AOÛT 1936 FRANSA’DA YAYINLANDI

Özdemir İnce’nin “Ağustos 1936, Annemin Karnında Son Bir Ay” (Kırmızı Yayınları, 2008) adlı kitabı Fransa’da  “Août 1936, Dernier mois dans le ventre de ma mère” adıyla “Revue  À L’INDEX” Yayınları tarafından Fransızca-Türkçe olarak, “Le Tire-langue” koleksiyonunda yayınlandı.

AĞUSTOS 1936 (ÖN)

AOUT 1936

Şairin Fransa’da yayınlanan beşinci kitabı. Daha önce yayınlanan kitapları:

-Poèmes (Ed. Saint-Germain- des-Pres, 1982), Seçme Şiirler, 1982

On meurt â moins (Le Cherche-Midi, 1993), Seçme Şiirler, 1993

Mani est vivant (Al Manar, 2005, Prix Max Jacob),  Mani Hayy, 2005 (Max Jacob Ödülü, 2005)

-Le Tyran et le Poète (Le Temps des Cerises, 2009), Zorba ve Ozan. 2009

Çevirmen: Claire Lajus

Önsöz: Lionel Ray (Fransa’nın yaşayan en büyük şairlerinden)

Fiatı: 16 Euros

***

ÖNSÖZ

LIONEL  RAY  // ÖNCE SÖZ VARDI

Özdemir İnce, “Ağustos 1936,  Annemin Karnındaki Son Bir Ay” adlı bu yeni kitabında, hayata gelmeden önceki bir kaç haftada duygularını, merakını, sorgulamalarını, kaygılarını hayal ederek , insan bedeninin oluşmasına ve daha sonraki şairlik yaşamına yeni bir yaklaşım tarzı getirmiştir. O zaten dile yeteneklidir, kapsamsız ve espriden yoksun değildir. Özdemir  İnce kesinlikle çok erken sözle donanmış bir şairdir.

Hayatının ilk başlarında yaşam serüveninin bir  gezgini olan Şair, önceyi ve sonrayı ayıran o ince çizgi üzerindeki  henüz görünür bir varlığı olmayan yalnızlıkta, daha henüz bugün tanıdığımız kişi olmadan önce bile, yani Türkiye’nin önemli seslerinden biri olmadan önce,  kendisinin şaşırtıcı bir portresini çiziyor. Söz, henüz dağarcığında hiçbir sözcüğü ve hiçbir sesi olmayan insana bahşedilmiştir. Fakat o hareket halinde, kokuları ve dışarıdaki gürültüleri, nemli zindanının yüzeyindeki dokunuşları okşayışları ve seher vaktinin kaybolan ışıklarını fark ediyor, çünkü o yaşıyor. Yoğun bir hayat mı yoksa sakin bir hayat mı? Kim o ?  Eğer yalnız ise, diğeri ya da diğerleri kim ? Ve nereden geliyor, nereli ? Kimin, neyin devamı ya da mirasçısı ?

Özdemir İnce yeni doğacak bebeğin olası sözcüklerinde geleceği okuyor bizlere, yaşı ilerleyen çocuğun, yani şimdi yetmiş yaşlarında olan çocuk, dizelerde konuşuyor, ama bazen ağır bazen hafif ,  doğum gecesinden söz ediyor, imkansız bir kimliğin baş döndürücü özelliğinden ve ruhundaki uçurumlardan söz ediyor. Sözleri bize,  gölgesiz bir dünyayı, geçici, yani daha henüz gelmemiş bir baharı, daha doğrusu adına dünyanın ve hayatın kökeni denilen bir varoluşun o zor halini betimliyor. Bu, o kocaman ışıkları içinde çırılçıplak görünen ve doğmak üzere olan sonsuz güneşi anımsatıyor ; bir düşün ya da benzersiz bir notanın saflığı kadar  beyaz ve neşeli, tam da hayat şarkısı başlamak üzereyken, hem de coşkunluklarıyla, bozguna uğramışlığıyla ama bazen de zaferleriyle.  Bize, onu okumak, onun sesinin yankılarının farkına varmak, her tür mantığın ve ölçünün sığlığında olduğu gibi, kronolojinin soğuk bakışını terk etmek kalıyor. Kulağımız geleceği dinlemeye yeltenirken dünyayı öğrenmek ya da onu icat etmek ana karnında oluyor. İşte şair bu yüzden niçiniyle birlikte önceden programlanmış olan doğum belgesini imzalıyor. Artık burada, hayatın niçin kendisine böyle « hazırlandığını » apaçık ilan eden birisinin romantik duruşundan daha öte bir yerdeyiz, ama o doğmaya, anlamaya ve keşfetmeye hazır, atılırcasına geliyor dünyaya. « Bir sesim var o da insan sesi »diyor daha doğduğu ilk gün, (1 Eylül 1936), hem de inanç ve güvenle.  Özdemir İnce, olacağı şeyin işlevine göre öyle olmayı, kendi öz sözüyle, ötekilerinin sözüyle dünyaya doğmayı göze almıştır artık. Yalın bir şekilde, onurluca ve aynı zamanda ciddi ve gülümseyen bir edayla. Kuşkusuz bu varoluşsal düşünce ve imgelem vaatlerle dopdoludur. İşte eserinin anahtarı ipucu burada, açıl susam açıl gibi.

 Ben ne Alfa’yım ne de Omega

Ama başlangıcım ve sonum

Dinlenmektedirler  içimde. Varlıkla hiçlik arasında.

Şair başkasının acısında kendini kimsesiz ve yalnız olarak keşfetse de eseri romantizmin izlerinden mahrum değildir ve « Benden başka birileri daha var mı ? » diye soracak ve düşünürümüz, eğer varsa, varlığa bir anlam verebilecektir, diye ekleyecektir. Fakat dünyaya gelmeden önce bile zaten şair sürgündeydi ve yetimdi.

Onun eserleri aynı zamanda bizim Fransız şairlerimizle de buluşuyor, örneğin Arthur Rimbaud’yla. (Ozdemir İnce,  Rimbaud’yu, Lautréamont’u Aloysius Bertrand’ı ve başkalarını da Türkçe’ye çevirdi). Rimbaud, Illuminations’da « yer ve formülü arıyor » gibi görünürken, Ince  « Fakat bu yer neresidir ? Bir mağara mı , zindan mı ? diye soruyor.  Dünyanın Masalı adlı eserin yazarı Jules Superville de yakındır ona. « Ayaklar, eller, parmaklar / Hepsi bir işe yaramalı / Yoktu çünkü hiçbiri başlangıçta » .

Fakat eserin en çok ilgi gören noktaları henüz belirlenmemiş belki de çoğul olan bir kimliğin ( Ben kimim ?) keşfi ve araştırmasıyla ilgili olanlardır :  « biz beniz/ siz bensiniz/ onlar bendir) , hepsi birbirine benzer ve birleşmiştir ve kesintisiz bir tekrara isteklilerdir. Ve bu da o Evrensel Varlığın tanınmasına bir çağrı ve bir davetiye gibi çağrışım yapmaktadır.

Özdemir İnce yazısı öze indirgenmiştir;  cümleler dolaysız, gösterişten  ve süsten uzaktır. Bazen anlaşılması güç, esrarlı, fakat aşırıya kaçmayan hayal dünyası eksiltili (eliptik) tarzda gelişme gösterir, kısa ve kestirme cümleler yan yana ilerler. Konunun bu mutlu  tuhaflığı bana, Diaghilev’in daha mesleğinin başında olan Jean Cocteau’ya söylediklerini anımsatıyor : «  Beni şaşırt » diyordu Diaghilev. Şairlik şaşırtma mesleğidir.

(Türkçesi: Halil Elibol)