ARAP GÖZÜYLE TÜRKLER

Benim demirbaş kitaplarım vardır, döne döne bunlardan söz ederim, şaşırtıcı alıntılar yaparım. Birkaçını sayayım: Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme”si, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul”u, İlyasoğlu Mercimek Ahmed’in “Kabusnâme’si, Gelibolulu Mustafa Âli’nin “Ziyâfet Sofraları” ve huzurlarınızda pîrim İbn Fadlan (Fazlan)’ın “Seyahatnâme’si (Bedir Yayınevi). Aynı kitap “Bin Yıl Önce Türkler ve Ötekiler” (İstiklal Yayınevi) adıyla da yayınlandı.
Fransızca çevirisi de var: Ibn Faldân. “Voyage chez les Bulgares de la Volga” (Papyrus).
***
Ibn Fadlan’ın ya da İbn Fazlan’ın kitabı beni çok neşelendirir. Çünkü adam kendi gözleriyle görmüştür Türkleri. Ondan önce Türkleri bu kadar yakından tanıyan kimse yoktur neredeyse.
Ibn Fadlan’ın öyküsü şöyle özetlenebilir: X. Yüzyılda, Abbasi halifesinin buyruğu üzerine ve Bulgarları ve Hazarları İslamlaştırmak amacıyla bir heyet yola çıkar. Heyet Volga kıyılarına ulaşmadan önce Türk ve Pers topraklarından geçer. Daha sonra Vikingleri ve Yahudileşmiş Hazarları tanır.
Heyet siyasal ve tarihsel olarak hiçbir başarılı sonuca ulaşamadı. Ama bu heyete katip olarak atanan görevlinin yani İbn Fadlan’ın Halife’ye bir rapor olarak sunduğu gezi öyküsü tarihe bir başyapıt olarak kaldı.
Zeki Velidi Togan 1923 yılında Meşhed kitaplığında bir rastlantı sonucu tek nüshasını buldu. Bu bulgu Yahudiler’in On Üçüncü Kabile söylencesini doğrulamış ve Arthur Koestler’in romanına esin kaynağı olmuştur.
***
Sözü aldı İbn Faldan : “Bu dağdan geçtikten sonra Oğuzlar diye bilinen bir Türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık. Onlar kıl çadırlarda oturan ve konup göçen Yörüklerdi. Göçebelerde âdet olduğu gibi, sık sık yer değiştirdikleri için yer yer onlara ait çadırlar görülüyordu. Çok güç şartlar altında yaşıyorlardı. Bunlar yolunu kaybetmiş eşekler gibidirler. Bir dine inanmazlar, işlerinde akıllarına başvururlar. Hiçbir şeye ibâdet etmezler. Aksine büyüklerine rab derler. İçlerinden biri reisine bir şey danışırsa, ona, “Ey rabbim, şu hususta ne yapayım?” der. Aralarında işleri meşveretle hallederler. Bununla beraber bir şeyde ittifak edip onu yapmaya karar verirlerse, içlerinden en aşağı ve en değersiz olan biri gelip ittifaklarını bozabilir. // Küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezler. Cenabetten ve diğer hususlardan dolayı yıkanmazlar. Bilhassa kışın su ile hiçbir ilişkileri yoktur. Kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde, kadın, vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez.” (İbn Fazlan Seyahatnamesi, Bedir Yayınevi, S.30-31)
***
Kıç yıkama faslını geçelim. Şimdi herkes yıkıyor diyelim.Cenabetlikten dolayı herkesin yıkandığından pek emin değilim. Zaten sabun, deterjan, deodoran, diş fırçası ve macunu kalemlerinde dünya birincisi değiliz. Ama gurur duyacağımız bir şey de var: Müslüman olmadan önce atalarımızdan en değersizi, en sefili bile topluca alınan kararlara karşı çıkmaya cesaret edebiliyormuş. İşte buna demokrasi denir. Boyun eğmeyi, biat etmeyi reddetmeden demokrat olun(a)maz. İslama ayarlı, İslamdan icazetli demokrasi ise hiç ol(a)maz!