ATAOL BEHRAMOĞLU’NA DİKKAT!

Ataol Behramoğlu,  kendisine ve düşüncelerine çok önem verdiğim birkaç kişi arasında yer alır!

Ataol’un adını ilk kez 1957 yılında Ülker Müdüroğlu’ndan duydum. Onun Çankırı Lisesi’nde İngilizce öğretmeniydi. Sadece onun değil, İsmet Özel, Namık Behramoğlu, Nihat Behram, Abdullah Nefes de onun öğrencileriydi. Yazdıkları şiirleri Ülker’e (Müdüroğlu-İnce) gösterirlermiş.

Ataol’la resmen 1969’da tanıştım. Ataol ve İsmet bana Ankara’da Tavukçu lokantasında çorba ısmarladılar.

Yaşı galiba benden 4-5 yaş küçük olan Ataol’u 44 yıldır tanıyorum. Benim gençlik arkadaşım. Gençlikte arkadaş olmak, bir şeyleri paylaşmak, birlikte yol yürümek epeyce kolaydır. Asıl 70’lerinde yan yana olmak ve birlikte yürümek önemlidir; güvenmek ve birlikte olmak.

Ataol’un 11 Nisan 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “HDP’YE OY VERMEK” başlıklı yazısını okuyunca, kendisine telefon edip kutladım. Önemli bir yazı! Çok önemli! Bu yazı, Militan’ı çıkardığı sırada kendisine yazdığım bir mektupdaki “Sol pskiyatri kliniği değildir!” cümlesini aklıma getirdi. Bu cümle 1965’ten beri, TİP serüveniyle birlikte kafamdaydı ve ilk kez bir yazılı belgeye aktarıyordum.

Evet, sol psikiyatri kliniği değildir! Sol, duygusal, zihinsel ve ruhsal bakımdan sağlıklı insanların işidir.

TİP (Türkiye İşçi Partisi), 1965 seçimlerinde, 54 ilde, %3 oy alarak TBMM‘ye 15 milletvekili göndermeyi başarmıştı. 2015 yılında SOL’un oyu % 1 bile değilse, solcular ilkin bunun hesabını vermelidir; 50 yıldır, yarım asırda, yarım yüzyılda ne yaptınız?

Şimdi Ataol’un yazısını okuyalım:

 Özdemir İnce

12 Nisan 2015

***

HDP’YE OY VERMEK

Şimdilerde bir moda var: Önümüzdeki genel seçimlerde HDP’yi desteklemek. Nedeni, eğer bu parti barajı aşamazsa ona verilecek oyların AKP’nin hanesine yazılacak olması.

HDP’nin doğal seçmenine bir diyeceğim yok. Anlamaya çalıştığım, HDP’li olmadıkları halde yukarıdaki gerekçeyle bu partiye oy verme çağrısında bulunan kişiler ve çevrelerin dayandığı mantık.

İnce hesaplara, yüksek entelektüel usa vurmalara benim aklım pek ermiyor.

Bu konuda da bunlardan önce bazı basit sorulara yanıt bulmaya çalışıyorum.

Öncelikle, HDP kime ve neye güvenerek seçimlere parti olarak girme  kararı aldı? Bir başka deyişle, barajı aşacağı güvencesini nereden alıyor? Barajı aşamayıp parlamento dışı kalırsa ülkede neler olabileceğinin hesabını yaptı mı? Bu ve benzer sorulara yanıt aramaksızın, aman oyumuzu HDP’ye verelim, yoksa AKP başkanlık sistemi getirecek telaşı ve çağrısı bana anlamsız görünüyor.

Sadece anlamsız mı? Bu çağrı gizli bir tehdit de içeriyor: Eğer HDP’ye oy vermezsen, demokrat değilsin. Ulusalcısın, şusun busun. Biz bu filmi Cumhurbaşkanlığı seçiminde,  onun da öncesinde  anayasa referandumu oylamasında görmedik mi? Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP eş başkanının konuşmalarından pek etkilenerek ya da zaten bu konuda baştan kararlı olarak ona oy verenler, bugün saray görünümlü gecekondusunda oturmakta olan kişi cumhurbaşkanı olarak parlamentoya girerken oy verdikleri kişinin  onu ayakta alkışladığını gördüklerinde  acaba ne hissettiler? Dahası, verdikleri oylarla bugünkü cumhurbaşkanının seçilmesine katkıda bulunduklarını düşünüp bir özeleştiri yaptılar mı? Hiç sanmam. Çünkü bunu yapmış olsalar, şu andaki konumlarında bulunmazlar, biraz daha düşünme gereği duyarlardı.

Şimdi sorularımı HDP üzerinde yoğunlaştırıyorum:

Demokrasi savaşımında bu partiye güvenmem için bir neden var mı?

Dinci-faşist partiyle ve onun değişmez lideriyle iş ve ağız birliği içinde çözüm arayışında olan parti bu değil mi?

Ortağına arada bir yönelttiği çakma eleştirilerin gerçekliğine ve samimiyetine neden inanayım?

Bu parti, AKP’nin iktidar oluşundan bu günlere ülkemizin üzerine karabasan gibi çöken faşist baskı ve saldırılara karşı, laf üretmekten başka ne yaptı?

Nasıl alçakça planlar olduğu şu günlerde artık herkesin görebileceği açıklıkta ortaya dökülen Ergenekon ve Balyoz faciaları yaşanmaktayken, ne gibi karşı duruşlar sergiledi?

Gezi başkaldırısı günlerinde tutarlı bir duruşu oldu mu?

HDP’nin hangi demokrasi kahramanlığından söz ediliyor?

Bu partinin Türkiye’de gerçek bir demokrasi için kaygı taşıdığına inanmam için ne gibi nedenler bulunmakta?

Asıl amacı ve hedefi,  ulusal bütünlük içindeki  bir etnisitenin, ekonomik ve sınıfsal olmaktan kat kat daha çok kimlik sorununda odaklanan bir siyasal hareketten, ülkenin bütününde  demokrasi için savaşım vermesini düşünüp beklemek nasıl bir mantığın ürünüdür?

Yazıya, “şimdilerde bir moda var”diye başladım…  Bu modadan yeni Cumhuriyetimiz de bir ucundan etkilenmiş olmalı ki, 900’den fazla sanatçı ve aydının HDP’ye destek çağrısına bu konulardaki alışılmış tutumundan daha farklı, altını daha çok çizerek yer verdi. Kimsenin aydınlığını tartışamam.   Fakat acaba destekçiler içindeki birkaç değerli yazar ve sanatçı sayısı bu abartılı rakamın  haber başlığına çıkarılmasını hak edecek düzeyde miydi?

Ben, kendi payıma, HDP’ye oy vermek için hiçbir neden ve gerek görmüyorum.

Barajı aşamazsa, oylar AKP’ye gidecek ve ülkede demokrasinin kökü bütünüyle kazınacakmış.

Böylesine zavallı, teslimiyetçi, edilgen  bir gerekçe, bana sadece utanç verici görünüyor.

Sonuçta olabilecekleri, başta HDP olmak üzere, önümüzdeki seçimleri bu Rus ruletine çevirenler düşünsün.

(Ataol Behramoğlu, Cumhuriyet gazetesi, 11 Nisan 2015. İşbu yazı gazeteden aktarılmamıştır. Ataol’dan istediğim, bana gönderdiği yazıdır!)

***

Kürt sorunu netameli bir sorun. Sorunun yandaşı ya da destekcisi iseniz ayet şeklinde sunulan formülü tekrarlamalısınız, “ama” bile demeye hakkınız yoktur.

Bu konuda (daha öncesi de var ama) 2000 yılından bu yana Hürriyet (13 yıl) ve Aydınlık (2 yıl) gazetelerinde yüze yakın yazı yazdım. Bunlar kitaplarımda yer aldı. Bu yazıların bir bölümü, yakında TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI (Tekin Yayınevi) yayınlananacak.

Özetle şunları yazdım: Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarına, bir federe devlet kurmalarına, özerk bir eyalet kurmalarına asla karşı değilim, ama desteklemem. Böyle bir durumda iş kolay. Ama üniter yapı korunmak isteniyorsa, “Açılım” denen şey sonunda “Anadilde eğitim-öğretim hakkı”na dayanacaktır. Doğal olarak Cumhuriyet’in üniter yapısı korunmak isteniyorsa.

Bu konuda görüşüm budur.

Kürt hareketinin solculuğuna gelince: Ataol’un görüşlerine katılıyorum. Ve bir de “TİP içinde, baştan sona, Kürt solunun hal ve gidişi nasıldı?” sorusu var. Yüzleşmek gerekir!

HDP’nin 2015 seçimlerinde kendi başına gerdeğe girmesi ve başarıyla çıkması son derece sevindirir beni. Ülkenin demokratik geleceği için solan demokrasi umudum biraz tomurcuklanır. Ama, solculuğu ve demokratlığı kanıtlamak için HDP’ye oy verilmesini istenirse  iş değişir. Böyle bir girişimin “kliniklik sol”un işi olduğunu düşünürüm.

 Bir CHP’li, “HDP ve bütün sol ve sağ demokratlar bana oy versin, tek başıma iktidara geleyim; seçim yasasını ve partiler yasasını değiştireyim; % 10 barajını indireyim ve ardından erken seçime gidelim. Kurucu meclis nitelikli bir TBMM ile Anayasayı ve bütün antidemokratik yasaları değiştirelim!” derse, bu, HDP’yi desteklemekten daha gerçekçi ve daha somut olmaz mı?

İlginize, “kliniklik sol”la ilgili birkaç eski yazı sunuyorum:

***

NASIL BİR SOL PARTİ, NASIL BİR SEÇMEN?

Somut bir örnekten yola çıkalım: Ana rahmine haklı düşenler ile solu psikiyatri kliniğine çevirenler ve onların izleyicileri CHP’yi, DSP’yi, SHP’yi gerçek bir sol parti saymıyorlar. Olabilir de olamaz da! Bunların dışında kalan bir kalın kalabalık, sol ile iktidar arasındaki en büyük engelin CHP ve Deniz Baykal olduğunu ileri sürüyor. Olabilir de olamaz da!

CHP’nin gerçekten sol olup-olmadığını bir yana bırakalım. Madem ki CHP’nin iktidar yolundaki en büyük engel Deniz Baykal, o zaman  başkanlıktan uzaklaştırılsın. Buna da  parti tüzüğü mazeret gösteriliyor. Ama kimsenin aklına şu soruyu sormak gelmiyor:

“Siz bir genel başkandan kurtulmak için içerdeki parti üyesi delegeleri ikna edemiyorsunuz, dışarıdaki müşteri-seçmenleri nasıl ikna edeceksiniz?”

CHP üyelerini ikna edip Deniz Baykal’ı başkanlıktan uzaklaştıramayanlar, Baykal kendiliğinden başkanlıktan ayrılırsa, AKP’ye, MHP’ye, Anavatan Partisi’ne, DYP’ye oy veren ve geçen seçimde hiçbir partiye oy vermeyenleri ikna edecekler!

Ölme eşeğim ölme, yonca bitsin ye de öl!

Yeni parti önerenler ilkin bunları düşünmek, bu bağlamın içinde yer alan soruları yanıtlamak sorunda!

Bir de  konuya kıran girmiş gibi Cumhuriyet’le, devrimleriyle, çağdaşlaşma kavgasıyla dalga geçmeyi iş sanan zevzek ve yarım pabuçlu allameler, “Çağdaş Sosyal Demokratlar” vardır ki sola küfretmeyi marifet sayarlar. Bunu düşünsel düzeyleri gereği mi, kuyruk acıları için mi yoksa bir yerlere kuyruk sallamak için mi yaparlar, bilinmez.

Ama bilinen şudur ki: Cumhuriyet, devrimler, çağdaşlaşma kaygısı ve sol her zaman yan yana olmuştur. Durun şimdi, geçmiş iktidarların solu ezme çabalarından söz etmeyin bana. Sol, her zaman solda olduğuna inandığı için düştüğü zindanlarda bile  Cumhuriyet’i ve devrimlerini desteklemiştir.

Cumhuriyet karşıtları, Cumhuriyet’in yeminli düşmanları, Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası ekürilerinden gelenler, cumhuriyetçi olduğu için sola da düşmanlık duymuşlardır. Bu nedenle, parti kurmaya heveslenenlere bir tavsiyem var: Partilerinin adına  sol ve sosyalist gibi sıfatlar koymasınlar. Parti programlarında bu sıfatlar olmasın, önemli olan kapsam ve içerik! Programın sol ve sosyalist olması!

Seçmenin devrimi mi, evrimi  mi?  Partilerin aldığı oyların  yüzdelerine bakarsak solda seçmen devrimi olamayacağı kesin! Sol; sağ ile, dincilik, avantacılık, hortumculuk, yolsuzluklar (bir tek İSKİ bile unutulmuyor), aflar, gecekondular konularında nasıl yarışacak?

Bu nedenle Tony Blair’e öykünerek yeni bir sol kurmayı bir yana bırakmalı. Seçmen ithal edilemeyeceğine göre, Lula de Silva (Brezilya), Tabare Vazquez (Uruguay), Hugo Chavez (Venezüela), Nestor Kirchner(Arjantin), Michelle Bachelet (Şili) ve Evo Morales (Bolivya) iktidara nasıl geldiler onu araştırmalı. Marifet müşteri-seçmende mi, parti programında mı? Türk seçmeninin elini bağlayan ne, Güney Amerika seçmenin, Avrupalı seçmenin elini özgürleştiren ne? Bu sorunun yanıtı biliyorum ama (şimdilik) söylemeyeceğim!

(Hürriyet, 28 Ocak 2006)

***

NONDURMALI  NEMOKRASİ

Aklımızı başımıza toplayalım : Bir siyasal partiyi ancak Anayasa, Cumhuriyet ve demokrasi ilkeleri, programı ile uygulamaları arasındaki tutarsızlık bakımından eleştirebiliriz. Ama kuruluşunun tüzel kimlik ve kişiliğinde bulunmayan nitelikler dolayısıyla eleştiremeyiz.

Örneğin, AKP hükümetini, Anayasa, Cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine saygısızlıkları yüzünden eleştirebiliriz.. Ama ekonomik programını “Sol” açıdan eleştiremeyiz. Fakat ve ancak liberal ekonominin uygulamaları açısından eleştirebiliriz.

CHP’yi de Anayasa’ya, cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine uyumsuzlukları dolayısıyla eleştirebiliriz. Bir de programını uygulamalarına bakarak eleştirebiliriz. CHP kendisinin de ilan ettiği gibi “Ortanın solu”nda  bir parti. CHP’yi Marksist ve evrensel sosyal demokrat sol bağlamında eleştirmek mümkün değil. Adamın dediği gibi “Ben hadımım diyorum, sen benden erkek uşak bekliyorsun!” Tıpkı böyle !

İslamcı gazeteleri bir yana bırakıyorum, Yeni Mürtecilere, Radikal ve Birgün gazetelerinde yazan kimi arkadaşlara göre  CHP bir sol parti değilmiş. Değil tabii !

Gerçek solcular memlekette gerçek bir sol parti olmadığı için oylarını bağımsız adaylara vereceklermiş. Ama o adaylar kim olursa olsun herhangi birine  oy vermeyecekler var !

Ey 24 ayar solcu arkadaşlar ! SHP sol parti değil mi, ÖDP sol parti değil mi, TKP sol parti değil mi, EMEP ve İP sol parti değil mi ? Aralarında kendinizce “sol” saydığınız bir parti varsa neden o partiyi desteklemiyorsunuz, neden o partiye oy vermiyorsunuz ? CHP gerçekten sol parti olmuş-olmamış size ne, bize ne… Kendi partinizi sizin için “gerçek sol” ne ise öyle bir parti yapın ! Kimilerine göre cumhuriyet tarihinde örnek alınacak bir sol-demokrat parti vardı: Şaban Yıldız’ın, Rıza Kuas’ın, Mehmet Ali Aybar’ın, Behice Boran’ın, Çetin Altan’ın  Türkiye İşçi Partisi, yani TİP… İllegal TKP’yi bir yana bırakalım şimdi bir legal TKP var.

Siz bunların hiçbirini beğenmiyorsunuz. Sadece kendiniz ve  üç buçuk  kişilik klanınız var. 1970’lerde yazdığım bir cümleyi tekrar yazacağım: Sol, psikiyatri kliniği değildir ! Ama sizler o kliniğin içinden solun bağımsız adayını TBMM’e sokacaksınız. Tuzlayım da kokmayın bari !

Türkiye’de TİP gibi bir partinin eksikliğini iliklerine kadar duyan bir seçmen var: Çalışan sınıfları, emekçileri, aydınları, cumhuriyetçi demokratları kucaklayan; varoşlara emek ve işçi  sınıfı bilinci veren; bu kesimi avanta ve sadaka politikasına karşı donanımlı,  bilinçli bir kitleye dönüştüren bir parti… TİP gibi bir parti! İşçi sınıfıyla, çalışan sınıflarla birlikte. “Nondurmalı Nemokrasi” yerine gerçekten bir “Sol” parti demokrasisi… Devlet ve düzen partisi olmayan, elit partisi olmayan… Buyurun!

CHP sol olmuş, devlet partisi olmuş, elit partisi olmuş size ne, bize ne ? Ne demiş adam : “Ben hadımım diyorum, sen benden erkek uşak bekliyorsun !”

Haa bir de şu var : Çoğunuz İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldadır, sol sağda”  vecizesine inandığınıza göre AKP’den aday olabilirsiniz, AKP’ye oy verebilirsiniz !

(Hürriyet, 30 Mayıs 2007)

***

SOLUN BAĞIMSIZ ADAYI UFUK URAS

ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras seçime neden bağımsız aday olarak katıldığını bir bildiri ile kamuoyuna açıkladı. Bildiri bana da e-posta ile gönderildi. Aşağıda bildirinin büyük bir bölümünü okuyacaksınız :

[Çalkantılı bir dönemden geçerek seçime gidiyoruz. Bölgemizde ve ülkemizde önemli olaylar birbirini kovalıyor. Hükümet, parlamento, cumhurbaşkanlığı, yargı ve diğer devlet kurumları arasında yaşanan gerilim birbirini besleyerek büyüyor. AKP iktidarı, IMF onaylı ekonomi politikasının gönüllü uygulayıcısı olmakta ısrarını sürdürüyor. Mevcut laikliğin sınırlarını zorlayan uygulamalarıyla halkta endişe ve tepki yaratıyor. Bazı çevreler ise ‘toplum mühendisliği’ yaparak Türkiye siyasetini yeniden şekillendirmek istiyor. Toplumsal muhalefeti ve hoşnutsuz kitleleri, iskeletini ırkçılık ve milliyetçiliğin oluşturduğu militer bir şemsiyenin altında toplamaya çalışıyorlar. 27 Nisan muhtırası, kişiliği ve kurumları oturmamış demokrasimizi bir kez daha temelden tahrip ediyor. Seçim süreci vesayet altına alınırken, halk “kırk katır” ve “kırk satır” arasında bir seçime zorlanıyor. ÖDP bu gelişmelerin pasif bir izleyicisi olmadı ve asla olmayacak! Seçime kalan kısa sürenin her saniyesini değerlendirip “Eşitlikçi, Özgürlükçü Sol Seçeneği” var etmek için çaba göstereceğiz. AKP ve CHP’nin önümüze koyduğu baraj engelini aşarak bu yolda yürüyeceğiz. Bunun için çoğu yerde ÖDP kimliği ile seçime girerken, istisnai bazı bölgelerde “bağımsız adaylık” seçeneğini değerlendirmek istiyoruz. Ama hangi yöntem olursa olsun, tüm seçim bölgelerinde meydanlar, ÖDP’nin şiarlarıyla çınlayacak. ÖDP Genel Başkanı, yöneticileri ve adayları her yerde politikalarımızın sözcüleri olacak. Bazı yerlerde yöntem olarak “bağımsız adaylığın” tercih edilmesi; ÖDP politikaları ve örgütsel yapısından bağımsızlık gibi bir sonuca asla yol açmayacak. Bu yöntemi kullanmak, önümüze çıkarılan bir barikatın, seçim barajının aşılmasından öte bir anlam taşımayacak. Böylelikle askeri vesayet zihniyetine karşı, ırkçı-milliyetçi yönelime karşı, dini halkın gündelik hayatına bir dayatma olarak sokmaya çalışanlara karşı, “Eşitlikçi ve Özgürlükçü Sol Seçeneğin” inşasına bir tuğla daha koyup, dostluk ve devrimci dayanışma halkasını biraz daha genişleteceğiz. Genel seçimlere kadar kalan kısa zamanın değerlendirilmesi ve bütün örgütlerimizin politik hattımızı geniş kesimlerle bir kez daha paylaşmaları için tempomuzu artırmamızın gereği ortadadır.] 1970’lerin cafcaflı goşist üslubuyla yazılmış bu bildiri bana inandırıcı gelmiyor. Ama demokrasinin şanı için sütunuma aldım.

Örgütsüz ve partisiz sol, sol değildir. Bağımsız adaylar solu temsil edemez. Türkiye’deki hiçbir partiyi sola yaraşır görmeyen ÖDP ve lideri, bence, 24 Ayar Sol’a (!) yakışmıyor.

Doğu Perinçek’in İşçi Partisi, Selçuk Üniversitesi’nin araştırmasına göre seçimlerde yüzde 4,5 oy alıyormuş. İP bu yüzde ile  kendini “Seçimin Sürprizi” olarak tanımlıyor. İşte siyasal parti budur. Siyasal duruş budur.

Ufuk Uras seçilirse kimin milletvekili olacak, 24 Ayar Sol’un (!) mu, yoksa solu psikiyatri kliniği sananların mı ?

(Hürriyet, 1 Temmuz   2007)

***

BİR  SOLUN  KADAVRASI

Bir süre önce, solcu bireyin doğaya salınan yılkı atı olmadığını, politika ortamında  partisiz solcunun solcu sayılamayacağını yazmıştım. Ciddi saptamalardır bunlar: Sol anlayış toplumcu, imececi ve çoğulcu bir düşüncedir. İnsan kendi başına, tek başına, bireyci ve bireysel olarak solcu olamaz. Eğer katılacağı bir örgüt yoksa kendisine benzeyenlerle bir araya gelir, bir dernek, bir klüp, bir parti kurar. Solun ve solcunun mücadelesi örgütlü bir mücadeledir.

Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin yüzde on barajını aşmak için güçlü olduğu yerlerde bağımsız adaylarla seçime girmesini kimse eleştiremez. Siyasetin, siyasetlerinin normalleşmesi için bu partinin önünde böylesine bir engel bulunmamasını tercih ederdim.

Ama sol ve Marksist partiler varken solcuların bağımsız olarak seçime katılmaları çok ciddi bir taktik ve stratejik hata. Özellikle de Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) solcularının. Genel Başkanı Ufuk Uras’ın bağımsız aday olarak seçimlere katılmasına izin veren ÖDP bu seçimden sonra artık yok olmaya mahkum olmuş, mahkum edilmiştir.

Etnisite bukağılarından kurtulup Türkiye’nin partisi olamamış DTP’nin aşiret reisi genel başkanı Ahmet Türk ile solu psikiyatri kliniği sanan Baskın Oran politik sığlıkta debelenip duruyorlar.

Ahmet Türk CHP’yi değerlendiriyor : “Sosyal demokratlıktan çıkmış halkın gözünde şoven milliyetçi, sağa kaydı. Cumhuriyet’in içinde demokrasi yok. AKP daha ilerici.” (Sabah, 06.07.07)

Bağımsız adayların eleştiri hedefi iktidar partisi AKP değil, ana muhalefet partisi CHP. Gücünü tarikatlardan alan, Müslüman Kardeşler politikası uygulayan, dinsel dogmaları kendine referans yapan, Öğrenim Birliği Yasası’nı yok sayıp İmam Hatip okullarını laik sistemin içine zorla sokan, sermaye büyürken emeğe yansıyacak gelir adaletini sağlayamayan AKP ilericiymiş ve bu uygulamaların karşısında duran CHP gericiymiş. Mugalatanın böylesine de pes doğrusu !

Entelektüel solun çıkmaz ve bozgunlarında baş rollerin birini oynayan Murat Belge de şöyle buyuruyor : “Bugünkü ortamda, bir solcu için CHP’ye oy vermek, AKP’ye oy vermekten daha güç ve aslında sola aykırı bir şeydir. Çünkü CHP’ye verilecek oy doğrudan doğruya faşizm cephesine verilecek oy demektir. Var olan partiler arasında sivil demokrasiye AKP’den daha yakın duran bir tanesini görmüyorum… // …Bir kere CHP’nin gerilemesi  veya hiç değilse yerinde sayması önemli, çünkü Baykal uyguladığı bu politikalarla bir de oy arttıracak olursa bundan sonra girişeceği oportünizmde onu dizginleyecek hiçbir şey kalmaz” (Radikal,  06.07.07)

Sol saymayabilir ama vicdanını emanete vermemiş hiçbir solcu CHP’yi faşizmle özdeşleştiremez. Tabii politikayı bireysel ödeşme aracına dönüştürmüyorsa. Gerçek solcuların  böyle bir gaflete  düşeceğini sanmıyorum. Murat Belge’ye gelince… Murat Belge’ye gelmenin hiçbir yararı olmaz. Murat Belge oyunu “Bunca yıllık arkadaşı” Baskın Oran’a verecekmiş. Gerçek solu temsil etmediği için ben oyumu “Bunca yıllık arkadaşım Baskın Oran”a vermeyeceğim. Yetsin artık bu narsizm, yetsin artık bu kadavra kokusu !

(Hürriyet, 1 Temmuz  2007)

***

SOL  GÖKTEN  ZEMBİLLE  İNMEZ !

Son yazıların küçük bir özetini yapalım :

1.İnsanın gövdesinde sol bilinç salgılayan bir salgı bezi yoktur !

2.Toplumsal bilinç vahiy ya da ilham yoluyla kazanılmaz; toplumsal bilinç somut sınıf mücadelerinde ortaya çıkar !

3.Toplumun önemli bir bölümü solu özümseyip benimsemeden ne demokrasi bilinci ne de demokratik düzen ortaya çıkar !

4.Solun doğal müşterisi, doğal destekçisi  işçi sınıfıdır. Ayrıca kısmen küçük burjuvazi, topraksız ve emeği ile geçinen köylülerdir ; kronik işsizlerdir ; mevsimlik işçilerdir; devlet memuru ücret  merdiveninde en alt sıralarda yer alanlardır ! Organik aydınlar, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar ve akademisyenlerdir !  Veee laik burjuvazidir !

5.Dünyanın işlerinde tarikatın önderliğini kabul etmeyenler ve dini dogmaları refans almayanlardır.

6.Genç kuşaklardır !

Devrim Sevimay, Milliyet gazetesinde 1 Eylül-10 Eylül arasında 10 gün süren bir söyleşi dizisi yayınladı: Söyleşi dizisinin adı : Sol Çıkışını Arıyor.

Söyleşi yapılanların büyük bir bölümünün yanlış kişiler olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum, çünkü çoğunun solla marazî ilişkileri var. Aralarında solu psikiyatri kliniği sananlar bile var. Bunu bir yana bırakıp en doğru seçimin düşüncelerini öğrenelim: Devrim Sevimay DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’ye soruyor:

Semiray : Sola ilişkin her şey o kadar yer değiştirmiş görünüyor ki, aslında emekçileri bile tereddütle soruyoruz; nedir durum, soldan kopmuş bir taban mı var, yoksa ?…

Çelebi : Yok, tam böyle söylenemez, ama solu yeterince tanımayan bir taban var diyebiliriz.

Semiray : Sebep ?

Çelebi : Bir kere sol kendini iyi anlatamıyor, fakat daha önemlisi işçi sınıfı 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı hâlâ üzerinden atamadı. Sadece şu sayı bile fikir verir sanıyorum: 1980 öncesi Türkiye nüfusu 44 milyondu, örgütlü işçi sayısı 3.5 milyon. Bugün Türkiye nüfusu 70 milyonu aştı ve toplam örgütlü işçi sayısı 800 bin…

Mesela biz DİSK olarak şu anda Türkiye’nin ikinci büyük konfederasyonuyuz; ama 1980’den önce aktif üye sayımız 600 bindi, şimdi, aktif dediğiniz zaman bunun yarısının altında.

Savaşta yenilen komutana yenilginin nedeni sorulmuş, komutan  cephanelerinin olmadığını söylemiş. Soruyu soran “Devam etme, bu kadarı yeter !” demiş. O hesap !

Kayıt dışı ekonomide çalışan kayıtsız, sigortasız işçi sayısı, dolayısıyla sendikasız işçi sayısı kimilerine 5 milyon dolaylarında.

1980’de 3.5 milyon olan örgütlü işçi sayısının 2008 yılında 5 milyon olması hiç de şaşırtıcı olmaz. (TÜRK-İŞ ve DİSK bu konuda araştırmaya dayalı bir belge yayınlarsa çok iyi olur.)

Demek ki en kötü ihtimalle Türkiye’deki örgütlü yani sendikalı işçi sayısının mevsimlik işçilerle birlikte 10 milyondan aşağı olmaması gerek.

Ama DİSK Genel Başkanı’nın açıkladığına göre 800 bin örgütlü işçi var. Sağcı sendika olur mu ? Olmaz ama Türkiye’de var !

(Hürriyet, 27 Eylül 2008)

***

MÜFLİS HERİFLER

Tam tarihi hatırlamak için internetten Ataol Behramoğlu’nun biyografisini dikkatle okudum. (Bu yazıyı yazdığım saat telefon edilecek zaman değil.)  Ataol’a bir şey soracaktım. Zaman dilimi 1975-1980 arası idi. Çıkardığı dergide canımı sıkan bir yazı yayınlanmıştı. Kendisine bir şikayet-eleştiri mektubu göndermiş ve “Sol, psikiyatri kliniği değildir” diye bir aforizma attırmıştım.

O sıralar ve daha önce, ruhsal sorunlarına çare aramak için Sol’a sığınanlar, kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Krupskaya, Rosa Luxemburg yerine koyanlar,  daha sonra “Müflis Herifler” oldular. 12 Mart ve 12 Eylül sınavlarında “kazık” sorular çıkmıştı.

Özal döneminde bunlara “Ana rahmine haklı düşenler” adını takmıştım. Hacıyatmaza benzeyen bu herifler her zaman haklıydılar: Devrilen bir otomobilin şoför mahallinden inip bir yenisinin şoför mahalline biniyorlardı.

Bunlardan biriyle, 1960’lı yılların birinde, rahmetli Kemal Özer’in Beyazıt’taki Beyaz Saray’ın bodrum katındaki kitapçı dükkanında tanışmıştım. Parmağımdaki nişan yüzüğünü gören Kemal, “Oo nişanlanmışsın be yau!” demiş, yanımda varsa, nişanlımın fotoğrafını görmek istemişti. Cüzdanımdan çıkartıp Ülker’in fotoğrafını gösterdim. “Ana rahmine haklı düşen” de baktı fotoğrafa ve “Benim nişanlım seninkinden daha güzel!” dedi.

Bu muhterem , “Ülker’den güzel kız”la evlendi ve boşandı. Kızı epeyce sonra gördüm. Bir başkasıyla evliydi ve Ülker’den hiç de güzel değildi.

Bu, bu kafadan olanları takdim için muhayyer (beğenmece) bir numune (örnek) niyetinedir:Onlar ve onlarınkiler her zaman birincidir!

“Ülker’den daha güzel kızın nişanlısı”, günümüzde, müflis heriflerin önde gidenlerinden. İflas ettiği için gecekonduya düşmedi. İktidar nezninde itibarı yerinde. Bütün “Yetmez ama Evet”çiler gibi, ortalıkta kasılarak geziyor. Akil adam bile oldu.

1993 yılında, demek ki 20 yıl önce, bunlarla ilgili bir yazı yayımlamışım. Giriş bölümünü okuyalım:

“THE NEW OTTOMANS CO.”

[“Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda  kaldığımız kimi insanlar için, ‘Analarının rahmine ‘haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!” diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamaya kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincinin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar. Eski yol arkadaşlarına ‘Hâlâ  aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerden tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. Yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde ‘Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar. Asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler. Başkalarının yapması durumunda ‘tu kaka’ edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Şimdi gene tek amaçları var: Toplumsal vitrinin önünde olmak. Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek.”] (Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005, s.170)

(Aradan iki yıl geçmiş, 1995 yılında aynı konuda bir başka yazı daha yayınlamışım:

“BEDAVACILIKLAR, SITMA VE SULFATA!”

[“1995 yılının nisan ayında topluma baktığım zaman neler görüyorum: Yeni Osmanlıcılar, II.Cumhuriyetçiler, köşe dönmeciler, küreselleşmeciler, pro-Kürtler, yuppiler, magandalar bir yandan, şeriatçılar bir yandan, Türkiye’nin tarihsel faturasını (1071-1995 arası) Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Kemalizm’e ödettirmek istemektedirler. Yani ‘meccanicilik’ yapmaktadırlar. Yeter artık! Dürüst ve onurlu olmak istiyorsak, geçmişten sadece ders alalım!

1995 yılında ‘insan’ ve ‘adam’ olmanın ölçüsü belli; hiza ve istikamete oradan bakalım:

Batı tipi parlamenter demokrasi, laik ve sosyal hukuk devleti, insanın temel hak ve özgürlüklerinin gerçekten yaşandığı toplum, bireyin kendi inanç ve düşüncesini özgürce yaşayıp dile getirebileceği toplum, her türlü azınlığın (din, soy, dil, kültür, siyasal, vb.) çoğunluk gibi yaşayabileceği, hak sahibi olabileceği bir toplum, bireyin Tanrı ve din karşısında özgür olabileceği bir toplum…”] (Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.471)

Her zaman malûmatfuruş ve kibirli oldular. Tıpkı, “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen Ankara valisi gibi. Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak iyi tahsil ve terbiye görmüşlerdi. Kimisi dedesi, kimisi babası yüzünden aşağılık duygusu içindeydi. Cumhuriyet düşmanı oldular. 60’larda, 70’lerde, 80’lerde, psikiyatri kliniği, şifa yurdu niyetine Sol’a sığındılar. Kara vagon değil lokomotif olmak istediler. Olmadı!  Pek azı mapus damına düştü, çoğu yurt dışına  kaçtı.

AKP’nin kurulmasıyla poker masasında kağıtlar yeniden dağıtıldı. Bir tuhaftı bu AKP’liler. Dışarıdan hizmet istiyorlardı. Müflisler,  hizmet sunmak için sıraya girdiler. Kurdun kuzu postuna girdiğini gördükleri halde, “Bunlar gömlek değiştirdiler!” diye hizmet yarışında koştular. “Dur hele bir. Bunlar takiyye yapar!” diyenleri küçümsediler.

“Yahu bunlar, despotizm ve şeriat istasyonunda inmek için demokrasi trenine bindiler!” diyenleri aşağıladılar.

Takiyyeci AKP tarikatı, bu kiralık askerleri, uygun gördükleri yerde, kulaklarından tutup trenden aşağı fırlattı. Kullanılmış  tuvalet kağıdı gibi.

Şimdi, gözümüzün içine baka baka, kandırıldıklarını, aldatıldıklarını söylüyorlar. Utanmadan!

Gezi Parklarından sonra yeni hesaplar yapmaya başlamışlardır artık!

(Aydınlık, 4 Temmuz 2013)

***

(NOTA BENE: Türkiye solunun ve solcularının serancamı üzerine yazdığım yazıların bir bölümünü içerecek “ SOL ÜZERİNE PAVAN VE BOZLAK” adlı bir kitap önümüzdeki aylarda bir yayıncı bulursam  yayınlanacak).

 

 

 

 

“ATAOL BEHRAMOĞLU’NA DİKKAT!” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.