ATAÇ İÇİN ZAR ATMAK

Edebiyat kuramı işlerine daldığımdan bu yana Ataç’ı (1898-1957) önemsemez olmuş(t)um! 1980 başlarından itibaren Frenklerle düşüp kalkmış, edebiyat kuramları üzerine, yazınsal söylem üzerine yoğun çalışmalar yapmış, yazılar ve kitaplar yayınlamıştım. Benim yaptığım türden çalışmalar yapmadığı, benim önemsediğim yazarları (belki) bilmediği için Nurullah Ataç’ı resmen küçümsüyordum.

Ataç anısına armağan olarak hazırlanan kitaba bir yazı yazmam istendiği zaman, içimden “İşte şimdi canına okudum Ataç!” demiştim. Ataç’la kozumu paylaşacaktım. Paylaşacaktım, çünkü hak etmediği bir otorite tahtında oturuyordu. Oradan indirilmeliydi.
Bir aya yakındır kafamda bu türden kötülükler geçirmekteydim, geçmekteydi. Hep böyle olur, yazmak istemediğim yazıları yazmayı geciktirmek için yedi dereden su getiririm. Sonunda bir gün içimden bir ses “Yaz şu yazıyı da kurtul!” diye infilak eder.

Dün, kitaplığa merdiveni dayadım ve Ataç kitaplarının yıllardır durduğu köşeye el uzattım. Karşıma çıkan Ataç kitaplarını ikiye ayırıyorum:
Dergilerde 1,  Prospero ile Caliban 2, Sözden Söze 3, Okuruma Mektuplar 4, Diyelim 5, Söz Arasında 6, Günce 7.
Bazıları Can Yayınlarında editörlük yaptığım dönemde yayınlanmış olan kitaplar:
Karalama Defteri / Sözden Söze 8, Günlerin Getirdiği 9, Okuruma Mektuplar 10, Prospero ile Caliban 11.

İlk basımları Varlık Yayınevi tarafından yapılan ama benim kitaplığımda nedense bulunmayan kitaplar:

Ararken/Diyelim (1954), Söz Arasında (1957), Söyleşiler (1962), Söz Sende (1956), Günce 1-2 (1972)

Bildiğim kadarıyla Nurullah Ataç’ın bütün kitapları Can Yayınevi tarafından basıldı. Varlık yayınları ile Can Yayınları arasında bir başka yayınevi var mı? Yok sanırım. Can Yayınları’nın yayınladığı kitaplara baktım Varlık ile Can arasında bir başka yayınevi yok. Demek ki kitaplar ilk yayınlandıkları 1950’lerden 1988 yılına kadar bir daha yayınlanmamış. Yayınlanmamış ve demek ki yeni okur kazanmamış ama ünü ve otoritesi sözel olarak ağızdan ağza yayılmış.
Kitaplarda yer alan yazıların adına bakmak bile yeterli: Öylesine değişik konularda yazı yazmış ki… Bu yazıların tamamı edebiyatla ilgili. Benim gibi politikaya bulaşmamış. Keşke Yetmişli ve seksenli yıllarda da Ataç’ı okumayı sürdürseydim, diyorum, şimdi belki çok daha iyi ve olumlu yerlerde olurdum.
Ataç benim özel hayatımın da tanıklarından biri sanki:
Günce’yi bana Ülker Müdüroğlu (İnce) armağan etmiş.
O sıralar Alcyone 12 şiirlerimi yazmaktaydım. Bu şiirlere gönderme yapıyor.
4 Haziran 1960 yazıyor da yer bilgisi yok. 27 Mayıs 1960 günü Ankara’daydı. O gün öğretmenlik yaptığı Çankırı’ya gidemedi, ertesi gün gittiydi. Peki  sonra geri mi geldi, yoksa ben mi Çankırı’ya gittim.
Salim (Şengil) Amca Söz Arasında’yı 1957 yılında tamı tamına 5 bin adet basmış. O yıllarda kitaplar en az 4-5 bin basılırdı. Can yayınları yeni basımlarını en fazla 1.000 adet yapmıştır.
Sözden Söze’nin sırtında No: 15 yazıyor.  Demek ki 1952 yılı güzünde 100 kuruş (1 lira) ödeyerek satın aldığım bu kitap benim kitaplığımın 15 numaralı üyesi olmuş. 1952’de 16 yaşımdayım ve lise birinci sınıfta olmalıyım. O yıl lise birinci sınıftayım ve sınıfta kalacağım 13.

Düne kadar Ataç’ın eskidiğini, farıdığını, sasılaştığını, epridiğini düşünürdüm. Kitapların birini rastgele açtım ve bir cümle okudum. Vay babam vay! İkincisini açtım, bir tek cümle okudum. Cümle suratıma Osmanlı tokadı gibi indi. Eskimek de ne demek, sanki fırından yeni çıkış ekmek.
Kitaplara şöyle bir göz attığım bir saat içinde şu gerçek kafama dank etti: Ataç her bakımdan büyük bir cumhuriyetçi ve devrimcidir, isyancı ve put kırıcıdır. Demek ki benim atam ve ben onun en sadık mirascısıyım. Üstelik bilmeden! Onun kalem oynattığı alanlarda yazanların yaşlı-genç hiçbiri onunla aşık atamaz. Teslim bayrağı çektim Ataç’ın karşısında.
Abartmıyorum, elinize bir Ataç kitabı alın ve benim yaptığımı yapıp rasgele bir sayfa açın ya da rastgele bir sayı seçin ve onun sayfasını açın.

“Bir kere her yazı mektuptur. Şiir, hikâye olsun, deneme, eleştiri olsun, hepsi birer mektuptur… Her yazı bir mektup olduğu gibi her resim, her ezgi, her yapı da birer mektuptur.” 14

Bu satırlar Okuruma Mektuplar”a yazdığı giriş bölümünde yer alıyor. Kitap 1958 yılında yayınlandığına göre yazı 1957 ya da 1958 yıllarında yazılmış olmalı. Ataç’ın o yıllar Roman Jacobson ve öteki göstergebilimcileri okumuş olduğunu sanmıyorum. Okumuş olsaydı mutlaka bir yerlerde yazardı. Yazmıyor. Ama aktardığım satırlar ciddi bir göstergebilimcinin yazısı. Aynı zamanda iletişim bilim alanına da girer söyledikleri. Nasıl oluyor bu?

Bizim kuşağın (1930-1940 doğumlular) yazarları çağdaş Türkçenin kurucuları olmuşlarsa bunun en önemli nedeni yazma eylemlerinin başlarından itibaren derin bir Ataç korkusu yaşamış olmalarıdır. Demir Özlü’nün, Erdal Öz’ün, Onat Kutlar’ın, Ferid Edgü’nün, Adnan Özyalçıner’in görkemli Türkçelerini düşünün.

Dergilerde’yi görmemiş, kitapta yer alan yazıları 1951-1956 yılları arasında Türk Dili dergisinde okumamış olanların ne demek istediğimi anlamaları biraz güç. Yazınsal dergileri 15  1951 yılından itibaren izlediğim için bu yazıları yayınlandığında 15-20 yaşlarım arasında okumuşumdur.
Yayıncı  TDK (Türk Dil Kurumu) kitabın sonuna dergi ve kişi adları dizini eklediği için Ataç’ın ilgi alanının nerelere kadar uzandığını anlıyoruz.
Ataç’ın izlediği dergiler arasında adları geçen Rüzgâr ve  Özgörü Tarsus’ta, Yağmur, Ürün ve  Güney  Adana’da, Şairler Yaprağı Dinar’da yayınlanıyordu.
Bu dergilerde yazan ve çoğu arkadaşım olan yazarlar: Ziya Arman, Mustafa Canpolat, Ahmet Nadir Caner, Faruk K.Demirtaş, Teoman Karahun, Mustafa Tecirlioğlu, Fevzi Yetiker’in tamamı Ahmet Nadir Caner’in dışında lise öğrencileri idi.
Ataç Türkiye’de yayınlanan hemen hemen bütün edebiyat dergilerini izler ve belki de ilk yazılarını yayınlamış olan torunu yaşındaki  genç yazarlarla eşit koşullar içinde tartışmaya girerdi. Hiç yukardan bakmazdı, azarlamazdı.

Benim ilk şiirim Nihat Ziyalan’ın aracılığı ile Yağmur dergisinin ilk sayısında yayınlanmıştı. Sarı kapaklı bir dergiydi. Saklayamadım. Ataç bu dergiden söz ediyor:
“Yağmur ufacık bir dergi, Adana’da on beş günde bir çıkıyor. Ufacık  olmasına ufacık ya, tıklım tıklım şiir dolu. Günümüzün şairi çok! İyi söyleyeni de var içinde, iyi söyleyemeyeni de. Bulun da okuyun o dergiyi. Necati E.Kâhyaoğlu “Çile” adlı şiirinde: ‘Benim çilem karıncanın ayaklarında; – Gücüm gözlerimin bebeğindedir.- Hürriyetim genişliğindedir toprağın. – Hayatım derinliğindedir’ diyor. Anladım mı, pek bilmiyorum ama hoşuma gitti, bir şair deyişi var burada.”
Daha sonra bir yerde Mustafa Tecirlioğlu’nun yazısına değiniyor: “Okunuyor o yazı. Mustafa Tecirlioğlu sene sözünü bilmem neden kullanıyor? Türkçe yıl sözünün ne suçu var?
Böyleydi Ataç, yazıları sözcük sözcük didikler, sevmediği sözcükleri gösterir, yerlerine öz Türkçe sözcükler önerirdi. Dil devriminin uyumaz savaşçısı idi.

Dergiyi okumayı sürdürüyor Ataç: “İki de deneme. Biri Fevzi Yetiker’in, ‘Edebiyatımızda Armağan’, öteki Mustafa Canpolat’ın, ‘Güzeli Arıyoruz, Yeniyi Arıyoruz.’ Doğrusu, sevdim o iki yazıyı da. Fevzi Yetiker de, Mustafa Canpolat da Türkçe yazmaya, öz Türkçe yazmaya özeniyor, onun için sevdim yazılarını. 16

Mustafa Canpolat Mersin Lisesi’nde sınıf arkadaşımdı. Fevi Yetiker Adana’da oturuyordu. Liseden ayrılmıştı galiba. Bir bankada çalışıyordu.
Ataç’ın Mustafa’nın yazısından yaptığı alıntıyı okuyunca epeyce şaşırdım: O yaşta nasıl yazmış bu yazıyı: “Yeni çıkan bir antolojiyi elinize alın, sayın bakalım karşımıza kaç tane ‘melül-mahzun’, kaç tane ‘canım, cancağızım…’ çıkacak? Nedir bu sözlerdeki hikmet bilmiyorum. Bildiğim bir şey var benim de. Düpedüz birbirimize benzemeye çalışıyoruz.”
Ataç, Mustafa’nın yazısından yola çıkarak neredeyse bir sayfalık yorum yapıyor.
Mustafa Canpolat sonunda edebiyat profesörü oldu. Ama o yazıyı yazabilmesinin yalnızca kişisel dehasıyla, yeteneğiyle  ilgili olduğunu sanmıyorum. Bu yazı, 1950’li yıllarda liselerimizdeki dil ve edebiyat derslerinin ve öğretmenlerinin yüksek düzeyine de tanıklık etmektedir.
Fevzi Yetiker’in Ataç’la sürdürdüğü tartışmayı da çok iyi anımsamaktayım. Ataç üşenmiyor, yüksünmüyor, Adanalı bir gençle Türk Dili dergisinde tartışıyordu.
Ataç, dergide yayınlanan benim şiirimden söz etmiyor. İyi bir şiir olmamalı diye düşünüyorum. İyi olsaydı Ataç’ın gözünden kesinlikle kaçmazdı.

“Rüzgâr gazete biçimi bir dergi, Tarsus’ta çıkıyor. Yönetildiği yer diye Amerikan Koleji gösterildiğine göre yazarları daha çok öğrencilerden olacak. Yurdun her yerinde gençler şiire, edebiyata özeniyor, buna ne denli gönensek yeridir. / 15 Ocakta çıkan sayısında Bay Ziya Arman ‘Dergilerde, Gazetelerde’ yazısında, son günlerde okuduklarını anlatıyor, inceliyor, kimine takılıyor, ‘Şive taklidi’ üzerine söylediklerim için bana da dokunmuş, çatmış biraz.”
Ataç’ın yazısı Türk Dili dergisinin Mart 1954 sayısında yayınlanmış. Anımsadığım kadarıyla Ziya Arıkan o yıl Mersin Lisesi’nin son sınıfında okumaktaydı. Şimdi Mersin’de avukat.

Dergiler’de içinde yer alan yazılar 1950’lerde çağdaş Türk edebiyatının nasıl oluştuğunun bir kanıtı. Şiir yayınlayan, yazı yazan her genç kalem “Ataç acaba ne düşünecek?” diye derin bir tedirginlik ve kaygı duyardı. Sadece Ataç değildi eğitmenler, her yazar yaş karşılaştırması yapmadan birbirini ciddiye alırdı.
Gençlere karşı alabildiğine hoşgörülü olan Ataç adı-sanı belli, edebiyatta bir yeri olan yazar ve şairlere karşı o kadar hoşgörülü olmazdı. Kırıp geçirirdi ortalığı, kimsenin hatırını dinlemezdi. Onun sözünü ettiği yerli ve yabancı şair ve yazarların çoğu artık öteki dünyada. Hayatta olanları ise artık iyice yaşlı, benim gibi 74-75 yaşında.
Keşke adımı bir kez anmış olsaydı Ataç. Anmasa da bu yaşımdan sonra onun izinden gitmeye çalışacağım. Belki benim 50-60 yıl sonra ona özenmem gibi, biri çıkar 2070 yıllarına doğru ve daha sonra bana özenir. Ataç, benim yazdığım bu cümleyi kesinlikle yazmazdı. Eh artık aramızda bu kadar fark olsun!
“Benim önemim yaşadığım günlerdedir. Benim önemim, gerçek bir yanı olsa bile, daha çok düşsüldür, sizin anlayacağınız hayalîdir. Benim kurduğum bir düş değil, başkalarının kurduğu bir düştür. Okurlar çoğunluğu tanımaz beni, tanımıyacaktır da. Beni yazarlar, şairler tanır, daha çok genç yazarlar, genç şairler. Büğün 17 Ataç diye bir masal, bir efsane, bir mythe varsa genç şairler, yazarlar kurmuşlardır onu. Hepsi de yılar benden, yılgı salmışımdır onların arasına. Suç bende değil, ben bir şey yapmadım onları yıldırmak için, kendiliğinden, düşüncesizliklerinden, anlayışsızlıklarından yıldılar. Birtakım köksüz kanılara, yalanlara saplandıkları için yıldılar. 18

Ataç aksiliğini çeviri konusunda da sürdürüyor: “Anlayışlarına, beğenilerine güvendiğim kimselerden işittim: İyi bir yazarmış  Selma Legarlöf. Şimdiyedek hiçbir kitabını okumadım. Elime geçmedi demiyeceğim, istesem bulurdum, gider alırdım kitapçılardan. Merak etmedim bir türlü onun yazılarını. Belki de çok kişiler övüyor diyedir. 19
Bana da, hepimize de olur böyle şeyler. Günümüzde yaşasaydı ve bize yutturulan tapon malları görseydi çıldırırdı Ataç. Eline bastonu alıp reklamcıların, basın ajanslarının üzerine yürürdü. Ataç, Morbacka adlı kitabın ancak on sayfasını okuyabilmiş. Bir gün sonra aynı konuyu sürdürüyor güncesinde:
“Selma Lagerlöf’ün kitabını belki dili yüzünden sevmedim. Kendisi nasıl yazarmış, bilmem onu. İsveçlilerin dilini ben nereden öğreneyim? Türkçesinden, Salah Birsel ile Behçet Necatigil’in yazdıkları Türkçeden hoşlanmadım. Daha ilk sayfada bir ‘kabullenmek’ var, ‘kabul etmek yerine kullanılmış. 20

1950’li yıllarda güncesinde bile olsa çeviri eleştirisi yapan çok azdı. Şimdi pek bol. Yedi-sekiz kadar gazete kitap eki yayınlamakta ve her sayıda onlarca çeviri kitap üzerine tanıtım yazısı ve eleştiri yer alıyor. Çeviri kitabı göklere çıkartıp da çevirmenin adını anan yazıya rastlamadım şimdiye kadar. Bu nedenle bu türden yazıları yazanları eleştirdim. Bre kardeşim dedim, çevirmen olmasaydı sen kitabı nasıl okuyacaktın? Senin beğendiğin dil çevirmenin Türkçesi, yazar Türkçe yazmamış ki. Bir çeviri kitap aracılığı ile yazarın biçeminden (üslubundan) söz edilemez, çeviri kitabın biçemi çevirmenin o kitaplık bulduğu biçemdir. Böyle durumlarda Ataç gibi eli sopalı olacaksın, tanıtım yazısı yazan yazmanın parmaklarına parmaklarına cetvelle vuracaksın.
Ataç sözünü etmekte olduğum yazısında çevirmenleri kullandıkları sözcükler bağlamında eleştiriyor. Şimdi artık bir çeviribilim bile var ki “bile”si bile fazla. Ama çeviri eleştirisi yapanların haberi bile yok. Kimi zaman çevirmenin adını bile vermeyi yük sayıyorlar. Ah şimdi bir Ataç olmalı ki!

Yıllar önce Fethi Naci, Doğan Hızlan’a dayanarak “Türk şiirinin geleneksel sesi” diye bir şey tutturmuştu. Ben de Türk şiirinin geleneksel sesi olamayacağını, sesin vezinden geldiğini sayfalarca yazmıştım 21. Ataç, Fethi Naci’den en azından yirmi yıl önce bu konuda şunları yazmış: “Bana öyle geliyor ki şiirden anlamak, gerçekten ahenkli sözden anlamak, serbest nazmı sevmekle, onun iç âhengini kavramakla başlar. Aruzla yazılmış şiirlerin topunu birden  kötülemeğe kalkmıyorum, çok sevdiklerim de vardır içlerinde, ama onları da aruzdan başka bir âhenkleri olduğu için seviyorum. Fuzuli’nin ‘Dediler gam giderir, bâde çok içtim sensiz’ mısraını aruz kalıplarından birine uyduğu için mi beğeniyoruz? Ondan sonra gelen mısra, ‘Gam-i hicrâna müfid olmadı ol kan olmuş’ mısraı da o vezinde 22.”

Türk şiirinin yenilendiği kırklı yıllarda Ataç diye yavuz biri olmasaydı yeni şiir kolay kolay tutunamazdı. Çağdaşları arasında Divan Şiiri’ni onun kadar bilen biri hemen hemen yoktu. Bileceği kadar Batı şiirini de biliyordu. Yeni şiirin karşısına çıkan kalemşörleri her gün bozguna uğrattı. Yeni şairleri tanıttı, korudu. Ama bu türden şeyler tek kişiyle olmuyor, Ataç’ın bunca yazı ve uğraşına karşın Fethi Naci çıkıp “Türk şiirinin geleneksel sesi” diye bir yazı yazıyor. Geleneksel sesi olan bir şiirin kendisinin olamayacağından haberi bile yok.
Ataç’ı okudukça, onun kırklı, ellili yıllarda uğraştığı budalalıklarla benim 80’li yıllardan itibaren tekrar uğraşmak zorunda olduğumu görüyorum.
Burada itiraf ediyorum yazın kuramlarıyla ilgili kitaplarımı 23 Fethi Naci, Mehmet H.Doğan gibi eleştirmenler, İlhan Berk gibi şairler yüzünden yazmak zorunda kaldım.

Yazdıkları, düşünceleri, öfkeleri öylesine çağdaş ve güncel ki  kitaplarının herhangi bir sayfasında, herhangi bir cümlesinden yola çıkarak yazı yazacak, yorum tazeleyecek durumdayım. Oysa aradan 60-70 yıl geçmiş. “Gelenek”e değinip yazıyı kapatacağım. Yıllar önce gelenek konusunu Hilmi Yavuz’la tartışırken 24 onun bir bukağı olduğunu, dünyanın hiçbir edebiyatında, kuşkusuz özellikle batı edebiyatlarında, “Gelenekten yararlanmak” gibi zırva bir kavramın bulunmadığını yazmıştım. Buna karşılık  Hilmi Yavuz kardeşimiz bize geleneğin erdemlerini anlatmakta idi.

Ataç da geleneğe kuşkuyla, ürküntüyle bakar 25. “Gelenek 26” başlıklı yazısının başına Herakleitos’tan bir alıntı yapmış: “Oğul atasının kalıdına konar gibi yaşama, gelenek, çorak toprak!”
“Geleneklerine sımsıkı sarılan, onlardan ayrılmakla benliğini yitirmekten korkan bir toplum, kendi kendine öykünüyor demektir, yeniden yaratamıyor, yeniden aldıklarına kendi damgasını vurmayı başaramıyor da geçmişte yaptıklarını ekilemek (tekrar etmek) istiyor demektir. Kendine güvenen, kendinde yaratma gücü bulunduğunu sezen bir toplum, değişmekten, yenileşmekten, inançlarında doğruyu yanlışı aramaktan, yeni bir yola girmekten çekinmez. Yenisini kurabileceğini bildiği için saplanmaz eski düzene. Geleneklere bağlanmak, topluma güvensizlikten gelir. (Ulus, 24.5.1956). 27

Kimi şair ve eleştirmenler gelenekten yararlanmayı nasıl göklere çıkartırlarsa günümüz AKP iktidarı başta olmak üzere tekmil İslamcı ve şeriatçı tayfa “Halkın geleneksel değerleri”ni birer tabu haline getirirler ve beni bu değerlerin bir numaralı düşmanı ilan ederler. 2000 yılından itibaren Vakit, Akit, Yeni Şafak, Zaman, vb., gazeteleri bir tarayın hakkımda yazılmış ve beni din düşmanı ilan eden yüzlerce yazı bulursunuz. Internete ve sitelerine bakmayın, binlercesi yağar!

Günümüzün güya demokrat ve değişimci (!) İslamcıları ve AKP iktidarı her gün kendilerini “statüko”ya karşı olmakla, onu değiştirmekle taçlandırırlar ama sımsıkı sarıldıkları “halkın geleneksel değerleri”nin statükonun ocağı olduğunu akıllarına bile getirmezler.

Hele bir Yeni Yazı 28 başlıklı yazı var ki!… Latin alfabesini alarak bir kültür hazinesini mühürlediğimizi ileri sürenlerin bütün iddialarını çürütüyor:
“Arap yazısını bırakmakla eski yazınımızı da büsbütün unutacağımız, eski ozanlarımızdan, yazarlarımızdan kalanları okuyamayacağımız doğruydu. Ancak bir düşünelim: biz, Arap yazısını bırakıp Latin yazısını aldığımız için mi eskiden kalma yazınımızı okumaz olduk? Yoksa eskiden kalma yazınımızla artık ilgilenmediğimiz, onu okumaz olduğumuz için mi Arap yazısını bırakıp Latin yazısını aldık? Latin yazısını  almadan önce Fuzuli’leri, Nefi’leri, Nedim’leri pek mi okuyorduk? İnanıyor muyduk gerçekten onların değerine? Onların yazdıklarını bizim için, benliğimizin kuruluşu için gerekli bir azık sayıyor muyduk? 29

Bu satırları yazarken, sanki, Ataç’ın 1950’lerde yazdıklarını yeniden yazmışım, yazıyormuşum duygusu içindeyim. Cumhuriyet Devrimi’ne karşı olanlar arasında, bu devrimlerin halka sorulmadığını ileri sürecek kadar budalalaşmış olanları bile vardır.  Hangi devrim, hangi devrimci yapacağı devrimi halka sorar? Devrim, devrim yapmak için, kurulu düzeni, statükoyu kökten değiştirmek için yapılır. Anayasamızın 174. maddesinin koruması altında bulunan Devrim Yasaları da hukuk ve kültür düzleminde kurulu düzeni, eskiyi değiştirmek için yapılmıştır. Ataç bunu çok iyi biliyordu.

Harf devriminin yapıldığı, 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un yürürlüğe girdiği gün Türkiye nüfusunun yüzde kaçı okuma-yazma bilmekteydi; evlerdeki kitaplıklarda, yerleşim yerlerindeki kamusal kütüphanelerde kaç kitap vardı?
Ben sadece okulların durumunu anımsatacağım: “Osmanlı  döneminden Cumhuriyete 4194 ilkokul, 69 ortaokul, 13 lise, 20 öğretmen okulu, 17 sanat okulu, 1 Darülfunun, 6 yüksek okul ve birkaç meslek okulu intikal etmiştir” 30.

Devrimler geçmişe karşı değil gelecek için yapılmıştır. Eski kültür ve edebiyatı bilenler zaten eski yazıyı biliyorlardı. Yeni yazıyı bilenler çoğaldıkça eski yazıyla basılmış divanlar yeni yazıyla yayınlanabilirdi. Nitekim öyle yapıldı. Önemli bir soru: Peki eski yazıya hapsedilmiş edebiyat ve bilim gerçekten çağının çağdaşı mıydı?

Gelenek çağdaş yaşam ve yazını besleyebilir, ama onlara kesinlikle köstek olmamalıdır. Bu doğru ve yanlışı hâlâ tartışmaktayız. Nurullah Ataç tam anlamıyla bir cumhuriyetçi ve devrimci idi; çağının çağdaşı bir aydın ve yazardı.Yalnızca bu özelliği bile onun mutlaka okunmasını gerekli ve zorunlu kılar. Ataç mutlaka yeniden ve dikkatle okunması gereken hâlâ çok yeni bir yazar.

Ataç’ı yeniden okurken, onun en sadık mirasçısı olduğumu keşfetmek beni mutlu etti. Yaşadığım sürece kitleler tarafından okunması için inatla savaşacağım. Söz!

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Türk Dil Kurumu Yayınları, 1980
  2. Varlık Yayınları, 1961
  3. Varlık Yayınları, 1952
  4. Varlık Yayınları, 1958
  5. Varlık Yayınları, 1954
  6. Dost Yayınları, 1957
  7. Varlık Yayınları, 1960
  8. Can Yayınları, 1991
  9. Can Yayınları, 1989
  10. Can Yayınları, 1989
  11. Can Yayınları, 1988
  12. Kargı, 1963;  Toplu Şiirler 1. Rüzgara En Yakın Yerde, Kırmızı Yayınları, 2009
  13. Ders çalışacağıma Tolstoy, Dostoyevsky, Stendhal, Balzac okuyordum.
  14. Okuruma Mektuplar, Varlık Yayınları, s.3
  15. Varlık, Yeni Ufuklar, Kaynak, Türk Dili, Yücel, Hisar
  16. Dergilerde, S.156-157. Türk Dili Dergisi, Şubat 1954.
  17. Ataç “Bu gün” yerine “büğün” diye yazardı.
  18. Diyelim, Varlık Yayınları, 1954. S.3. Kitabı 1954 yılında satın almışım.
  19. Günce, Varlık Yayınları, 1960. S. 58. (Günce, 1953 yılında, Ankara’da, Son Havadis gazetesinde yayınlanan yazılardan oluşmaktadır.)
  20. Age. S.59
  21. Özdemir İnce, Tabula Rasa; Yazınsal Söylem Üzerine.
  22. Edebiyat Konuşmaları, Varlık Yayınları, 1952.  s.25
  23. Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazınsal Söylem Üzerine, Şiirde Devrim
  24. Isırganın Faydaları, Dünya Kitap, 2004. Ss. 97-110.  Mevsimsiz Yazılar, Doğan Kitap, 2002, ss.177-198
  25. Söz Arasında, Dost Yayınları, 1957. s.60. “Yeni Yazı”; Prospero ile  Caliban, Can Yayınları, 1988, s.94 ve s.143, “Yeni Yazı”
  26. Prospero ile Caliban, S.94
  27. Age. S.96
  28. Bk: 25 numaralı dipnotu.
  29. Age. S.144
  30. Prof.Dr.İrfan Erdoğan, Milli Eğitime Dair, Nobel Yayın Dağıtım,2010s.4. Özdemir İnce, Milli Eğitime Dair, Hürriyet gazetesi, 1 Mart 2011.