ALLAH ADINA YÖNETMEK

Boualem Sansal’ın Allah Adına Yönetmek[i] (Gouverner au nom d’Allah) adlı bir kitabını okuyup bitirdim ve Tekin Yayınevi’ne tavsiye ettim. Sanki AbuTanbey, İbn Ahmad  yani ben yazmışım  gibi.

Boualem Sansal, Cezayirli. Fransızca yazan bir romancı.  Toplumla ilgili sorunların yorumlanmasında, sosyologlardan, felsefecilerden daha çok edebiyatçılara güvenirim. Kitap (hakkında yakında özel bir yazı yazacağım) bir-iki ayrıntı dışında beni hayal kırıklığına uğratmadı. 2013’te yayınlandığı ve bu tarihten önce yazıldığı için Türkiye hakkındaki yorumları, günümüzün gerçekleriyle uyuşmuyor ama, bütün İslamcı iktidarlar için söylediği “Allah adına yönetmek” iddiası Türkiye için de tam anlamıyla geçerli. İslamcı iktidarlar Allah adına yönettikleri için rahatlıkla yalan söyleyebiliyorlar ve kolayca  takiye bukalemuna dönüşebiliyorlar.  Allah adına yönettikleri için  sorumluluk duygusundan kesinlikle yoksunlar. Allah adına yönettikleri için, bu dünyaya ait bütün denetçi kuruluş ve aygıtları yok etmeyi hedefliyorlar. Çekinmiyorlar.

Allah adına yönetmek, kimseye hesap verilmediği için, millet adına yönetmekten çok daha kolay. Allah adına yönetenler,  Millet’e hesap vermemek için, gün gelir, parlamentoyu ve seçimi gereksiz bir yük olarak görürler.

Allah adına yönetenler, onu, peygamberini ve Kutsal Kitab’ını (hesap soramayacaklarını bildikleri için) hiç umursamazlar. Çekinmezler çünkü çekinmeleri gereken halkı dinsel hurafelerlin afyonuyla uyutmuşlardır. Bütün bunları yapan insan kılıklı iblislerden anayasa ve yasalara saygı beklemek saflık olmaz mı?

AKP ve onun ebedî başkanı (Başyücesi) R.T.Erdoğan, Türkiye’yi 15 yıldır Allah adına yönetiyordu.Erdoğan artık hem Cumhurbaşkanı hem AKP’nin seçilmiş genel başkanı. Böylece, tam anlamıyla, Necip Fazıl’ın Başyüce’si oldu. Artık kimseye hesap vermeden herkesten hesap sorabilir, her konuda hüküm verebilir, her konuda kararname çıkartabilir. Nitekim, AKP genel başkanlığını devralmadan bir gün önce kültür ve sanat alanına giren konularda (yani “bizim küllük”te) esti gürledi. Bizim mesleğin mezhebinde boyun eğmek, boyunduruk taşımak olmadığı için, alanımızı yeke yek korumak zorundayız.

Bugünkü konumuz  şu: R.T.Erdoğan’ın TURGEV tarafından 2015’te kurulan ve bu yıl öğrenci almaya başlayacak olan Ibn Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşma. Bugün artık AKP genel Başkanı da  olan  R.T.Erdoğan’a o gün oğlu Bilal Erdoğan ile kızları Esra Albayrak ve Sümeyye Bayraktar eşlik etmiş. Tunus’un Müslüman Kardeşleri olan  En-Nahda (Reform) hareketinin lideri Raşid Gannuşi[ii] de açılışa davetli imiş… Gannuşi’nin açılışta bulunması son derece önemli ve simgesel. Bir İslamcı meydan okuma!

AKP Genel Başkanı Erdoğan o gün yaptığı konuşmada başta İbn Haldun olmak üzere birçok netameli konuya değinmiş. En sonda söylemem gerekeni başta söyleyeceğim: Bir insan, danışmanlara, metin yazarlarına gereksinim duyacağı konularda (denetleyemeyeceği için) kesinlikle konuşmamalı. Yanlış konuşması durumunda saygınlığı zedelenir, inanılır olmaktan çıkar.

Bu yazımda da, daha önce başvurduğum bir yöntemi kullanacağım. Önce R.T.Erdoğan’ın konuşma metnini alacak, sonra kendi düşünce ve görüşümü yazacağım:

***

1-R.T.ERDOĞAN: -[İBN HALDUN’UN KATKISI PERDELENDİ

“Kimi şarkiyatçıların ‘Şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir çağda hiçbir insan zekâsı Mukaddime gibi bir eser ortaya çıkartmamıştır’ diye tarif ettikleri İbn Haldun ve eserleri uzun süre ikinci plana atılmıştır. Ülkemizde de özellikle sosyal bilimler alanında İbn Haldun’un katkısı bilinçli bir şekilde perdelenmiştir. İlmi ve âlimi kendi kısır ideolojilerinin kalıplarıyla tartanların gayesi, dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir. Ne yazık ki bu hedeflerinde belli oranda başarı da sağladılar.

Son bir asırdır akademiden edebiyata, sosyal bilimlerden sanata kadar birçok alanda yaşanan çoraklığın en büyük nedeni işte budur.]

-ÖZDEMİR İNCE: Bu iddianın cevabını benim yerime Ercan Dolapçı (Aydınlık,  22 Mayıs 2017) verecek:

[IBN-İ HALDUN’UN ESERLERİNİ BU TOPRAKLARDA TEK BİR PADİŞAH SANSÜRLEDİ

ABDÜLHAMİT YASAKLADI DEVRİMCİLER ÖZGÜRLEŞTİRDİ

Erdoğan’ın söylediğinin tersine İbn-i Haldun’u o dönem yasaklayan 2.Abdülhamit oldu. İttihatçılar ise iktidara geldikleri günden sona Haldun’un özgürce yayınlanmasını sağladı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Jakobenler’in İbn-i Haldun’un eserlerini adeta mahkum ettiğini” söyledi. Ancak, “torunuyuz” diye övündükleri, adına Meclis’te anma toplantısı düzenledikleri 2. Abdülhamit, İbn-i Haldun’un eserlerini yasaklayan tek hükümdardı. Onun yasağını, Erdoğan’ın “yasakçı”, “baskıcı” dediği Jakobenler (İttihatçılar) kaldırmış, bununla da kalmamış, Cumhuriyet’i kurarken İbn-i Haldun’un eseri ‘Mukaddime’ devlet anlayışından yararlanmışlardı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumartesi günü İbn-i Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşmada, “İbn-i Haldun, izi kazınmak istenen bir medeniyetin devasa birikimidir. Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı Jakobenler yapmıştır. Bu böyle bilinmelidir. İbn-i Haldun’un eserleri hak ettiği değeri görememiştir. îbn-i Haldun adeta mahkûm edilmiştir” dedi. Oysa tarihi gerçekler Erdoğan’ı yalanlıyor.

ABDÜLHAMİT YASAKLADI

Yaşamış en büyük tarihçi, felsefeci ve toplum bilimci İbn-i Haldun’u (D.1332-Ö.1406) sansür ve baskısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu 33 yıl yöneten ve döneminde en büyük toprak kaybına uğradığımız Sultan 2. Abdülhamit yasaklamıştı. Sansürcüler, Haldun’un eserinde “Hükümette şeriatın mutlak gerekli olmadığını söylediği” için okunmasını bile yasakladılar. Onun döneminde sadece İbn-i Haldun değil, birçok bilim adamının da eseri Osmanlı sınırlarına giremedi. Bunlardan nasibini alanlardan biri de ünlü seyyahımız Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatnamesi’ydi. Tarihçilerin baş kaynağı olarak elinin altında bulunması gereken bu eser, basılma aşamasında yasaklandı. Yasak adının anılmasına kadar gitti.

Ayrıca Şemseddin Sami Bey Kur’anı Türkçe’ye çevrmeye çalıştı. Ona da izin verilmedi Abdülhamit döneminde devlet matbaası Matbaa-i Âmire 1902-1908 tarihleri arasında kapalı kaldı. Onu da 2. Meşrutiyet Devrimi’nden sonra İttihatçı yönetim, 4 Ağustos 1908 günü açtı. Milli şairimiz Mehmet Akif ve hürriyet şairimiz Tevfik Fikret de Abdülhamit döneminde bir şiir kitabı bile bastıramadı. 24 Temmuz 1908 Basın Hürriyeti Bayramı ilan edildi. Kitap, gazete ve dergi önündeki bütün yasaklar kaldırıldı. Yayın patlaması yaşandı. (Süleyman Kâni İrtem, Abdülhamid Devrinde Hafiyelik ve Sansür, Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul, 1999, s.177-277.)

Cumhuriyet devrimi de büyük tarihçi ve felsefeci İbn-i Haldun’un başyapıtı Mukaddime’yi yeni Türk alfabesiyle bastı ve onun çalışmalarından yararlandı. Kemalist devrimin ideoloğu Mahmut Esat Bozkurt, onun için “Tarih ve sosyoloji dehası” diyordu. (Mahmut Esat Bozkurt Toplu Eserler, C.1, Hazırlayan: Şaduman Halıcı, Kaynak Yayınları  2014, s.301-302)]

 (Ercan Dolapçı, Aydınlık,  22 Mayıs 2017)

***

2-R.T.ERDOĞAN: [AKADEMİK MÜFREDATIMIZ FELÇ

Bu ülke ne çektiyse aşağılık kompleksinden çekmiştir. Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı jakobenler yapmıştır. On yıllardır düşünce hayatımızın pınarlarını  kurutan işte bu hastalıklı ruh halidir. Batıda ne bulursa alıp, hiçbir elekten geçirmeden ülkemize boca eden ilim erbabının özensiz tercümeleri akademik müfredatımızı felç etmiştir.

Üniversitelerimiz uzun seneler boyunca kraldan çok kralcı, Batıdan çok Batıcı öğretim görevlilerinin vesayeti altında kalmıştır.]

-ÖZDEMİR İNCE: Bir toplumun dağarında değişik katman ve bağlamda pek çok “değerler” vardır. Hurafeler de, çağ dışı bilgiler ve inançlar da, cehaletler de birer değersizlik olarak bu değerlerin içinde yer alırlar. Yirminci yüzyılda toplumları bir dinin ilkelerine (şeriata) göre yönetmek, değersiz ve geçersiz bir değerdir. Din ile devleti birbirinden ayıran laikliği seçmek ise değerli bir değerdir. Cumhuriyet devrimleri; hurafelerin, doğmaların yerine çağdaş kurumları getirmiş ve bu sayede Türk toplumu 15 yıl içine (1923-1938) çağ atlamıştır. Bu 15 yıl içinde ne devlet, ne hükümetler, ne halk, ne okullar, ne aydınlar, ne de bilim insanları Batı karşısında en küçük bir aşağılık duygusuna kapılmıştır. Cumhuriyet’in uyguladığı yöntemi Japonya, Çin, Güney Kore de uygulamış ama bu ülkelerin yöneticilerinden hiçbiri AKP Genel Başkanı Erdoğan gibi konuşmamıştır. Eğer, cumhuriyetimiz, 1950’den itibaren sürekli ortak sabotajların hedefi olmasaydı, adını verdiğim üç ülkenin de önünde olurdu. Bilim ve tekniğin dini ve ırkı olmadığı için Cumhuriyet bir “tercüme” ürünü değildir. Aynı mihenk taşına vuracak olursak Osmanlı varlığı bir “tercüme” felaketidir.  İşte bu nedenle, çağ dışı kaldığı için, bilimci ve çağdaş cumhuriyete karşı direnememiştir. 1950’den bu yana Cumhuriyeti yıkmak isteyen irtica, gene bu nedenle, iç ve dış komplolardan destek almasına karşın başarıya ulaşamamıştır. AKP’nin varlığı, gerçekte bir seraptır.

“Batı” bir coğrafya değildir. İlk çağdan bu yana bilimsel düşüncenin adı “Batı” olmuştur. Şu anda Japonya, Çin, Güney Kore ve Rusya “Batı”dır.

***

3-R.T ERDOĞAN: [KİTAP KATLİAMLARI YAŞANDI

Üniversitelerimizin bilim dünyasına yaptıkları katkılar yerine ikna odaları ve başörtüsü yasaklarıyla anıldığı günleri unutmadık. Bazı  üniversitelerde Moğol istilasına benzer şekilde kitap katliamları yaşanmıştır. 28 Şubat sürecinde, Alman Hükümdarı Wilhelm’in Sultan 2. Abdülhamit’e hediye ettiği kitaplar ile binlerce nadide eser İstanbul Üniversitesi’nin yönetimi tarafından çöpe atılmıştır.]

-ÖZDEMİR İNCE: R.T.Erdoğan’ın bu sözleri, Murat Bardakçı’nın “II. Abdülhamid’in kütüphanesi 28 Şubat’ta çöpe atıldı” (Gazete HaberTürk, 10.01.2016) başlıklı yazısından alıntı:

“28 Şubat döneminde işlenmiş bir kültür cinayeti yıllar sonra öğrenildi ve 1909’a kadar Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki özel kütüphanesi olan, daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne devredilen İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kitaplığı’ndaki son derece kıymetli binlerce eserin ………………..’nun[iii] 28 Şubat zamanındaki rektörlüğü sırasında çöpe atıldığı ortaya çıktı! İstanbul Belediyesi’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’nın müdürü Ramazan Minder, katledilen kitaplardan bulabildiği 4 bin 500 kadarını Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın sağladığı malî destek ile geçtiğimiz birkaç ay içerisinde toparlayıp kendi kütüphanesine nakletti. Şimdi yapılması gereken iki önemli iş var: Moğol talanından beter bu kültür cinayetinin hesabının mutlaka sorulması ve İstanbul Üniversitesi’ne ait olan kütüphanenin aslî yerine, yani Yıldız Sarayı’na nakledilmesi!”

Murat Bardakçı, bu işin sorumlularının adlarını da vererek ihbarda bulunuyor. Murat Bardakçı ve R.T.Erdoğan’a inanmak zorunda değiliz. İddianın tarafsız mahkeme önünde kanıtlanması ve suçluların cezalandırılması gerekir. Bir dönem ve “bazı” üniversiteler bu olaya (?) dayanılarak suçlanamaz. Ama bağımsız ve tarafsız yargı nerede?

“Üniversitelerimizin bilim dünyasına yaptıkları katkılar yerine ikna odaları ve başörtüsü yasaklarıyla anıldığı günleri unutmadık” cümlesi ise artık kullanım ömrünü tamamlamıştır.

***

4-R.T.ERDOĞAN: -[YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ

2003’ten beri demokrasiden, hukuktan, meşruiyetten taviz vermeden devlet, toplum ve siyaset hayatımıza nüfuz etmiş vesayet odaklarım bertaraf ettik. İnsanımızı makarnacı, kömürcü, göbeğini kaşıyan adam diye aşağılayan millet düşmanlarının devrine son verdik. O iş bitti. Kültür, sanat ve ilim hayatımızı da bu kesimlerin tasallutundan kurtarmak için gayret sarf ettik. Hamdolsun iş bitti. Yeni Türkiye’nin aydınlığı varlığını karanlığa borçlu olanları rahatsız ediyor. Katsayı zulmünün üniversiteleri kasıp kavurduğu o meşhur günlerde sesi çıkmayanlar bugün sabah akşam bizi eleştiriyorlar. Varsın eleştirsinler, biz yolumuza devam edeceğiz.

Kendi ideolojileri dışındakilere hayat hakkı tanımayanlar, bugün düşünce özgürlüğü üzerinden şahsımızı, hükümetimizi ve devletimizi hedef alıyorlar. Ya biz sizi biliyoruz, sizler bu ülkede kendi düşünce dünyanızın ilim adamlarına bile üniversitelerde yaşam hakkı tanımadınız. Onları dahi sokağa attınız. Düne kadar yasakçı zihniyetin en ateşli savunucusu olanlar, bugün demokrasi fanatiği numarasıyla kendini paralıyor. Sicili hak ve hürriyet katliamlarıyla dolu olanların bize ders vermeye kalkması komik kaçıyor.”] (Hürriyet, Eyüp Serbest – İstanbul, 21 Mayıs 2017)

-ÖZDEMİR İNCE: “2003’ten beri demokrasiden, hukuktan, meşruiyetten taviz vermeden devlet, toplum ve siyaset hayatımıza nüfuz etmiş vesayet odaklarım bertaraf”  etmişler de haberimiz bile olmamış. Sanki bu süre içinde bizler Mars’ta yaşıyorduk. Benim 1.Yedi Canlı Cumhuriyet, 2. Fesatlar Sarmalında Türkiye, 3.Cumhuriyetsiz Demokrasi, 4.Demokrasisiz Demokrasi,5. Direnen Cumhuriyet, 6.Demokrasi ile Diktatorya Arasinda, 7.Cehaletin Rönesansı, 8.Egemenlik Cehaletindir, 9.Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım  Masalı,10. İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi, 11.Din İman Masa Kasa adlı kitaplarım, “AKP iktidarının demokrasiyi, hukuku ve meşruiyeti nasıl rezil ettiği”ne tanıklık ederler. AKP iktidarı döneminde demokrasi, hukuk ve meşruiyet II.Abdülhamit istibtadı zulmünü bir kez daha yaşamaktatır.

“Kendi ideolojileri dışındakilere hayat hakkı tanımayanlar, bugün düşünce özgürlüğü üzerinden şahsımızı, hükümetimizi ve devletimizi hedef alıyorlar. Ya biz sizi biliyoruz, sizler bu ülkede kendi düşünce dünyanızın ilim adamlarına bile üniversitelerde yaşam hakkı tanımadınız. Onları dahi sokağa attınız. Düne kadar yasakçı zihniyetin en ateşli savunucusu olanlar, bugün demokrasi fanatiği numarasıyla kendini paralıyor. Sicili hak ve hürriyet katliamlarıyla dolu olanların bize ders vermeye kalkması komik kaçıyor.” cümlelerini bir parti genel başkanı seçim meydanlarında kullanabilir ama bir cumhurbaşkanı bir üniversitemin açılış konuşmasında asla bu türden cümleleri asla ağzına almamalıdır. Çünkü tarihsel gerçekler karşısında zor durumda kalır. Bir Cumhurbaşkanı da belgelerle konuşmalıdır. Belgesiz konuşma “iftira” sınıfına girer.

***

Yazıyı, İbn Haldun tartışmasına dönerek bitireceğim: Konuşmasında, “Dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir” diyen AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan, belli ki Mukaddime‘nin kapağını bile açmamış. Danışmanlarının ve metin yazıcılarının da durumu farklı değil.

Mustafa K.Erdemol  23 Mayıs 2017 tarihli Birgün gazetesinde (www.birgun.net), bu konuda, “ders” sayılacak bir yazı yayımladı: “İbn Haldun’u Asıl Siz Yasaklamalısınız”.  Yazarın “siz” dediği elbette AKP’nin mollaları! (Erdemol’un, Prof.Ahmet Arslan’ı referans aldığı bu yazıyı mutlaka okumalısınız).

İbn Haldun’u okuyan kimse “Dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir”  diyebilir mi? Din ile bilginin ne ilişkisi var? Ibn Haldun’a göre “Din, toplumsal olayların ortaya çıkmasında şüphesiz önemli bir faktör olmakla birlikte birinci dereceden aktör değildir.”

[“İbn Haldun ikinci olarak  dünyayı  esas olarak olaylar ve inançlar diye büyük kümeye ayırır. Bu ayrıma uygun olarak da doğruları veya önermeleri de ikiye ayırır: olaylara ilişkin önermeler ve inançlara ilişkin önermeler. Son olarak bunun bir sonucu olarak bilimleri de iki temel gruba ayırır: olaylarla ilgili önermelerden veya doğrudan meydana gelen bilimlerle inançlarla ilgili önermeler veya doğrulardan meydana gelen bilimler; kendi ifadesiyle akli- felsefi bilimlerle vaz’i-nakli bilimler. Birinci tür bilimlerin konusunun doğal, nesnel ve evrensel varlık ve olaylar olmasına ve onlarla ilgilenen insan yetisinin irtak insani akıl, ortak insani tecrübe olmasına karşılık ikinci tür bilimler bir din kurucusunun getirdiği habere, yani şeriate ve bu haber etrafında tesis ettiği bir cemaate mahsus olduğundan onlarla ilgilenen insaniyeti son tahlilde insanın inanma diyebileceğimiz, yani akılla ilgisi olmayan bir yetisidir. Böylece matematiğin, mantığın veya fiziğin bütün insanların üzerinde konuştuğu, anlaştığı, birbirlerine aktardığı doğal bilimler, bilgiler olmasına karşılık her dini cemaatin kendine mahsus ve başka cemaatler tarafından kabul edilmeyen özel bir fıkıhı, özel bir kelamı, özel bir  tasavvufu vardır.

Şimdi birazcık temyiz ve eleştiri yetisi olan bir adamın bu kuram veya öğretiden son derecede kolaylıkla şu tür sonuçlara geçeceği açık değil mi? Demek ki bilim olan, bilimsel değere sahip olan, bize dünya hakkında gerçek bilgi veren şeyin akli-felsefi bilimler olmasına karşılık, İkinciler[iv] gerçekte bilim değildir, son tahlilde inanca, peygamber denilen bir insanın getirdiği bir habere, bu haberlere inanmaya dayanan şeylerdir.

Böylece fizik bilimdir, ama hadis, tefsir, kelam, fıkıh bilim değildir”.

………………………….

“Mukaddime’yi  Arapçadan başka bir  dile ilk olarak  çevirme şerefi aslında bize, yani Osmanlı Türklerine ait. Onun ilk beş bölümünü 18.yüzyılın ilk yarısında Pirizade Mehmet Efendi, son bölümünü ise 19. Yüzyıl’m ikinci yarısında Cevdet Paşa aracılığıyla Osmanlıcaya çevirip yayınlıyoruz ve bunları Cumhuriyet döneminde Mukaddime’nin çok sayıda yeni çevirisi izliyor. Bugün artık ne Doğu’da ne Batı’da İbn Haldun’un birçok iyi şeyin, bunlar arasında eleştirel tarih yazarlığının, en geniş veya kapsamlı anlamda toplum biliminin kurucusu, yaratıcısı olduğuna kimsenin ciddi bir karşı çıkışı söz konusu değil.”

“Eğer Recep Bey Ibn Haldun’u yasaklayanın Abdülhamit olduğunu bilseydi yasaklama nedenlerinden birinin Ahmet Hoca’mın[v] özetlediği şu görüşleriyle ilgili olduğunu da herhalde bilirdi: “…Ibn Haldun toplumun ve  devletin kurulması için dini bir ilkeye, bir peygamberliğe ihtiyaç olmadığını bilecek kadar da moderndir. Çünkü peygamberi olmayan, ama devlete ve uygarlığa erişmiş birçok toplumun var olduğunu bilir.”

Bugün siyasetle uğraşanların çoğunun Ibn Haldun’u seveceklerini benimseyeceklerini de sanmam. Çünkü büyük filozof  “Ibn Haldun para kazanma yolları içinde en gayri tabii olanı siyaset yoluyla para kazanmaktır” derdi. Ibn Haldun bugün de Recep Bey ile zihniyet dünyası için tehlikeli ya da sakıncalı olmayı sürdürüyor.][vi]

İbn Haldun konusunda Taha Akyol da yazmış (Hürriyet, “İbn Haldun ve İslam, 24.5.2017).  “İbn Haldun’u birileri Müslümanlara unutturmadı kendileri unuttu. İbn Rüşd’ü, Farabi’yi unutmaları gibi” diyor ve ekliyor: “İbn Haldun’a medreseden ziyade, İkinci Meşrutiyet döneminde “Modernist İslamcılar” ilgi gösterdiler. İbn Haldun’un başeseri, “Mukaddime’nin tamamına yakın tercümesi ne zaman yayınlandı?  Cumhuriyet döneminde, Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında yayınlanan Kadri Ugan’ın “Mukaddime” tercümesi.”

Yani İbn Haldun’un “Mukaddime”sini yayınlayanlar pis jakobenlermiş. Bilgi intikamını işte böyle gerçeklerle alır!

ÖZDEMİR İNCE

24 Mayıs 2017

—————————————-

[i] Boualem Sansal, Gouverner au nom d’Allah, Edition Gallimard 2013, Folio 2016.

[ii] Arap Baharı Yeşillendi, Hürriyet, 6 Kasım 2011

   İslamcılığın Büyük Çıkmazı, www.ozdemirince.com, 23 Mart 2017

[iii] Adı ben kaldırdım (Ö.İ)

[iv] Yani dinsel metinler.

[v] Pro.Dr.Ahmet Arslan

[vi] Mustafa K.Erdemol’un yazısından.

ÇEVİREN: TURAN DURSUN YAYINEVİ: KAYNAK
ÇEVİREN: TURAN DURSUN YAYINEVİ: KAYNAK YAYINLARI