ARAPLARIN BÜYÜK TRAVMASI (IV)

Amin Maalouf’un “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin (YKY) son bölümünü okumayı bugün bitiriyoruz:
***
“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken, Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki “cihat”, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır, gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “öteki” anlamına gelmektedir. Modernizm, “öteki”dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi, bugün hâlâ cebri Batılılaşma evreleriyle, yabancı düşmanlığı rengine de bürünen aşırı gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.”
“Barbar olarak tanıdığı, yendiği, ama sonra tüm dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenkler karşısında hem büyülenen hem dehşete kapılan Arap âlemi, Haçlı Seferleri’ni artık geride kalmış uzak bir geçmişe ait bir sayfa olarak göremiyor. Arapların ve genelde Müslümanların Batı’ya karşı tavrının yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken hadiselerden bugün bile ne denli etkilendiğini gördükçe, insan hayretler içinde kalıyor.
Üçüncü binyılın eşiğinde, Arap âleminin siyasi ve dini sorumluları, Selahaddin’i, Kudüs’ün düşüşünü ve geri alınmasını söylemlerinde sürekli bir dayanak noktası, bir başvuru kaynağı olarak kullanıyorlar. Hem bazı resmi konuşmalarda hem de halkın genel kabulünde, İsrail yeni bir Haçlı devleti olarak görülüyor. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun üç tümeninden birinin adı Hittin, ötekininki Ayn Câlût’tur hâlâ. Başkan Nasır, en parlak günlerinde onun gibi Suriye ile Mısır’ı –hatta Yemen’i– birleştirmiş Selahaddin’e benzetilirdi hep! 1956 Süveyş seferi ise, tıpkı 1191’deki gibi, Fransızların ve İngilizlerin başını çektikleri bir Haçlı seferi olarak algılandı.”
“Gerçi insanın aklını karıştıran bazı benzerliklerin varlığı da yadsınamaz. Şam halkının karşısında yaptığı konuşmada, düşmanın Kudüs üzerindeki egemenliğini tanımaya cüret etmiş Mısır sultanı el-Kâmil’i “ihanet”le suçlayan Sıbt İbnü’1-Cevzî’yi dinlerken, Enver Sedat’ı hatırlamamak mümkün mü? Şam ile Kudüs arasında Golan ile Bekaa’nın hâkimiyeti için sürdürülen mücadeleye bakıp da, dünü bugünden ayırmak kolay mı? Üsâme’nin, istilacıların askeri üstünlüğü hakkında söylediklerini okuyup da düşüncelere dalmadan edilebilir mi?”
“İslam âlemi sürekli saldırıya uğradıkça, bu zulme uğramışlık duygusunun yükselişi de bastırılamaz, ama bu duygu bazı fanatiklerde tehlikeli saplantılara dönüşmektedir: 13 Mayıs 1981’de papayı vuran Mehmet Ali Ağca, yazdığı mektupta Haçlıların başkomutanı Papa II. Jean-Paul’ü öldürmeye karar verdim, dememiş miydi? Bu bireysel eylemin ötesinde, Arap Doğusu’nun Batı’yı her zaman doğal düşman olarak gördüğü açıktır. İster siyasi ister askeri düzlemde ister petrol alanında olsun, Batı’ya karşı girişilen her türlü düşmanca eylem meşru bir intikam olarak kabul edilir. Ve bu iki dünya arasındaki kırılmanın, Arapların bugün bile bir tecavüz olarak duyumsadıkları Haçlı Seferleri’ne dayandığına kuşku yoktur.” (S.242-243)