ARAPLARIN BÜYÜK TRAVMASI (III)

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri’ni (YKY) okumayı sürdürelim:
***
“Hatta, İbn Cübeyr’in tepkisi daha yakından incelenmeyi de hak etmektedir. Hem ‘melun düşman’ın vasıflarını kabul etme dürüstlüğünü göstermekte hem de Frenklerin hakkaniyetinin ve iyi idarelerinin Müslümanlar açısından ölümcül bir tehlike olduğu kanısından hareketle beddualar yağdırmaktadır. Müslümanlar, refahı ve rahatlığı Frenk toplumunda bulurlarsa, dindaşlarına –ve dinlerine– sırt dönmezler mi? Seyyahın bu tavrı, ne denli anlaşılabilir olursa olsun, kardeşlerinin de mustarip olduğu bir hastalığın da belirtisidir: Haçlı Seferleri’nin en başından en sonuna kadar, Araplar Batı’dan gelen fikirlere açılmayı reddetmişlerdir. Uğradıkları saldırıların belki de en yıkıcı etkisi bu alandadır. İşgalci açısından topraklarını fethettiği halkın dilini öğrenmek bir hünerdir, istilaya uğrayan halk açısından fatihlerin dilini öğrenmek ise bir taviz, hatta ihanettir. Gerçekten de çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, birkaç Hıristiyan dışında memleket nüfusu Batılıların dillerine kulaklarını tıkamışlardır.”
“Örnekler çoğaltılabilir, çünkü Frenkler ister Suriye’de ister İspanya’da ister Sicilya’da olsun, Arapların ‘rahle-i tedris’inden geçmiş, onlardan ders almışlar ve öğrendikleri, sonraki gelişmeleri açısından vazgeçilmez bir önem taşımıştır. Yunan uygarlığının mirası Batı Avrupa’ya ancak bu uygarlığın tercümanları ve devamcıları olan Araplar aracılığıyla taşınabilirdi. Frenkler tıp, astronomi, kimya, coğrafya, matematik, mimari alanlarındaki bilgilerini önce özümseyip taklit ettikleri, sonra da aştıkları Arapça kitaplardan edinmişlerdir. Dillerinde hâlâ buna tanıklık eden ne çok kelime vardır: zénith [Arapçadaki semtü’r-res, başın üstündeki yön, ilm-i nücumdaki “başucu” deyimi bozularak Fransızcada önce chemit, sonra zénith olmuştur], nadir [Arapçada semtü’r-res’in zıttı olarak kullanılan nâdir’den alınmıştır], azimut [yol, yön, cihet anlamına gelen es-semt’ten türemiştir], algèbre [“zor, zorlama, indirgeme” anlamına da gelen ve el-Harizmi’nin –Ebu Cafer Muhammed bin Musa el-Harizmi– bir eserinin başlığında –el-Muhtasar fi hisâbi’l-cebr ve’l mukabele– yer alan el-cebr, yani cebir’den türemiştir], algorithme [el-Harizmi’nin Arapça metni kaybolmuş, sadece Latince çevirisi bulunan –Liber alghoarismi di praktica arismetrice– bir eserinde geçen adının bozulmuş halinden türemiştir] veya her gün kullanılan ve bugün “sayı” anlamına gelen chiffre [Arapçadaki sıfr’dan, yani bildiğimiz sıfır’dan ortaçağ Latincesine cifra, “sıfır” olarak geçmiş, sonra “gizli yazı” anlamında cifre’ye dönüşmüş, en sonunda modern anlamına kavuşmuştur]. Sanayi konusunda ise Avrupalılar kâğıt imalatında, debbağlıkta, dokumacılıkta, alkol ve şeker –alcool [el-Kuhûl] ve sucre, Arapçadan alınmış iki kelime daha– damıtımında Arapların kullandığı usulleri almış, sonra da bunları geliştirmişlerdir. Doğu ile temas içinde Avrupa tarımının nasıl zenginleştiği de unutulamaz: kayısı [Arapçadaki el-berkuk’tan alınan abricot], patlıcan [Arapçadaki el-bâdincân’dan türetilen aubergine], yabani sarmısak [Latince Ascalonia cepa (Askalan soğanı), échalote], portakal [Arapçadaki en-nârenc’den türeyen orange], karpuz [battîha’dan türeyen pateca, pastèque]… ‘Arapça’ kelimelerin sonu gelmez.” (S.241-242)
***
Bizim Arap meftunlarına sorsanız, size biraz önce okuduklarınızı tekrarlarlar. Bir İslamcı ileri geleni (ki Necmettin Erbakan olabilir), Batı’dan telif hakkı istesek hazineleri yetmez demişti. Batı, Müslüman Doğu’dan aldıklarıyla koskoca ucu açık bir uygarlık yarattı. Müslüman Doğu, Batı’dan sadece nefret etti, karşısında ezildi ve sonunda El Kaide’yi Taliban’ı, Hizbullah’ı ve Hamas’ı yarattı.