ARAPLARIN BÜYÜK TRAVMASI (I)

Telos Yayınları’nı yönettiğim sırada, Amin Maalouf “Les Croisades vues par les Arabes” (J.C.Lattes yayınevi) adlı kitabını Mehmet Ali Kılıçbay’ın çevirisiyle 1997 yılında yayınlamıştım. Aynı kitap daha sonra Yapı Kredi Yayınları (YKY) tarafından yayınlandı.
Arapların günümüzde Müslüman Kardeşler, El Kaide, Taliban, Hizbullah, Hamas ve kadınları hiçleştirme operasyonları ile sonuçlanan hastalığının kökenlerini, Amin Maalouf’un “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin (YKY, Çev: Ali Berktay) sonuç bölümünden okumaya başlayalım:
***
“Dış görünüşte Arap dünyası parlak bir zafer kazanmıştı. Eğer Batı’nın yapmaya çalıştığı ardı ardına gelen istilalarla İslam’ın ilerleyişini durdurmaksa, ortaya çıkan sonuç bunun tam tersi olmuştu. Doğu’nun Frenk devletleri iki yüzyıllık kolonizasyonun ardından köklerinden sökülüp atılmakla kalmamış, Müslümanlar kendilerini öyle bir toparlamışlardı ki Osmanlı Türklerinin sancağı altında doğrudan Avrupa’yı fethe koşacaklardı. 1453’de Konstantinopolis düştü. 1529’da Osmanlı akıncıları Viyana surları önünde ordugâh kurdu.”
“Ama, az önce söylediğimiz gibi, bu sadece dış görünüştür. Çünkü tarih içinde bir mesafe koyup sonra geri dönüp bakıldığında bir saptama kendini ister istemez kabul ettirmektedir. İspanya’dan Irak’a kadar Arap dünyası, Haçlı Seferleri döneminde gezegendeki entelektüel ve maddi açıdan en ileri uygarlığın sahibi durumundadır hâlâ. Daha sonra dünyanın merkezi kararlı bir biçimde batıya doğru kayar. Burada neden-sonuç ilişkisi söz konusu mudur? Haçlı Seferleri’nin – yavaş yavaş tüm dünyaya egemen olacak – Batı Avrupa’nın yapacağı atılımın ilk işaretlerini verip Arap uygarlığının ölüm çanlarını çaldığını söyleyebilir miyiz?”
“Böyle bir yargı tamamen yanlış olmasa da, ayrıntılandırılması gerekir. Araplar Haçlı Seferleri’nden önce de bazı “hastalıklar”dan mustaripti ve Frenklerin gelişi bunları ortaya çıkarıp ağırlaştırdı belki, ama yoktan var etmedi.”
“Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı? Vakanüisler, kadılar, birkaç yerli emir –İbn Ammar, İbn Munkiz- ve iktidarsız halifeler. Ama iktidarı asıl elinde tutanlar ve hatta Frenklere karşı mücadelenin belli başlı kahramanları –Zengi, Nureddin, Kutuz, Baybars, Kalavun Türk’tü, el-Efoal Ermeni’ydi, Şirkuh, Selahaddin, el-Adil, el-Kâmil Kürt’tü. Bu devlet adamlarının çoğu kültürel ve duygusal açıdan Araplaşmıştı haliyle, ama Sultan Mesud’un 1134’te halife el-Müsterşid’le tercüman aracılığıyla konuştuğunu unutmayalım, çünkü Bağdat’ın kendi boyu tarafından fethedilmesinden seksen yıl sonra bile bu Selçuklu sultanı tek kelime Arapça bilmiyordu. Daha da kötüsü: Arap veya Akdeniz uygarlıklarıyla hiç ilgisi olmayan çok sayıda bozkır savaşçısı durmadan gelip yönetici askeri kasta katılıyorlardı. Baskı altına alınan, ezilen, horlanan, kendi topraklarında yabancı durumuna düşürülen Arapların yedinci yüzyılda başlamış kültürel gelişmeyi sürdürmeleri olanaksızdı. Frenkler geldiğinde bulundukları yerden bir adım ileri gidemeyip geçmişin mirasını yemekle yetinmeye başlamışlardı bile. Ve bu yeni istilacılardan birçok alanda üstün olsalar da, gerileme dönemine girmişlerdi aslında.” (S.239-240)