ARTIK ÇOK GEÇ YA DA DR.REŞİT GALİP

 

DR REŞİT GALİP 7
DR.REŞİT GALİP

Şevket Süreyya Aydemir, kitabına neden TEK ADAM adını verdi? Çok yanlış! Çok! Anayasa’nın 174 maddesi tarafından korunan Devrim Yasaları’nın yaptığı devrimlere neden ATATÜRK DEVRİMLERİ denildi ki? Çok yanlış! Çok! O devrimleri Mustafa Kemal Atatürk kişisel fermanıyla yaptırmadı, TBMM bu devrimlerle ilgili yasa çıkardı. Yasa önerisinin altında öneren milletvekillerinin adları var. Devrim yasalarıdır devrimlerin sahibi, faili! Demek ki Cumhuriyet Devrimleri demek varken Atatürk Devrimleri demek çok yanlış.

Bir devrimci ve cumhuriyetçi derneğe, Cumhuriyetçi Düşünce Derneği adını vermek varken ona Atatürkçü Düşünce Derneği adını vermek de çok yanlış.

Mustafa Kemal Atatürk, ne savaşta,  ne de cumhuriyeti kuruluşunda yalnızdı. Yanında bir mareşal (Fevzi Çakmak) ve generaller vardı.

1938’e kadar, devrimlerin yapıldığı sırada, yanında, Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr.Reşit Galip, Mustafa Necati gibi teori ve pratiği temsil eden değerli gençler vardı. Bu gençler Sovyetler’in Ekim Devrimi’nin önde gelen kadrolarından daha aşağı kalmaz. Hiçbir şekilde ve alanda!…

Ne oldu da bu kadro yeniden ama karınca hızıyla keşfediliyor, ne oldu da unutuldu bunlar? Ya ötekiler, sıtma mücadelesini, firengi ve cüzam savaşını yapanlar, bataklıkları kurutup dağları delip demiryolu döşeyenler, yoksul ülkeyi geliştirmek için sanayi ve ekonomi planlaması yapanlar ve bunları uygulayanlar…

Bunlar dünya çapında beyin ve ufuk sahibi gençlerdi. Atatürk’e inanıyorlardı ama belki devrime ondan daha çok inanıyorlardı. Bir tercih yapmaları gerekse devrimleri seçerlerdi.

Ama TBMM’de, devrime inanmayanlar, mütegallibe ve feodal düzenin devam etmesini isteyen toprak sahipleri, ağalar, şeyhler ve ulema tayfası da vardı. Devrimciler cumhuriyetçiydiler, ötekiler cumhuriyetçi olmamak için Atatürkçü oldular. Atatürk’e gelince, o cumhuriyetçiydi, devrimciydi ama Atatürkçü değildi.

Biliyorsunuz: Bu sitede Mahmut Esat Bozkurt üzerine epeyce yazı yayımladım. Aydınlık gazetesi arşivinde Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saracoğlu üzerine dizi yazılar yayımladım. Şimdi sıra Dr.Reşit Galip’e geldi. Elimin altında onun hakkında gayet doyurucu bir kitap var: Yener Oruç’un ATATÜRK’ÜN ‘FİKİR FEDAİSİ’ DR.REŞİT GALİP (Gürer Yayınları). Atatürk ve Dr.Reşit Galip’in nasıl birer  has devrimci olduklarını anlatan yiğit bir kitap.

DR REŞİT GALİP

Kitaptan okuyalım:

***

[Atatürk’ün sofrası denilince; her nedense bazılarının aklına yenilip içilen bir sofra gelir. Oysa bu sofraların yakın tanığı sofracıbaşı ‘Sofrayı hazırlarken nasıl çiçekle süslemeyi ihmal etmezsem (…) mutlaka birer defter ve kalem yerleştirmeyi de unutmazdım’  dediği bu sofraları, bir okula benzetmektedir. Üstelik bazen tebeşiriyle, silgisiyle bir karatahtanın da bulunduğu sofralar.

1931′ in Ağustos gecelerinden birinde bu sofrada bulunanlardan biri de  tutkulu bir devrimci olan Dr. Reşit Galip Bey’dir. O gece Dr. Reşit Galip Atatürk’le bir tatsızlık yaşamıştır… Bu tatsızlık Kazım Özalp’ın ‘Atatürk’ten Anılar’ adlı çalışmasında yer aldığı şekliyle şu şekilde gelişmiştir:

O gece Maarif  Vekili Esat Mehmet’in; kız öğrencilerin kısa etek, kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı giyinmelerini bir tamimle duyuracağını ifade etmesi üzerine Dr. Reşit Galip Bey; ‘Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar eski durumda yaşayamazlar, inkılâplardan en mühimi  kadınlara  verilen haklardır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz’ der. İşte bu sert söylemi gerginliğe neden olmuştur.

Sayın İsmet Bozdağ’ın Şükrü Kaya, Tevfik Bıyıklıoğlu ve Ruşen Eşref Ünaydın’dan aktardığına göre ise: ‘O geceki sofrada Dr. Reşit Galip CHP İdare Heyeti Üyesi olarak sorumlu olduğu Halkevleri çalışmalarından bahsederken; Tiyatro kollarıyla hem bu sanat dalını yurtta geliştirmek, hem de devrimlerimizi bu yolla halkın vicdanına yerleştirmek istiyoruz’  dedikten sonra tiyatroda kadın eleman sıkıntısı çektiklerini, görev  almak isteyen kadın öğretmenlere izin verilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurduklarını ancak; halk, onlara ‘oyuncu’ der diye bu iznin verilmediğini belirtir.

Reşit Galip’in ‘Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez’ tesbiti üzerine Atatürk’ün kaşları çatılır.  Atatürk’ten; ‘Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz’,  uyarısı almasına karşın Dr.Reşit Galip; ‘Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan devrimci değildir. İnsanlar bu yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Mecliste bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır’ sözlerini ekler. Dr. Reşit Galip Bey’in bu sözleri üzerine Atatürk’ün kaşları iyice çatılır.

Deneyimli ve yaşlı Milli Eğitim Bakanı Atatürk’ün geçmişte hocasıydı. Mustafa Kemal Paşa’nın; ‘Esat Bey, yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?’ sorusuna ‘Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama, kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.’ yanıtını verir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa; ‘Bu masada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem’ diye çıkışır. Dr. Reşit Galip’in, ‘Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuar’a verdiğiniz 15.000 liralık kredi mektubu da, siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!’, demesi üzerine sofraya derin bir sessizlik çöker…

Atatürk’ün; ‘Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak, buyurun biraz istirahat edin!..’ demesi üzerine Reşit Galip Bey’in kalkıp gideceğini, böylelikle o derin sessizliğin ortadan kalkacağını umanlar yanılmıştı. Çünkü Dr. Reşit Galip; ‘Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır..’ demesiyle zaten derin bir sessizlik içindeki salonda sanki hayat  durmuştu. ‘Öyleyse, biz kalkalım!’ diyerek masayı terk ederken Atatürk, sinirlerine hakim olmuş, işi uzatmamıştı.

Ancak bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarında bir koltukta geçiren Reşit Galip’i bir süre kendi odasından izleyen Mustafa  Kemal Paşa sabah uyandığında, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik  Bıyıklıoğlu’ndan Reşit Galip Bey’i soruyordu. Bıyıklıoğlu o geceki üslubundan dolayı mahcubiyetini Gazi Paşa’ya iletmesini ve kendisinden  Ankara’ya gidecek kadar borç para istediğini, bunun üzerine 25 lira verdiğini  söylüyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa; ‘Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın parası yokmuş baksana’ diyordu ve ekliyordu: ‘Cebinde beş parası yok ama, karakterinden hiç taviz vermiyor, parası yok ama, cesareti var…’  Gergin geçen o gecenin yorumu, bu cümle ile sona eriyor, ama hiç kimse o geceden sonra Reşit Galip’in adını Mustafa Kemal Paşa’nın yanında geçirmemeye özen gösteriyordu. İki ayrı kaynağı harmanlayarak, o gece  Dolmabahçe Sarayı’nda yaşananları anlatmaya çalıştım… Peki o gecenin sonrasında neler oldu?

Birkaç ay sonra Mustafa Kemal Paşa, Reşit Galip’in bir konferans vereceğini Ankara Radyosu’nda duyunca, o akşam hiç kimseyi çağırmadı ve sofra kurdurmadı. Radyoyu açtırarak, konferansı beklemeye başladı.

Konu; ‘Halkevleri ve Devrimler’di. Bir ara Reşit Galip’in ağzından şu sözler döküldü: ‘Devrimlerimiz, Türk milletinin çektiği uzun çileler sonucu elde edilen denemelerimizin fikir haline gelmiş kesin inancıdır. Her yerde, herkese ve her şeye karşı onları savunacağız. Gerekirse babalarımıza ya da çocuklarımıza karşı bile…’

Bu sözleri duyan Mustafa Kemal Paşa, yanlış yapan evladını bağışlamış bir babanın yüz hatlarıyla radyonun başından kalkıyordu. Bir kaç gün sonra çağırttığı Dr. Reşit Galip’i, sofrada hemen yanındaki sandalyeye, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey’i de diğer yanına oturtmuştu. Bir ara Reşit Galip’in kulağına eğilerek; ‘Yarın Milli Eğitim Bakanı’sın!’ diye fısıldadı…’ ] (Age. S.20-21)

***

Cumhuriyet ve devrimleri  söz konusu olunca Atatürk’e bile kafa tutan bu müthiş devrimci Dr. Reşit Galip kimdi?

Reşit Galip ya da Mustafa Reşit Baydur (d. 1893, Rodos – ö. 5 Mart 1934, Ankara) Türk siyasetçi, doktor.

1.(ara seçim), III. ve IV. dönem Aydın milletvekilidir. 19 Eylül 1932 – 13 Ağustos 1933 arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmış, onun bakanlığı döneminde Üniversite Reformu gerçekleşmiştir.

Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturan Türk Tarihi Tetkik Heyeti’nde genel sekreterlik, Türk Dil Kurumu’nda başkanlık görevleri üstlenmiştir.

1893’te Rodos’ta doğdu. Babası mahkeme reislerinden Mehmet Galip Bey, annesi Rodoslu Münevver Hanım’dır.İlk ve ortaöğrenimini Rodos’ta tamamladıktan sonra liseyi İzmir’de okudu. Milliyetçi, hırslı, heyecanlı bir gençti. II. Meşrutiyet’in temmuz ayında ilan edilmesinden esinlenerek lisenin son sınıfında iken “Ferday-ı Temmuz” adlı bir gazete çıkardı.

1911’de İstanbul Tıbbîye Mektebi’ne girdi. Tıbbiye öğrencisi iken arkadaşları için “Hakikat” gazetesi adlı bir gazete ve “Sivrisinek” adlı karikatür dergisi çıkardığı gibi, İstanbul’da çıkan çeşitli gazetelerde yazıları yayımlandı. Okulda Türk Ocakları’nın bir şubesini açtı ve diğer askeri okullardaki ocakların müfettişliğini üstlendi. Öğrenciliği devam ederken gönüllü olarak Balkan Harbi’ne katıldı ve yaralandı. Ardından I. Dünya Savaşı’na katılmak için gönüllü oldu. Çatalca ve Kafkasya Cephelerinde savaştı. Erzurum’da hastalanarak geri döndü. Tıbbiye’yi 1917’de bitirebildi.

Mezuniyetinden sonra aynı fakültede asistan olarak çalıştı. Beğenmediği öğretim sisteminin yenileştirilmesi için “Mekteb-i Tıbbiye” adlı bir broşür yayınlayan Reşit Galip, bir sonuç alamayınca istifa etti.

I.Dünya Savaşı sonunda İstanbul’da kurulan Köycüler adlı cemiyetin kurucularından birisi idi. Cemiyet, köylere yerleşip misyoner gibi çalışan on beş gençten oluşuyordu. Bu derneğin faaliyetleri doğrultusunda Doktor Hasan Ferit ile birlikte Tavşanlı’ya yerleştiği sırada Kurtuluş Savaşı başladı. Köylerde milli mücadelenin propagandasını yapmak için bir teşkilat kurdu.

Köycüler Cemiyeti’nin dağılması üzerine Aydın, Denizli, Isparta, Burdur, Antalya’da milliyetçi muhacirlere Hilal-i Ahmer  5. Sıhhi İmdat Heyet sertabipliği görevinde bulundu.

Sakarya Savaşı’ndan sonra Ankara’da Sağlık Bakanlığı Hıfz-ı Sıhha Dairesi başkanlığına getirildi. Ankara’da sağlığı bozulduğundan havası yumuşak bir yere tayinini isteyen Reşit Galip, 5 Aralık 1921’de Mersin hükümet doktoru olarak atandı.

Gaziantep Sıhhiye Müdürlüğü’ne tayin edilince bu görevi kabul etmedi ve 1924 yılından itibaren Mersin’de serbest hekimlik yaptı.

Mersin’de bulunduğu sırada hekimliğin yanı sıra “Yeni Mersin” gazetesinin başyazarlığını üstlenmiş ve “Yeni Adana” gazetesinde de yazılar yayımlamıştır. Bu yayın organlarında Anadolu’nun ve Türklüğün kurtarılması için temel sorunun köylere hizmet götürmek ve köylüyü eğitmek olduğunu vurgulayan yazılar yazdı.

Lozan Anlaşması’nın imzalanmasından sonra anlaşma gereğince Türkiye-Yunanistan arasındaki nüfus değişimini düzenlemek için kurulan Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’nda delege olarak görev yaptı.

1923 yılının Mart ayında hekimlik yaptığı Mersin’e gelen Atatürk’e hitaben yaptığı konuşma ile önderi etkileyen Reşit Galip, iki yıl sonra onun önerisiyle milletvekilliğine aday gösterilmiştir.[1925 ara seçimlerinde General İzzettin Çalışlar’ın istifa etmesi ile boşalan Aydın milletvekilliğine seçilerek meclise girdi

Milletvekilliğinin ilk aylarında meclis içinde milletvekili Ali Çetinkaya’nın tabancasından çıkan kurşunla Halit Paşa’nın yaralanması olayı meydana geldi. Paşa’ya ilk müdahaleyi yaptı ancak yaralı kurtarılamadı. Bu olaydan birkaç gün sonra başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında, Ali Çetinkaya başkanlığındaki Ankara İstiklal Mahkemesi’nde üye olarak görev yaptı. Mahkemenin görevi Mart 1927’de sona erdi.

III. ve IV. dönemlerde de Aydın milletvekilliği yapan Reşit Galip, Atatürk’ün isteğiyle Serbest Fırka’ya girdi. Partinin kapanma kararı almasından önce istifa etti.

Türk Ocakları’nın 23 Nisan 1930 günkü kurultayında 16 üyeli Türk Tarihi Tedkik Heyeti üyeliğine seçildi ve heyetin genel sekreteri oldu. Atatürk’ün Kasım 1930-Mart 1931 tarihleri arasında gerçekleşen yurt gezisinde ona eşlik eden heyette yer aldı. Türk Ocakları’nın kapatılması üzerine onun yerine kurulan Halkevleri örgütünün kurulmasında etkin rol aldı. Sonradan Türk Dil Kurumu’na dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti içinde de yer aldı ve bu cemiyetin çıkardığı Öz Dilimiz dergisinin baş yazarlığını üstlendi.

Dolmabahçe’de cumhurbaşkanının sofrasında bulunduğu bir gece, Milli Eğitim Bakanı Esat Bey’i eleştirmesi, Reşit Galip’in Atatürk’le çatışmasına neden olmuş, kısa bir süre için ilişkilerini gölgelemişti. Ancak çok geçmeden Esat Bey istifa edince 19 Eylül 1932’de bakan olarak Reşit Galip Bey atandı.

26 Eylül 1932’de açılışı yapılan Türk Dil Kurumu’nun başkanı Samih Rıfat Bey hayatını yitirdiğinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yanı sıra bu kurumun başkanlık görevini üstlendi.

Bakanlığı sırasında ilkokuldan başlayarak öğrencilere Atatürk ilkelerine bağlılık ruhu aşılamaya yönelen Reşit Galip Cumhuriyet 10. yılını doldururken 23 Nisan 1933 sabahı çocuklarına kendi yazdığı bir andı okutmuş ve o gün Çocuk Haftası’nı açış konuşmasında da bu metni tekrar etmişti. Bu konuşmanın ardından Bakanlıkça yayımlanan bir genelge ile Cumhuriyet’in 10. yılından başlayarak okullarda bu ant sürekli hep bir ağızdan okutulmuştur.

Dünyanın sayılı müzeleri arasına giren Anadolu Medeniyetleri Müzesi onun bakanlığı döneminde tasarlandı. Milli bir müze kurulmasının yanı sıra Milli Kütüphane ile İlimler ve Sanatlar Akademisi’nin kurulması onun bakanlık dönemine kararlaştırılmıştı.

Bakanlığı dönemindeki en büyük dönüşüm 1933 yılındaki Üniversite Reformu’dur. İstanbul Darülfünunu’nun çağdaş bir üniversiteye dönüştürülmesi kararı 1931’de verilmişti. Kararın uygulaması Reşit Galip’in bakanlığı sırasında gerçekleştirildi. Yeni öğretim kadrosunun saptanması Milli Eğitim Bakanlığı’nın göreviydi. Kadro oluşturulurken 150’ye yakın müderris ve müderris yardımcısının görevlerine son verildi. Yerleri, Nazi Almanyasından kaçan Alman bilimadamları ile doldurulmaya çalışıldı. Darülfünun’un lağvedilip yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasına dair kanun 31 Mayıs 1933’te TBMM’de kabul edildi. Yasanın yürürlüğe girmesinden önce kadronun saptanmasına ilişkin yoğunlaşan eleştiriler yüzünden Reşit Galip 13 Temmuz 1933’te bakanlıktan ayrıldı.  Anadolu Ajansı’na verilen demeçte, istifasının nedeni olarak iki haftadır süren rahatsızlığı gösterildi. Milli Eğitim Bakanlığı görevini bir süre için Sağlık Bakanı Refik Saydam vekaleten yürüttü, ardından Yusuf Hikmet Bayur bakanlığa atandı.

Bakanlıktan ayrıldıktan sonra rahatsızlığı zatürreye dönüşen Reşit Galip, 5 Mart 1934 günü hayatını kaybetti. Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Reşit Galip Bey, evli ve 3 çocuk babasıydı.

Ankara’da ve Nazilli’de bir caddeye ismi verilmiştir. Hakkında Yener Oruç tarafından kaleme alınmış bir kitap bulunur: Atatürk’ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip (Güner Y., 2007). ] (Kaynak: Vikipedi)

***

Dr.Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istifa etmek zorunda kalması, karşı devrimci tayfanın Atatürk döneminde bile ne denli etkin olduğunu gösterir. Dr.Reşit Galip’in özel idarelerden zar-zor maaş alan öğretmenlerin maaşlarını genel bütçeye aldırtması, ardından Üniversite reformunu yaptırması, medrese kalıntısı karşı devrimci öğretim üyelerini kadro dışı bırakması, onun hedef tahtası olmasına yetti. Dönemin TBMM’de yuvalanmış günümüz AKP’sinin ataları, onu ve Mahmut Esat Bozkurt’u, Şükrü Saracoğlu’nu, Mustafa Necati’yi, Cumhuriyet devrimlerinin bu dört fedaisini unutturmak için ellerinden geleni yaptılar.

Dr.Reşit Galip’in yazıları derlenip kitap haline getirilmediği için, karşı devrimci tayfayı çıldırtan düşüncelerini ancak tahmin edebiliyoruz.

Düşünce ve eylem  dağarına biraz örnek olması için Yener Oruç’un kitabından birkaç alıntı yapacağım:

-“Bu büyük davanın tanıkları arasında en özlüsünün dile olduğunu sezdi. O zaman dile doğru döndü.” (s.45)

-“Dünya milletlerini hakiki ve doğru istikamete götürecek biricik yol laik terbiye sistemidir.” (s.46)

-“Antalya’da görev yapmıştır. Bu esnada sıtma parazit boyama metodunu geliştirir. Bu buluş bakanlıkça uluslar arası tıp çevrelerine bildirilir.” (s.47)

-“Fırtına Belşevizm hareketi, gemiler emperyalist ve kapitalist hükümetler, selamet limanı ‘demokrasi’ ve ‘sosyalizm’ akidesidir.” (s.51)

“Fransız İhtitali kebiri Fransa’da zadegan (soylu) saltanatını devirdikten sonra nasıl burjuvaların kapitale dayanan tahakkümü zuhur etmişse, bizde aynı surette henüz hiçbir tarihşinasımızın (tarihçimizin) ehemmiyet verip tektin etmediği bir inkilap gelip geçmiştir.

-“Memleketin neresine gidip araştırırsanız, hangi nahiyede sorarsanız  mutlaka muzmahil olmuş (dağılmış) bir derebeyi sülalesini bulursunuz. Bu derebeylik teşkilatı lafzı (sözde) bir şey olmayıp kuvvetiyle, kudretiyle, fermanı ve imtiyazıyla, tarafdaranı (yandaşı) ve aleyhdaranıyla  (karşısında olanıyla) yaşamış, dövüşmüş, mıntıkasını hükmü ve kamçısı altında asırlarca tutmuş, tâbilerini esir gibi çalıştırarak bir lokma ekmekten fazlasını ellerinden almış ve bu fazla ile kuleli konaklar, şatolar, hanlar, saraylar yaptırmış ve bütün manasıyla yaşamış bir hakimiyettir. Bunların henüz unutulmamış, dilden dile gezer bir menkıbeleri vardır. Hangi köylüye sorulsa dedesinden dinlediğini nakledebilir. Bu adeta bir nevi asilzadelik teşkilatı idi. Gerçi kontluk, markilik, baronluk gibi derecat lafzan (derecelendirme kavramı) yoktu; fakat hükmedilen mıntıkanın vüsatine (genişliğine), askerin mevcuduna ve nihayet alelitlak (genel olarak) kuvvete nazaran (orantılı) fiili bir silsile-i meratip zincirleme dereceler) vardı. Yeniçeri Ocağı ezildiği, memlekete yeni bir zihniyet getirmek arzuları revaç bulduğu sırada hükümet derebeylerini de ortadan kaldırmağa karar vermiş ve bir taraftan bunların zulmünden bîzar (usanmış) olan köylünün müzahereti (desteği), diğer taraftan her yerde aynı maharetle tatbik edilen imha usulü sayesinde bunlar birbirlerine düşürülerek o zamana göre yeni bir usulü idare vaz’ına (konulmasına) muvaffakiyet hasıl olmuştu. Fakat ayniyle Avrupa’da olduğu gibi, kılıç ve mızrak hakimiyetinin yerine daha menfur (iğrenç) olan bezirganlık ve simsarlık tagallübü (sömürüsü) geçmiştir. İşte şimdi Anadolu’da yaşayan ve köylüyü kıskıvrak zaptetmiş olan hâlihazır mütegallibenin menşei budur. Tahkik neticesinde görülür ki, şimdi “eşraf namını taşıyan güruh hep derebeyliğin izmihlalinden (yok oluşundan) sonra meydan almış, bin zulüm ve desise (hile) ile topladığı sermayeye köylüyü esir etmiş, daima sureti haktan görünen murabahacı (tefeci) eşirradan (şirretlerden) ibarettir. Bugün Anadolu’da mevcut olan halk sınıfından birincisini, bizim ‘eşraf unvanını verdiğimiz köylünün ‘ağa’ dediği bu murabahacı eşirra teşkil eder. Sınıfı mutavassıt (orta sınıf) diye-bileceğimiz ikinci sınıf halk memurlarla, şöyle böyle kazancıyla geçinen erbabı san’at olup bunlar da ağaların, eşrafın dalkavuklarından, yardakçılarından ibarettir. O sayede muhafaza-i mevcudiyet ederler (durumlarını korurlar); aksi takdirde tepelenirler. Üçüncü sınıf bilakayd ü şart (kayıtsız şartsız) ağaların pençesinde zebun (aciz) ve makhur (kahrolarak) yaşayan köylü tabakasıdır.”

***

Dr.Reşit Galip’in neden istifa ettirildiği ve unutturulduğu anlaşıldı mı şimdi. Eşirra tayfası, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerisindeki beyin ve eylem gücüyle (Dr.Reşit Galip, Mustafa Necati, Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu ve diğerleri) organik bağlarını keserek, büyük önderi yalnızlaştırdılar ve onu Tek Adam haline getirdiler.

Cumhuriyeti geri plana iterek, onu yapanları tarih ve düşünce evreninden silmeye çalıştılar ve Atatürk’ü tek başına bıraktılar.

Cumhuriyet devrimlerinin özünü ve amacını kavrayamayanlar (ne yazık ki çoğunluktadırlar) karşı devrimci ve İslamcı  mütegallibe ve ulemanın hazırladığı bu tuzağa düştüler.

DR REŞİT GALİB 3
Ahmet Şevket Elman hazırladığı kitapta bu fotoğrafın altına şu notu düşmüştü: “Reşit Galip kitapları arasında öldü; basit bir yatak içinde, kitaplara gömülü bir insan vücudunun duran kalbi; onun işleyen kafasının ve büyük hatırasının ufuklarında sessiz bir fazilet taşıyacak!”

 

Dr.Reşit Galip kütüphanesine taşıttığı demir karyolasında 41 yaşında öldü. Öldüğü zaman cebinde sadece 5 lirası vardı.

Karşı devrimci, cumhuriyet karşıtı AKP iktidarı tarafından kaldırılan ilkokul çocuklarının her sabah okuduğu andı da Dr.Reşit Galip yazmıştı.

Türküm, doğruyum, çalışkanım

Yasam küçüklerimi korumak,

Büyüklerimi saymak,

Yurdumu, ulusumu, özümden çok sevmektir.

Ülküm yükselmek ve ileri gitmektir.

Varlığım Türk varlığına armağan olsun!

Özdemir İnce

14 Ekim 2014

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ARTIK ÇOK GEÇ YA DA DR.REŞİT GALİP” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.