ARTHUR MİLLER İLE HAROLD PİNTER’İN İŞLERİ

Harold Pinter’ın dün aktardığım yazısını anımsayalım : “17 Mart 1985’te İstanbul havaalanına ayak bastık. Türkiye’de Türk yazarlara yapılan zulüm ve işkence iddialarını araştırmak üzere uluslararası P.E.N adına Türkiye’yi ziyaret ediyorduk” diyordu.
Ben de birkaç aydır kaldığım Paris’ten 18 Mart 1985 günü döndüm İstanbul’a. Rahmetli Aziz Çalışlar ile kâdim dostum film yönetmeni Tunca Yönder karşılamaya birlikte geldiler. Tunca’nın antika arabalarından birine bindik. Rahmetli Aziz Çalışlar “Bu akşam sana bir sürprizim var” dedi. Ve bunun ne olduğunu söylemedi. Ben de sormadım !
Akşam, Yeniköy’de bir lokantaya gittik. Adını hatırlamıyorum. Deniz kıyısında. Bir de iskelesi vardı. Aziz Nesin rahmetli, masaların “U” şeklinde düzenlenmesini istemiş. Arthur Miller ile Harold Pinter “U”nun tabanında oturuyorlardı. Yanlarında birer sandalye boştu. Türk yazarlar sırayla bu boş sandalyelere oturup konuklarla konuşacaklardı. Aziz Çalışlar ile benim dışımda, gerçekten programa uyuldu. Adamlar bira içmek istiyorlardı ama bizim kızlar (bayan yazarlar) bardaklarına durmadan votka dolduruyorlardı. Bir ara erkek arkadaşlardan biri, ortaya, “Marilyn Monroe’dan ne haber” diye seslendi. Eski koca Arthur Miller tınmadı.
Yemek iyi düzenlenmemişti. Kokteyl tarzında olabilirdi. Konuklar ile daha rahat konuşabilirdik.
***
Miller ile Pinter bir ara tuvalete gittiler. Dönüşte, nedense, Aziz Çalışlar ile bana doğru yöneldiler. Tanıştık. Ertesi gün Ankara’ya gideceğimi öğrenince, biri “Çok iyi oldu bu. Orada sizinle daha rahat, uzun uzun konuşabiliriz” dedi. Kendilerine telefon numaramı verdim.
Güya Arthur Miller ve Harold Pinter ile Ankara’da buluşacak kendilerini bazı insanlarla tanıştıracaktım. Öğrenmek istediklerinden fazlasını anlatacaktık. Çok malzeme vardı. Ama olmadı. Neden olamadığını Harold Pinter’in dün yayımladığım yazısından öğrenmişsinizdir. ABD Büyükelçiliğinden kovulunca. Apartopar ayrıldılar Ankara’dan.
ABD Büyükelçisi’nin verdiği yemeğe (kokteyle) doğal olarak davetli değildim. Ama bir gün sonra olan-biten dışarı sızmış, bizlere kadar gelmişti: Olay Harold Pinter’in anlattığı gibi olmuş. Katılanların bir bölümü tartışmayı duymuşlar. Ama o gece Harold Pinter’in anlatmadığı bir şey daha olmuş.
Davetliler arasında ABD ve askerî darbe sever gazeteciler de varmış. Harold Pinter, bunlardan bir bayan ile konuşurken, lâf doğal olarak işkencelere gelmiş. Bayan gazeteci “Ama işkence görenler solcular ve komünistler!” demez mi ! Pinter gibi bir “âsi”nin nasıl bir cevap vermiş olduğunu kuşkusuz tahmin edersiniz. Anlaşılan, Harold Pinter, daha sonra, hıncını ABD sefirinden almış. Peki, solculara ve komünistlere işkenceyi reva gören bir yazıcıya siz nasıl cevap verirdiniz? “Ama işkence görenler solcular ve komünistler” demiş hatun ! Solculara ve komünistlere her türlü işkenceyi mubâh gören bu insan müsveddesi, günümüzde kim bilir ne türlü fesat ve melanete karışmaktadır ?!
***
Şimdi bakıyorum da, o korkunç dönemde darbecileri, işkencecileri alkışlayanlar, günümüzde hayali darbe tellâllığı yapıyorlar. Bu seyyar gazeteci tayfası, 12 Eylül’ü coşkuyla desteklemeyi, Kenan Evren ile kankalaşmayı 28 Şubat’ta işten atılmayla bir tutuyor ! 12 Eylül’ün acıları geçmedi ama 28 Şubat’ın eyyamcı mağdurları bugün zorbaya dönüştüler. Fakat itiraf edip günâh çıkarmadan, Futbolcu tarzı transferler yaparak. Bu, doğal olabilir mi ? Demek ki oluyormuş. Biz edebiyatçı milleti tutucu ve fil bellekli oluyoruz işte.