ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

vazife bir sırasında orhan kemal

Hikmet Altınkaynak dostumun Hikâye Yazarı Orhan Kemal (Yazko, 1983) adlı inceleme kitabından, Orhan Kemal’in birkaç cümlesini aktaracağım:

“Bana bak Hadi, biliyor musun elime şöyle biraz para geçse, kira, tencere derdi olmasa, bir de çocuklar okuyup kendilerini kurtarsalar, ilk işim bütün yazdıklarımı yeniden yazmak olacak.”

“… esas mesleğim hiçbir titri (unvanı) olmayan, sekizinci planda kalmış işler… Küçük adamların ömürlerini törpüleyen ıvır zıvır işler… Ekseri bu ıvır zıvır işler peşinde koşmak, filmci, sinemacı kovalamak… Beyoğlu’nun ara sokaklarından Cağaloğlu yokuşuna taban tepmek…”

“… yıllardır iş ararım… Bulamadım… Bundan sonra da bulacağımı sanmam… Ama ilenecek değilim tabiî… Bütün iş mademki kalemimle çalışmak zorundayım, velinimetime sımsıkı sarılmakta… Her şeye rağmen ekmeği oradan çıkarmaktan başka çare yok…”

“… beni çoğunlukla gündüzleri sokakta görürler… Ben devamlı bir yerlere giderim… Bir yerlere uğrar, bir yerlerden bir yerlere göçer dururum. Yıllardır her sabah, yaz demez, kış demez, sabahın dördünde kalkarım yataktan… Ve sabah dokuza kadar yazımı yazarım… Sonra sokağa çıkarım… İkbal’e uğrar kahvemi içerim… Yaz­mak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir… Bir yazı için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek… Ve halkın değişimini algılamak… Eskimemek için… Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek gerekmektedir… Ve bunun ötesinde bir yazar olarak yaşamın günü gününe sürer gider… Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle… Bu ara halktan yana olduğum için de çok güç bir fatura ödetirler…”

***

Yaptığım alıntılar, Orhan Kemal’in para derdi olmasa “tek işim bütün yazdıklarımı yeniden yazmak olacak” cümlesine anlamını kazandırıyor. “Ben burada kendi romanlarıma, kendi hikâyelerimle geçiniyorum” cümlesi de “Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle…” cümlesini açıklıyor.

Orhan Kemal, temenni ettiği gibi, maddî sıkıntıdan kurtulup eli bolarsaydı, bütün yazdıklarını silbaştan yeniden yazar mıydı? Bu varsayımsal soruyu yanıtlamak çok zor. Ama Orhan Kemal, yazmanın bol zamanla, yazmak için özgür zamanla ilişkisine dikkat çekmek istiyor. Orhan Kemal, her günün ekmeğini her gün kazanmak zorunda olmadığı “bir gün” gelseydi, sabahları 4 ile 9 arasında çalışmaktan ve İkbal kahvesine uğramaktan vazgeçip bir başka tarzda çalışabilir miydi? Bence çalışamazdı.

Sonuçta, bir yazarı “olsaydı, olmasaydı” varsayımlarının ve hayıflanmaların dışında, arkasında bıraktığı yapıtlarla değerlendireceğiz.

Hesabını vermeye hazırım! Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Cemile benim için birer başyapıttır. Bu kitapları okumadan roman ve öykü yazmaya kalkışanları “yazar”, Orhan Kemal’i okumadan Kafka, Proust, Bor­ges, Perec, Pamuk ve post-post modern taifesini okuyup bayılanları da “okur” say(a)mam. Bunca katı olduğum için kimseden özür dilememe gerek yok.

Bir eşleştirme yapacak olursam, Orhan Kemal bizim Maksim Gorki’miz, İgnazio Silone’miz, Émile Zola’mız­dır. Buna karşın kimileri Orhan Kemal’in; Zola, Gorki ve Silone’nin kendi ülkelerinde sahip oldukları edebi makama sahip olmadığını ileri sürebilirler. Yazınsal itibar ne işe yarar, nereden kaynaklanır ve etkinlik alanı nedir? Sanıldığı gibi, çok okunmanın, okur nezdinde amigo-yandaş sahibi olmanın yazınsal saygınlıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Yazar, Haydarpaşa’dan Kurtalan’a ya da Afyon’a giden demiryolu üzerinde bir istasyon mu, değil mi? Önemli olan bu. Gerisi palavra. Orhan Kemal, Türk edebiyatının “Sirkeci Garı”dır. “Okur” denen insan türünün belki kitapçı kasalarıyla ilişkisi vardır. Ama edebiyat tarihi kasa değildir. Okurun esamesi okunmaz. Bu alanda, kişisel böbürlenmelere icazet veren, “Renkler ve zevkler tartışılmaz” safsatası da geçerli değildir. Makineyağıyla sütü karıştırıp içene “zevk sahibi” mi diyeceğiz ya da uyumsuz renkleri bir araya getirme cesareti gösteren hödük bulamaççıya?

O misal, Bereketli Topraklar Üzerinde, Eskici ve Oğulları, Cemile ve Murtaza’nınyazınsal varlığından habersiz âdeme tanrılar bile yardımcı olamaz.

Gerçek yazarlar konusunda “unutulmak” fiilinin kullanılmasına razı olamam. Gerçek yazar “var”dır, avam beğenilerin ilgi duyamaması onu değil fakat beğeni sahiplerini “yok” durumuna getirir.

Orhan Kemal’in “yazarlık”a atanmasından değil, “okur”un okur unvanını kazanmasından söz ediyoruz.

***

Otomobil ile yazar arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Marcel Proust’un ya da William Faulkner’ın dönemine denk düşen otomobillerin şimdiki yeri müzedir, ama gerçek yazarların ancak evleri müze olabilir, yapıtları hayatın içinde yaşarlar ve gerektiğinde hayata müdahale ederler. Bakkalların, süpermarketlerin ve holdinglerin velinimetidir müşteri ama yazarın velinimeti değildir okur. Yazınsal yazarın (şair, romancı, öykü yazan) bir tek efendisi vardır: yazarla özdeşleşmiş olan “Yazı Tanrısı”! İşte bu Yazı Tanrısı her gün sabahın dördünde, Orhan Kemal’in Cibali’deki evinde, yazarla birlikte yazı masasına oturmuştur.

***

Bunları, Işık Öğütçü’nün yayına hazırladığı, Orhan Kemal’in Yazmak Doludizgin (Tekin Yayınevi) adlı kitabını bahane ederek yazıyorum. Yazmak Doludizgin’de, Orhan Kemal’in zaman zaman ajandalara da yazdığı günlük notlar ile düzyazı dönemi öncesinde yazdığı şiirler yer alıyor.

Işık Öğütçü kim?..

Orhan Kemal, 1 Kasım 1957 tarihli günlüğüne yazıyor: “… Saat tam 10. Yani 22. Kemali koşa koşa geldi müjdeyi verdi: Oğlan olmuş, 4 kilo 200 gr… Kemali: – Ağzına sıçtığımın! dedi. Niye kız olmadı!”

4 kilo 200 gram doğan bu tosuncuktur Işık Öğütçü. Oğlanın babası Orhan Kemal o gün 43 yaş 1 ay ve 17 günlüktü. Günümüz ölçülerine göre genç bir baba sayılır.

Orhan Kemal ertesi gün, 2 Kasım 1957, günlüğüne yazıyor:

“957 Türkiyesi’nin ‘pahalılığı’ ile alay eder gibi, dördüncü çocuk babası olarak, yeni güne giriyorum. Hayırlısı.”

***

Orhan Kemal yazma eylemine şiirle başlamıştır. 1939 yılında şiirleri dergilerde yayınlanmıştır. Ancak 1940 yılında Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştıktan sonra durum değişecek ve Orhan Kemal düzyazıya yönelecektir.

“… İlk dörtlük henüz bitmemişti:

– Yeter kardeşim, yeter. Bir başkası lütfen.

Halbuki en güvendiklerimden biriydi. İçimde bir şeyler yıkıldı. Bir başkası. İlk, ikinci, üçüncü mısranın yarısı.

– Berbat!

Kanım tepeme çıktı, başım döndü, ufaldım.

Tekrar bir başkası.

– Rezalet!” (s. 86)

Nâzım Hikmet şiir konusunda hatır-gönül dinlemiyor. Şiire saygısı oranında acımasız. Önüne gelen müride el veren ustaların dikkatine!

“… Bir başka gün nerdense bir ‘roman başlangıcım’ eline geçer. Okur. Ayaklarında takunyalar, koşarak, heyecanla geldi. Soluk soluğa sordu:

– Siz mi yazdınız bunu?

Çekinerek:

– Evet, dedim.

– Birader, dedi, neden bahsetmediniz bundan. Siz hikâye yazın, roman yazın!” (s. 87)

Ustasının sözünü dinliyor Orhan Kemal!..

***

Orhan Kemal ustasının sözünü dinliyor dinlemesine, ama Nâzım’ın beğendiği şiirlerinin yirmisini bir araya getirmiş, bunların 2000 Senesine Şiirler başlığıyla yayınlanmasını istermiş. Bir vasiyet! Oğul Işık Öğütçü babasının bu dileğini yerine getiriyor.

***

“Vazife bir sırasında” Bekçi Murtaza’nın sık sık kullandığı bir cümledir. Bu cümleyi ağzına alınca akan sular durur; görev bilincinin ifadesidir.

“Vazife bir sırasında Orhan Kemal” ise yazma bilincini simgelemektedir!

Radikal Kitap, 12 Nisan 2002

(Özdemir İnce, Mevsimsiz Yazılar,Doğan Kitap. 2002, s.77)

ÜÇ ŞİİR

ÜÇ ŞİİR

Bugün okumanıza sunduğum üç şiir “Gezi Günleri”nde yazıldı. O günler İstanbul’da değildim. Şiirleri uzaktan yazdım. Bunlar KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER (Kaynak Yayınları, 2014 yer aldı.

“Gezi Günleri” özgür ve bilinçli vatandaş-insan olma tarihimizde bir tür evrim yani dönüşüm süreci. Bu süreç devam ediyor ve Türkiye tekrar laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti oluncaya kadar devam edecek.

Özdemir İnce

21 Şubat 2020

***

TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

IX

Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!

Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,

ne ola, gözündeki metal parçaları?

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?

Antakyadaki ölü sen değil miydin?

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı

ve herkes oldun iki âlemde

(böyle diyor inananlar).

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşanmasın olur mu?

Oldu ve olmadı işte.

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,

biber gazıyla kutsadılar

panzerle kutladılar.

Palayla kovalandın!

Yaşadın sen, Mersin’de

Akdeniz  Oyunları’nın yapıldığı yılda

Gezi Parkı’da sevgilini, yoldaşını bekledin,

özgürlüğü savunurken zebanilere karşı

eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var

ana ayrı, baba ayrı.

Ben işte böyle dedim!

X

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,

mesafe yakın;

tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,

siyahlı,

biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden

biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;

kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı; 

bir kırmızılı kadındır özgürlük,

kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,

karşı karşıya, siyahlı;

bir sedef ayna, canavarın karşısında.

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;

siyah özgürlük, kara özgürlük!

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,

kolları iki yana açık, kolları, açık,

kendisi rüzgâr olan uçurtma,

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

Nerede o  su  püskürten ilkçağ hayvanı?

Ben işte böyle dedim!

XII

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken çok güzel oluyorsun;

kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,

sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;

konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken, çocuk doğururken

çok güzel oluyorsun Türkiye;

beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;

gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında, su oklarının altında

çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;

gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım, orman yangını söndürelim Türkiye.

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;

hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman çoktan da güzel oluyorsun;

hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde ve havada  çok güzelsin Türkiye!

Atlayıp  aynanın  arkasına geçiyorum, aynanın arkasında sen varsın Türkiye!

Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya işte o sensin Türkiye!

Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!

Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye, harman yeri, su arkı!

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,

mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr; rüzgârın ağzı Türkiye,

uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,

bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda, Kuğulu Park’ta,

savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

Delirince  büyülüyorsun, kendini aşıyorsun, aşılanıyorsun Türkiye!

Ben işte böyle dedim.

Gündoğan, 5 – 30 Temmuz 2013

BAŞIMIN BELASI İLHAN BERK

Okuyacağınız  yazılar edebiyat tarihine bir belge olarak kalması için kaleme alındı. Yazıyla ilgili olayı kısaca özetleyeyim:

Yalçın Armağan adında bir yazar, İlhan Berk’in (1918-2008) yaşarken yayınlamayı düşünmediği bazı yazılarını  derleyip Şiirin Çizdiği, Edebiyat ve Şiir Üzerine Yazılar (Yapı Kredi Yayınları)  adıyla yayınladı. Ama, İlhan Berk gibi karalamalara varıncaya kadar her yazdığını kitap olarak yayınlayan bir edebiyat adamının bu çok önemli yazıları neden kitaplarına almadığını, kitaplaştırmadığını düşünmeden… Bir derlemecinin bu önemli konuyu araştırması; bununla da yetinmeyip İlhan Berk’in yaşamakta olan yakın arkadaşlarıyla da konuşması gerekirdi. Örneğin İlhan Berk’in en yakın arkadaşlarından biri olan bana böyle bir başvuru yapılmadı; bildiğim kadarıyla  onu çok iyi tanıyan Murat Katoğlu, Hilmi Yavuz, Ferit Edgü gibi arkadaşlarına sorulmadı, danışılmadı.

Google’a baktım: Yalçın Armağan,1977’de Kayseri’de doğmuş. 2007’de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nden doktora derecesini almış. 2007-2011 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, 2011-2019 arasında İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak dersler vermiş. İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm isimli kitabı 2011’de yayımlanmış, 2017’de Naser Davaran tarafından Farsçaya çevrilmiş. Melih Cevdet Anday ve İlhan Berk’in yazılarını ve söyleşilerini derleyip yayına hazırlamış. İmgenin İcadıadlı bir  başka kitabı var. Yayına hazırladığı ve iki yazıma konu olan, İlhan Berk’in Şiirin Çizdiği (YKY, 2019) ise son kitabı. Yalçın Armağan, İlhan Berk’in kitaplarına almadığı “Edebiyat ve Şiir Üzerine Yazılar”ını derleyerek kitaplaştırmış. Kutlanması gerekir. Ancak böyle bir işe girişen araştırmacının İlhan Berk’in kimlik ve kişiliğini çok iyi bilmesi gerekirdi. Yazımın konusu işte bu: Gerekli araştırmanın yapılmaması.

***

Yalçın Armağan, İlhan Berk’i tanımıyor. Tanısaydı, kitabın “Halis Şiiri Ararken” bölümünde yer alan, 1939-1942 yılları arasında N.İlhan Berk imzasıyla yayınlanmış olan yazıları çok daha dikkatli incelemesi gerekirdi. Üstelik, ciddi olması gereken bir üniversitede okumuş, doktora sahibi bir akademisyen. Araştırma gereği duymayan, araştırmayı ciddiye almayan, araştırma yapmayı bilmeyen bir akademisyen olur mu? Böyle bir kitabın “derleme” olması kadar “eleştirel” olması gerekirdi. Demek ki oluyormuş…

İlhan Berk 1918 doğumlu bir şair. (Aslında doğum tarihi 1936 idi. Düzelttirdi. Yalçın Armağan’ın bunu da bilmesi gerekirdi).  Söz konusu yazılar 1939-1942 yılları arasında yayınlanmış. Buna göre bu yazıları 21-24 yaşları arasında yazmış ve yayınlamış.

İlhan Berk, çocukluk ve gençlik döneminden söz ettiği Uzun Bir Adam (YKY) adlı kitabında hayatının bu dönemini açıklayıp anlatmaktan çok kapatıyor gibidir. Kitap bir biyografiden çok bir bir öykü kitabına benzer. Bu kitapta yer alan bir fotoğraf vardır. Altında “Fransa Sete’de Paul Valéry’nin mezarında” yazar. Tarih yoktur. Ve o mezar Paul Valéry’nin mezarı değildir.(Öldür Allah söylemeyeceğim, yazmayacağım şeyleri yaptırıyorlar bana).

Uzun Bir Adam’da neredeyse hiç yıl ve tarih yoktur.İlkokulu, ortaokulu hangi yıl bitirdi; Necatibey Öğretmen Okulu’nu ne zaman bitirdi; Espiye’de hangi yıllarda öğretmenlik yaptı, burada nasıl yaşadı? Bana, Espiye’deki hayatıyla ilgili anlattıkları, kendisi yazmadığı için, bende sır olarak kalacaktır. Askerliğini ne zaman, nerede yaptı; Gazi Eğitim Enstiüsü’ne ne zaman girdi tam olarak bilmiyoruz. Tarih vermiyor. Ama okulu 1944 yılında bitirdiğine göre GEE’ye 1942 yılında girmiş olmalı.

İlhan Berk’in 1945’e kadarki hayatı karanlıktadır. Niçin? Çünkü yaşamında her zaman bir mitos yaratmak istedi. Kendisine bir hayat kurguladı. Kendisine “sürgün”, “yalnız adam” gibi sıfatlar ikram etti. Oysa ne Bodrum’da sürgündü ne de yalnızdı.

Bu karanlıkta kalan dönemde, 1939-1942 yılları arasında, N.İlhan Berk imzasıyla, dergilerde Türkiye standartlarının çok üzerinde yazılar yayınlamış. Bu yazıları yazan kişi çok iyi derecede Fransızcaya hakim ve dünya edebiyatını avucunun içi gibi bilmektedir. Bir araştırmacı ilkin bu ilginç ve benzersiz durumu değerlendirmek zorundadır. Türkiye’nin ve kendi özel koşullarında, 21-23 yaşlarında bir ilkokul öğretmeninin sahip olamayacağı özellik ve nitelikler. Sanki çocukluğu Fransız mürepbiyelerin nezaretinde geçmiş,Galatasaray ya da Fransız liselerinden birinde okumuş bir beyzade. Oysa, Uzun Bir Adam’da kendisi yazıyor: Eşek kadarken bile  anasıyla aynı yatakta yatmış, tek odalı bir odada büyümüş; ilkokulu şaibeli bir yöntemle ve epeyce geç bitirmiş; hiçbir zaman iyi bir öğrenci olamamış biri. Böyle birinin  ülkesinin en önemli şairlerinden biri olması tam anlamıyla bir mucize… Ama bu adam söz konusu kitabın “Halis Şiiri Ararken (1939-1942”  bölümünde yer alan yazıları asla yazamaz. Şaair olmak başka bir şey! Bunu anlamak için bu dönemki yazılarla, 1950’den  sonra yazdığı yazıların üslup karşılaştırması yapmak yeterli olur.

Derlemeci Yalçın Armağan yazıların dergilerde yayınlanmasını yeterli görüyor ama bu adam bu yazıları yazabilir mi diye düşünmüyor. Kuşkulanmıyor. İlhan Berk’in 1942’ye kadarki hayatını yaşayan biri Fransızca bilemez, o yazıları yazacak bilgi ve kültüre sahip olamaz.  Neymiş, yazılarından birinde falancanın bilmem kaç ciltlik külliyatını yutmuş da satıp kurtulmuş. Böyle yazıyormuş İlhan Berk! Uyduruyor! Yahu 1939-1942 yılları arasında İkinci Dünya savaşı var, o dergi ve kitapları nerede bulacak İlhan Berk? İstanbul’da bile  ancak birkaç ayrıcalıklı için mümkün. İlhan Berk Balıkesir’de, Espiye’de nerede bulacak o yayınları?

Araştırmacı yazar bir polis hafiyesi gibi bunları düşünecek! Düşünmeli!

Gelelim 1939-1942 yılları arasında yazılan yazılar ile 1950’den sonra yazılmış yazılara? Karşılaştırılsın bakalım bir üslup sürekliliği var mı? Bence yok. 1939-1942 yıllarında yazılan yazıların bilgi ve kültür düzeyi daha sonra yazılan yazılardan çok daha yüksek. Oysa İlhan Berk GEE’yi bitirip Fransızca öğretmeni olmuş. Demek ki biraz Fransızca öğrenmiş. Ama 1939-1942 dönemi genç yazarı 1945’ten sonraki yazıların yazarı İlhan Berk’in “hoca”sı gibi. Derlemeci Yalçın Armağan bunu da fark etmiyor.

1939-1942 dönemi genç yazarı oturaklı, bilgili ve tutarlı. Daha sonraki dönemin yazarı ise, atıp-tutan bir uçarı, sadece ad saymasını bilen bir bilgiç.  Durmadan Rimbaud’dan, şiirinden, tarzından söz ediyor ama “Kahinin Mektupları”ndan bir kez bile söz etmiyor. “Kahinin Mektupları”nı okuyup bilmeden Rimbaud’un şiirini anlaması mümkün değil. Lautréamont’un Les Chants de Maldoror ‘unu elimde gördüğü zaman (1957) kapan adam. Belki de ilk kez görüyordu. İlhan Berk’in bu dönemiyle ilgili çok yazı yazdığım için burada duruyorum.

Uzun sözün kısası 1939-1942 yılları arasında yayınlanan yazılar İlhan Berk’in kaleminden çıkmış olamaz.

Yalçın Armağan’ın derleme kitabı benim önüme gelseydi. Editör olarak kesinlikle yayınlamazdım. Buraya kadar yazdıklarımı kendisine söyleyip kitabı geri verip  yeniden yazmasını öğütlerdim. Yapı Kredi Yayınları’nın ediötörü böyle bir şey yapmamış. Bu bir yayıncılık hatasıdır. Hatta suçudur. Bu pislik nasıl temizlenecek? Hiç de unutkan olmayan  İlhan Berk’in bile bile unuttuğu yazıları mal ulmuş mağribi gibi yayınlayan YKY, İlhan Berk’in ilk şiir kitabı Güneşi Yakanların Selamı’nı neden yayınlamıyor acaba? Arşiv için gereklidir. Satar, zarar ettirmez!

Bir sözüm de Yalçın Armağan’ın yaşdaşlarına: Ne yazık ki tamamı kalp parayla alışveriş yapmaya alışmış. Hepsi, tamamı çok mutlu! Biz işimize bakalım:

***

İlhan Berk’in 1918’de doğduğunu ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nü  1944 yılında bitirdiğini biliyoruz. Demek ki 1942 yılında GEE’ye girmiş. 1956 yılında Ankara’ya gelip Ziraat Bankası’na gelmiş. Bundan sonraki hayatını biliyoruz.

Ama 1942 yılından önceki hayatının tarihlerini, kendisi tarih vermediği için, hiçbir şey bilmiyoruz. Bu sure içinde yedek subay olarak askerliğini yapmış (2 yıl), 1940-1939 arası olabilir; Espiye’de ilkokul öğretmenliği 1938-1936 arasında olabilir. Necatibey Öğretmen Okulu (3 yıl), 1936-1933 yılları arası olabilir; Ortaokul (3 yıl), 1933-1930 arasında olabilir. 1930’da 12 yaşındadır. Buna gore:

1930-1933 : Ortaokul;

1933-1936 : Necatibey Öğretmen okulu;

1936-1938 : Espiye’de ilkokul öğretmenliği;

1939-1941 : Askerlik;

1942-1944 : GEE

Servetifünun dergisindeki yazılarını 1939, 1940, 1942 yıllarında; Yeni Ses’teki yazılarını  1940  yılında ve Yeni Adam’daki yazılarını  1940,1941 yıllarında yayınlamış.

Buna göre İlhan Berk’in 1939-1941 yılları arasında kaleme aldığı yazıları yazabilecek kadar Fransızca bilmesi olanaksız. Mersin Lisesi’nde 6 yıl Fransızca okumuş bir öğrenci olarak; GEE’nin Fransızca bölümünü bitirdikten sonra Fransa’da ek öğrenim görmüş birisi olarak, İlhan Berk’in 1944 yılında once Fransızca bilmediğini iddia edebilirim. Söz konusu yazıları İlhan Berk ancak 1944’ten sonra yazabilir. O da epeyce belki!.. Bu yazıları nasıl oldu da yazabildi?  Söz konusu yazıların N.İlhan Berk imzası ve fotoğrafıyla yayınlamış olmasının hiçbir önemi yok.  Sorulması gereken sorun şu bu yazıları N.İlhan Berk imzasıyla kim yazdı ?

Benim “Muamma” demem, işte buradan kaaynaklanıyor. İlhan Berk’i Aralık 1956’dan itibaren tanıyorum. Ankara ve Bodrum’daki Türkçe, Fransızca, İngilizce kitaplarının toplam olarak 500’ü geçmediğini, Fransızca kitaplarının  yeterli olmadığını da biliyorum.

“Muamma” şu: İlhan Berk 1944’de kadarki hayatı hakkında neden tarihli bilgi vermedi?  Kendinden söz ettiği Uzun Bir Adam denemesi hoş bir kitap. Yazarların çoğunun 24 yaşına kadarki hayatını biliriz ama İlhan Berk’in 26 yaşından önceki hayatını bilmiyoruz.

N.İlhan Birsen adını neden N.İlhan Berk ve İlhan Berk haline getirdi. Murat Katoğlu’na göre “Berk” soyadını İlhan’a Abidin Dino vermiş. İlhan Berk imzalı yazıları yayımlamaya başladığı 1939 yılında  Abidin Dino Türkiye’ye döndü. Bu yazıları “Sakıncalı” Abidin Dino yazmış ve N.İlhan Berk imzasıyla yayınlamış olamaz mı? 1939 yılında adı bilinmeyen bir taşralının yazılarını İstanbul’da yayınlanan Servetifünun (Uyanış) yayınlar mı?

Akademisyen bir araştırmacının bütün bunları düşünmemiş olması garip değil mi?

Özdemir İnce

31 Ocak 2020

***

Bu konuda yazdığım, Cumhuriyet gazetesinin 5 Aralık 2019 tarihli  Kitap Eki’de yayınlanan yazımı bilgi ve ilginize sunuyorum:

***

İLHAN BERK HAKKINDA BİR MUAMMA [i]

Yalçın Armağan, İlhan Berk’in (1918-2008) kitaplarına girmeyen düzyazılarını (“Edebiyat ve Şiir Üzerine Yazılar”)  Şiirin Çizdiği (YKY) adıyla yayınladı. İlhan Berk, yazın yaşamının muhasebesini yapacak kadar uzun yaşadı. İsteseydi Yalçın Armağan’ın hazırladığı kitapta yer alan yazılarını da kitaplaştırırdı. Neden böyle bir şey yapmadı ? Bunun düşünülmesi gerekir. Örneğin, İlhan Berk, Galile Denizi’ni yayınladığı 1958 yılında Güneşi Yakanlar’ın Selamı (1935) ve  İstanbul’u (1947) reddetmişti. Günaydın Yeryüzü (1952),  Türkiye Şarkısı (1953) ve Köroğlu (1955) adlı kitaplarından boşanmış gibiydi. Yıllar sonra, benim zorlamamla, o muhteşem kitap İstanbul’u tekrar yayınladığı zaman kitabın gördüğü ilgiye çok şaşırmıştı.

İlhan, benim zorlamamla İstanbul’u tekrar yayınladığına göre çok yakın olmalıyız ve bana güveniyor olmalı. Evet, ikimiz de Ankara’ya 1956 yılında gelmiştik. O yıl başlayan arkadaşlık 24 Ağustos 1990 günü benim aldığım kararla sona erdi.Bu süre içinde kardeş gibiydik. 1956-1960 yılları arasında her Pazar saat 10’da Adakale Sokak’taki evine gittim. 1965 yılında ek öğrenim için Fransa’ya giderken, yakın akrabalarım bana kefil olmayınca bana kefil oldu. Bu kadarı yeter sanırım. Şunu da eklemek zorundayım: İlhan’ı benden daha fazla tanıyan Murat Katoğlu hayattadır.

İlhan’ın yaşarken yayınlamayı düşünmediği yazıları  yayınlayan Yapı Kredi Yayınları Güneşi Yakanların Selamı’nı neden yayınlamamaktadır acaba? Yayımlarsa şiir külliyatını tamamlamış olmaz mı?

Derlemenin önünde yer alan yaşamöyküsü de bir tuhaf. Şairin hayatı 1945 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Fransızca Bölümü’nü bitirdiği tarihten  başlıyor. 1918 ile 1945 yılları arasındaki hayatı nerede  yaşanmış? İlkokulu ne zaman bitirdi ? Ülker’e ve bana söylediğine göre: Bir dişçinin yanında çıraklık yaparken, onun zorlamasıyla ilkokulu bitirdi. Uzun Bir Adam’da “Beni okumaya o itti. Bir köy öğretmeninden dördüncü sınıfa değin okumuş gibi bir belge alıp, beşinci sınıfa o yazdırdı” (s.43) diye yazıyor. Peki Necatibey Öğretmen Okulu’na ne zaman girdi ve hangi yıl bitirdi? Espiye’de hangi yıllarda öğretmenlik yaptı. Askerliğini ne zaman yaptı ? (Murat Katoğlu askerlik fotoğrafını görmüş). Askerlik önemli. Çünkü Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nde öğretmenlik yapan Fehmi Baldaş askerlik arkadaşıydı. Okula onun yardımıyla girmiş. Kendisi söylemişti.

Ben daha önce yazdığım gibi İlhan’ı 1956 yılında tanıdım. Kitabın Halis Şiiri Ararken (1939-1942) bölümünde yer alan yazılardan bana hiç söz etmedi. Ağız dalaşı yaptığımız zamanlarda, mutlaka “Lan oğlum ben bu konuları Servet-i Fünun’da yazdığım günlerde sen ananın sütünü emiyordun!” derdi. Dostluğumuz zaten bu kavgalardan birinde sona erdi.

Tamam. Bu faslı kapatalım! Düzyazılarını, kuramsal dediği yazıları yerden yere vurdum.

Yakından tanımanın sağladığı edepsizlikle onu cehaletle suçladım. (!970’lerde  Dost dergisinde yayınlanan ama kitaplarıma almadığım Cehaletin Rönesansı adlı yazı.) Gerçekten de İkinci Yeni döneminde, cehalete dayalı ipe-sapa gelmez yazılar yazıyordu. “Anlamsız Şiir” gibi saçma yazılardı. Dostluğumuzun bitmesine bu konuda yazdığım eleştiriler yol açtı.

Bu yazılarda onu yerden yere vurdum ama şairliğine toz kondurmadım. İlhan Berk Türk dilinin en büyük şairlerinden biridir. “Sözcük” denen nesneyi onun kadar iyi kullanmış şair pek azdır. Bu faslı da kapatalım.

Paul Valéry ve Eserleri (s.21) adlı yazıyı okuyunca çok şaşırdım. Yazı 27 Nisan 1939 tarihli Servet-i Fünun dergisinde yayımlamış. İlhan 21 yaşında. Bu yazıyı yazması olanaksız. İlhan’ın 1938-1939 yıllarında nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmiyoruz. Emin olduğum şu: Henüz Fransızca bilmeyen İlhan’ın bu yazıyı ve Servet-i Fünun’da yayınlanan öteki yazıları yazması olanaksız. Sadece İlhan değil o yılların şairleri böylesine yazıları yazamazdı. Yazsa yazsa Ahmet Hamdi Tanpınar yazabilirdi.

Bu yazıları yazamayacağı bir yana bu yazılarda sözünü ettiği kitapları edinmesi de olanaksız. Bu  yazıları ancak bir akademisyen ya da lise ve üniversiteyi  Fransa’da okumuş biri yazabilir.  Yazıları okurken, yazarın (İlhan Berk) bir Fransız eleştirmen ya da edebiyat  tarihçisi olabileceğini bile düşündüm. İlhan Berk 21 yaşına kadar bu denli kusursuz Fransızcayı nasıl öğrendi, bu kadar zengin bilgi donanımını nasıl elde etti ?

İyi düzeyde Fransızca bilmediğini, yeterli donanımı olmadığını biliyorum. 1939 yılının İlhan Berk’i “Yeni Şiir Meselesi”nin  (s.32) “Y”sini bile yazamaz.

“Halis Şiirin Esaslarını Ararken” (s.52) 1941’de yayınlamış. İlhan Berk 23 yaşında. Şimdi yazının ilk cümlesini okuyalım: “Henri Bremond’un şiire dair kitabını bundan altı sene  kadar önce  Ahmet Haşim’in bir makalesinden öğrenmiştim….” Cümlenin gerisini okuyun.  Ama daha önce yaşını hesaplayın: 23 – 6 = 17.  Sizin dikkatinizi çekmiyor mu?

İlhan Berk böyle bir yazıyı 2001 yılında bile yazamazdı. Bu işte keşfedilmesi gereken bir muamma yok mu?

Bu yazılarda adı geçen İngiliz ve ABD’li şairlerin  kitapları bugün bile dilimize çevirilmiş değil. 1935-1940 yılları arasında bu kitapları nasıl edindiğini geçelim ama o yıllarda İngilizce bilmiyordu. Murat Katoğlu da tanığımdır : 1957 yılında, İngilizce öğrenmek için İngiliz ya ABD Kültür Merkezlerinden birine yazıldı.  Murat Katoğlu ve ben şaşırdık bu işe. Ancak 1958 yılında e.e.cummings, Ezra Pound ve T.S.Eliot çevirmeye başladığı zaman iyice şaşırdık. İngilizcedeki vukufuna birlikte Pound çevirdiği Güven Turan tanıklık edebilir.

Çok sevdiğim, arkadaşlığı ile mutlu olduğum,  yemek masasına yıllarca oturduğum, bilmem kaç kez uyuduğum ve çok özlediğim İlhan Berk’in mahremine girmek zorunda bıraktıkları için kitabı yayınlayan Yapı Kredi Yayınları’na, editör Fahri Güllüoğlu’na, müellif Yalçın Armağan’a çok kızıyorum. Bu yazıları yabancı dil, öğrenim, yaş ve meslek durumu, maddi olanaklar bakımından  İlhan Berk’in yazmış olamayacağını nasıl düşünmezler? Sanki İlhan, İstanbul’da bir Fransız lisesinden mezun olmuş, Sorbonne’da Fransız Dili ve Edebiyatı okumuş, Fransızca doktora tezi yazmış gibi…

İlhan Berk, 1943 yılında yazdığı Roman ve Şiire Dair (s.387) başlıklı yazıda Virginia Woolf’un bir kitabını (Deniz Feneri)  hatırladığını yazıyor. Kitabi İngilizceden okuması mümkün değil; ilk basımı MEB yayınları tarafından  yapılmış. Çevirmenin kitaba yazdığı önsözün tarihi 1944. Nasıl oluyor ? Aynı yazıda Franz Kafka’nın Dava adlı kitabını özetliyor ama Almanca bilmiyor ve kitabın Türkçesi Kamuran Şipal’ın çevirisiyle (Ataç Kitabevi) 1964’te yayınlanıyor. Bu ne biçim iş? Buna benzer bir yığın vukuat var kitapta.

Bu muammanın faili kuşkusuz Servet-i Fünun dergisi. Ama kitabı hazırlayan Yalçın Armağan, editör ve yayıncı YKY bunu fark etmiyor! 21ile 83 sayfalar arasındaki yazıları İlhan Berk yazmış olamaz. Mihail Şolokov’un, Fransızcası 1959-65 yılları arasında, Türkçesi 1965 yılında yayınlanmış olan Durgun Akardı Don adlı romanını hangi dilde okumuş olabilir?  Çünkü yazısı (s.79) 1945 tarihli. Üzgünüm!


[i] Cumhuriyet Kitap, 5 Aralık 2019

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIYLA HESAPLAŞMA

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIYLA HESAPLAŞMA

Değerli okurlar, geçenlerde evrak-ı metruke arasında 51 yıllık bir belge buldum. Hikaye uzun. 1966 sonunda, Fransa’dan lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptığım Aydın’a döndüm. Döndüm ki İngilizce öğretmeni olan Ülker Yalvaç’a solcu olduğu için sürülmüş. Tan 3 yaşında. Paris’te Sorbonne’a bağlıYabancı Ülkelerde Fransızca Öğretmenleri Enstitüsü’nden sertifika almıştım. Doktora bursu almam olasılığı vardı. Yattı. Ülker Yalvaç’a gitti. Bir yıl sonra bizi Muğla’ya tayin ettiler. Ama atandığım lisede öğretmenlik yaptırmamak için yapmadıklarını bırakmadılar. Derken bir gün, hakkımda soruşturma açılmış, savunmam istendi. Bulduğum belge bu soruşturmayla ilgili. Savunmamı yaptım. Okuyacaksınız. Sorular ve verdiğim cevap tam anlamıyla bugünlerin habercisi.  Ertesi yıl beni, Sorbonne’dan sertifikalı Fransızca öğretmeni beni, Muğla’da bir ortaokula İngilizce öğretmeni olarak atadılar. Mesajı anladığım için istifa dilekçemi verdim. Sevinerek kabul ettiler.

Şimdi size bu belgeyi okumanızı öneriyorum. Biraz uzun. Uzun gelirse parça parça  okuyun.

Özdemir İnce

22 Kasım 2019

***

T.C. MÎLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI

Orta Öğretim Genel Müdürlüğü

GİZLİ                                                            AN K A R A 

15 Haziran 1968

Şubesi : Değerlendirme

Sayı     : 410.0.(51}

Konu   : Turgutreis Lisesi Fransızca

Öğretmeni  Özdemir İnce’nin savunması h.

Muğla Valiliğine

İliniz  Turgutreis Lisesi Fransızca öğretmeni Özdemir İnce hakkında yaptırılan soruşturma sonucunda mukakkik tarafından düzenlenen tarihsiz tahkikat raporu  ve eki belgeleri kapasayan dosyanın incelenmesi sonucunda, adı geçenin aşağıda yazılı davranışı suçlu sayılmasını ve hakkında disiplin işlemi tâyinini gerektirir  nitelikte görüldüğünden bu cihetin Bakanlıkça verilen enirlerin tebliğine dair olup 467 sayılı Tebliğler Dergisi ile yayımlanan 19.12,1947 gün, 2070 sıra sayılı Bakanlığımız genelgesi esaslarının da  ilgililerce önemle göz önünde tutulması suretiyle Memurin Kanunu’nun 55. ve Anayasanın 118.maddesi uyarınca kendisine  tebellüğ ilmühaberi karşılısında tebliğini ve 7 gün içinde alınacak savunma yazısının tebliğ ve tebellüğ evrakı birlikte Bakanlığımıza gönderilmesini rica ederim.

Rahmi İder

Orta Öğ.Gnl.Md.Yardımcısı

      Milli Eğitim Bakanı a.

Lise 4 F sınıfından bir öğrencinin “Fransızca ortalamaya karışıyor mu?” diye sorması üzerine “Ortalamaqya güvenmeyin. Ben sizle3re 29’dan fazla not vermem, bunun yerine belge veririm. Sizler benim kölemsiniz, ayağıma kapanıp öpmedikçe bu sınıftan geçemezsiniz. Sizleri benim elimden kimse kurtaramaz, ben kimseden korkmam, ister müdüre,isterseniz Süleyman Demirel’e gidin”, ayrıca ders sırasında geçen <haş arabasına “Allah belasını versin” dediği; bir ders anında üzerine tebeşir tozu dökülmüş olan sandalyeyi kaldırıp duvara çarptığı, Paris’i anlatırken de , öğrenciler tarafından sorulan “İstanbul güzel midir?” sorusuna “o da geri kalmış Türkiye’nin İstanbul’u, Paris’in yanında bir pislik gibi kalır. Türkiye ise Fransa’nın yanında bir pislik gibi kalır” diye cevaplandırdığı iddia edilmektedir.

ASLI GİBİDİR

      Mühür

                   İmza

MUĞLA 21 HAZİRAN 1968

Milli Eğitim Bakanlığı

Orta Öğretim Genel Müdürlüğüne

ANKARA

Genel Müdürlüğünüzden, Muğla Valiliği’ne  gelen, 15 Haziran 1968 tarihlî Değerlendirme Şubesi’nin 410.0.(51) sayılı yazısıyla savunmam isteniyor.  “…tahkikat raporu ve eki belgeleri kapsayan dosyanın incelenmesi sonucunda,adı geçenin aşağıda yazılı davranışı suçlu sayılmasını ve hakkında disiplin işlemi tâyinini gerektirir nitelikte görüldüğünden…” deniliyor. Adı geçen dosyada,biri el yazımla,biri de daktilo ile olmak üzere iki savunmam vardır. Bu savunmalarımda.olayı iyice aydınlattığım halde,suçlu sayılmam gerektiği yanılgısına düşülmüştür.  Çünkü, çoğu zaman örnekleri görüldüğü üzere,bir kısım dişli velileri ve birtakım tembel öğrencileri tatmin etmek gayesiyle suçsuz bir öğretmen “kıyma” makinesinin ağzına kadar getirilmiştir.

Soruşturmayı yapan Muhakkik’ten,öğrencilerin temel gayesinin,çalışmadan  sınıf geçmelerinin ne türlü olursa olsun (torpil,gözdağı vb,.) mümkün olmadığını anladıkları için Fransızca öğretmeni Özdemir İnce’den kurtulmak psikozuna dayandığı açıkça görüldüğünden olayı tahrif etmeleri ve dışardan aldıkları direktiflere göre hareket etmelerinin mümkün olduğu göz önünde bulundurularak, şikayetçiler hakkında adı geçen sınıfın sınıf öğretmeni ve öğretmenlerinden bilgi alınmasını istemiştim. Sanırım,gerçeğe ışık tutacak bu işlem yapılmadı; okul müdüründen öğrencilerin ders durumlarının öğrenilmesiyle yetinildi.

Genel Müdürlüğünüz,suçlu olduğum inancına kapıldığına göre,olayı tarafsız bir gözle incelememiştir; çünkü,tek kusuru iyi öğretmenin vasıflarına sahip  bulunduğu çalışmalarıyla sabit mensubunun savunmasını dikkate almayarak,tek meziyetleri,ne yazık ki, sınıf geçmek için ahlâk dışı kombinezonlar düzenlemek olan bir kısım öğrencilere inanmak yolunu seçmiştir.

Bu aslında, Milli Eğitim Bakanlığı’nda çoktandır hüküm süren ve kaynağını pedagojik endişeler yerine bir takım politik yatırımlar lehine hesaplardan alan olaylar dizisine eklenecek yeni bir talihsiz halkadır. Bu bakımdan,hakkımda yapılan gerçek dışı suçlamaların, halledilmesi gereken Milli Eğitimle ilgili sayısız hizmetler dururken ciddiye alınması gerçekten esef vericidir. Öte yandan temel gayesinin ne kadar dışına düştüğünün de bir belgesidir.

Hakkımdaki kararın şimdiden alındığı ve bu yeni savunmamın bir formalite olduğu apaçık ortada olduğu halde, disipline uymak ve gerçeği ortaya çıkarma gayretinin son bir umuduyla kendimi tekrar savunuyorum.

İster hayâli,ister düzmece ve isterse gerçek olsun, bir olay varsa,bunu çevresinden tecrit etmek,yâni başlangıçsız ve sebeplerden yoksun olarak ele almak, Hukuk Felsefesine uymadığı oranda saf aklın mantığına da uymaz. Çünkü o kendinden önceki olaylara ve sebeplere sıkı sıkıya bağlıdır. Durum böyle incelenirse,şimdi savunmasını yapan Ûzdemir İnce’nin yeninde Milli Eğitim Bakanlığı  ve bu Bakanlığın Muğla’daki temsilcilerinin bulunması gerekir. Çünkü, kendimi savunma zorunda kaldığım olayın temelinde Milli Eğitim Bakanlığının bilim dışı  hatalar yığını vardır; bu olayı, adına uygun şekilde Milli bir eğitim politikası  gütmeyen ve bir takım politik hesaplarla,sık sık karar ve plân değiştireren Bakanlık bizzat hazırlamıştır: Bu ders yılı başında,bünyemize uyup uymayacağı daha önce denenmemiş bulunan  yeni Yönetmelik, öğrenciler ve velileri tarafından şiddetli bir tepkiyle karşılanınca, aksaklığın nedeni bilimsel metotlarla aranacak yerde, tek suçlu, uygulayıcı öğretmenmiş gibi demeçler verilmiş; öğretmen^Bakanlığı tarafından suçlanmıştır. Bu durumda meydana gelen anarşik hava içinde şımaran öğrenciler ve veliler, bu yönetmeliği hazırlayan öğretmenlermiş gibi bütün kinini onların üzerine yağdırmış ve bu Yönetmelikten kurtulmak için ne lâzımsa yapmıştır. Bakanlık aradan sıyrıldığı için öğrencinin ve velinin hışmına uğramış öğretmenlerden biri olarak benim yaşadığım olayın işte bu plâtform üzerinde değerl«dirilmesi ve eğer  bir haksızlık yapmamak, gerçeğe varmak isteniyorsa,olayın kesin olarak tecrit edilmemesi gerekir.

Olayı hazırlayan genel oltamı tasvir ettikten sonra,mahallî ortamı da açıkmamamda fayda olduğu kanısındayım:

1.Bu ders yılı başında,Nakil Yönetmeliğinin 9.uncu maddesine göre,eşim İngilizce öğretmeni Ülker İnce ile birlikte Muğla Turgutreis Lisesi’ne atandık. Öğretmen tayin ve nakillerinde esasın açık ders sayısı ve ihtiyaç olması gerektiği halde,adı geçen Lisede mevcut 42 saat fransızca dersi için 3’cü öğretmen olarak atandım.

2. Bu durumda 42       saat dersin, uygun nisbette üçe bölünmesi gerekirken okul idaresi programı bozmamak gibi inandırıcılıktan uzak sebepler göstererek, bana 4 F sınıfını verdi. Yani Fransızca öğretmeni olarak 5 saat ders okutmağa mahkûm edildim.Programı bozmamak endişesinin doğru olmadığı,bir çok defa, 15 günlük boşluklarda bile yeni program düzenlemelerine gidilerek tekzip edildi. Benim fransızca öğretmeni olarak 5 saat ders okutmamın öğrenciler üzerinde menfi etkisi bir pedagojik gerçek olarak bu olayda meydana çıktı. Çünkü başka sınıflara da girseydim 4 F öğrencileri kendilerini yalnız hissetmeyecekler ve dolayısıyla beni öteki sınıflardaki tutumumla da değerlendirme yoluna gideceklerdi. Ama bu fırsat olmadığı için, beni , zamanla baştan savılması gereken “bir belâ” olarak görmeğe başladılar. Benim yerimde hangi öğretmen olsaydı, öğlenciler aynı şeyi hissedeceklerdi.

Öte yandan,ek branşım İngilizce olduğu için, 15 saat İngilizce verildi; kmna bunun gerçekleşmesi için de eşim Sağlık Kollejinden ders almak zorunda kaldı. Ve ben ayrıca Kız Enstitüsünden de 9 saat ders aldım. Okulda İngilizce dersi varsa dışarıya gitmeyelim,diye ne zaman konuştaysak, Okul Müdürü;”Başka ders yok” şeklinde cevap verdi. Ama gerçeğin böyle olmadığını, 6 saat İngilizce dersin  bir İlkokul öğretmeni tarafından kapatıldığını öğrendik. Müdürün, bu dersleri ısrarla gizleme çabasının  ne olduğunu öğrenmek bize düşmediği için,yeni geldiğimiz bir okulda tatsızlık çıkarmamak yolunu seçtik.Çünkü,fransızca ve inglize derslerinin dağıtımındaki anormalliğin Bakanlığın dikkatini çekeceğini umuyorduk Bu inancın boşa çıktığını eklememe bilmem ihtiyaç var mı?

3. 4 F sınıfının genel durumu şöyle idi:

a) Genel olarak 2 yıllık öğrencilerin toplandığı bir sınıf,

b) Fransızca’nm ve Türkçe’nin en ilkel temel bilgilerinden yoksun bir sınıf,                c) Tembelliği alışkanlık haline getirmiş; bütün öğrencilik ve vatandaşlık sorumluluklarını umursamayan, toplu olarak tek somut gayeleri ve başarı ölçüleri “not” olan bir sınıf.

(Böyle oldukları için öğrencileri % I00 suçlu tutmak mümkün değildir; öğrenciler bu duruma düştülerse,eğitim sisteminin de suçudur.)

d) Genel olarak,bütün öğretmenlerin dikkatini,disiplin ve ders çalışmamakta ısrar yönünden çeken problem bir sınıf.

Böyle bir sınıfa nasıl faydalı olurum diye düşündüm.Orta Öğretim Programının direktiflerine uygun şekilde derslerimi yürütürken, bir yandan da öğrencilerin öteki eksiklerini tamamlamak yoluna gittim.

İmlâ Kuralı, bitişik el yazısı,Türkçe dilbilgisi, yabancı dil öğrenimine temel ve destek olmak bakımından üzerinde  önemle durduğum konular oldu. Derslerde öğretim metodunun emrettiği gibi,sınıf seviyesinin üzerine çakmadan, fransızca konuşuyordum. Öğrenciler  Türkçe konuşmamı istiyorlardı, çünkü eski öğretmenleri Türçe konuşurmuş derste. Başlangıçta,gerçekten gayret gösterdiler; ama sonradan, nedense birkaç öğrencide pasif bir direnme başladı, sonra bu gelişti. Yazılılardan sonra bu daha da arttı. Dışardan tahrik edildiklerini hissediyordum, ama bunu sağlam bir nedene bağlayamadığım için de önemsemiyordum.  Öğrenciler fransızca öğrenmek istemiyor gibiydiler;  istedikleri, bilseler-bilmeseler  sadece sınıf geçimekti.  “Çok iyi öğretiyorsunuz,ama notunuz kıt. Fransızca modası geçmiş bir dil. Modası geçmiş bir dilden zayıf almamız doğru mu? Öteki sınıflarlar da bizim gibi olduğu halde öğretmenleri not veriyor; bizim suçumuz sizin öğrenciniz mi olmak?” diyorlardı bazan. Bu düşüncelerinin sakat olduğunu her  seferinde usanmadan anlatıyordum kendilerine. Ama onlar, Nuh diyor Peygamber demiyor işi not bezirgânlığına döküyorlardı. Bu sırada, Türkiye’nin birçok Orta Öğretim öğrencileri boykota gidiyor, gösteri yapıyor ve Bakanlığın bu durum karşısında takındığı tavizli ve kararsız tutum öğretmeni sınıfta aklın alamayacağı  zor durumlarda bırakıyordu. Bakanlığın tutumu öğretmeni öğrencinin nişan tahtası durumuna getirdi.

Başından bu yana çizmeğe çalıştığım manzara bu olayın değerlendirilmesinde dikkate alınmazsa, tecrit edilmiş bir olayla yanlış karara varmak çok mümkündür.

Öğrencinin psikolojik durumunu ve içinde yaşadığı atmosferi göz önünde bulundurduğum için öğrencilerimin davranışlarını toleransla karşıladım.

Şimdi gelelim olaya;

Aklımda kaldığına göre ya 13 ya da 17 Ocak 1968 günü oldu. Ayrı ayrı günlerde değil de bir günde ve iki ders içinde olması dikkate değer.

  1. Tahtaya yazı yazılması,
  2. Sandalyeye tebeşir tozu dökülmesi,
  3. Beni tahrik için sorular, öğrencilerin önceden hazırlık yaptıklarının bir delilidir, ve hele arabaların gürültüsü , tesadüfen de olsa işlerine yaramıştır.

l) Yukarıda belirttiğim tarihte 4 F sınıfına girdim.Olağanüstü bir sessizlik vardi sınıfta. Karatahta silinmemişti,silgi aradılar bulamadılar.Özellikle sakladıklarını sanıyorum,çünkü bu benim üzerinae titizlikle durduğum . husustur. Bir kısım öğrenci kitap, defter getirmemişti. Derse başlamadan bu davranışla ilgili bir konuşma yapmayı faydalı buldum. Bu sırada 2 yıllık Cihat Severcan; “Efendim,Fransızca ortalamaya giriyor mu?” diye sordu. Bu kendilerine okul idaresi ve sınıf öğretmenleri tarafından çoktan anlatılmış bir  konu olmalıydı,ama cevap verdim:

– Böyle ince hesaplarla vakit öldüreceğinize ortalamadan kurtulmak için ders çalışın. Gelip 29’a dayanırsınız, ne bir fazla ne bir eksik veririm. Bu bir değerlendirmedir,ortalamaya girsin ya da girmesin, ikisi arasında bir fark yok bence, çünkü benim prensiplerimde bir değişiklik meydana getirmezler… diye konuşmaya başladım,ama ; “Efendim,yazık değil mi bize? Hepimiz iki seneliğiz?” diye söze karıştı.  Ben de “Size niçin yazık olacakmış, asıl yazık vize verilen emeklere, harcanan paralara.  Memleketin gerçekten çalışkan,yaratıcı mezunlara

ihtiyacı var, okula gelmek mutlaka sınıf geçmeyi, iki senelik olmak mutlaka sınıf geçmeyi gerektirmez. Çalışan, öğrenen sınıf geçer. Çalışmayan pek tabii belge de alır. Bunun tersinin olacağını sakın sanmayın. Oturun, çalışın iki senelik falan diye not dilenmeyin, haysiyet sahibi olun. Ya bu deveci  güdersin ya bu diyardan gidersin,diye bir lâf var. Ama doğru değil, bu deve mutlaka güdülecek ve ben de size isteseniz,istemeseniz bu dili öğreteceğim.  Sizin dediğiniz değil,ben öğretmensem,benim dediğim olacak. Son sözüm bu,bunu böyle bilesiniz “ dedim.  Bu sözler, öğretmenlerin ortak hazinesidir. Benim öğretmenlerim, hepimizin öğretmenleri zaman zaman böyle konuşma yaptılar.Bizden sonra yetişecekler  de aşağı yukarı aynı sözleri söyleyecekler.

Ama bu konuşmam aradan geçen kısa süre içinde,akıl hocalarının hocalarının gayretleriyle “Ortalamaya güvenmeyin. Ben sizlere 29’dan fazla not vermem,bunun yerine belge veririm. Sizler benim kölemsiniz, ayağıma kapanıp öpmedikçe bu sınıfı geçemezsiniz” biçiminde tahrif edilmiş. Yazılı yoklamalar meydandadır, kimsenin hakkını yemek mümkün değildir. Durum bu merkezde iken, ne Muhakkik,ne de okul müdürü tarafından adı geçer sınıfın yazılı yoklamaları incelenmeye tabi tutulmamıştır. Teklif ettiğim halde. O halde,29 ‘dan fazla alan öğrenciye hak ettiği notu vermemeğe maddi olarak imkân yoktur. Öte yandan,benim böyle bir konuşma yapmam içim ruh sağlığımın yerinde olmaması,kısacası sadizme müptela olmaklığım gerekir.  Allahacşükür,sağlığım yerindedir. Öğrencilerim tarafından daima sevil_ dim,csayıldım. 4F sınıfındaki istisnalar dışımda bu yıl da böyle oldu. Ayrıca, böyle bir konuşma gerçek dahi olsa, suç olarak kabul edilmesi için sık sik tekrarlanması ve öteki sınıflara da şamil olması gerekir. Gerçek benim anlattığım gibidir. İddia edilen sözler ağzımdan çıkmış değildir.

İkinci derse (ayni gün) Anatole France’ın Paris adlı parçasına başlamak üzere girdim.Tahtada,yarı Fransızca yarı Türkçe söyle bir yazı vardı: “Fransızca öğretmenini istemiyoruz. Fransızca öğretmeni hakkında şikâyetlerinizi M’ ye anlatın.” Belki bu yazıyı görmemiş gibi devransam çok daha iyi olurdu, diye dışünülebilir. Ama olay çıkarmak konuşandaki ısrar karşısında bu varsayım bir geçerlik kazanamaz.Bunun üzerine :

“4 F sınıfına girmeme kimse mâni olamaz. Çünkü beni bu sınıfa girdiren güç,herhangi bir itirazdan çok daha sağlamdır. Bu güç, bana maaşımı  veren  Devlet’in gücüdür. Bunu tanımamaya da,kanun dairesi içinde ne Müdürün, ne de Başbakan’ın gücü yeter.Bu bakımdan (M) rumuzuyla kimi kastediyorsanız, o kişiden kesinlikle çekinmediğini bilmeniz lâzımdır”, dedim.

Öğrencilerimi Disiplin Kurulu yoluyla değil de makul mantık içinde yola  getirmek, daha doğrusu kendimi kabul ettirmen gerekiyordu. Öğrenci, öğretmeninin  (M) rumuzlu kimseden çekindiğini sezerse, alfabedeki bütün harfler günü gelir birer birer rumuz olarak çıkar karşısına. Öğretmeni,öğrenci karşısında böyle alçaltan durumu hazırlayan keşmekeşten içim ezilerek, yaratılmak istenen anarşiye, Milli Eğitim Bakanlığının ve bütün Türk öğretmenlerinin otorite ve şahsiyetini savunmak zorundaydım. En ufak bir hata,bu körpe kafaları,bir “istemezük”cü ycniçeri topluluğuna dönüştürebilirdi.Aslında,öğrencilerdeki bu tutumu, Milli ağıtım Bakanlığı’nın eğitim ve öğretim konusunda izlediği kişiliksiz ve tavızkâr politikaya bağlamak gerekir. Ama,ne yazık ki, herşeye rağmen kendi manevi şahsiyet ve otoritesini savunan öğretmenini tam beş aydır işkenceye tâbi tutuyor ve taltif  edeceği yerde savunmasını alıyor.

Haç arabası konusuna gelince: İlkin,izin verirseniz,HAÇ ARABASI  diye bir varlığın olunmadığını belirteceğim. Haç mevsiminden önce,bazı seyehat acentaları ile otobüs işletmecileri Haç Seyahati düzenlerler. Gaye dinî değil ticarî olduğu için çeşitli yollardan müşteri kazanmağa çalışırlar.Olay, söz konusu ikinci dersin sonuna doğru olmuştur.Olay günü, ocak ayının ortalarında olduğuna göre, hacıların dönmesine daha 2 aya yakın zaman vardır.Çünkü Kurban Bayramı 10 Mart’ta başladı. Ders anlatıyordum.Caddeden “Ya ya ya şa şa şa”^ temposu tutan korna sesleri gelmeğe başladı.Kürsünün yanındaydım. 4 E sınıfı cadde üzerinde olduğundan sesler yaklaştıkça sesimi duyurmak imkânı da azalmağa başladı. Sinirlerim de iyice gerilmişti,”Allah kahretsin şu gürültüleri” dedim.Biraz sonra 4-5 otobüslük konvoy sökün etti. Otobüslerin üzerinde, sayın hacı namzetlerinin kendi “yatarlı koltuklu jetleri” ile seyahat yapmalarının menfaatleri icabı olduğu yazılı idi. Okulun önünde bir süre durdular. Onlar gidinceye kadar dersi kentim. Biran iddianın doğru olduğunu düşünelim; dinî duyguları bu kadar kuvvetli öğrenciler bu hakaretimi protesto etmezler miydi? Ederlerdi.Ama onlar da gürültüden canları sıkılmış olduğundan bir süre pencereden dışarı baktılar. Bu duruna göne, henüz içinde Hacı namzedi bile bulunmayan,Mekke ve Medine’yi ziyaretine daha, en az iki ay bulunan arabalara, görmediğim için “Allah kahretsin! ” dıyerek alaylı yoldan bile olsa “Dinî hisleri rencide “etmeme, dinî bakımdan kutsal bir  nesneye hakaret etmeme imkân yoktur. Bunun tersini iddia edebilmek için, insanın  mantık,vicdan sahibi olmaması gerekir.En az 100 metre uzakta oldukları için  göremediğim,ve gürültülerine sinirlendiğim,hacı namzetlerini hacca  götürmeye namzet otobüsler yüzünden suçlu tutulmam ciddi bir değerlendirme olmasa gerekir. Böyle bir suçun varlığının hukuki bakımdan  iddiasının bile mümkün olmadığını bir tarafa bırakılım; sözü geçen gürültü,bir düğün alayı,maça giden bir  sporcu kafilesi,bir tiyatro trupu tarafından da yapılabilir ve tahrik unsuru gürültü olduğuna göre,o tarihte Hacı Arabası’nı düşünebilmek için kâhin olmak gerekir.

Öğretmen sandalyesinin üzerine, özellikle, avuç dolusu tebeşir tozu dökülmüş olduğunu gördüm.Aldım,masanın üzerinden pencerenin yanma bırakmak istedim, yere düştü ve maalesef devrildiği için üzerine itinayla konulmuş olan tebeşir tozları da yere döküldü. Tebeşir tozlarının özel olarak konulduğu meydanda iken benim daha başka davranmamı isteyen kişi, o teşebir tozlarının üstüne oturmamı ve bir sirk soytarısana benzememi istiyor demektir,  özür dilerim, bu zor şartlar altında öğretmenliğe devamda direncim,insan haysiyetinden yoksun olduğum anlamına. Buna cür’et edecek hiçbir gücü tanımadığımın bilinmesini isterim.

Daha yukarda da belirttim. Dersimizin konusu “Paris” idi. Bana,”Paris mi, yoksa İstanbul mu güzel?  diye sordular. Benim o zamanki cevabım şimdiki gibi, “Paris daha güzel,daha bakımlı,daha temiz” oldu. Tarafsız herkes bunun böyle olduğunu zaten teslim eder.”Geri kalmış Türkiye,vb,.” politik bir terimdir. sınıfta politik terimlerden vebadan kaçar gibi kaçarım. Anladığıma göre; verdiğim cevapla,”Ulusal duyguları rencide ettiğim,Türkiye’yi küçük düşürdüğüm” gibi iddialar gizli. Buna sadece gülerim. îzin verirseniz, aynı mantıkla bir genelleme yapacağım. Hergün,binlerce kişi,”Biz adam olmayız..” la başlar onuşmağa, “Batılılarm çalışkanlıklarından utanmamız gerektiğini,onîarı örmek almamız gerektiğjni” söyler. Bunu Başbakan da söyler, Bakanlar da söyler ,Orta Öğretim Genel Müdürü de söyler, bu savnnmamı değerlendirecek kişi ya da kuruldakiler de söyler. Bu mantık içinde haklarında ne düşünülmesi gerektiğini yazmıyorum.

Milli Eğitimin gayesi boş kafalı,asalak şovenler yetiştirmek değil; rasyonel kafalı, şüpheci,gerçek hayranı gerçek milliyetçiler yetiştirmektir.

Sonuç:

Uzun süre bu sınıfa yararlı olmağa çalıştım. Üç Fransızca öğremeni ndava yetiştirici kurslar açtık bir tek 4?F öğrencisi gelmedi. Ortamın hazırlığı ve öğrencilerin devamlı tembellikleri yüzünden adı geçen sınıfta, her okulda, her gün meydana gelen bir olay,tahrif edildi,büyütüldü,başıma sarıldı. Okul üdürü isteseydi,çoğu zaman olduğu gibi bunu da okulun içinde hallederdi. Halletmedi çünkü geçinemediği Başyardımcısı iyi arkadaşımdı ve öte yandan P.T.T. müdürü gibi kişileri ve daha başkalarını okulun yönetiminde  söz sahibi etmişti. Durumu kendisine yazılı ve sözlü olarak baş vurduğun halde, okul müdürü,bu olayla sis_ tematik olarak ilgilenmeme yolunu seçti. Gayesinin, gerçeğin ve tahrikçilein  meydana çıkmasını  önlemek olduğunu tahmin ediyorum. Normal olarak Disiplin  Kurulu’nda ifadeleri alınacak üğrencilerdan birinin dönen dolabı açıklamasın çekinmiş olacak. Durumla ilgilenmesini defalarca istediğim halde,her defasında, “Büyütme bundan bir şey çıkmaz, herkes şikâyet edilir, beni de ederler. N’olacak alt tarafı bir formalite”  diyerek,beni oyalama yolumu seçti. Bir takım velilerrin hoşuna gitmek ve dolayısıyle sallantıda olduğunu sandığı koltuğuna sağlam oturabilmek için, haksız yere beni harcamak yolunu tercih etti.

Bir süre sonra,4 F sınıfı benden alındı yerine 6 Ed/A sınıfı verildi. Bu değişiklik başta P.T.T Müdürü olmak üzere (oğlu 4 F’de öğrencidir) biıkaç forslu velinin başkısıyla yapıldı. Sonradan,P.T.T Müdürünün bana söylediğine göre; şikâyet edildiğim için kızıp çocuklarını sınıfta bırakırım diye çekinmişler. Tertip, tahrif ve tahrik unsurları o kadar belirlidir ki,bu büyük başarıdan güc alan P.T.T. Müdürü,kendisine bilet satmağa giden öğrencilere; “Fransızca öğretmeniniz kim bakiyim sizin? Özdemir mi? Sınıfta ileri geri konuşar, bir halt ederse doğru bana gelin, 4  F’deki gibi icabına bakalım.” demek cüretini gösterebilmiştir.

 Bu, sekiz sayfalık,uzun savunmamda kendimi temize çıkarmak gibi bir gayem olmadı; suçlamaların tümü gerçek dışı olduğu için, tarafsız bir inceleyicinin farkedeceği ilk şey, şüphesiz benim suçsuzluğum olacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın köklü hataları; Okul Müdürü’nün görevini ihmali öğrencilerin tembellikte ısrarı yüzünden meydana gelen ve birçak çıkarcı velinin istismar vasıtası yaptığı olaydan dolayı suçlu aranıyorsa, bu kişinin fransızca öğretmeni Özdemir İnoe olmaması gerekir. Genel Müdürlüğünüz,her ne kadar suçlu sayılmam gerektiği düşüncesinde ise de, ben bu düşüncenin son tahlilde değişeceği inancı içindeyim.

Saygılarımla,

,Özdemir İnce

Turgutreis Lisesi Fransızca Öğretmeni

Muğla

KUYUDAKİ TAŞ

KUYUDAKİ TAŞ

Fırından yeni çıkmış eski bir yazı! “Fırından yeni çıkmış eski bir yazı!” kimilerine göre çelişki.Ama değil! Yazıyı okuyunca anlayacaksınız. Cumhuriyet döneminde yayınlanmış çok önemli iki üç yazıdan biri.

Gazetecilik yozlaşıp kokuşmaya 12 Eylül Kenan Evren döneminde başladı. Ardından Turgut Özal’ın sefahat dönemi geldi. Patronluk başka sektör patronlarının eline geçmeye başladı. Adamlar Tabarin Bar’da şampanya patlatıp para saçan hacı ağa gibi maaş saçmaya, lüks evler dağımaya başladılar. O dönemde parsa kapanlardan Derya Sazak, günümüz medyasının hal-i pür melalini anlatan PERSONA NON GRATA  adlı belgeselde, oturduğu villanın hediyesinin 700 bin dolar olduğunu söylüyordu. Bu misal, yöneticiler ve köşemenler dolar denizide yüzerken, muhabirler asgari ücret havuzunda boğuluyorlardı.

Daha önce, sayısı iki-üçü geçmeyen cinsiyet değişkenleri olgusu Kenan Evren&Turgut Özal döneminden sonra salgın haline geldi.

Özdemir İnce

13 haziran 2015

***

KUYUDAKİ TAŞ

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar-gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

“Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.

Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşeyazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirici (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter).

Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif”sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”,onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,               10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış-içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı,                   30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci-yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.

(Yeni Düşün dergisi, kasım 1987; Söz ve Yazı, Varlık Yayınları,1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004)

“ATLA GEL, PARAYI TELLEDIM!” [i]

“Atla gel, parayı telledim!”

Rahmetli Uğuray’la oynadığımız oyundan bir cümle: “Atla gel, parayı telledim!”

50’li yılların ortaları. Mersin’de, Akkahve’de, caddeye bakan masalardan birinde oturur, pipo içerek dışarı bakardım. Yalnızca dışarı bakmazdım. Varlık, Kaynak, Yeni Ufuklar ya da Seçilmiş Hikâyeler dergilerinden birini okur, kendimi Attilâ İlhan’ın Hasan’ının (Sokaktaki Adam) yerine koyardım. “Ve seni Bâbil’den öteye götüreceğim…” Kitabın (1953, Seçilmiş Hikâyeler dergisi kitapları) kapağındaki bereli kızın sevgilim, geri plandaki sol eli beline dayalı, sağ elinde dumanı tüten sigara tutan, dekolte giyimli sarışın kadının da metresim olduğunu hayal ederdim.

Tam bu sıralar, Uğuray’ın davudî sesi kulağımın dibinde patlardı:

“Atla gel, parayı telledim!”

Güngör Kabakçıoğlu’nun yaptığı kapak resmindeki bereli kızı hemen istemiyordum, daha sonraki yıllara saklıyordum, bir düşünce olarak. Sarışın bir Ava Gardner’a benzeyen dilber en azından Güngör Kabakçıoğlu’nun çizdiği haliyle vardı. Ve bana da fena halde tutkundu. Adı ya Sibel Tamara ya da Cumana’ydı. Aslında, o sıralar Mersin’de, Lübnan konsolosunun baldızı bir Cumana vardı, onun peşinde dolaşırdım, “Cumana” adında bir şiir de yazmıştım, şiir İstanbul ya da Ankara dergilerinden birinde (hem de önemli bir dergi) yayımlanmıştı. Ama bu Cumana esmerdi… “Sefer dönüşlerinde vapur düdükleri…” Telgraf sarışın Sibel Tamara’dan ya da sarışın Cumana’dan geliyor olurdu… Beyrut ya da İskenderiye’den. Özlemiş anlaşılan. Ama özlemeyip de ne yapacak. Hele bir para gelsin, gerisini düşünürüz.

Masada oturuşumdan, sigara ya da pipo içişimden, edebî mi, yoksa edepsiz mi hayaller kurduğumu bilirdi Uğuray.

***

Garson cin tonik bardağını masaya koyarken “Faddal” diyor; ben de ona “Şükran ya hayyo…” diyorum. Pencerenin tül perdelerinin arasından sıra sıra palmiye gövdeleri ve bu gövdelerin arasından da “Batı (ya da Doğu) Nil Deltası Otobüs İşletmeleri”nin upuzun tabelası görünüyor. Pencerenin içindeki görüntüye göre bir alana bakıyorum. Alanın ortasında fesli bir heykel, uzak ufuklara bakıyor. Bir heykel ancak bir denize bakabilir böyle… Masada sigara paketinin yanında duran otel müşteri kartının üzerinde Hotel Pullman Cecil Alexandria ve “Welcome” yazıyor. Demek ki İskenderiye’deyim ve otelin adı Cecil olduğuna göre Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nün en önemli mekânlarından birindeyim. Başımı geriye çeviriyorum: altı metre yüksekliğinde, beş metre genişliğinde o ünlü ayna. Evet, İskenderiye Dörtlüsü’nün Cecil Hotel’indeyim. Öyleyse, fesli heykelin bulunduğu alan Saad Zaghlool Alanı, otelin önünden geçen cadde Safia Zaghlool Caddesi, alanın batısını sınırlayarak Safia Zaghlool’la kesişen de Nabi Danial (Nebi Daniel) Sokağı olmalı. Kafamda sahneyi yeniden kuruyorum: alanın karşı köşesinde de Trianon Kahvesi olmalı.

Peki Athinaios Kahvesi nerede, Bilardo Sarayı nerede? Trianon, Athinaios ve Bilardo Sarayı… Kentin yaşlı şairini kafamdan uzaklaştırmalıyım şimdilik…

“Atla gel, parayı telledim!”

Demek ki atlayıp gelmem kırk yıl sürmüş. Hesaba göre, Sokaktaki Adam’ın kapağından metres tuttuğum kadın şimdi en azından altmış beş yetmiş yaşlarında olmalı. (Şimdiden söyleyeyim: onu birkaç gün sonra Elite Lokantası’nın sahibesi Madam Kristina olarak tanıyacağım, benimle Fransızca konuşacak ve kente gene geleceğimden öylesine emin ki, “Gelecek sefere gelirken bana Türk lokumu getirin!” diyecek.)

***

Ne yazıyor kitapta? (Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, Justine, Çev. Ülker İnce, Can Yayınları, s. 65) [Benim onu ilk gördüğüm yerde, Cecil Otel’in kasvetli girişindeki aynada tanışmışlar. “Bu can çekişen otelin girişindeki palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler sürekli kalabilir, şeref ödenekli yaşlılığın yüksek nitelikli güvenliği içinde yaşayanlar. Ben kendime daha ucuz bir yer arıyorum. Bu gece salonda küçük bir Suriyeli kalabalığı var, koyu renk takımlarla ağırlaşmış gövdeleri, kıpkırmızı feslerden sararmış yüzleriyle ciddi ciddi oturuyorlar. Su aygırlarına benzeyen, hafifçe bıyıklı kadın tayfası çangur çungur sesler çıkaran takılarıyla yatmaya gittiler. Erkeklerin yumuşak, oval, meraklı yüzleri, kadınsı sesleri mücevher kutularıyla eğleşmekte, çünkü bu simsarlar küçük bir kutuya yerleştirdikleri en seçkin mücevherlerini yanlarından hiç eksik etmezler; yemekten sonra söz erkek mücevherlerine geldi. Akdeniz dünyası, insanlara bundan başka konuşacak bir şey vermiyor; mülkiyet simgesinde anlatımını bulan cinsel tükenmişlikten gelme bir kendine tutkunluk, bir narsizim, öyle ki, bir erkekle tanıştığınız zaman onun ne kadar ettiğini hemen anlarsınız, karısıya tanıştığınız zamansa aynı duyulmaz fısıltı size onun çeyiz ağırlığının neler olduğunu söyler. Mücevherlere paha biçmek için ışıkta bir o yana bir bu yana evirip çevirirken haremağaları gibi keyifli keyifli mırıltılar çıkarırlar. Küçük, kadınca gülücüklerle güzel beyaz dişlerini gösterir, içlerini çekerler. Parlak abanoz yüzlü, beyazlar giyinmiş bir garson kahve getirir. İçinde küçük esrar parçaları bulunan kocaman (Mısırlı kadınların kalçaları gibi), beyaz sigaralara gümüş çakmaklar çakılır. Yatmadan önce kafayı bulmak için birkaç zerrecik…”] Bir kez esrar denedim, kabadayılar vermişti, hiç hoşuma gitmedi. Uyumak istemiyorum, istesem de uyuyamam, uykusuzluk benim sürekli konumum. 502 numaralı odada, yeni açılmış bir şişe viski aynanın önünde duruyor. Bu gece konuğum ya da konuklarım olabilir.

– Justine’i mi bekliyorsun? diyor bir ses.

Bakıyorum: Kostis Moskof. İnmeli sol eli hüzünle sarkıyor. Bir ipe ağır bir taş bağlanmış gibi, kolu omuzdan bileğine kadar hareketsiz, parmakları ayrı ayrı oynuyor, sanki yengeç kıskaçları, örümcek ayakları, ama bu benzetmeleri Kostis’e yakıştırmıyorum.

– Hayır, diyorum ben, Cléa’nın gelmesini isterim.

– Cléa, YunanYahudi karışımıdır.

– Daha iyi, diyorum. Cléa’da insanı dinlendiren bir şey var. Justine tedirgin ediyor beni. Justine yamyam bir kadın.

– Yamyam kadınlar düşlerinde uçururlar insanı…

– Ben bir yazı anımsamaya benzeyen kadınları severim, diyorum.

“Bir yazı anımsamaya benzeyen kadın”ın, Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ının kapağındaki bereli kız olduğunu, onun daha sonra “sevgilim” olduğunu biliyorum. Ama Kostis’e söylemiyorum bunu. Cecil Otel’den en az otuz saatimi çaldığı için kızgınım ona.

***

Kahire’den İskenderiye’ye gelirken, hangi otelde kalacağımızı sorduğum Titos Patrikios, “Cecil Otel’de”, demişti. Benimle dalga mı geçiyor diye yüzüne bakmıştım, ama Cecil Otel tutkumu açmamıştım şimdiye kadar ona. Ama gene de içimde küçük bir kuşku vardı; belki birinden duymuştur. Ama, o “biri” kimdi? Otobüs, bizi saat 15.00’e doğru öğle yemeği yiyeceğimiz deniz üstü lokantaya götürmeden önce bir ara Cecil’in önünde durmuş ve ancak o zaman inanmıştım 4 aralık, daha doğrusu 5 aralık 1994 pazartesi gecesi Cecil Otel’de uyuyacağıma.

“Hellenik Kültür Vakfı”nda Konstantinos Kavafis konuşmamı yaptıktan sonra otele dönünce, “Aynalı Salon”un ağzındaki bir masaya oturup oda anahtarımı getirmelerini beklemiştim. Ama getirmediler. Buna karşılık Polina gelip, “Haydi kirye İnce, pame!” deyince şafak attı bende. “Siz ve birkaç kişi Helnan Palestine Hotel’de kalacaksınız.” Yüzüne çılgın bir öfkeyle bakmıştım genç kadının. “Ben bu otelde kalmak istiyorum!” Palestine Hotel, Kral Faruk’un Montaza Palace’ıymış, Disneyland gibi bir yermiş, dünyanın en lüks otellerinden biriymiş. Polina artık, konuşmamdan sonra dolu dolu gözlerle gelip beni kutlayan o güzel genç kadın değildi, “vuslat”ıma engel olan kara cadıydı.

Palestine Hotel’de o gece hiç uyumadım. Yatağa bile girmedim. Ilıdıkça sıcak su ekleyerek uzun süre banyo küvetinde yattım, boğulma denemeleri yaptım; biri odamda, öteki Aynalı Salon’da Justine ile Cléa’nın beni Cecil Otel’de beklediklerini düşündüm, düşündükçe de akrepleştim.

Ertesi gün, Kavafis’in mezarını ziyaret ettikten sonra, otobüs Cecil Otel’in önünde durup “şanslılar”ı indirirken, ben de indim, doğruca resepsiyona gidip bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Otel doluymuş, Yunanistan Kültür bakanı yüzünden, ama küçük de olsa akşama doğru bir odanın boşalması olasılığı varmış… “Saat tam on altıda telefon edin bana. İlk boşalan oda sizden başkasına verilmeyecek” dedi. Otelin kartının arkasına adını yazmasını söyledim. Yazdı: Sayed İbrahim.

Sayed İbrahim’e ne anlattım? Belki de şu yazdıklarımı anlattım… Dediği saatte telefon ettim, “Hemen gelin, odanız sizi bekliyor” dedi.

İşte şimdi Aynalı Salon’da pencerelerinden birine yakın bir masada oturuyorum. Masanın üzerinde garsonun biraz önce getirdiği cintonik bardağı, sigara paketi ve otelin müşteri kimliği kartı. Aynı anda Mersin’de Akkahve’de caddeye bakan, Güneş Sineması’nı gören masalardan birinde de oturuyordum. Sinemanın merdivenli sekisinde kestaneci mangaldaki ateşi tavuk teleğiyle canlandırıyor ve gazete satıcısı “Makaredu deelii!” diye bağırarak geliyor. “Deelii!” Daily olabilir, peki “Makaredu”nun anlamı ne?

Mersin ve İskenderiye, Akkahve ve Cecil Otel’in Aynalı Salon’u… Aradan geçen kırk yıl, yaşanan değişik yedi kent, otellerinde konakladığım daha onlarca kent, eskitilen yüzlerce ayakkabı, don ve gömlek, içilen en azından 14 600 paket sigara, boşaltılan binlerce şişe içki, bir ölü baba, ölen ya da öldürülen arkadaşlar, 60’lı yılların şenlikli umudu, ardından giderek koyulaşan karamsarlık… Yıllarım ve ben şişe geçirilmiş tütün yaprakları gibi, gölgenin gölgesinin gölgesi… Uğuray öldü, ama sesi hâlâ kulağımda: “Atla gel, parayı telledim!” Aylarca, sokaklar ve vitrinler boyu göz göze geldiğim, ama tek sözcük konuşamadığım Cumana (şimdi yaşı çoktan altmışı geçmiş olmalı) Mersin’de midir acaba? Belki de iç savaş Beyrut’unu yaşamıştır, ya da çoğu Lübnanlı zengin gibi Paris’e göçmüştür. Masayı iki elimle tutuyorum, sanki kırk yılın ağırlığıyla çökmemesi için, çökmesini engellemek için. Kırk yıl içinde ölerek dökülen derim, deri tozlarım bir yerde birikebilseydi kaç kilo gelirdi?

Masada yerimi değiştiriyorum. Sırtım pencereye, yüzüm aynalı salona dönük. Uzaktaki aynanın içinde, Lawrence Durrell’in sözünü ettiği palmiyelerin yansımaları yok, ama palmiyelerin Safia Zaghlool Caddesi boyunca dizildiğini biliyorum. Aynalı Salon’da oturan yüzlerin kimilerini tanıyorum, Kahire’den bu yana onlarla birlikteyim. İstanbul’u, Kapadokya’yı, İzmir’i görenler ve aralarında, kimilerinin ataları buralardan gitmiş Atina’ya, Selanik’e… Aynalı Salon, Pera Palas’ın Barlı Salon’undan daha görkemli değil. Birden, Pera Palas’ın barına en yakın, pencere kıyısındaki masaya oturup Asmalımescit Sokağı’na baktığımı anımsıyorum. İskenderiye’de Asmalımescit’e benzeyen onlarca sokak var, özellikle Grek mahallesinde; Kavafis’in evinin bulunduğu, eski adıyla Lepsius, yeni adıyla Şarm eşŞeyh Sokağı da Asmalımescit’in akrabası. Kafamdan bunları geçirirken dikkatle salona bakıyorum: Justine’e, Balthazar’a, Mountolive’e, Cléa’ya, Darley’e, Nessim’e benzeyen kimse yok. “Amonyak, sandal ağacı, güherçile ve balık” kokuyor İskenderiye eskisi gibi, şimdi ek ve eksiklik olarak, at gübresi yerine egzoz gazı kokusu var.

Hayal kırıklığı yaşayabilirim Aynalı Salon’a bakarken, ama buna izin vermeyeceğim, vermemeliyim. Bu sırada Robert Desnos’nun bir dizesi imdadıma koşup derdime deva oluyor: “J’ai tant rêvé de toi que tu perds ta réalité (Seni öylesine düşleyip durdum ki yitiriyorsun gerçekliğini).” Sonunda elde mısır koçanı kalmasa bile gölgelerden ve hayaletlerden başka bir şey kalmıyor gerçeklikten.

Kırk yıl, güneşte kalmış siyah gömlek gibi morarmış, bozarmış…

Kuşkuya düşüyorum. İstanbul’a dönünce Justine’in 65. sayfasını yeniden okuyorum, ilk kez otuz bir yıl önce okuduğum bu sayfayı. Cecil Otel’in Aynalı Salon’unu görmeksizin aldığım yazınsal haz ile gördükten sonrakinin arasında biraz fark var. Salonu gördükten sonra haz daha da derinleşmiş, sınırları genişlemiş. Salonu görmeden imgelemimde kuruyordum onu, şimdi imgelemime gerçeklik de ekleniyor ya da gerçekliğe imgelemim katkıda bulunuyor. Yazınsal nesnenin, yazınsal gerçekliğin, görme ve deneyimle denenmesi ne zorunlu, ne de gerekli. Böyle bir deneyimi zorlamıyor “yazı”, ama yazınsal gerçeklikle nesnel gerçekliği birlikte kavramak ve yaşamak için büyük bir fırsat. Belki de ikisini birlikte ve ayrı ayrı anlamak için, kavramak ve değerlendirmek için bulunmaz bir fırsat.

Birkaç gün önce, çok ilginç genç bir edebiyatçı benimle bir söyleşi yaptı bir dergi için (Varlık dergisi için). Zeki bir genç, donanımlı, beni iyice sıkıştırdı. Hele, “Gerçeklik ile tanıklığın sınırları var, sınırları belli, ama imgelemimizin sınırları durmadan genişler” dediğim zaman. Tam bu sözcüklerle mi söyledim, emin değilim, ama böyle bir şey söyledim. İmgelem yazınsal (ya da sanatsal) eylemin lokomotifi, ateşleyicisi, çünkü “montaj” olanağı veriyor. Montaj, ama modele uygun bir yeniden üretim (restitution) değil; montaj, ama önceden hazırlanmış bir krokiye göre değil, kendini yaratan bir modele göre.

Bu yaz başlarında, Ankara’nın Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde Emniyet örgütünün en üst basamaklarında görev almış bir lise arkadaşıma rastladım. Neredeyse 1956’dan bu yana görmemiştim onu. Lise sıralarında şiir yazmıştı, sürdürmediği için canı sıkılıyor gibiydi. Ayrıca yaptığı işten dolayı kendisini küçük göreceğimi sanıyordu. Ona, “Yazarın işi detektifin işine benzer” dedim. “Ama yazar özgür bir detektiftir, gerçekliğin araştırılmasında hiçbir yerden buyruk almaz, araştırmasını ceza yasasına göre değil yazınsallığın yasalarına göre yapar; bağımsız ve özgür bir detektiftir yazar.”

Birkaç gün sonra, yani İskenderiye’de yaşanan, şimdi “geçmiş”e dönüştüğü için imgelemimde özgürce montaj yapabileceğim günlerden birinde, büyük aynanın önündeki masalardan birinde oturuyordu Koskis Moskof, karısıyla birlikte. Bana, Justine’in odama gelip gelmediğini sordu, kendisine Justine’i değil Cléa’yı beklemiş olduğumu söyledim. Bunun üzerine bayatlamış, sıradan bir cümle söyledi:

– Ben sevdiğim her kadına “Justine” adını takıyorum.

Belki bayağı, ama yazınsal eylemi oluşturan “soğan”ın katmanlarından birini simgeleyen bir cümle.


[i] -Gösteri, Ocak 1995

 – Çile Törenleri, Varlık Yayınları 1995

 –  Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004

anadolu rumları nereli?

ANADOLU RUMLARI NERELİ?  [i]   

Adam gibi bir adamın, şerefli bir yazarın elinden çıkmış bir kitap [ii] .   Tarih kitabı. Ama yazar tarihçi değil. Belki Dr. Georgios Nakracas’m tarihçi olmaması ele aldığı konu için en büyük şans. Yazarın çok belirgin bir amacı var: Anadolu Rumlarının, Anadolu’dan mübadele ile Yunanistan’a giden göçmenlerin soy kökenleri. Bu bağlamdaki yorumlar Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin en önemli hurafesini oluşturmakta: Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde Eski Yunan kolonicilerinin, İonların, vb., katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin korumuşlardır. Bunun anlamı şu: Türlü nedenlerle bundan üç bin yıl önce Anadolu’nun Ege kıyılarında koloni kuran eski Greklerin ulusal bilinci                               günümüze kadar gelmiştir.

Dr. Nakracas, Yunan halkının 1922 yılında düştüğü tuzağa tekrar düşmemesi için, zaman zaman Yunanistan Yunanlığına da değinerek Anadolu Rumluğunun üç bin yıllık sürekli Hellenizmle bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor ve bence bunu çarpıcı bir inandırıcılıkla başarıyor.

Dr. Nakracas’m kanıtlamaya çalıştığı düşünce Yunan varlığı kadar Anadolu Türklüğünü de ilgilendiriyor. Dolayısıyla kitabı Türkler için de son derece önemli, büyük bir dikkatle okunması gereken bir çalışma. “Batı Avrupa halklarının aydınlar sınıfı, “arkeon imon progonon” yani “eski atalarımızın torunlarıyız” diye düşünülebilecek bir Avrupa halkının bulunmadığını çok iyi bilmektedir.”  [iii]  Bunun ‘böyle’ olduğunu anlamak için yapmamız gerekeni yapacağız ve tarihteki insan hareketlerinde ulus kavramı ile soy ve ırk kavramlarını birbirinden ayırmayı öğreneceğiz. Tarihsel zaman içinde belki ‘varlık’ olarak varlığını sürdürmesine karşın hiçbir soy ve ırk ad, ve unvan olarak sürekli değildir; kültürel, ekonomik ve siyasal egemenliğini yitiren halk zaman içinde bir başkası olur, kılık değiştirir. Yunan milliyetçiliği günümüz Yunan halkının Antik Yunan’ın devamı olduğu savını Alman tarihçi Jacob Philipp Fallmerayer yerle bir ediyor: Fallmerayer’e göre eski Yunan soyu kaybolmuş ve onun yerini Hellenleşmiş Slavlar ve öteki halkların karışımı almıştır. [iv]  

İnsanların yurtları patates-insan tarlaları değildir ama üç bin yıllık sürekli Hellen varlığı savını irdelemek için Anadolu’nun insan yapısını betimlememiz gerekiyor. Bilinen tarih içinde Anadolu egemenleri ve halklar:

Hitit Dönemi, Frig Dönemi, Kimmerler Dönemi, Lidler Dönemi, Med (Pers) Dönemi. Anadolu tam anlamıyla bir Kavimler Kapısı, göçmen barınağı, sanki dönemin ABD’si. Hitit Devleti elbette İ.Ö.1200 yılında ortadan kalktı, ama Hititler yerlerinde ya da bir başka yerleşim yerinde ama Anadolu’da yaşamayı sürdürdüler. Her yeni gelen insan dalgası, Anadolu’nun türlü tenceresine girdi ve bir daha oradan çıkmadı.

Anadolu’da Persler Dönemini izleyen dönemler:

Madekon-Roma Çağı (İ.Ö.334-63), Roma Dönemi (İ.S.17-334), Erken Bizans (İ.S.334-610), Orta Bizans Dönemi (İ.S.610-1025), Bizans-Selçuklu Dönemi (1071-1261), Bizans-Moğol Dönemi ve Türk Emirlikleri (1261-1331), Osmanlı-Moğol Dönemi ve Karaman Emirliği (1331-1466), Osmanlı Dönemi (1446-1922). Aynı insan süreci kuşkusuz 1922’ye ve günümüze kadar sürdü.

Şimdi gelelim, “1922 bozgunundan sonra Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, daha sonra Mübadele ile  Yunanistan’a gönderilen Rumlar saf kan Hellen miydi? sorusuna olumsuz yanıt veren Dr.Georgios Nakracas’ın tezine:  “Rumların Eski Yunan koloniciler ve İoanlar ile soysal ilişkileri ya yok denecek kadar azdır ya da hiç yoktur. Eski Yunan koloniciler yalnızca kıyı şeridine yerleşmiş ve orada güçlü koloni kentleri kurmuşlardı. Sayılan nisbeten az olan Yunan koloniciler daha sonraları bir yandan yerli halklar, öbür yandan zamanla Anadolu’ya göç eden veya orada devlet kuran çeşitli uluslar kaynaşarak, Anadolu halklar mozayiğininin artık kolay ayırdedilemeyen bir öğesini oluşturmuşlardı.”  [v]  (s. 13-14)

Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılannda en azından 400 yıldır Lid,Kar  ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somudaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra  hıristiyanlığı kabul etmesiyle Ubidi’nin torunlan da hıristiyanlaştı. Buna karşdık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin hıristiyanlaştılar ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumlann ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250  yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum  tahminden çok gerçeğe yakındır.

Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğunun öteki halklan gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının  bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı; torunlarının  bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

Amatör tarihçi Dr. Georgios Natracas böyle diyor. Hemşerimizin (belki kimilerinin yakın ya da uzak akrabasıdır) yazdıktan benim aklıma yatıyor. Siz de okuyun, zaman ve emeğiniz boşa gitmez.

Yazann Türk-Yunan ilişkilerinde kullandığı tarafsız ve anlayış dolu dil beni çok etkiledi. Ancak Belge Yayınlan’rının  yayımladığı kitabın arka kapağında ise, “1922’deki Türk mezalimi yüzünden kurban vermiş bir aileden gelen yazar, bu kitabıyla 1919-1922 döneminde Anadolu’daki Yunan mezalimine verdiği kurbanlardan canı yanmış Türk ailelerine üzüntüsünü bildirir ve onlardan sembolik olarak af diler” yazmakta.

Yazar, Dr. Georgios Nakracas kitabının herhangi bir yerinde ‘Türk mezalimi’nden yani Türk zulmünden söz etmiyor. Yayıncı, yazarın kitabında kullanmadığı bir sözcüğü Türk ulusuna neden lâyık görüyor acaba? Arka kapak yazarının “Yunan Mezalimi”ni de yazdığı savunma olarak söylenebilir. Ama bir istilacı ile istilacıya karşı kendini savunan ordu ya da halkın işleri aynı kefeye konulamaz. Irkçı milliyetçiliğe, şovenizme karşı olalım, nesnelliğimizi koruyalım ama kendi ulusumuza karşı da âdil olmayı becerelim. Bu nedenle, Belge Yayınları’nın bu tutumunu tuhaf karşıladığımı söylemeliyim.
——————————————————————————–


[i] Radikal Kitap, 11 Nisan 2003

[ii] Georgios Nacracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökleri, Çeviren: İbram Onsunoğlu, Belge Yayınları, 2003

[iii] Age. s.234

[iv] Age.s.234

[v] Age. s.13-14

YOZLAŞMANIN TOHUMLARI


Son ayların siyasal  hayhuylarının yarattığı boğuntu içinde “SİTE”yle pek ilgilenemedim. Buna karşın hergün 200 dolayında arkadaş siteye girip kazı yapmış. Bugün siteye koyduğum yazı Varlık edebiyat dergisinin kasım 1994 sayısında yayımlanmıştı.25 yıl oluyor. Çile Törenleri (Varlık Yayınları, 1995) adlı kitabımda yayımlanmıştı; daha sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004) adlı kitabımda yer aldı. Çeyrek asırdır güncelliğini yitirmeyen bu yazı bu yayın döneminde Tekin Yayınları tarafından yayınlanacak olan Yozlaşmanın Tohumları adlı kitabın önsözü olarak yayımlanacak.

Tohumu olmayan hiçbir şey var olamaz!

Özdemir İnce

11 Temmuz 2019

***

ÖNSÖZ OLARAK YOZLAŞMANIN TOHUMLARI [i]  

Varlık Dergisi’nin sorusu: “Son günlerde kitle iletişim araçlarında yer alan, devlet ve hükûmet adamlarının da adlarının karıştığı yolsuzluk olayları, politika dünyasında yaşanan yozlaşmanın hangi boyutlara ulaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Politika dünyasındaki her eylemin toplumsal yaşamımızla ilgisi pek çok konuyu etkilediği, hatta belirleyici olduğu bilinen bir gerçek. Bir başka gerçek ise, yozlaşmanın toplumsal yaşamımızın hemen her alanına hızla yayılıyor olması…

• Bir edebiyatçı olarak sizce, bu noktaya gelinmesine hangi etkenler neden oldu?

• Bu yozlaşmanın önünün alınabilmesi için özellikle neler yapılmalı?”

                                                                       ***

Bugünkü yozlaşmanın tohumları, Demokrat Parti’nin Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kurulmasıyla birlikte ekilmiştir. 14 mayıs 1950 ise yalnızca Demokrat Parti muhalefetinin değil, aynı zamanda “karşıdevrim”in de iktidara geçişidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti yönetiminden İkinci Dünya Savaşı sırasında iyice bunalan halk, Demokrat Parti’yi çok somut, çok acil gereksinim ve amaçları için desteklemişti: demokrasi, özgürlük, eşitlik, toplumsal ve ekonomik gelişme, çağdaş yaşam… Halk, tek parti yönetiminin, insan haklarına dayalı çağdaş demokrasiye dönüşmesini istiyordu. Halk, bu nedenle, muhalefeti döneminde ve 1950 seçimleri öncesinde bir tür sol politik söylem kullanan Demokrat Parti’nin peşinden gitti; 1946 seçimlerinde Arslanköy (Mersin) olaylarında görüldüğü gibi oy sandığını canı pahasına savundu. 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk, ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirsin, imam-hatip okullarını açsın, öğretim birliğini bozsun, Cumhuriyet devrimlerinin temellerini dinamitlesin diye bu partiye oy vermemişti; tam tersine çağdaş cumhuriyet, çağdaş demokrasi, insan hakları, toplumsal refah için oy vermişti. Ama Demokrat Parti, kendisini iktidara getiren halka on beş gün içinde ihanet etmeye başladı. Bu ihanet, politik yelpazenin ortasının sağında yer aldığı ileri sürülen partiler (Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi) marifetiyle sürdürülmüştür. Bu partiler, evrensel anlamda merkez ve merkez sağ partiler gibi, gerçekten demokrat ve liberal partiler olmamışlar, olamamışlar; ancak, bu sıfatları, aşırı sağı besleyen bedenlerini gizlemek için kullanmışlardır. Bu partiler için demokrasi “çoğunluğun diktatoryası”, kapitalizm “vahşi kapitalizm”, liberalizm ise “vurgun ve kapkaç düzeni” olarak anlaşılmıştır. Son aylarda yılan hikâyesine dönüşen özelleştirmenin, yani KİT’lerin özelleştirilmesinin geçmişi Demokrat Parti’nin 1946 parti programına dayanır: “İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin (KİT’lerin eski adı) özel teşebbüse devri.” “KİT’ler özelleştirilsin mi, yoksa yeniden düzenlensin mi?” sorusu geride kaldığı için, biz şöyle bir soru sorma hak ve özgürlüğüne sahibiz: “Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi KİT’leri tek başlarına özelleştirebilecek milletvekili çoğunluğuna sahip olmalarına karşın bu işlemi neden gerçekleştirmemişlerdir?”

Merkez sağ partilerin yıktığı laik ve eğitim-öğretim birliğine dayalı eğitim düzeninin tarihi gözden geçirilmeden bugünkü yozlaşmanın gerçek boyutları anlaşılamaz. Bu yozlaşma haziran 1950’de başlamıştır, ancak cumhuriyetçi, demokrat ve aydınlanmacı öğretmen kadroları karşısında başlangıçta başarılı olamamış; bu kadroların emekli olmaları, kimilerinin meslekten uzaklaştırılmaları sayesinde, 1960’ların ortalarından itibaren alabildiğine hızlanmıştır.

Bu yozlaşmada basının, özellikle büyük gazetelerin olumsuz payını unutmamak gerekir. Bir soru: halktan somut bir istek gelmemesine karşın, Kuran’ı hangi gazete promosyon olarak okurlarına vermiş, bu gazeteyi hangi gazeteler izlemiştir ve bu “din sömürüsü” kaç yıl sürmüştür?[ii] Bir başka soru: dünyanın en modern binalarına, dünyanın en modern basım olanaklarına sahip olan yazılı basının meslekî yozlaşması hangi düzeydedir?

13 ekim 1994 tarihli Fransız gazetelerinde, iletişim eski bakanlarından Alain Carignon’un (aynı zamanda Grenoble kenti belediye başkanı) “pasif rüşvet” suçlamasıyla tutuklandığını okuyoruz. Bu arada İtalya’daki “Temiz eller operasyonu”nu anımsayabiliriz. Demek ki yozlaşma bağlamında Türkiye yalnız değil.

Yozlaşmanın evrensel kaynaklarında ortak noktalar var:

• Toplumsal kurtuluş idealinin, ideallerinin yıkılıp parçalanması, ortak yazgı bilincinin sarsılması, insanları “gemisini kurtaran kaptan” olmaya özendiriyor.

• Yazı kültürü ve Aydınlanma’nın yarattığı, hümanist ve toplumsal bilinçle donanmış “birey” modeli, “görüntünün imparatorluğu”nda itibarını yitiriyor;

• “Yazı”nın yerini “sayı”, “bilimci”nin yerini “mühendis”, “felsefe”nin yerini “istatistik” alıyor.

• Evrensel aydının (entelektüelin) yerine “yuppie”, yazarın yerine “gazeteci” geçiyor;

• Devlet, gangsterizm ve polis aynı mekânda yaşıyor; yeraltı dünyasının insanları politikacı oluyor, politikacılar yeraltına iniyor.

• Toplum yığışıma dönüştükçe etik denetleme gücünü yitiriyor; yığışım kitlede hızla güçlenen milliyetçilik ve köktendincilik “gayrimeşru olan”ı meşrulaştırıyor.

“Evrensel umut”un örselenmesi “köşe dönme” yanılsamasını körüklüyor ve köşe dönen örnekler yanılsamanın yanılsamasıyla, bu modeli yaygınlaştırıyor; bunun sonucu olarak da pozitivist ahlakın yerine sözde postmodern ahlak geçiyor: yani, “Her şey mümkündür, evrensel gerçek yoktur” anlayışı.

Bu kaostan, yazı ve kâğıt uygarlığını yaşamış (yaşamakta olan) toplumların kurtulmaları belki mümkün olacak; demokratik toplum totaliter ve faşist topluma dönüşmemek için direnecek. Nasıl? Demokrasiyi güçlendirerek, bireyi ve insan haklarını savunarak, açık ve saydam toplumu onararak.

Türkiye gibi yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu olamamış yığışımlar, pragmatik sayı ve görüntünün egemenliğinde, hızla sürüleşecekler ve bu sürülerin içindeki Führer larvaları “kurtarıcı” konumuna gelecektir.

Türkiye bu kıyametten kurtulabilir mi? Yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu, insan haklarına dayalı, her bakımdan demokrat ve liberal bir toplum olarak kurtulabilir. Ancak, sağduyusuna güvenilen halkların yozlaşma karşısında totaliter milliyetçiliğe ve dine sığınma kolaycılığını seçtikleri, tarih boyunca çok görülmüştür. Türkiye, yozlaşmayla birlikte, yozlaşmayla iç içe böyle bir yanılsamayı yaşıyor. Tarihin bu noktasında Türkiye’nin merkez sağına çok iş düşüyor. Yozlaşmanın durması, hiç değilse (şimdilik) gerilemesi bu kesimin demokrasiyi bütün kurumlarıyla benimsemesine, onu savunmasına ve yaygınlaştırmasına, onu toplumsal yaşama yansıtmasına ve demokrasiyi halkın umuduna dönüştürmesine bağlı.

DYP & SHP koalisyonunun ilk günlerinde bunun için tarihsel bir fırsat yakalanmıştı. Ancak DYP’nin geleneksel hastalığından kurtulamaması bu tarihsel fırsatın kaçırılmasına yol açtı. Özelleştirme ve demokratikleşme ikileminde sorumsuzca goygoyculuk yapan medyanın kamuoyunu yanıltması bu fırsatın kaçırılmasını alabildiğine hızlandırdı. Demokratikleşme olmadan, gerçek ve toplum yararına bir özelleştirmenin de olamayacağını savunanları hedef tahtası haline getirmesi, medyanın ne ölçüde çağdışına düştüğünün en önemli kanıtıdır.

Fırsat çıkmışken çuvaldızı da kendimize batıralım: edebiyatın, sanatın “ortamı” bu yozlaşmadan hangi ölçüde etkilenmiştir? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız. Edebiyat ve sanatın değerlendirme dizgelerinin bu yozlaşmadan pay almadığını ileri sürmek çok zor. Ben, kendi adıma, yazarın, uzun süredir bir yana bıraktığı aydın (entelektüel) kimliğine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum: onun, Voltaire, Diderot, Jean-Jacques Rousseau, Émile Zola, André Gide, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi yazarların geliştirdiği aydın-yazar kimliğine yeniden kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Yazar, yazı ve kâğıt uygarlığının simgesi olduğunu anımsamalı ve medya egemenliği karşısında kapıldığı aşağılık duygusundan kurtulmalıdır. Yazarı ve edebiyatı onarmamız gerektiğini düşünüyorum. Yazarın, belki de, onurunu kurtarmak için bir “şeye” angaje olması gerekecektir. “Angaje” ve “edebiyat” sözcüklerinin bir kez daha yan yana kullanılması olasılığından tüyleri diken diken olacakların yüzleri gözümün önüne geliyor. Jean-Paul Sartre’ın angaje edebiyatı savunduğu Présentatiton des Temps Modernes başlıklı yazısı dilimize, ne yazık ki, çok eksik ve biraz da saptırılarak çevrilmiştir;[iii] hele gönüllü (“engagé” sözcüğünü Türkçeye çevirenler bu sözcüğün karşılığı olarak neden “güdümlü” ve “bağımlı” sözcüklerini düşünmüşler de “gönüllü” sözcüğünü akıllarına getirmemişler, anlamıyorum) edebiyatta, gönüllü oluşun, edebiyatı hiçbir zaman unutturmaması gerektiğini anımsattığı cümle hiç çevrilmemiş ve Sartre’ın böyle bir cümle yazmış olduğu anımsanmamıştır.

Politikanın, bürokrasinin, özel girişimin, banka ve paranın içinde bulunduğu durumu tanımlamak için “yozlaşma” sözcüğü yetersiz kalıyor. Fransızlar bu tür durumlarda “la corruption” (bozulma, çürüme; bozulmuşluk, çürümüşlük; baştan çıkma, baştan çıkarılma; ahlak bozukluğu; rüşvet, para yeme, para yedirme) sözcüğünü kullanıyorlar. Bu karşıtlıkların arasından “çürüme”yi seçiyorum ben.

Toplum bütün üst katmanları ve çarklarıyla çürürken; çürüme, sistemin sürekli niteliğine dönüşürken; sokaktaki oy deposu insan çürüme modeline alışıp bu modeli kendisine örnek alırken; çürüme bir yandan milliyetçiliğe, öte yandan dine sığınıp onları bir tür zırh ve mızrağa dönüştürürken; toplum milliyetçilik ve din sayesinde (yüzünden) körleşirken; aynı toplum yazılı basın ve görsel medya yüzünden akıl ve imgelem tutulmasına uğrarken, “yazar”ın kendini kıyafet balosunda sanması, durumunu giderek güçleştirmektedir. Yazar, bir kez daha rolüne karar vermek zorundadır: kralın soytarısı, meddah, kurban, sözcü, çanak yalayıcı, erkete, vicdan muhasebecisi, paparazzi… Hangisi?

Şimdi, “Yazar, ‘yazar’ olsun!” diye haykırdığını duyuyorum tinercilerin. Ama ben, “Yazar, ‘yazar’ olmasın!” demiyorum ki, ben yazar olmanın öncesinden ve sonrasından söz ediyorum. Mademki kendini kıyafet balosunda sanıyor, bu baloya hangi kıyafetle katılacak, onu soruyorum.


[i] Varlık dergisinin açtığı soruşturmaya verilen yanıt. Kasım 1994. “Yazmasam Olmazdı”, Doğan Kitap

EKÜMENİK Mİ ÖKÜMENİK Mİ?

Prof.Dr.Ahmet Mumcu!nun Türkler; Devlet ve Hukuk (Turhan Yayınevi) adlı kitabından iki alıntı yapacağım:

“Dünyada örgütlü bir cehaletten daha feci ve tehlikeli bir şey yoktur” (Johan W.Von Goethe)

“Cahillik kuvvettir” (George Orwel)

Benim de Cehaletin Rönesansı ve Egemenlik Cehaletindir adlı iki kitabım olduğunu belki biliyorsunuzdur.

Eski Ulaştırma Bakanı, Eski Başbakan, Eski TBMM Başkanı, R.T.Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Binali Yıldırım her konuşmasında bir gaf yapıyor, fincancı dükkanını dağıtıyor. Suçun büyüğü elbette aday Yıldırım’ın danışmancılarında. Bay Binali Yıldırım, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yaş gününü kutlarken “Ekümenik Patrik” diye hitap etmiş. Binali Bey’in “Ökümenik Patrik”in ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum. Danışmanları da bilmiyor. Ancak Binali Bey’i eleştiren medya erlerinin de konuyu bilmedikleri “ekümenik” demelerinden belli.

Hürriyet’te yazarken bu konuyu bizzat Patrik Bartholomeos’la konuştum ve tartıştım. Elbette uzlaşamadık ama o bana ABD Kongresi tarafından bastırılan “Ökümenik Patrik Madalyası” armağan etti. Patrik Bartholomeos hazretleri Bozcaada doğumludur, çok kültürlü, çok zarif, hümanist bir insandır. Kendisini sever ve sayarım ama ökümenik değildir.

Eski yazılardan üçünü bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

13 Haziran 2019

***

Siyah / Beyaz Yayınları

FENER RUM PATRİKHANESİ NEDEN ÖKÜMENİK DEĞİL

( Hürriyet4.12.2004)

Başbakanlık, kamu personeli için bir genelge yayınlayarak, Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik hakkında “Ökümenik” sıfatının kullanıldığı hiçbir toplantıya katılmamalarını istedi. Bunun çok açık anlamı şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti Fener Rum Patrikanesi’nin Ökümenik olduğunu  kabul etmiyor.

Peki nedir bu kabul edilmeyen ökümeniklik? Grekçe “Oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik (oecuménique) sözcüğünün üç anlamı vardır: 1.Evrensel; 2.Bütün kiliseleri içine alan; 3.Evrensel yargılama yetkisi.

Daha kolay anlaşılması için bir örnek vereceğim: Roma’da bulunan Papalık ökümenik bir makamdır ve Katolik Papa’nın ökümenik olduğu Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

Bir kilisenin ökümenik olmasının ilk koşulu, öteki kiliseler tarafından ve aynı mezhebin kiliseleri tarafından öyle kabul edilmesidir. Roma’daki Papa’nın bu sıfatı kabul ediliyor, ama İstanbul Patriği’nin bu sıfatı kullanması  kabul edilmiyor. Ancak, Fener Rum Patrikhanesi’nin  “Primus Inter Pares” (“Eşitler Arasında Birinci”) birinci sıfatı Ortodoks kiliseleri arasında tartışılmamaktadır, ama bunun ökümeniklik ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Hıristiyanlık tarihinde yedi Genel Konsil (Din Bilginleri Kurulu) toplantısı ve kararları çok önemlidir.   

-Birinci İznik Konsili:  325yılında toplanan bu Konsil, Kilise’yi yapılandırmıştır. Buna göre üç ökümenik kilise kabul  edilmiştir: Roma, İskenderiye ve Antakya… Bu üç kilise dışında hiçbir kilise ökümenik sıfatına sahip değildir.

-İkinci  Konsil (Konstantinopolis, 381): Kilise hiyerarşisi içindeRoma’nın önceliği kabul edildi. İkinci sıra İskenderiye’nin elinden alınıp başkent olduğu için Konstantinopolis’e verildi.

MS.395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Konstantinopolis’in Doğu Roma’nın başkenti olması dolayısıyla Konstantinopolis Piskoposluğu öne çıkartıldı. Örneğin,  451 yılında Kadıköy’de toplanan Dördüncü Konsil’dePapalık delegelerinin bulunmadığı altıncı oturumda Konstantinopolis’in ikinciliği onaylandı.

1054 yılında Ortodoks Kilisesi, Roma’dan tamamen ayrıldı. Ama Bizans döneminde Patrikhane’nin ökümenik sıfatı öteki kiliseler tarafından onaylanmadı..

-Osmanlı Devleti, Ortodoks uyruklarını Fener Rum Kilisesi’nin çatısı altında toplayıp “Millet” olarak kabul etti; Fatih Sultan Mehmet, Patrik’e vezir statüsü  ve “Millet Başı” unvanı verdi. Osmanlı, temel politikası gereği, Roma’ya karşı Patrikhane’yi desteklemiştir.

24. Piskopos zamanında İznik’te toplanan Konsil’in Konstantinopolis Piskoposluğu’nu Patriklik’e dönüştürüldüğü biliniyor. Ancak, bunun Ökümenlik’i kapsayıp kapsamadığını Katolik Roma’ya,  Atina ve Kudüs kiliselerinden başka Ökümenik Antakya Süryanî ve Ökümenik İskenderiye kiliselerine,  Habeş, Bulgar, Sırp, Rus, Ermeni ve Nasturî kiliselerine sormak gerekiyor. Büyük bir olasılıkla yanıtları dinsel açıdan olumsuz olacaktır.

Başka bir deyişle, aralarında ABD de olmak üzere herhangi bir dünyevî iktidarın İstanbul Patrikhanesi’ne “Ökümenik” sıfatı verme hakkı yoktur. İsteyen öteki kiliselere sorsun!…

***

Kaynak Yayınları

PATRİKHANE’NİN ÖKÜMENİK OLAMAYIŞININ KANLI TARIHÇESİ (Hürriyet, 2.12.2004)

Düne kadar Fener Patrikhanesi’ne lânet okuyan,  “Türk Ajanı” olarak suçladığı Patrik Bartolomeos’un Ortodoks dünyasının lideri olamayacağını ileri süren  Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Hristodulos, Patrikhanenin ökümenikliğiyle ilgili olarak, “Kendi kendime soruyorum komşularımızın aklı başında mı?” diye soruyor. Eleftrotopia gazetesine göre  Patrikhane’nin ökümenik unvanını  4. Konsil’in 28.maddesine dayanıyor.

Ancak, çok yalan olmasa bile, 28. kanon yürürlükte değil. Biz işin doğru tarihçesini yazalım:

1) Bilindiği gibi MS.325 yılında yapılan 1.İznik Ökümenik Konsili’nde üç apostolik (havariler tarafından kurulmuş) kilisenin (Roma, İskenderiye, Antakya) ökümenik olduğu kabul edilmişti. Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu için Iraklia (Hereclea, Ereğli)  Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir Episkoposluk olarak kaldı.

2)  Bunu göz önünde tutan İmparator, II.Konstantinopolis Konsili’ni (381) topladı. İmparator’un önergesi üzerine Konstantinopolis Piskoposluğu’na Patriklik statüsü verildi. Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından  hain ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı kabul edip onaylamadı.

3) 431’de toplanan Efes Ökümenik Konsili’nde üç ökümenik patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz edildi.

4) Kadıköy (Halkidona) Ökümenik Konsili (451):  İmparatorlukta dinsel güce mutlaka sahip olmak isteyen İmparator Marcian konsile başkanlık etti.  Yeni Roma (Konstantinopolis)’ya Eski Roma’nın ayrıcalıklarını vermek ve ikisini aynı hizaya getirmek için ünlü 28.kanonu Konsil’e sundu.  Kanonun üslubu son derece kapalıdır ve “Ökümenik” sözcüğüne yer verilmemiştir. Bu kanon Konsil’e zorla kabul ettirildi. Böylece Konstantinopolis Patrikliği, metinde açıkca belirtilmese de dolaylı yollardan ökümenik sıfatını almış oluyordu. Ancak Roma delegeleri bütün tehditlere karşın kararı onaylamadılar.

Kararı kuşkusuz Papa Leo da kabul etmedi ve İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup yazarak, “Konsil’de kabul edilen 28.maddenin başta İznik Konsili’nin 6.maddesi  ve Konstatinopolis Konsili’nin 3.maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşürüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceği”ni bildirdi. (Doç.Dr.Mehmet Çelik, “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi, Akademi Kitabevi, İzmir, S.66)

5) Patrikhane’nin Aziz Andreas tarafından kurulduğu  iddiası düzmece bir rüyaya dayandırılan yalandır. Zira Konstantinapolis kilisesi Aziz Andreas’ın ölümünden çok sonra kurulmuştur.

6) İmparatorun kilisenin statüsüne müdahaleleri,  Fener Patrikhanesi’nin ökümenik statü elde etme hırsı  imparatorluğun bütünlüğünü tehlikeye attı. Fener Patrikhanesi’nin dünyevî iktidar tutkusu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da 100 binlerce Hıristiyanın ölümüne yol açtı.

7) 475 yılında tahta geçen İmparator Basilikos İmparatorluğun parçalanmasına ve daha fazla kan dökülmesine engel olmak için 476 yılında Konstantinapolis Konsili’ni topladı. Bu Konsil, aralarında ünlü 28.kanon da olmak üzere Kadıköy Konsili’nin aldığı bütün kararları gayrı meşru ilan etti. Ve bu kararları lânetledi. Fener Patrikhanesi’nin sözde ökümenikliğini iptal eden kararı perçinlemek  için Patrik aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırıldı.

Bu kararın Fener Patrikhanesi ile ilgili olarak Hıristiyan âlemine mesajı şu idi: “Sen bırak ökümenik statüye sahip olmayı, biz seni patrikhane olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, Kutsal Kilise Kanunları gereğince, Efes’e bağlı sıradan bir Episkoposluksun!” (Doç.Dr.Mehmet Çelik, S.77)

8. 508 yılında Konstantinapolis’te toplanan Konsil, Patrikhane’nin ökümeniklik iddialarına bahane olan Kadıköy Konsili’ni  (451) bir kez daha lânetledi. İmparator bu sorunu  kesin bir çözüme kavuşturmak için, Kadıköy Konsili’nin özgün tutanaklarını getirtti. Üç yıl süren inceleme ve tartışmalardan sonra  Kadıköy Konsili’nde alınan kararlar yaktırıldı. Böylece, Patrikhane’nin  ökümenikliğinin sözde kanıtı olan  28.Kanon da yok oldu!…

Fener Rum Patrikhanesi’nin ökümenik olamamasının kanlı öyküsü burada sona ermektedir. Bu konuyu daha iyi kavramak isteyenlere Doç.Dr.Mehmet Çelik’in “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi” adlı kitabını tavsiye ederim. Bu kitaptan ben çok yararlandım. Dr.Çelik’e teşekkür ederim.

Ayrıca, çok merak ediyorum, Patrikhane’nin, aktardığım öyküye karşı bir öyküsü var mı acaba? Bu kanlı öykü “N’olur canım, olursa oluversin!” diyenlere ithaf olunur!

Kaynak Yayınları

***

ÖKÜMENİK(LİK) NEDİR. NE DEĞİLDİR ? (Hürriyet, 3 Ocak 2009)

Cengiz Çandar geçen ay gene  öfkelenmiş, birilerine acımasızca ağzının payını veriyordu :

“Dışişleri Bakanlığı’nın basına yansıdığı kadarıyla ‘Azınlıklar Raporu”nun bazı gülünç değerlendirmeleri dikkatimi çekti. “Türkiye’de 270’in üzerinde gayrımüslim ibadethanesinin bulunduğu, bunlardan 108’inin Rum Ortodoks azınlığa ait olduğu’ kaydedilmiş ve ‘Patrikhane’ye Ekumeniklik verilmesinin söz konusu olamayacağı’ vurgulanarak Patrik Bartholomeos’un yabancı ülkelere yaptığı ziyaretlerde ‘ekumenik’ sıfatının kullanılmasına müdahale edilmediği” belirtilmiş.

Gülünç. Çünkü: Ekumenik sıfatı, Ortodoks Hristiyanlık ile ilgili. Ta 451 yılında Halkedon Konsülü adıyla bugünkü Kadıköy’de toplanan “Hristiyan Din Adamları Zirvesi”nin kararı uyarınca Konstantinopolis (yani bugünkü İstanbul) Kilisesi’nin konumu “Ekumenik” olarak belirlenmiş. Patrikhane’ye Ekumenik sıfatı verip vermemek, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın yetkisinde olmadığı gibi, işi de değil. Fener Patrikhanesi’nin bu sıfatının yaklaşık 1500 yıllık mazisi var. Dolayısıyla, Patrik Bartholomeus’un yurt dışı ziyaretlerinde “Ekumenik” sıfatının kullanılmamasına müdahale edilmemesi de, Dışişleri’nin gösterdiği bir lütuf olamaz.” (Radikal, 14.12.2008)

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Cengiz Çandar’a cevap verir mi vermez mi, verirse nasıl bir cevap verir, bunu ben bilemem. Ancak, İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ökümenik (“ekümenik” demek yanlıştır) olmadığını savunan ben, politik olmayan “Kilise” görüşünü yazacağım. Ancak bu görüşe Fener Rum Patrikhanesi’nin katılmaması çok doğal.

Bu konuda şimdiye kadar epeyce yazı yazdım. Yeterli olacaklarını düşündüğüm için sadece ikisinin adını vereceğim : “Fener Rum Patrikhanesi Neden Ökümenik Değil” (04.12.04); “Patrikhanenin Ökümenik Olamayışının Kanlı Tarihçesi” (12.12.04). Bu iki yazı ve öteki yazılar birçok site tarafından yayınlandığı için internette de bulabilirsiniz.

Grekçe (Helence) “oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik’in üç anlamı vardır : Evrensel; Bütün kiliseleri içine alan; Evrensel yargılama yetkisi.

Cengiz Çandar’ın da dediği gibi bazı kiliselere ökümeniklik sıfatı MS.451 yılında  Kadıköy Konsili’nde verilmiştir, ancak bu kiliseler arasında  İstanbul Patrikhanesi’nin adı bulunmamaktadır. Kadıköy Konsulü’nde üç kilisenin ökümenik olduğu kabul edildi : Roma, İskenderiye, Antakya. Bu üç kilise İsa’nın üç havarisi tarafından kurulduğu için ökümeniktir. Demek ki ökümenik olmak için ilk koşul bir havari (apostol) tarafından kurulmuş olmak. Havariler tarafından kurulan kiliseye “Apostolik Kilise” de denir.

Fener Patrikhanesi, Aziz Andreas’ın isim günü olan 30 Kasım’ı kuruluş günü olarak kutlamaktadır ama bu sonradan icat edilmiş bir şey.

Daha sonra Batı Roma’nın zayıflaması, Doğu Roma’nın (Bizans’ın) güçlenmesi nedeniyle İstanbul Patrikhanesi ökümenik sıfatına el koyup kullanmaya başlamış ise de bu durum Roma (Papalık) tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Bu red Roma’yla sınırlı değil. Kudüs gibi geleneksel, Atina ve Moskova gibi bölgesel kiliseler tarafından da kabul edilmemektedir. İstanbul’un ökümenikliği Kilise tarafından kabul edilmezken, ABD Senatosu bir madalyon bastırıp üzerine ökümenik  sıfatını yazmıştır.  Evrensel kiliselerin kabul etmediği ökümenik sıfatını Türkiye Cumhuriyeti neden kabul etsin ?

üç YENİ KİTAP

Değerli okurlar, bu yıl (2019) yayımlanan üç kitabımı tanıtacağım bugün: Biri şiir, ikisi siyasal ve yazınsal deneme kitabı. Üç kitabı da şu ortak sunuyla tanıtmak istiyorum.

***

Immanuel Kant’ın tanımıyla aydınlanma:  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayış insan kendi suçudur: Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

***

Atatürk, Kant’an aldığı ilhamla “En hakiki mürşit ilimdir!” demişti. İslamcılar dağa-taşa, otomobillerinin arka camına “Tek mürşit İslamdır!” diye yazan Cumhuriyet ve laiklık düşmanı İslamcı dinciler  akıl ve bilimi kabul etmezler ama siyaset gerektirdiği zaman akla, üstelilk Ortak Akıl’a sığınırlar:  [«İlk kez Parti’nin kuruluş basın toplantısında “Kollektif Akıl”dan söz etmişti R.T.Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“Ak Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse…”

R.T.Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil…Az önce de söyledim. Biz bir kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız… Bu konu gündeme gelirse, oturup, kendi aramızda konuşuruz…Bu konuda konuşmak için çok erken”

R.T.Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir…Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” »  [i]  

Şaşırtıcı değil mi?  R.T. Erdoğan, insanların aklını bir lidere teslim ettiği “Tek Adam” (Başyücelik) rejimini taa 2001 yılında tanımlıyor.

Özdemir İnce

8 Haziran 2019

***

Tekin Yayınevi, Nisan 2019

ORTAK AKILSIZLIK HALLERİ’NE ÖNSÖZ

“Başyücelik Devleti”ne [ii]  “Ortak Akıl Devleti” de denilebilir. Bu  nedenle “Başyücelik Devleti”nin devamı olan elinizdeki kitaba “Ortak Akıl Devleti” adını vermeyi düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Çünkü “Ortak Akıl” düşkünü piyasa bu kirli ve derin bir devleti filozof, erdemli ve çok temiz devlet sanabilirdi. Derken,  “Ortak Akıl”ı akılsızlık olarak tanımladığım  aklıma geldi. Bunun üzerine kitabın adını Ortak Akılsızlık Halleri  koydum. Siz, bu adı,  Ortak Akılsızlık Devleti’nin Halleri  olarak da düşünebilirsiz. Başyücelik Devleti’nde olduğu gibi Ortak Akılsızlık Halleri’nin de konusu : Kişiselleşmiş İktidar ve Kişisel İktidar.

TBMM’nin 2018 güz dönemi  açılış  toplantısında  konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in üzerindeki bütün vesayetleri kaldırdıklarını söylüyor ve kendi Başyücelik vesayet rejiminin  gururuyla dünyaya meydan okuyordu. Vesayetler kalkmaz,  her rejimin, her düzenin kendi vesayeti vardır. Günümüz Türkiyesi tek bir insanın vesayeti altındadır ki eskiden bu rejime “Mutlakiyet” denirdi.

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı kimliğiyle TBMM’de konuşuyor: «Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.» [iii]

Demokratik Cumhuriyet hiç kuşkusuz  bir “vesayet rejimi”dir. Bizzat Anayasa, Parlamento, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı bu vesayetin anayasal organlarıdır. Erdoğan özellikle 2007’den itibaren, Cumhuriyet’in güvenceleri olan  bu vesayet öğelerine karşı savaş açtı. TBMM, Kuvvetler Ayrılığı Rejimi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı toplamı,  R.T.Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, millî iradenin önündeki engeller olmayıp millî iradenin bizzat kendisidir. Kendisi idi!

«Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı» olması rejimin artık  demokrasiden koptuğu  anlamına gelir. Artık “Kişiselleşmiş İktidar” ile “Kişisel İktidar” söz konusudur. Bu iki rejim türünün tanımını Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku adlı kitabından okuyalım:

Kişiselleşmiş İktidar: Kişiselleşmiş iktidar, anayasal düzen içinde, hükümet faaliyetlerinin bireyselleşmesidir. Gerçi, anayasal düzende, tüm yetkiler belli bir kişi, ya da makama tanınmamış olabilir ama, yetkileri kullananın kişiliğinden kaynaklanan nitelikler, kendisine ayrı bir güç kazandırabilmektedir. Başka anlatımla, anayasal düzen içinde, iktidarı kullanma yetkisine sahip olan kadronun lideri, kişisel prestiji ile, iktidarın objektif kullanılışına sübjektif bir unsur katmaktadır. [iv] 

R.T.Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki yönetim tarzı kısmen kişiselleşmiş iktidar sınıfına girer. 2007’den itibaren başbakanlığı ve başbakanlı cumhurbaşkanlığı yıllarını tam anlamıyla kişiselleşmiş iktidar saymak zorundayız.

Kişisel İktidar: Kişisel iktidarda. tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukukî metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yönlendırılmesı bir kişinin iradesine, ya da kaprislerine bağlıdır. [v] 

Cumhurbaşkanı’nın “Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır” ifadesi, hiç kuşkusuz,  kişisel iktidarın bütün dünyaya ilanı sayılabilir.

Kişisel iktidar kurmak isteyen her “otorite heveslisi”; Anayasa’ya, parlamenter  rejime (TBMM) , kuvvetler ayrılığı düzenine, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a ve Yargı’ya karşı savaş açar. Nitekim AKP ve Erdoğan iktidara geldikleri ilk günden bu yana, bu evrensel demokratik vesayete karşı cihat savaşı yapmakta. Son olarak, ayaklar altında çiğnenen Laiklik ilkesinin [vi], AKP belediyelerinin yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkartan Sayıştay’ın  ve Andımız’ı savunan Danıştay üyelerinin başlarına geleni hatırlayınız.

Doğrudur: Cumhurbaşkanı’nın TBMM karşısında söylediği gibi: «Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır.» Yani: Anayasa, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay  “sizlere ömür!” olmuştur.

İnsan ve özgürlükler düşmanı, insanı ve özgürlükleri ezen böylesine bir rejim, ancak, ortak akılsızlığın ürünü olabilir.

Özdemir İnce

10 Kasım 2018

***

EKSİK PARÇA YAYINLARI, Mart 2019

SONUN SONU ÜZERİNE [vii]  

Gazete yazarlığı hayatımda (ki 30 yılı bulur) başta AKP olmak üzere siyasal partileri çok eleştirdim ama hiçbir partinin içişlerine karışmadım. “Şunu başkanlıktan atın, bunu başkan yapın!” demedim. Şimdi de demiyorum, çünkü gazeteci ancak tasvir eder ve yorumlar. Şimdi bakıyorum da kimi gazete yazıcısı, Muharrem İnce’ye “Sen parti kurmalısın arkadaş!” diyor, kimisi ise  Kemal Kılıçdaroğlu’nun adının önüne anlaşılmaz sıfatlar oturtarak  parti başkanlığından indiriyor.

Buna en kibarından “mesleki yozlaşma, mesleki deformasyon” denir ki tükenmişlik alametidir. Ayıptır! Fahişenin müşteriden para almaması da mesleki deformasyondur! Biline!

Amip tabiatlı Ahmet Hakan da “Neden Muharrem İnce’inin ayrı parti kurması şart?” diye remil atıyor! Bre akılsız imam! Muharrem İnce, kurarsa, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı değıl CHP’ye karşı  parti kuracak… CHP’nin tabelasını bile kimse yenemez!

Bir araştırma göre AKP’ye gönül verenler, evlilik programlarını, dizileri seyrediyormuş ama tartışma programlarını, belgeselleri adam yerine almıyormuş. Bu nedenle AKP’ye oy veriyormuş. Hadi be! Araştırma yapacaksan seçmenin gelir kaynak ve biçimlerine göre yapacaksın. Örneğin, mesleksizler, yoksullar neden kendilerini savunmayan, her seçimde kendilerini “kazıklayan” (?) AKP’ye oy veriyorlar. Acaba kazıklanıyorlar mı? Böyle bir düşünce, saplantı ve algıları var mı? Yoksa sarsılmaz bir inanç mı söz konusu? Benim  bu tür yazılarımdan birinden alıntı yapacağım.

Yazının adı : SADAKA EKONOMİSİ AHLAK BOZAR ( Hürriyet, 16 ARALIK 2008).

[Belki inanmayacaksınız ama “Sadaka ekonomisi” deyişinin patenti ekonomistlere değil bana ait.  Gerçi basında  “mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” hesabı yapılmıyor, referans ve göndermeler pek dikkate alınmıyor ama, izin verirseniz, gazete yazıcılığı hayatımda bir kez de ben  biraz kasılayım.

Hürriyet gazetesi Ekonomi Servisi Müdürü Vahap Munyar’a aşağıdaki haber metni dolayısıyla şükran duymam gerekiyor, ki şükran duyuyorum. Yıllardır ileri sürdüğüm bir öngörüyü belge ile kanıtladığı için kendisine teşekkür ederim. Vahap Munyar’ı Birlikte okuyalım (Hürriyet, 05.12.08) :

“Türkiye  Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) çatısı altındaki Anadolu’daki odalardan birinin başkanı, fabrikasına geçici işçiler aldı. Aldığı işçiler geçici de olsa onlardan evraklarını istedi. Kısa sürede sigortalarını yaptırdı. Bir süre sonra geçici işçiler fabrika sahibinin kapısına dayandı:

-Patron bizi neden sigortalı yaptın ?

-Yanlış bir durum mu var ?

-Bizi sigortalı yaptın, ekmeğimizi elimizden aldın.

-Nasıl yani ?

-Elimizde yeşil kart vardı. Ayrıca kömürümüz, gıdamız bedava geliyordu. ‘Yoksul maaşı’ bile aldığımız oluyordu. Sen bizi sigortalı yaptın, hepsi elimizden gitti.

-Ama bakın asgari de olsa artık bir maaşınız var, ayrıca Sosyal Sigorta güvenceniz var…

-Biz anlamayız, derhal kadrodan çıkmak istiyoruz…”]

Benim “sadakacı, tufeyli, asalak, sülük, yoz” adlarını verdiğim bu mesleksiz, lümpen yığışımı nüfusunun  kaç kişi, kaç milyon aile ve kişi olduğunu bilmezseniz “seçimler hakkında” sadece gevezelik edersiniz. Şimdi resmi kaynaklardan bir alıntı yapacağım:

[Devlet 2015’te 15 milyon kişinin yardımına koştu:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor.

2015’te devlet tarafından 3 milyon 18 bin aileye düzenli veya geçici yardımlar yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre bunların 1 milyon 93 bini düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardımlarla ulaşıldığı anlamına geliyor. 2015’te sosyal yardım ve destekler içerisinde en büyük kalemlerden birini 508 bin kişiye verilen 4.3 milyar liralık evde bakım yardımı oluşturdu. Devletin üstlendiği 6.4 milyar liralık Genel Sağlık Sigortası primleri de dikkate alındığında 2015’teki toplam destek 25 milyar liraya ulaştı. Yardım yapılan kişi sayısının tespitinde GSS primi ödemeyenlerin aynı zamanda diğer yardımları da aldığını, dolayısıyla aynı ailelelerin birden fazla destek aldığını dikkate almak gerekiyor. Sosyal yardımlar temel ihtiyacını karşılayamadığı için yaşamını sürdürmekte zorlanan kişi ve ailelere karşılıksız sağlanan ayni ve nakdi destekleri kapsıyor:

1-2015’TE 2.1 MİLYON AİLE YAKACAK DESTEĞİ ALDI:

2-EĞİTİM YARDIMI: 2 MİLYON ÖĞRENCİ:

Yoksul çocukların okula gönderilmesi için Şartlı Nakit Transferi kapsamında ilköğretimdeki erkek öğrenci için aylık 35 TL, kız öğrenci için 40 TL ödeniyor. Ortaöğretimde bu rakamlar sırasıyla 50 ve 60 TL uygulanıyor. 2015’te 2 milyon 18 bin öğrenci için 664 milyon TL ödendi. 2003’ten beri yapılan ödemeler 4.3 milyar liraya ulaştı.

Eğitim materyali: Yoksul çocukların kırtasiye, önlük, ayakkabı gibi okul ihtiyaçları için 2003- 2015 yıllarında 880 milyon lira tutarında yardım gerçekleştirildi.

Öğle yemeği: Yoksul öğrencilere 2003’ten beri öğle yemeği veriliyor. 2015 maliyeti 460 milyon lirayı buldu. 2015’teki ders kitabı desteği ise 240 milyon lira.

3-GIDA VE GİYİM YARDIMI: 681 BİN HANE:

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için her yıl Kurban Bayramı ve Ramazan ayında Sosyal Yardımlaşma Vakıfları aracılığıyla yardım yapılıyor.

4-2015’te 681 bin 364 haneye 251 milyon lira gıda ve giyecek yardımı yapıldı

5-BARINMA YARDIMLARI: 22 BİN HANE:

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan vatandaşlara evlerinin bakım-onarımı, ev eşyası alımı ve kira için ayni ve nakdi yardım yapılıyor. 2015’te 22 bin 98 haneye 79 milyon lira barınma yardımı gerçekleştirildi.

6-SOSYAL KONUT: 29 BİN KONUT:

Sosyal güvencesi olmayan fakir vatandaşlara, geri ödemeli 45 metrekare (1+1) ve 65 metrekarelik (2+1) sosyal konut yapılıyor. Yoksullara sosyal konut projeleri için 2015’te Toplu Konut İdaresi’ne 210 milyon lira aktarıldı. Konutlar 22.5 yıl (270 ay) vadeli satılıyor. 29 bin 271 konutun teslimi gerçekleştirildi.

7-YAKACAK YARDIMI: 2.1 MİLYON AİLE:

İhtiyaç sahibi ailelere 2003 yılından beri her yıl en az 500 kilogram kömür dağıtılıyor. 2015’te 2 milyon 139 bin aileye 2 milyon 609 bin ton kömür dağıtıldı

8-EŞİ ÖLEN KADINLAR: 300 BİN KADIN:

2012 yılının şubat ayından bu yana, muhtaç durumdaki eşi ölmüş kadınlara aylık 250 TL yardım yapılıyor. 2015’te 300 bin 422 kadına 820.5 milyon TL ödendi

9-ASKER AİLESİ: 3 YILDA 214 BİN:

Askerin sosyal güvenceden yoksun ve ihtiyaç sahibi ailelerine aylık 250 lira ödeniyor. 2013’te başlayan uygulama kapsamında son üç yılda 214 bin 793 asker ailesine 463 milyon lira yardım yapıldı.

10-YOKSUL ASKER ÇOCUĞU: 3.803 ÇOCUK:

Muhtaç askerlerin 18 yaşından küçük çocuğuna ayda 100 TL veriliyor. 2015’te haktan yararlanan 3 bin 803 asker çocuğuna 2.3 milyon lira ödendi

11-ÖKSÜZ VE YETİM YARDIMI: 35 BİN ÇOCUK:

Annesi veya babası vefat etmiş, 18 yaşından küçük çocuklardan muhtaç olana aylık 100 TL ödeniyor. 2015’te 35 bin 401 çocuk 22.8 milyon lira aldı.

12-ŞARTLI SAĞLIK YARDIMI: 1 MİLYON ÇOCUK / 202 BİN KADIN:

Yoksul ailelerin çocuklarını düzenli aşılatması ve kontrolü için yardımlar var. Çocuk için aylık 35 TL, hastanede doğum için 75 TL, gebelik dönemi için 35 TL ödeniyor. 2015’te 1 milyon 67 bin çocuk için 344 milyon lira ve 202 bin kadın için 19 milyon lira ödendi.

13-YAŞLI VE ENGELLI AYLIĞI: 1.3 MİLYON YAŞLI:

Yoksul yaşlı ve engelliler ile silikozis hastalarına aylık ödeniyor. Bu kapsamda 2015’te 1 milyon 302 bin kişiye 4 milyar 130 milyon lira ödeme gerçekleştirildi

14-EVDE BAKIM YARDIMI: 508 BİN KİŞİ:

Bakıma ihtiyacı olan yoksul durumdaki engellilere evde bakımları için ayda 887 TL yardım yapılıyor. 2015’te bu yardımdan 508 bin kişi yararlandı. Yıllık ödeme tutarı ise 4 milyar 378 milyon lira oldu.

15-İSTİHDAM YARDIMLARI: 1.584 KİŞİ:

İş görüşmesinde sağlık raporu, fotoğraf gibi giderler için yılda 3 defaya kadar 40-100 TL yardım var. İşe yerleştirilirse bir defaya mahsus brüt asgari ücretin üçte biri kadar para ödeniyor. 2015’te 715 kişiye işe başlama, 869 kişiye de işe yönlendirme yardımı yapıldı.

16-KIRSAL ALANDA SOSYAL DESTEK:

Köylüye süt sığırı, damızlık koyun ve seracılık yardımı yapılıyor. Bu kapsamda yardım, 2015’te 2.3 milyon lira tuttu. Ancak 2004’ten bu yana 1 milyar 83 milyon lira yardım gerçekleşti.

17-SOSYAL HİZMET PROJELERİ:

Engellilere yönelik projeler, sokak çocuklarının rehabilitasyonu, yoksul kadınlara yönelik kurslar bu kapsama giriyor. 2007- 2015 yıllarında bu projelere 584 milyon lira aktarıldı.]

Devlet kaynaklarının verdiği bilgiye göre: Devlet, 17 kalemde 20 milyon insana yardım yapıyor. Yardım alanlar kaçak işçi olarak çalışıp ayrıca para kazanıyor. Bu asalak, sadakacı, amorf yığışım, böylece,  ev yaptırıyor, araba alıyor ve gül gibi geçiniyor. Kendisine bu yaşam ortamını sunan  AKP’den başka bir partiye neden oy versin ? Demek ki AKP’nin çantada keklik 25-30 milyonluk avantacı asalak kitleden 12-15 milyon dolaylarında oyu var.

24 Aralık seçimlerinde AKP 21 milyon 335, 581 oy almış; CHP ise 11 milyon 348,878 oy almış.

Geçirimsiz (imperméable) avantacıların oyunu AKP’den çıkartın  seçimi CHP kazanır.

Seçimin düğümü burada! Ama nasıl çıkartacaksın?

Bir de 22.06.2017 tarihli BirGün gazetesinden alıntı yapacağım:

[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı veriler, Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını ortaya koydu. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında 10 milyon 610 bin kişiye sosyal yardım yapıldı. Toplam yardım miktarı ise 32 milyar 7 milyon TL’yi buldu.

Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bilgi edinme talebi doğrultusunda sosyal yardımlara ilişkin soruları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yanıtlandı.

Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılında 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye sosyal yardım yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla yapılan sosyal yardımlar 22 milyar 499 milyon TL tutarında iken sosyal yardım veren diğer kurumların yardım miktarı ile birlikte toplam sosyal yardım tutarı 32 milyar 7 milyon 123 bin TL olarak gerçekleşti.

Sosyal yardımlardan en çok pay alan ilk üç şehir İstanbul, Şanlıurfa ve Diyarbakır olurken yardımlardan en az pay alan iller Bayburt, Bilecik ve Karabük oldu. En çok ve en az pay alan illerin aldığı yardım miktarları şöyle:

En çok pay alan ilk 3 il:

1-İstanbul 1 Milyar 609 milyon TL., 203 bin 866 aile, 618 bin 611 kişi.

2-Şanlıurfa 1 milyar 46 milyon TL., 155 bin 930 aile, 618 bin 309 kişi.

3-Diyarbakır 1 milyar 4 milyon TL., 136 bin 191 aile, 510 bin 728 kişi.

En az pay alan ilk 3 il:

1-Bayburt 27 milyon 288 bin TL., 4 bin 380 aile, 15 bin 32 kişi.

2-Bilecek 33 milyon 320 bin Tl., 4 bin 376 aile, 10 bin 5 kişi.

3-Karabük 43 milyon 18 bin TL., 6 bin 967 aile, 20 bin 220 kişi.

8 KİŞİDEN BİRİ SOSYAL YARDIMA MUHTAÇ’

Bakanlığın açıkladığı verileri değerlendiren Nazlıaka, bu rakamlara göre Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardıma muhtaç olduğunu ifade ederek “Söz konusu veriler AKP hükümetlerinin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli tablonun, derinleşen yoksulluğun ve kronikleşen işsizliğin resmidir” dedi.

Sosyal yardımların, sosyal devlet anlayışının da temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayan Nazlıaka şunları söyledi: “Sosyal yardımların artmasının bir yönüyle sosyal devletin varlığını ifade etse de diğer yönüyle artan yoksulluğu göstermektedir. Sosyal yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısının azalması demek işsizliğin azalması, gelir dağılımının düzelmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması demektir. Hiç şüphesiz yoksulluk, toplumsal gelişmenin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir. AKP hükümetleri ile birlikte artan sosyal yardımlar; hükümetin, üretim, istihdam, göç, mülteci politikalarını yeniden ve ivedilikle gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece yoksulluğu yönetmeyi amaçlayan sosyal yardımlar sürdürülebilir değildir, uzun vadede yoksulluğa çözüm üretilmediği de ortadadır.”

‘YOKSULLUK SADECE SOSYAL YARDIMLA ÇÖZÜLEMEZ’

Türkiye’de yardımların suiistimal edildiği konusunda ciddi kuşkular olduğunu ifade eden Nazlıaka, yoksulluğun sadece sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini, istihdam yaratıcı politikalar izlenmesi gerektiğini ifade ederek “Bu veriler AKP’nin tarımda, hayvancılıkta, sanayide, turizmde, istihdamda 15 yıllık karnesidir. Görünen o ki çağ atladığını savunan iktidar bırakınız çağ atlamayı; bir alt sınıfa düşmüştür. AKP Türkiye’sinde yoksulluk derinleşmiş, sadaka kültürü yaratılmak için çaba sarf edilmiştir. Ancak yapılması gereken yoksulluğu ‘iyileştirmek’ değil; bir rant alanı haline gelen bu kültürü ortadan kaldırmak; gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmaktır” dedi.]

Yoksulluk kuşkusuz sosyal yardımlarla önlenemez. Ama ve acaba AKP söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyor mu yoksa koşulsuz iktidar dayanağı saydığı bu yığışımın yoksulluk ve yoksunluğunu müzminleştirerek ebedileştirmek mi istiyor? Hiç kuşkunuz olmasın bunu istiyor.  Oy deposu yığışım da iş değil avanta istiyor. Bu böyle biline! Muharrem İnce ve CHP sağlıklı düşündüğü için, yoksulun, işsizin, muhtacın kekli ve çorbalı kıraathaneyi değil de çalışacağı fabrikayı seçeceğini sanıyordu…

Bakın, bu konuda, kilitli akılları, çapaklı gözleri açmak için, 18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde ne yazmışım:

[SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında, Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında, tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşlarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

Adam  “Ekmek elden su gölden çimelim avrat  çimelim!” diyor. Yani “Bol bol sevişip, güsul abdestli yıkanalım” demeye getiriyor. Sen de adama “Çalış!” diyorsun!

Bir başka kötü slogan: “Çocuklar kreşe anneler işe!” Çocuğunu kreşe bırakıp işe gitmek isteyecek kadın %10’u bile bulmaz. Fantezidir!

1965 seçimlerinde Aydın’a gelen TİP lideri “Büyük” Mehmet Ali Aybar, birlikte yemek yerken, aralarında benim de bulunduğum birkaç gence şöyle demişti: “Çocuklar ben görmeyeceğim, siz de görmeyeceksiniz, çocuklarınız da, ama belki torunlarınız…”

Şimdi  aynı cümleyi ben tekrarlıyorum.

***

GENÇLER İÇİN 50 TURFANDA MİİR

VE YAYINLARI, Şubat 2019

Tuhaf bir kitap! İçerik ve biçim olarak “şiir”in son sınırında “klasik şiir”in bittiği yerde başlıyor. Belki de son şiir kitabım. Bundan sonra şiir (miir) yazar mıyım, yazabilir miyim ? Bilmiyorum ! Tadına bakın!


[i] Hürriyet Pazar, 16 Eylül 2001, “AK Parti’nin Kollektif  Aklı”.

[ii] Özdemir İnce, Başyücelik Devleti, Tekin Yayınları, 2018

[iii] Cumhuriyet Gazetesi,  Cumhuriyet, 2 Ekim 2018

[iv] Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku , Beta Yayınevi, 2016, 20.Basım, s.431

[v] Age. S.431

[vi] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 2 ve 4.

[vii] Site, 16 Temmuz 2018