangıcı olduğunu da söyleyebiliriz.

Ö.Î.: Bravo ya ahi! Adonis, biraz da Arap solu hakkında ko­nuşur musunuz?

A.: Düşünce radikal ve sorgulayıcı özellikleriyle her zaman sola ait olmuştur. Buna göre benim radikal bir solda yer aldığım söylenebilir. Arap solu, pratikte köktendinciliğin karşıtı olması gerekirdi. Ama ne yazık ki başka bir köktenciliği temsil ediyor. Denilebilir ki sonuçlar olanakları belirliyor. Arap solu pratik ve pragmatik olarak düşünüyor. Bu nedenle herhangi bir düşüncesi yok. Arap dünyasında sol düşünce yok. Arap solunun büyük bir bölümü köktendincilerin yanında yer alıyor, profondamantalist. Amerikalılara karşı olanlar şimdi sadece köktendinciler. Kendi adıma, köktendinciler tarafından özgürleştirilecek olsam bu özgürlüğü kabul etmem ben. Çünkü köktendincilik ilke olarak kimseyi özgürleştiremez, çünkü bizzat kendisi özgür değil. Özgür olmayan biri başkalarını özgürlüğüne kavuşturamaz. Günümüz Arap solu özgürleştirici olamaz. Niçin? Çünkü kendisi özgür değil. Her şeyi gömen bir saplantıya zincirlenmiş durumda.

Ö.İ: Peki ya İslam?

A.: Günümüz İslâmı, emperyalizmle birlikte, Hıristiyanlığın dümen suyunda ve İslama karşı.

Dağlardaki, ovadaki, kentteki Mersinli dostlarımız, Mersin Üniversitesi öğretim üyeleri, öğrencileri, şiir severler, Fazıl Say, Ülker ve ben Adonis’le birlikte on günden fazla bir arada bulunduk. Bu entelektüel şenliğe Hatay’m Arsus’unda Sayekler, Makzumeler, Barburlar, Şeşatiler de katıldı. Yedik, içtik, müzik dinledik. Adonis’le konuşmak ve tartışmak Cumhuriyete olan inancımı iyice güçlendirdi. Adonis çağımızın yaşayan en büyük şairlerinden, düşünürlerinden, filozoflarından biri. Ama Arap ülkelerinde özgür değil. Arap ülkelerinde söyleyemediklerini Türkiye’de söyleyebiliyor.

Söyledikleri çok önemli, çünkü, anımsadığım kadarıyla, Türkiye’de gerçek bir “laik” Arap aydınının Arap toplumları ve İslam hakkındaki düşünceleri yayımlanmadı. Arap toplumlarının ve İslamın içinden konuşan Adonis’in söyledikleri bütün dünya için çok önemli ama İmam-Hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve Islam’dan uzak düşenlerin onun söylediklerini anlamaları ne yazık ki mümkün değil…

Mümkün olsaydı R.T. Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın Adonis’le tartışmalarını dinlemek isterdim.

————————————–

1- Hürriyet Pazar, 19 Ekim 2003

2- Özdemir nce, Yedi Canlı Cumhuriyet, Cumhuriyet Kitapları, 2004, 2009

3- Adonis (Çeviren: Özdemir İnce), New York’a Mezar, Can Yayınları, 2012

ADONIS & OZDEMİR
ADONİS & ÖZDEMİR, BYBLOS’TA, LÜBNAN, 2011

***

Bu söyleşi çok tepki topladı ama en ilginç  tepki o zamanlar Radikal gazetesinde yazan Nuray Mert’ten geldi:

NURAY MERT / MODERN MÜSLÜMANLAR

Geçen hafta, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın veya kendi deyimiyle </br>’postmodern başkan’ Ali Bardakoğlu’nun, Müslümanların modernleşmesi…

Geçen hafta, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın veya kendi deyimiyle

‘postmodern başkan’ Ali Bardakoğlu’nun, Müslümanların modernleşmesi yönündeki birtakım açıklamalarının ardından, Türkiye’de yine bir ‘modern Müslüman’ tartışması başladı.

İslam ve modernizm tartışması, bilenler bilir, en az 100 yıllık bir tartışmadır ve böyle giderse, değil 100 yıl, 1000 yıl içinden çıkılmaz. 19. yüzyılda, Aydınlanma düşüncesi etrafında, dinlerin ve münhasıran

İslam’ın ‘özgür düşünce’yi engellediği için toplumsal gelişmeyi engellediği, bundan behemehal kurtulmak gerektiği yönünde bir kanaat hâkimdi. Bu da kendi içinde son derece tartışmalıdır, ama onu bir yana bırakalım. Meseleye kabaca bakarsak, Batı teknolojisi din dışı bir düşünce zemininden türedi diye, hadi din teknolojik gelişmeyi engelledi diyelim, bugün böyle bir sorun var mı? Yani Müslümanlar teknolojiyi reddediyor mu? Hayır!

Dine ilişkin bir diğer sorun demokrasi olabilir, insanlar dini düşünce demokrasiyi reddeder bu nedenle özgürlükleri kısıtlanır diye düşünebilirler. Öyledir veya değildir, ama bu kuşku anlamlı bir kuşkudur, ateist bir insan din adına bana baskı uygulanır, toplumsal hayat yaşanmaz hale gelebilir diye düşünebilir. Hatta ateist olmayan, kendini Müslüman olarak tanımlayan biri de, din adına kendisine, toplumsal hayata ilişkin bir şeylerin dayatılmasını istemeyebilir. O halde, dine veya dindarlığa ilişkin tek anlamlı soru, demokrasiye yaklaşımı olabilir. Demokrasi ortak zemin olduktan sonra, onun dışında, modern toplumda dindarın nasıl olması gerektiğini tarif etmek kimsenin üzerine vazife olmamalıdır. Size ne Müslüman’ın dinini nasıl yorumlayıp, yaşayacağından?

Hatırlarsanız, bu ülkede ateistler ibadetin Türkçe olması, namazın üç vakte inmesi gibi konularda fikir yürütebilmeşilerdir. Bundan öte saçmalık olur mu? İnanmayan adam için namaz zaten saçma bir ritüel değil mi? Ona ne Türkçe olmasından, üç vakte inmesinden? Bu tezlerin arkasında, ‘Zaten saçma bir şeye inanıyorsunuz bari, bu işin üzerine fazla düşmeyin’ anlayışı yok mu?

Nitekim, bunu açıkça söyleyen de var; geçen hafta Suriye asıllı ünlü şair Adonis ile yapılmış bir röportaj yayımlandı. Adam ben ateistim diyor, sonra da İslam âlemi üzerine ‘derin’ analizlere girişiyor. Sonuçta söylediği şu: ‘Tektanrılı dinler ömrünü tamamlamıştır, bunu söylemeye cesaret etmeliyiz’ (Hürriyet, 19 Ekim 2003). Bir ateistin böyle düşünmesi normal de, bu en az 200 yıldır söylenen bir şey, pozitivizmin kurucu babası Fransız filozofu Comte da böyle söylüyordu, o zaman bunu söylemek belki cesaret işiydi ama şimdi değil. Ama, Adonis bunu tektanrılı dinlere inananlar söylesin istiyor; “Monoteistler bunu düşünmeye cesaret etmeli, söyleyebilmeli” diyor. Belli ki, ona göre bir dine inananlar dinin saçma ve kötü bir şey olduğunu düşünmeye cesaret etmedikleri için inanmaya devam ediyorlar. Böyle saçmalık, böyle cahillik, böyle küstahlık olur mu?

Dahası, bu saçmalığı öneren adam, Müslümanlara yol gösterebilir biri olarak takdim edilebiliyor; röportajı yapan gazeteci Özdemir İnce, Adonis’in fikirleri için ‘İslam’ın içinden’ tabirini kullanıyor ve ‘İmam – hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve İslam’dan uzak düşenlerin onun söylediklerini anlamaları ne yazık ki mümkün değil’ diyor. Bu akla göre, ateist Arap’ın dine mesafesi, Arap olmayan bir Müslüman’dan fazla. Ne diyeyim, ibretlik bir akıl yürütme. Hem sadece o değil, Cengiz Çandar da, Müslümanların Adonis’ten öğrenecekleri çok şey olduğu kanaatinde (Dünden Bugüne Tercüman, 22 Ekim 2003). Konu, edebiyat, fizik, müzik, Arap dili falan olsa bu tabii ki böyle, Adonis’in ateist olması onun söylediklerinin önemini azaltmaz, Müslümanların ona müracaat etmesi son derece tabi olur, ama ‘Dininizi ateistten öğrenin de, kendinize çekidüzen verin’ demek aklı, mantığı ve nihayet terbiye sınırını aşmıyor mu?

Adonis’in işaret ettiği, İslam dünyasının sorunları, bu konunun dışında. İslam dünyasının tabii ki sorunları var, örneğin politik dili, geçen hafta Malezya Devlet Başkanı’nın İslam Konferansı’nda yaptığı konuşma bunun en güzel örneği, ona da gelecek yazıda değineceğim. Ama bu sorunları ileri sürüp, dininizden vazgeçin demeye getirmek kabul edilebilir gibi değil.

(RADİKAL 28/10/2003)

***

Bunun üzerine ben de aşağıdaki yazıyı yazdım:

ÖZDEMİR İNCE / ONA NEYSE SANA NE

YİRMİ yıl kadar önce Paris’te taksiyle bir Fransız arkadaşımın evine gidiyorduk. Cumhurbaşkanı seçimlerinden birkaç gün önceydi. Milliyetçi-ırkçı olduğunu bildiğim bir adayı epeyce eleştirdim. Konuşmalarımızı bir süre dinleyen şoför söze karışıp, bana:

Siz bir yabancısınız, bir Fransız Cumhurbaşkanı adayı hakkında böyle konuşamazsınız! dedi.

Bu kişi köy muhtarı seçilmiyor. Fransa’ya cumhurbaşkanı olmaya aday… Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı’nın kişilik ve kimliği bir yabancıyı da ilgilendirir, dedim.

Nuray Mert’in, 19 Ekim tarihinde Hürriyet Pazar’da yayımlanan Adonis’le yaptığımız söyleşiyi eleştiren ‘‘Modern Müslüman’’ (Radikal, 28.10.03) başlıklı yazısını okuyunca aklıma bu olay geldi.

Nuray Mert, Adonis’i ‘‘İslam’ın içinden biri’’ olarak tanımladığım için eleştiriyor beni. Adonis kendini ‘‘ateist’’ olarak tanıttığı için karşı çıkıyor bu tanımlamaya: Arap asıllı, Müslüman bir ailede doğmuş, çocuk yaşta hafız olmuş, Kuran dersi vermiş, felsefe eğitimi görmüş ve sonunda ‘‘ateist’’liği seçmiş birini, Nuray Mert’e göre, İslam’ın içinden saymamamız gerekiyormuş.

Demek ki Nuray Mert’e göre Adonis, ateist olunca İslam konusundaki derin bilgisini yitirmiş oluyor… Din bilgisinden yoksun bir Müslüman ancak bağnaz bir mümin olur! Adonis işte bu bilgiden yoksun, geleneksel bağnaz müminleri eleştiriyor.

Bir akademisyen gazete yazarının ‘‘Sen onlardan değilsin! Sen artık Müslüman değilsin! O halde eleştiri hakkına sahip değilsin!’’ diyebilmesi komik bir durum.

İslam dini, Araplar için sadece din olmadığı, aynı zamanda bir dil, bir uygarlık, bir kültür, bir yaşama tarzı, sanatların ve edebiyatın yönlendiricisi olduğu için Müslüman olsun-olmasın bütün Arapları kuşatır. Bu olguyu Arap toplumlarını tanıyan herkes bilir!

Nuray Mert, Adonis’in monoteislerin de inançlarından kuşku duymaları, bu kuşkularını cesaretle dile getirmeleri gerektiğini söylemesini ‘‘Saçmalık, cahillik, küstahlık!’’ olarak tanımlıyor. Nuray Mert, Marx’ın kapitalizmi eleştirmesine izin vermiyor mu acaba?

‘‘İmam-hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve İslam’dan uzak düşenlerin onun (Adonis’in) söylediklerini anlamaları ne yazık ki mümkün değil’’ dememi şöyle değerlendiriyor:

‘‘Bu akla göre, ateist Arap’ın dine mesafesi, Arap olmayan Müslüman’dan fazla. Ne diyeyim, ibretlik bir akıl yürütme.’’

Nuray Mert’in ibretlik olmayan aklına göre, yeterli Arapça bilmediği için Kuran’ı ve mealini ancak ezberleyen bir yeniyetme Türk, ciddi bir din eğitimi görmüş, hafız unvanı almış, felsefe doktorası yapmış, ateist olmuş, Arap áleminin en büyük, en önemli aydınlarından biri sayılan Adonis’ten daha yakın olabilirmiş İslam’a.

Kendi mantığına göre kökten İslamcı sayılması gereken Nuray Mert bilim işlerinde ‘‘Sana ne!’’ yöntemini benimsediğine göre: Olsun bakalım!

(Hürriyet, 04.11.2003)

***

12  yıl sonra, aynı hatun Cumhuriyet gazetesinde (Kürtler, Kürtlere olan Borcumuz, 14 Aralık 2015) bakın neler yazmış:

“Son olarak, HDP’nin ‘Türkiyelileşme’ değil, ‘demokratikleşme ile kendini tahkim etmesi gerekiyordu, zaten böylesi bir nevi Türkiyelileşmenin en sağlam yolu olurdu. Kürtlerin, kraldan çok kralcı Türk/Türkiyeli yoldaşlara veya hayallerini gerçekmiş gibi görmeye imkân veren muhaliflere değil, demokratik tartışmaya ihtiyaçları var. Bu Kürtlerin işi, biz karışmayalım demiyorum, tam tersine Kürtlere barış ve demokrasi borcumuz var, bu yönde beklentisiz çaba harcamak, dertlenmek zorundayız veya Kürtlere ancak böylesi bir tavrın karınca kararınca faydası olabilir.”

Aradan geçen 12 yıl sonra “Kürtlerin işini Kürtlere bırakmayalım; Kürtlerin işi bizim de işimiz!” diyor ki çok haklıdır. Dahası “Hepimiz Kürdüz baboo!” da diyebilir. Ama aynı hatun bir zamanlar  Adonis’e ve bana “Siz  ateistsiniz, Müslümanların işine ne karışıyorsunuz!” diye çıkışıyordu.

Benim gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımın yüzde sekseni (% 80) kitap oldu. Geriye kalanlar da kitap olarak yayınlanacak.  Nuray Mert türünden yazıcılar yazılarını kronolojik sıralama ile eksiksiz olarak kitap halinde yayınlayamazlar. Çünkü yanar-dönerlikleri, döneklikleri, yanılgıları, çelişkileri ve çıkar ilişkileri ortaya çıkar.

ÖZDEMİR İNCE

22 Aralık 2015