ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

5 MAYIS 1984 AYDINLAR DİLEKÇESİ

Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı 5 Mayıs 1984’te Cumhurbaşkanlığı ve Meclis Başkanlığı’na sunulan “Aydınlar Dilekçesi”nde, aydınlar insan hakları için demokratik taleplerini sıraladı.

Sunuş kısmıyla birlikte 6 sayfa olan dilekçe şöyle:

Türkiye, henüz atlatamadığı en ağır bunalımlarından birini yaşamaktadır. Kuşkusuz, bu büyük bunalımdan toplumumuzun bütün kesimleri, katmanları ve görevlileri ortaklaşa sorumludur. Biz Türk aydınları, eksiklerimizin ve sorumluluğumuzun öneminin ve önceliğinin bilincindeyiz. Bu bilinç, bize toplumumuzun sağlıklı ve güvenli bir düzene geçişiyle ilgili görüşlerimizi açıklama görev ve hakkını vermektedir.

Varolan düzenlemeler ve 2969 sayılı yasanın suç saymadığı çerçeve içinde görüşlerimizi açıklamayı gerekli görüyoruz. Bizler bu sınırlamaları benimsememekle birlikte, bu çerçeve içinde hareket etme durumundayız.

Bizler toplumumuzun akılcı yöntemler kullanarak aydınlık bir geleceğe ulaşacağına coşkuyla inanıyoruz. Bu inançla ve ortaklaşa sorumluluğumuzu üstlenip, kaynağını Anayasa’da bulan dilekçe hakkımızı kullanarak, kamu ile ilgili gözlem, düşünce ve istemlerimizi devletin en yüksek katlarına saygıyla sunuyoruz.

Aşağıda İmzası Bulunanların Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemleri

Demokrasi, kurumları ve ilkeleriyle yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.

Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerinin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız. Halkımız, çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz. Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal varolmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bunun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesini ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim biçimlerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının çağdaş demokrasi anlayışıyla bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması, ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen olan anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı, hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencenin yargısız, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve suçlama ile birlikte başlamalıdır. Her türlü soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık mahkûm oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payının olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için, kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık olması gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasal partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerinin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasal partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerini korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni öneriler kamuya özgürce sunulabilmelidir. Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın en koşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerili ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar. Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkâr etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar da doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

Bu dilekçe, ilgili makama, Avrupa Konseyi’nin Türkiye’deki demokrasi ve insana haklarına ilişkin kararından sonra sunulacaktır. Bunun nedeni, bu dilekçenin verilmesinin çeşitli çevrelerce bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlanmasını veya kötüye kullanılmasını önlemektir.

Bu dilekçe 1300 aydın tarafından imzalanmış olup imzalı kopyalar Ankara, Altındağ 1. Noteri’ne emanet olarak teslim edilmiştir. (ÖG/BB)

Aydınlar Dilekçesi Tam Metni

1300 imzalı Aydınlar Dilekçesinde demokratik düzen için talepler sıralanıyor, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapılıyor.

Ankara – BİA Haber Merkezi

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Bu yazıyı Sartre’ın ölüm günü olan 15 Nisan’da siteye koymayı düşünüyordum. Erteletmeyi beceremezsem, bugün, 13 Nisan’da girecek. Sartre’ın öldüğü 15 Nisan 1980 günü Doğu Berlin’den Paris’e gelmiştim. Birkaç gün kalıp Televizyon Filmleri Pazarı için Cannes’a gidecektim. Bunlar oldu. Daha nice şeyler oldu hayatımızda. Aradan 40 yıl geçmiş. O günlerden Cannes’da yağan müthiş yağmurları ve yazdığım birkaç şiiri hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra Demir Özlü, karısı Ulla ile gelecek Stockholm’dan. Auberge de Venice’de yemek yiyeceğiz. 1920’lerde 30’larda Yitik Kuşağın yuvası Dingo Bar’ı idi bu yer.

İktidarı bırakmama talimleri yapan AKP ve Başyüce’yi tiksintiyle ve acıyla izliyorum buradan. Elbette izlemekle kalmayıp hesaplaşacağım.

Özdemir İnce

**************************

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Cumhuriyet gazetesinde “Sartre ve Biz”[i] başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, bu yazıyı yazmam bir zorunluluk oldu. Şu yaşadığımız günlerde neden Jean-Paul Sartre’a bir yazın ve düşünce pusulası olarak gereksinim duydum? Aslına bakarsanız, Sartre’a her zaman gereksinim duydum. İzinden gittim. Yalnızca şiirlerimi, denemelerimi değil gazete yazılarımı da kendime sorduğum  şu “Sartre olsa nasıl yazardı?” sorusunu omuzlarımda taşıyarak yazdım. Çevirilerimi bile aynı kaygıyı duyumsayarak yaptım. Varoluşculuk, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, kimilerini sandığı gibi bir berduşluk, serserilik, bohem yaşam yöntemi ve tarzı değildir, aksine tam anlamıyla bir sorumluluk felsefesidir: İnsan herkesten, her şeyden sorumludur.[ii] Özgür iradesiyle belli bir sava, düşünceye, ideale bağlanan yazar da “güdülen yazar” değildir. “Savgüden” (angaje; engagé) bir yazarı hiçbir kimse,(içinde yer alsa da)  hiçbir siyasal örgüt güdemez.

Bizim kuşak Sartre ile 1950’lerin ortasında tanıştı. Bu tanışıklığı belgelemek için İstanbul’daki kitaplığımda bulunan Sartre ve varoluşculukla ilgili kitapları bulup indirdim. Altı çizilmiş satırlar, sayfa kenarlarına yazılmış notlar, yıllar sonra buluşan iki sevgilinin gençliğini, geçmişini hatırlatıyordu. Sartre’ın Türkçe yayınlanan ilk kitabı Gizli Oturum’dan [iii] iki adet vardı kitaplıkta: Birini Nihat Ziyalan Eylül 1955’te bana armağan etmiş. Nihat 17-18 yaşında, ben 18-19 yaşımda. İkinci kitabı ben 3 Mayıs 1958 günü, Sartre’ı İngilizceden okuması dileğiyle Ülker Müdüroğlu’na armağan etmişim.Ülker o sırada 19-20 yaşında. Ülker yoldaşla üç yıl sonra evlendik.

Gizli Oturum’da Oktay Akbal’ın önsözü ile Oğuz Peltek’in Varoluşculuk Hümanizmadır [iv] adlı küçük kitaptan yaptığı özet çeviri çok önemlidir. Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün (Güney) ve ben taa 1955’te, Başyüce Hazretlerinin buyurduğu gibi “Tek Parti Diktatoryası”nın (!) kurduğu devlet yayınevi (MEB Yayınları) sayesinde, Mersin ve Adana’da Sartre ve Varoluşculuk konuşuyoruz. Şu feleğin işine bak!  1920’lerde canlanarak kök salan Türkiye aydınlanması,  karşı devrimci Demokrat Parti’nin iktidarına (1950) karşın devam etmekte. Edebiyat, şiir, resim, sinema, müzik, tiyatro alanlarında aydınlanma patlamaları… Yaşayan bilir. Kitaplığımdaki, konuyla ilgili  en eski kitaplardan biri Jochaim Ritter’in Varoluş Felsefesi .[v]

Bizde İkinci Dünya Savaşı sonrası demokratik muhalefet hareketleri kımıldamaya başlarken,  Fransa ve dünyada 1945 güzünden itibaren Jean-Paul Sartre moda olmaya başlar. Varoluşçuluk artık heryerdedir. Sartre Çağı başlamıştır. Saint-Germain-des-Prés’nin, kahvelerin, “Cave”ların [vi]  ve cazın şanlı dönemi başlamıştır.Varoluşculuk üzerine konferanslar birbirini izler. Bunlardan en ünlüsü  de Maintenant (Şimdi) adlı “Club”te verilen ve L’existantialisme est un humanisme  (Varoluşculuk Bir Hümanizmadır) adlıyla kitap olarak yayınlanacak olanıdır. Bu sırada Sartre giderek siyasetle ilgilenmeye başlar ve Marksizm’e yönelir. Bir süre sonra Komünistlerle arasına kara kedi girer. Artık hayatının sonuna kadar “siyaset”ten kurtulamayacaktır (siyasete angaje olacaktır)..

Bu sırada Türkiye’de de tuhaf şeyler olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sona  erer ermez, daha 1946 yılında, Varoluşculuk ülkemizi de onurlandırır. Olan-biteni Asım Bezırci’den okuyalım: [vii]

«Varoluşçuluğun yankıları, savaş ertesinde, yurdumuzda da kendini gösterir. Dergilerde bu konuda çeşitli çeviriler, tanıtma yazıları çıkar. 19.5.1946’da Tercüme dergisinde, “Yeni Görüşler” başlığı altında, varoluşçuluğu tanıtmak istiyen bazı çeviriler yayımlanır. Sabahattin Eyuboğlu,  Sartre’m “Les Temps Modernes”de çıkmış bir yazısını çevirir. (Aynı yazının bir başka çevirisi de 1.2.1946 günlü İstanbul dergisinde basılır.) Oğuz Peltek ile Erol Güney Merleau Ponty’den, Simone de Beauvoir’dan, D. Aury’den çeviriler yaparlar. Ayrıca, Sartre’dan «Existentialisme Bir Hümanizmadır» adlı konuşmayı kısaltıp özetliyerek Türkçeye aktarırlar. 1.5.1959 da A dergisi [viii] «Varoluş Filozofları ve Varoluşçuluk Özel Sayısı» nı çıkarır. Behçet Necatigil Rilke’den, Selâhattin Hilâv Heinemann’dan, Turan Oflazoğlu Nietzche ve Heidegger’den, Asım Bezirci Sartre’dan, Demir Özlü (Karl) Jaspers’den, Onat Kutlar (Gabriel) Marcel’den, Önay Sözer’le Sina Akşin Kierkegaard’dan, Refik Cabi Berdiaeff’ten bazı parçalar çevirirler. Bu ortaklaşa çalışmaların dışında, dergi ve gazetelerde, zaman zaman tekil çeviriler, inceleme ve eleştiriler yer alır. Demir Özlü’nün, kısa yazıları yayımlanır.»[ix]

Mümkün olsaydı, Asım Bezirci’nin [x] Sartre kitaplarını ve  hakkında yayınlanan yazıları kapsayan  listesini buraya aktarmak isterdim. Sartre aralarında Gizli Oturum olmak üzere birçok oyununu, öykü ve romanlarını 1950’den önce yazmış. İlk kez 1944 yılında sahnelenen Gizli Oturum (Huis Clos) 1950 yılında dilimizde yayımlanmış. 1946 yılında yayımlanan L’exitantialisme est un humanisme, Gizli Oturum’unTürkçe baskısınıniçinde yer almış… Birçok yapıtı 1955-1964 yılları arasında Türkçe yayınlanmış. Bu şunu gösteriyor ve kanıtlıyor:  1950 kuşağının gençleri bilgisayarın, internetin, faksın, cep telefonun bulunmadığı bir “basılı kağıt” dönem ve ortamında dünya edebiyatını çok yakından izlemekte ve “çok satar” tuzağına düşmeden gerçek edebiyatın başyapıtlarını tanımaktadır. Küçücük yayınevleri de dünya edebiyatını yakından izlemekte ve kitaplar veresiye basılıp   1 ve 3 lira dolaylarında satılmaktadır.

Yazgıdır: Sartre ve Varoluşculuk tartışmasına katılan fedailerin çoğu bugün unutulmuştur. O dönemde Oktay Akbal, S.Eyuboğlu, Behçet Necatigil tanınmış yazarlardır, Prof.Dr.Hilmi Ziya Ülken tanunmış bir bilim adamıdır ama  günümüzün büyük yazarları olan Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil  daha (belki) ilk kitaplarını yayımlamamış çaylak takımı içinde yer almaktadırlar. Ama tamamı 1945 yılında başlayan Sartre Çağı’nın rüzgarıyla kanatlanmış ve Cumhuriyet dönemi yazınının mimarları olmuşlardır.

Daha sonraki yıllarda Sartre, Camus ile birlikte ülkemizde yayımlanmayı sürdürdü. Can Yayınları J.-P. Sartre’ın  çok önemli romanlar, öyküler ve denemelerini yayınladı [xi]. Ama 1960’larda yapılan tartışmalar giderek tavsadı. Bu arada  Ithaki  Yayınları, Sartre’ın felsefi başyapıtı  Varlık ve Hiçlik’(L’être et le néant, 1943) 2009 yılında yayınladı. Bildiğim kadarıyla geleneksel “sükut” ile  alkışlandı. Ama ben fakir Hürriyet gazetesinde «Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik”i»[xii]  başlıklı bir yazı yayımladım. Bu arada Denis Bertholet’nin  İthaki yayınevi tarafından 2009 yılında  yayımlanan Sartre biyografisi son derece önemlidir. Varoluşculuk’un yazınsal ve felsefi boyutları üzerine yapılan tavsayıp neredeyse sona erdi ama Sartre’ın kitapları dilimize çevirilerek yayınlanmayı sürdürdü.

***

 Varoluşculuk düşüncesinin (“felsefesi” demek istemiyorum), “ Varlık özden önce gelir” (“L’Existence précède l’essence”)  düşüncesine dayanır. Bu, Sartre’cı varoluşculuğun temel cümlesidir. Daha sonra Sartre “İnsan kendini nasıl yaparsa öyledir” der. Dinsel inanca göre insan Tanrı’nın bir tasarımıdır (projesidir). Yani insanın  varlık  (iskeleti, eti,kanı, kemiği, organları…)  ile özü (ruh, doğa, yaratılış, yapı, maya, hamur) birlikte dünyaya gelir. İnsan kendi özüne müdahale edemez. Tanrı, insanın özünü (essence) önceden tasarlamıiş ve onu bu modele göre bir varlık (l’être) olarak yaratmıştır.

Varoluşculuk bu görüşü, daha doğrusu dinsel inancı kabul etmez. “İnsan önce bir varlık (l’être) olarak doğar ve daha sonra yaşadığı çağ ve ortam içinde kendi özünü (‘essence), bilinçlendikçe  kendi elleriyle inşa eder (kurar, yaratır)” der. Benim deyişimle “İnsan, kendini insan yapar!”  Varoluşculuğun “Varlık, özden önce gelir! (l’existence précède l’essence) formülü bu ilişkiden kaynaklanır. Sartre, Egziztansiyalim bir Hümanizma’da insanın yaptığı seçimlerle hayatının anlamını kendisinin belirlediğini söyler.[xiii]  “Varlık özden önce gelir” tersi ile (Öz varlıktan sonra gelir) formülü, dinsel kaderciliği reddeden tam anlamıyla dünyevî ve laik bir dünya görüşüdür.

Son olarak varoluşculuğun temel direği olduğu kadar en büyük anlaşılma sorunu içeren  “Engagement” ve “litterature engagée” kavramlarına değineceğim. Sartre, kurduğu ve günümüzde de Gallimard Yayınevi’nın kanatları altında yayımlanan Les Temps Modernes adlı derginin ilk sayısında (Ekim 1945) bir sunu yazısı yayımlamıştı. Bu yazı Situations, II’nin başında bie manifesto gibi yer alır. Önemi gereği 5 Mart 2019 günü siteme [xiv] (İsmet Birkan çevirisiyle) koyduğum bu metin varoluşcu savgüden (savgüder) edebiyatın amentüsü gibidir. 23 kitap sayfası tutan bu metin ancak bir Sartre kitabı içinde yer alabilir. 1994 yılının aralık sayısında Varlık dergisnde  yayımlanan bu metin, 1961 yılında yayınlanan bir kitapta[xv] yer alan sünnetli ve traşlı  bir çeviriyi onarmayı amaçlıyordu. Bu konuda çıkan tartişmada yazdığım yazıları Mevsimsiz Yazılar [xvi] adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

“ENGAGEMENT” (Savgütme, savgüdüm): Varoluşcu anlamda, kesinlikle “Güdülme”, “Güdümlü olma”, “Bir şeye söz verme” anlamı yok. Belki “Bağlanma” olabilir ama “Kendi özgür seçimi (iradesi) ile bir “şey”e bağlanma anlamında.

“LITTÉRATURE  ENGAGÉ (Savgüden, savgüder, sav güdücü edebiyat): Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyoruz. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da olumlu yönü.

Bu arada Sartre kitaplığımda ilginç bir kitap buldum :  Ego’nun aşkınlığı. [xvii] İlginçliğin ilk nedeni: Çevirmen Serdar Rifat Kırkoğlu’nun bir felsefeci olarak 30 sayfalık bir giriş metni yazmış olması. Sartre konusunda mükemmel bir yazı. İkincisi: Benim okurken sayfa boşluklarına yazdıklarım: “Tanrı’nın ve dinin tartışılmadığı, bunların yasa ve toplum baskısıyla korunduğu bir toplumda özgürlük yoktur.”  /  “İnsan özgürlüğün ne olduğunu bilmeden özgürleşemez.” / “Özgürlük = Felsefi+ siyasal.” /  “Tek Tanrı insanın özgürlüğünü elinden aldı.” Yazı konusu olacak başlıklar.

Ülkemizde neredeyse her eğilimden yazarın kullandığı, Marksist- varoşcu kökenli “Çağına tanık olma” deyişi var.Yüklenmeyi, eylemeyi içerir. Somut konuşalım: Kendini inşa etmiş gerçek insan yaşadığımız dünyada (dünyaya) tarafsız (nötr) kalamaz. Derginin bana ayırdığı yer tamamlandı Aşamam. Siz bu arada benim sitedeki yazıyı ve “Edebiyat Nedir?”i [xviii] okuyun. İlerde, bir yerde mutlaka buluşuruz.

ÖZDEMİR İNCE


[i] 5 Mart 2019

[ii] Dostoyeski.

[iii] Jean-Paul Sartre, Gizli Oturum, Çeviren: Oktay Akbal, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları (Modern Tiyatro Eserleri Serisi), 1950

[iv] L’Existantialisme est  un humanisme

[v] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, 1954.

[vi] Mahzen, yer altı gece kulübü.

[vii] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[viii] 1950 kuşağının en önemli dergisi. Google’dan araştırıız.

[ix] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[x] Asım Bezirci (1927-2 Temmuz 1993), İnceleme yazarı, eleştirmen. 1927 yılında Erzincan’da doğdu. 2 Temmuz 1993  günü Sivas’ta Madımak Oteli’nde İslamcılar tarafından yakılarak öldürüldü.1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek gazetesinde politik fıkralar yazmaya başladı. 

[xi] Aydınlar Üzerine ; Bulantı ; Duvar; Edebiyat Nedir? ;Özgürlük Yolları 1 / Akıl Çağı ;Özgürlük Yolları 2 / Yaşanmayan Zaman;  Özgürlük Yolları 3 / Yıkılış ;Öznellik Nedir? ; Sözcükler . 

[xii] Hürriyet gazetesi, 19 Temmuz 2009

[xiii] Dans L’existentialisme est un humanisme, Sartre explique que l’être humain, par ses choix, définit lui-même le sens de sa vie (l’existence précède l’essence).

[xiv] (www.ozdemirince.com)

[xv] Sabahattin Eyuboğlu – Vedat Günyol, Çağımızın Gerçekleri. Çan Yayınları 1961, s.71

[xvi] Doğan Kitap, 2002. S.199-214

[xvii] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, 2016 (Birinci Basım)

[xviii] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir? , De Yayınları, 1967; Can Yayınları, 2017 (8.basım).

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

Bugün okuyacağınız yazı 25 Nisan 2010 günü Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Aradan 9 yıl geçmiş. Yazıda öngördüğüm belaların neredeyse yüzde sekseni gerçekleşmiş. Gerçekleşti. Yerel seçim öncesi Başyücelik yönetiminin tavrından anlıyorum ki Saraylı zat 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde başarılı olursa eksiklerini tamamlayacak ve Necip Fazıl Kısakürek’in talimatlarının tamamını yerine getirecek.

Saraylı eğer 31 Mart günü bozguna uğrarsa ne yapacağını 1 Nisan 2019 gününün ilk saatlerinde görmeye başlayacağız.  Delfi (Delphoi) Bilicisi olmak istemiyorum.

20’li yaşlarımda “Que sera, sera”  diye bir şarkı vardı, Doris Day söylerdi: “Que sera, sera / Olacak, kaderde ne varsa / Geleceği görmek elimizde değil.”

Delfi Bilicisi olmak istemiyorum ama yaşadığımız 17 yıla bakıp geleceği göremiyorsak, yuh olsun bize!

Özdemir İnce

27 Mart 2019

***

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

NASIL olacağını bilmeden kendi adıma başkanlık sistemine olumlu oy veremem.

1. ABD usulü tam başkanlık sistemi mi olacak?

2. Yoksa Fransa usulü yarı başkanlık sistemi mi?

Anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın aklından ve gönlünden geçen ABD tarzı bir tam yağlı başkanlık sistemi. Olabilir, o zaman gene iki sorum var?

1. Alaturka bir “Küçük Amerika” başkanlık sistemi mi?

2. Yoksa ABD örneğine uygun bir başkanlık sistemi mi?

SEÇMEK İSTER MİSİNİZ?

1. Alaturka “Küçük Amerika” başkanlık sistemi: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nı halk doğrudan doğruya seçecek, TBMM’nin yanı sıra (belki) uyduruk bir Senato da olacak. Başkan, Bakanlar Kurulu’nu bizzat seçecek; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu seçecek; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’nin Başkomutanı olacak; Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bizzat seçecek; bütün illerin valilerini, kaymakamlarını, polis müdürlerini seçecek; dilerse, Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi referandum yapıp kendini ebedî başkan seçtirecek; ölümünden sonra yerini, Suriye’de olduğu gibi oğluna ya da damadına bırakacak.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

2. ABD tarzı başkanlık sistemi: Türkiye’deki iller ABD eyaletleri gibi özerk olacak ya da Türkiye 8-10 eyalete bölünecek. Türkiye ister 81 ister 15 eyalet olsun, her eyalet kendi valilerini ve temsilciler meclislerini seçecek. İstanbul’da (artık Ankara başkent olarak kalamaz) senatosu ve temsilciler meclisi ile bir Kongresi olacak.

Her vilayetin kendi Anayasası, kendi yasaları, kendi vergi idareleri olacak; her vilayet kendi eğitim-öğretim sisteminde özerk olacak; kendi polis teşkilatını ve şeriflerini seçecek. Bu yerel polis teşkilatlarına paralel olarak bir de Federal Polis teşkilatı kurulacak. MİT’in adı CIA’ya çevrilecek ve başkanı doğrudan TC Başkanı’na bağlı olacak.

Başkan mebzul miktarda danışman kullanacak ve dış politikayı bizzat yönetecek.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

ANADOLU BİRLEŞİK CEMAHİRİYYESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı bu ölçüde değiştirileceğine göre mevcut Anayasa’nın değiştirilmez ilk dört maddesi değiştirilecek ve bu vesile ile Laiklik ilkesi ya tamamen kaldırılacak ya da yerine Ilımlı İslam ilkesi ikame edilecek.

Bu da yetmez: Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları yürürlükten kaldırılacak; medrese, tekke ve zaviye açmak, kılık kıyafet serbest bırakılacak.

Türkiye başkanlık sistemini kabul ederse, bunların hepsi olacak. Ancak özerk il ya da eyaletlerin hepsi böyle bir sistemi kabul etmeyecekleri için türlü-çeşitli bir Türkiye olacak!

Bazıları laik, bazıları ılımlı İslam! Devletin adı da “Anadolu Birleşik Cemahiriyyesi” olarak değiştirilecek. Haydi, hayırlı ve uğurlu olsun! (Hürriyet, 25 Nisan 2010)

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

Değerli Müdavimler, bugün “Aydınlanmış Toplumlar Neden Geriler?”  başlıklı yazısıyla değerli dostum Sadık Usta’yı konuk edeceğim. Sadık Usta benim çok önemsediğim, dikkatle izlediğim bir yazar, bir felsefeci ve yazar.

Sadık Usta kim, ne gibi işler, yayınlar yaptı ? Bunları internet alanında kolayca bulabilirsiz. Bir de bir sitesi var. Bigi ve ilginize!

Özdemir İnce

19 Mart 2019

***

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

İnsanoğlu, bilmemekten kaynaklanan biat kültüründen bilinçli hizmetkarlığa nasıl evrildi… Tevekkül kültüründen bezginliğe nasıl vardı… Batıl inançtan çok bildiğini sanan cehile nasıl dönüştü… Feodal kültürden kozmopolit kültüre nasıl iltihak etti…

Ufukta nasıl bir Ütopya olmalı?

İki bilim insanı…

MaxHorkheim ve TheodorAdorno… İkisi de 20’li yıllarda Alman ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde akademisyen…

Horkheimer, Adorno’dan daha yaşlıcave her ikisi de Frankfurt Okulu olarak bilinen “eleştirel teorinin” kurucularından…

Varlıklı bir aileden gelen Horkheimerbaşarılı bir akademisyendir, etkindir ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de başkanıdır. Doktorasını de en yüksek dereceyle bitirmiştir: “summa cum laude”.

TheodorAdorno da varlıklı bir aileden gelir; sosyolog, müzik kuramcısı ve müzisyen… Müziğin dışında felsefedir ilgi alanı. Kant ve Aydınlanma onun en önemli araştırma alanıdır.O da Horkheimer gibi Frankfurt Goethe Üniversitesi’nin en parlak akademisyenlerinden biridir…

İkisi de solcu veYahudi kökenlidir. Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde ülkelerini terk etmek zorunda kalırlar…

Savaş döneminde araştırmalarını devam ettirirler. Aydınlanma felsefesinin, daha doğrusu çağdaş düşüncenin ve kültürün merkezi olan Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın nasıl olur da Nazi barbarlığına, ikinci dünya savaşı gibi insanlık dışı bir sapkınlığa kapılabildiğini tartışıp durmuşlar yazılarında…

Sonra savaştan sonra Almanya’ya yeniden umutla dönmüşler… Heyhat! Yeni bir barbarlıkla değil, fakat egemen sınıflara tabi olan, bir parça çıkarı için her şeyinden vazgeçen, sözüm ona eleştirel, fakat yeni düzenin “çağdaş” aleti olmuş, akademiyi, bilimi, düşünceyi, ilkeleri yeni hurafelerin, yeni batıl inançların hizmetine sunan ve hatta bunu hâlâ düzeni değiştirmek adına yaptığını yemin billah iddia eden pragmatist bezirganlarla karşılaşmışlar…

Konumuz Horkheimer ve Adorno’nunyaşamları değil…

“Aydınlanma ve çağdaşlaşma hamlelerine rağmen toplumlar neden geriler” sorusuna yanıt aramak…

Toplumlar Neden Geriler”

Onlar gibi birçok insan da kara kara düşünmekte ve bir sorunun yanıtını aramaktadır: Nasıl olur da insanlık, Aydınlanmadan, çağdaşlaşmadan, eğitimden, uğruna savaşılan ve canlar verilen hak ve kazanımlardan sonra ve hatta içinde bulunduğumuz “bilim çağına” rağmen bu kadar barbarlığı, eski ve yeni batıl inancı, eski ve yeni hurafeleri, zalimliği, vicdansızlığı, boğazlaşmayı bağrından çıkarabilmektedir…

Lafı uzatmayalım… Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok bölgesinde kapkara bir dalga yükseliştedir. Sadece etrafımıza bakmak bile bunu görmeye yeter…

Emperyalizmin bütün dünyada kışkırttığı kozmopolit kültür, köksüzlük, bencillik, yabancılaşma, dincilik,yabancı düşmanlığı, ırkçılık, etnik bölücülük hayatımızın her alanını ve hatta çocuklarımızın geleceğini biletehdit eder hale gelmiş…

Bilimsel ve eleştirel akıl,yenidenVoltaire’in bahsettiğikör bir deliğe saklanmış… Bilim teknolojiyle özdeşleştirilmiş, teknolojik buluşlarsa basit birer araca dönüştürülmüş ve daha iyi yönetmenin, daha kolay kontrol etmenin birer aracına indirgenmiş.

Kapitalist sistemin yoklukla terbiye ettiği, rekabet içinde hırçınlaştırarak bir kurda dönüştürdüğü insanoğlu, ne yazık ki düşünsel açıdan da barbarlaşıyor. Devrimci burjuvazi, 18. ve 19. yüzyılda aydınlatarak önemli oranda çağdaşlaştırdığı insanı, yeniden hurafelere, bağnazlıklara, batıl inanca boğarak yeni mezheplerin, yeni cemaat ve tarikatların kulları haline getiriyor. Bu gelişmelerin ışığında dünyada ve Türkiye’de yeniden bir Aydınlanmaya ihtiyaç duyulduğu da çok açık…

Aydınlanma Ama nasıl?

Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant, konusu “Aydınlanma Nedir” olanbir deneme yarışmasına gönderdiği metinde Aydınlanmayı en özlü olarak şöyle tarif etmişti:

“Sapereaude!”Güdülmekten kurtul, “Aklını kullanmaya cesaret et!

Bu sloganın neredeyse tıpa tıp aynısını Kant’tan 30 yıl önce ünlü Fransız Aydınlanmacısı DenisDiderot da yazmıştı. Diderot, Aydınlanmacı filozofu, “önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden; onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden sadece kendisine ait olan özel bir felsefe oluşturan” olarak tarif etmişti.

Şimdi yeniden hem Horkheimer ve Adorno’nun hem de günümüzün insanın haklı olarak sorduğu soruya gelelim:bu cehalet, bu batıl inanç, bu gerilik, bu barbarlık bütün bu Aydınlanma sürecine rağmen nasıl boy vermektedir. Türkiye’deyse,bu kadar çağdaşlaşma hamlesine ve Atatürk devrimlerine rağmen bu gerilik, cehalet, zalimlikler nasıl yeniden ortaya çıkmaktadır?

İnsanlık geçmişten bir şey öğrenmiyor mu? Tarih hep tekerrür etmek zorunda mı?

Kant ne diyordu, “Aklını kullanmaya cesaret et!” Eğer bu çağrı, cansız, içi boş ve ruhsuz bir ritüele dönüşmüşse, o zaman hem misyonunu yerine getiremez hem detarihsel rolünden sapmış demektir.

Aydınlanma düşüncesi, devrimci burjuvazinin, kralların, aristokratların ve kilisenin iktidarını yıkmak için ortaya sürdüğü devrimci bir felsefeydi. Ne var ki burjuvazi iktidara geldikten sonra Aydınlanma sürecini paydos etti. Artık Aydınlanmaya ihtiyaç yoktu, sadece sermayenin ihtiyacı olan bilimin ve teknolojinin yaratıcılığına ve dünyayı fethetmeye kalkışan burjuvazinin sözüm ona uygarlaştırıcı gücüne güvenilmeliydi…

Adorno ve Horkheimer de buna dikkat çekiyorlar. Ne zaman, 50’li yılların başında. Onlar, Aydınlanmanın devam ettirilmesi gerektiğini, aksi taktirde insanlığın yeni yıkımlarla karşılaşacağını vurguluyorlardı ki haklılar… Bugün geldiğimiz aşama bunu epey haklı çıkarıyor…

Sonuç ortada: her yerde bilim ve teknolojiyi mükemmel derecede kullanan yamyamlar ordusu…

Dolayısıyla biz de diyoruz ki “HerAydınlanma aydınlanmak değildir!”

İki nedenle?

Birincisi, 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanmasının önemli filozofları (Voltaire, Diderot, Holbach, Helvetius, Kant, Hegel vs.) insanoğlunun içinde bulunduğu toplumsal koşulların nedenini, onun aklını kullanamamasına bağlıyor ve bu durumdan kurtuluşun çaresini deonun aklına sahip çıkmasında buluyorlardı. Halbuki bu yetmez. Bunu açmak için zaman makarasını biraz geriye sarmak, yani insanoğlunun bilgiye ve bilince nasıl ulaştığına bakmak gerekir.

İnsanoğlu bilgiye, Aydınlanma filozoflarının düşündüğü gibi dışsal bir aktarımla veya salt gözlemle değil, bizzat yaşadıkları deneyim ve etkinlikleriyle ulaşmaktadır. Bilgi, insanın (öznenin) içinde bulunduğu maddi dünyasını bizzat değiştirdiğinde kendisini ona teslim etmektedir. Örneğin, mızrak sapı haline getirilen basit bir odun parçasını alalım. Araç yapmasını öğrenmeye başlayan insanoğlu, basit bir ağaç parçasından mızrak sapı yaratırken onu zaman içinde yontmasını öğrenmektir. Yontma sürecinde o,hangi türodunun daha kolay ve zor yontulduğunu bizzat kendi deneyimiyle öğrenecektir. Her yontma işleminde sadece odunun niteliklerini öğrenmemekte, aynı zamanda onu yontmak için ne türden taş ve nesneler kullanması gerektiğini de kavramaktadır. Demek ki insanoğlu hayatını kolaylaştırmak için yarattığı nesneleri ve aletleri onları işleyerek tanımakta ve hakkında bilgiye sahip olmaktadır.

Kısacası insanoğlu bilgiye ancak bir şeyi dönüştürerek sahip olmaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, çünkü o güne kadar bütün filozoflar bilgiye bu sayede ulaşıldığını üç aşağı beş yukarı saptamışlardı. Ancak bu bakış açısı tek taraflıdır. Çünküsadece, öznenin doğadaki bir nesnenin bilgisine sahip olma yöntemini açıklamaktadır.

Ancak işin çetrefilli kısmı bu andan itibaren başlamaktadır. Özne, yani insanoğlu bir odun parçasını yontmak suretiyle ondan bir mızrak sapı yaratırken, aslında kendisini yontmaktadır. Kendisini yontarak mızrak sapı yapamayan bir insandan mızrak sapı yapabilen bir insana dönüştürmektedir.

Buradaki felsefi bakış açısı şudur: Özne,gerçek bilgiye,bizzat kendi pratiği içinde ulaşabilir. Yani insanoğlu kendi aydınlanmasını bizzat kendi pratiğiyle sağlayabilir. İnsanoğlu, içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmeden onun hakkında bilgiye sahip olamaz, yani aydınlanamaz. Aydınlanmak, insanoğlunun kendi dünyasını, içinde bulunduğu toplumsal ve şahsi konumunu kavraması ve değiştirmesideğil midir? O halde aydınlanmak isteyen insan, daha doğrusu aydınlatılması gereken insan, bizzat kendi emeği olan, bizzat kendi pratiği olan bir aydınlanma faaliyeti içinde olmalıdır.

Örneğin, günümüzde siyasetle uğraşan sıradan bir insanı ele alalım. İçinde bulunduğumuz şu kriz günlerinde, kozmopolit düşünceyle, bireycilikle, gerici ideoloji ve bölücülükle mücadele etmek isteyen her insanın, bir başka insanı aydınlatmadan aydınlanması mümkün değildir. Başkasını aydınlatmak isteyen insan, önce kendi aydınlanmalıdır. Çünkü insanoğlu, zincirleme bir şekilde, herkes en yakınındakini aydınlatarak aydınlanmaktadır. Biz bir insana içinde bulunduğu durumu anlatırken, aslında bir odun parçasından mızrak sapı yaratıyoruz. Fakat bu arada biz de bir “kalas” olmaktan kurtuluyoruz. Basit bir odun parçası nitelikli bir nesneye (mızrak sapı) dönüşürken, onu işleyen “kalas” da basit bir insandan nitelikli (mızrak yapmasını bilen) bir insana dönüşmüş olmaktadır.

Demek ki aydınlanma faaliyetinin ikili bir yönü vardır. Birincisi, insanının kendi aydınlanması, ancak bir başkasını aydınlatmasıyla mümkündür; ikincisiyse bir insanın aydınlanması, onun dışsal, bir başkasının ona doğruları anlatmasıyla değil, fakat onun bizzat kendi pratiği içinde bilinçlenmesiyle mümkündür. Bu işlem bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Aydınlanmak, bir başkasını aydınlatmaktır, aydınlatırken de onun bizzat kendisinin aydınlanmasıdır. Diyalektik bir süreçtir bu.

Peki bu nasıl olmaktadır?

Gerici düşünce ve ideolojinin etkisi altında bulunan bir insanı etkilemek, onu dönüştürmek ve aydınlatmak onun kafasındaki hurafeleri yıkmak, önyargılarınıaçıklamak, ona başka bir dünyanın olduğunu göstermektir. Yani aydınlatmaktır. Bunu yaparken de aydınlatılan şahsın önyargılarını bilmek, kafasındaki hurafeleri tanımak, bunlara karşı argümanlar geliştirmek, ona bilgi taşıyarak eski görüşlerinden kurtulmasını sağlamaktır. Bunu yaparken aydınlatan insanın kendisi araştırma yapmakta, tartışarak düşüncelerinin sistemleştirmekte ve bu arada kendisi de gelişmektedir. Yani aydınlatanın kendisi de aydınlanmaktadır.

Bu bakış açısı ne yazık ki kavranamadığı için filozoflar, düşünürler sürekli eğitime vurgu yapmış, bunun planlarnı yapmış, kitaplar yazmış ama esas dönüşümün kitlelerin, yani halkın bizzat kendi pratiği içinde olacağını kavrayamamıştır.

Ne zamana kadar?

Karl Marx “Feuerbach Üzerine Tezler” başlığıyla not ettiği görüşlerini, yani yeni bir felsefeyi, praksis felsefesini ilan edene kadar. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünde, yığınların, onlara dışardan bilgi taşıyarak veya onlara anlatarak değil, onların bizzat kendi dünyalarını değiştirirken değiştiklerini açıklamaktadır. Bu bakış açısı felsefe tarihinde bir devrimdir ve dolayısıyla burjuvazinin 19. yüzyıla kadar savunageldiği Aydınlanma düşüncesinin önemli oranda aşılmasıdır.

Burjuvazi kitlelerin sokağa inmesini, siyasette etkin olmasını bir yere kadar istemektedir; onların devrimci dönüşümler için harekete geçmesini bir yere kadar istemekte ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra onların siyaset sahnesinden çekilmesini emretmektedir.

Bir bakıma kitlelerin yeniden sömürü çarkının içine hapsolmasını arzulamaktadır. Dünya tarihinin bütün devrimlerini, gerçek ve sonuna kadar giden devrimler olup olmadığını bu açıdan sınayabiliriz. Köylüleritarlalara, işçileri fabrikalara, kentliyi mahalle kahvelerine, öğrenciyi okul ve kampüse hapseden ve onları siyasi pratikten ve yönetim işlerinden uzak tutan devrimler, bir noktadan sonra donup taşlaşmıştır.

Eleştirel aklı ve devrimci dönüşümün ilkesi olan sorgulama silahını elden bırakan toplumlar, yeniden en geri düşüncelerin hareket alanı haline getirilmiştir.

İkinci nedense şudur: Aydınlanma, Kant ve Diderot’ya göre aklın kullanılması değil miydi? Batıl inanca, hurafelere, gelenek ve alışkanlıklara itiraz etmek değil miydi? Güdümlülükten kurtulmak değil miydi?

O halde Aydınlanma kültürü, kendinde sürekli devrimler gerçekleştiren bir duruma dönüştürülmelidir. Aydınlanma, salt ideolojik-düşünsel-kitaplardaki bir mücadele değildir, durmaksızın devam eden toplumsal dönüşümdür. Aydınlanma sadece dinci gericiliğe değil, fakat aynı zamanda günümüzün modern batıl inancına, geleneklerine ve alışkanlıklarına karşı da duruştur.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde geçmişten gelen dinci hurafelerle kapitalizmden kaynaklanan günümüzün modern hurafeleri üst üste bindi…

Bilim ve teknolojiyi çok iyi kullanan; çağdaş ve sözüm ona kişilikli milyonlarınyeniden ve gönüllü bir şekilde egemenlerin hizmetine girdiklerine şahit olmuyor muyuz? Eskiden tevekkül kültürü dincilikle sağlanırdı, bugün bu hem dincilikle hem de birbirinden farklıbinbir türlü aygıtla (eğitim, sosyal medya, yasalar) pekiştirilmektedir.

90’lı yılların post modern akımlarının artık esamisi okunmuyor, fakat onların akla saldırarak düzledikleri yollarda barbarlığı meslek edinmiş IŞİD-vari örgütler törensel geçitte bulunuyor…

Burjuvazi kitlelere siyaseti yasaklayarak, devrimci ütopyalara ket vurarak çağdaşlaşmanın kültürel ayağını yok etti; bununla birlikte irade göstermenin, direnme gücünün ve eleştiri kültürünün de temelini yok etti. Bunun bir başka sonucu ise siyasi yorgunluk, bezginlik, hayal kırıklığıdır. Buna Odatv’deki bir (29 Mayıs 2016) yazımızda dikkat çekmiştik.

Eğer Aydınlanma, günümüzün sorunlarına yanıt veremezse, bir bakıma kendi devrimci ilkesini günümüze uyarlayamazsa, ilericiliği tahrip eden yan etkilerini görmezden gelirse, o zaman bu açıklar, zaaflar karşıtları tarafından kullanılır.

İlericilik, kendisini sürekli aşmayı gerektirir, yoksa gerçekliği temsil etme hakkını kaybeder ki Adorno ve Horkheimer’in önemli saptamalarından biri de budur…

Aydınlanma sadece dinci anlayışlardan kaynaklanan batıl inanca karşı mücadele değildir…

Bugünün ihtiyacı yeniden sorgulamayı, eleştirmeyi ve direnmeyi bilmektir…Tabii ki ütopyalara uzanmaktır…

Günümüzün en önemli sorunlarından biri, teknolojiye, bilime, kitle iletişim araçlarının sözüm ona “aydınlatıcı” işlevine koşulsuz inanmak ve güvenmektir.

Ütopyadan Korkmak

Toplumculuğun, eşitliğin ve özgürlüğün diyarına yönelik korku; aşıldığı, tepelendiği, mezara gömüldüğü, üstüne beton döküldüğü sanılan düşüncelerin, ideolojilerin, mitolojik hezeyanların, ataerkil yaklaşımlarınyeniden hortlamasına neden oldu.

Bugün büyük bir başarı kazandığını düşünen dincilerin, kapitalizmin binbir türlü oyunuyla daha da kökleşen sömürü düzeninin sadece basit bir aracı olduğunu kavraması uzun sürmeyecektir. Günümüzün emperyalizmi, küresel sermaye, istisnasız her olguyu araçsallaştırarak kendi konumunun payandası haline getirmektedir.

Bundan bir çıkış yolu olmalı… Fakat aklın ve hümanizmin yolu olmalı bu…

Tüketim ve rekabet hırsının olmadığı, başkasının sırtına basarak yükselmenin, rakibini yok etmeye odaklanmış ve yırtıcı bir karakterin olmadığı bir dünya…

Gülün gül ile tartıldığı bir dünya… Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini değil, fakat sevgiyi, sanatı, sporu, gülücükleri, selamı, sevecen bakışları, dokunuşları, dürüstlüğü ve açık yürekliliği paylaşanların dünyasını paylaşan bir toplum…

Doğanın yasalarını keşfetmek, doğal olayları kavramak, doğanın gizemini çözmek mümkündür, ancak bunun yolu insanoğlunun kendi önyargılarıyla, kendisinin oluşturduğu batıl inançla, tabularıyla, aşılması gereken gelenek ve görenekleriyle hesaplaşmasıyla mümkündür.

Bilimi ve aklı önemsemek… Yaratıcılığı teşvik etmek, kültür, sanat ve sporu özendirmek… Dostluğu, diğerkamlığı ve paylaşmayı içselleştirmek ve yeni kuşaklara aşılamak; başkasının mutluluğunu paylaşmasını bilmek, benimsemek; kıskançlığı, hazımsızlığı ve bencilliği tenden uzak tutmak; Platon’un dediği gibi ortaklaşa duymak, dinlemek, görmek, izlemek ve tatmak…

SADIK USTA

JEAN-PAUL SARTRE / LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI

JEAN-PAUL SARTRE  /  LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI[i]

“Kültürel Bir Sorun Olarak Siyasal Yozlaşma” başlıklı dosyamız işinde yer alan yazılar ve bu bağlamda sorulan sorulara verilen yanıtlar, yazarlar ve okurlarımız arasında yankı uyandırdı. Yazılar, yanıtlar ve sohbetler şu nokta üzerinde yoğunlaşıyor: Yazmak bir eylem ise, okumak bir eylem ise, son beş yılın hızlandırdığı değişen koşullarda, yazan insan, okuyan insan ne yapacak? “Ne yapmalı?” sorusunu oluşturan “ne” ve “yapmalı” sözcükleri, bu sorunun sorulmasını gerektiren koşulların olağan koşullar olmadığının da belirtisi. Bu soru, yazma eyleminin ve yazarın varlığına, varoluşuna yöneliyor: Yazar yalnızca yazan bir ‘kalemefendisi’ midir, yoksa, bunun yanı sıra ve gerçekten yazar kalarak, bir toplumsal aydın mıdır?

Söz konusu soru ve bu soruya vermeye çalıştığımız yanıt, bizi, ister istemez, İkinci Dünya Savaşı sonu ortamına ve bu ortamda bu türden bir sorunun ve yanıtının peşine düşen Jean-Paul Sartre’a götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her alanda bozulan “oyunun kuralları”na koşut olarak edebiyat alanında da bir tür durum muhasebesi yapmak zorunluluğunu duyan Jean-Paul Sartre, 1946 yılında, Les Temps Modernes {Modern Zamanlar) adlı edebiyat, felsefe ve siyaset dergisini çıkarmaya başladı (dergi hâlâ yayınlanıyor). Yazı kurulunda, Sartre’dan başka, Raymond Aron, M. Merleau-Ponty, Simone de Beauvoir, Michel Leiris, vb. yazar ve aydınlar yer alıyordu. Dönemin dünya sorunları karşısında ‘tavır alma’yı ilke edinmiş Fransız sol aydınlarının kürsüsüne dönüşen dergi günümüze kadar ağırlığını hissettirmeyi başarmıştır.

Jean-Paul Sartre’ın bu sayımızda yayınladığımız “Les Temps Modernes’i Sunuş” yazısı, derginin programını ve ilkelerini oluşturan nitelikleriyle, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Situations ll’nin başında yer alan sunuş yazısı dilimizde ilk kez eksiksiz olarak, “engagé” ve “engagement” kavramlarının doğru yorumlarıyla birlikte yayınlanıyor. (Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047)

                                                                       ***

                              LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ [ii]

Bütün burjuva kökenli yazarlar, sorumsuzluğun baştan çıkarıcı çekimine kapılmışlardır; öyle olmasa, bu tutum yüz yıldan beri edebiyat âleminde gelenek haline gelmezdi. Yazar, eserleriyle onlara karşılık aldığı ücret arasında pek seyrek olarak ilişki kuruyor. O, bir yandan yazıyor, söylüyor, iç çekiyor; öte yandan da ona para veriyorlar. Görünüşte hiç ilgisiz iki olay… Yazar, bu durumda, dese dese, “iç çekmem için bana maaş bağlamışlar” diyebilir ancak.  Dolayısıyla, kendini, çabasının karşılığını alan bir işçiden çok, bir tür burslu öğrenci sayıyor.

Onu bu kanıya, Sanat için Sanat ve Gerçekçilik akımlarının kuramcıları getirip bağladı, İkisinin de aynı kökenden gelip aynı amaca yöneldiği yeterince görülebiliyor mu acaba? Birincilerin öğretisini izleyen yazarın baş kaygısı, hiçbir şeye yaramayan eserler üretmek oluyor: Eser köksüz ve amaçsızsa, yazarına pekâlâ yeterince güzel görünebiliyor. Böylece yazar toplumun kenarına çekiyor kendini; daha doğrusu, orada sadece tüketici niteliğiyle yer almaya razı oluyor: Tam burslu öğrenci gibi yani! Gerçekçi’ye gelince, o da tüketmekten geri durmuyor elbette. Üretmeye gelince, o ayrı mesele: Kendisine bilimin yararlılık kaygısı taşımadığı söylendiği için, o da bilim adamının bu kısır yansızlığına erişmeye çabalıyor. Gerçekçi yazarın, betimlemek istediği çevrenin “üzerine eğildiği” az mı söylendi bize? Üzerine eğiliyormuş! Kendisi nerede peki? Havada mı? İşın aslı şu: Kendi toplumsal konumu hakkında kafası karışık, ücretini ödeyen burjuvaziye karşı çıkamayacak kadar korkak, ama onu çekincesiz kabul edemeyecek kadar da zihni ve bilinci açık olduğundan, çağını yargılamayı seçmiş ve bu yolla, deneycinin deney sisteminin dışında olması gibi, kendisinin de çağının dışında kaldığına kendini inandırmıştır. Böylece, saf bilimin çıkar gözetmez yansızlığı gelip, “Sanat Sanat İçindir”cilerin temelsiz, köksüz sanat anlayışlarıyla birleşiyor. Flaubert’in hem saf üslupçu, biçime tutkun bir yazar, hem de Doğalcılığın (naturalisme) babası olması bir raslantı değil. Goncourt Kardeşlerin hem iyi gözlemci, hem de sanatlı yazma ustası olmakla övünmeleri de…

Devralınan bu sorumsuzluk mirası birçok kafayı bulandırmış, rahatsız etmiştir. Bu insanlar, edebiyatla ilgili olarak, vicdanlarının rahat olmamasının sıkıntısını yaşıyorlar ve yazı yazmanın hayran olunacak bir uğraş mı, yoksa gülünç ve bayağı bir komedi mi olduğunu pek iyi kestiremiyorlar. Eskiden yazıcı (şair) kendini peygamber filan sanırdı ki, bu onurlu bir konumdu. Ardından lanetlendi, dışlandı, parya oldu; eh, bu da fena sayılmazdı. Ama günümüzde, bir uzman durumuna düştü! Artık otel defterlerine, adının karşısına, meslek olarak “edebiyatçı” sözcüğünü, garip bir iç rahatsızlığiı  duymadan yazamaz oldu. Edebiyatçı, yazın adamı: Bu iki sözcüğün bir araya gelmesi, kendi başına, insanı yazmaktan tiksindirmeye yetiyor. Bir Ariel  [iii], bir Vesta rahibesi [iv] geliyor akla, ya da bir “yaramaz çocuk”, hatta haltercilere veya para koleksiyoncularına akraba kendi halinde bir manyak… Bütün bunlar oldukça gülünç şeyler, insanlar savaşırken, yazın adamı yazıyor. Bir gün bununla övünüyor, kendini ideal değerlerin bekçisi gibi hissediyor; ertesi gün bundan utanç duyuyor, edebiyatın özel bir tür yapmacıklığa, özentiye çok benzediğini düşünüyor. Yazdıklarını okuyan burjuvalar karşısında, kendi onur ve haysiyetinin bilincinde; ama kendisini okumayan işçilerin karşısında, 1936’da Maison de la Culture’de görüldüğü gibi, aşağılık duygusuna kapılıyor. Paulhan’m terörizm diye adlandırdığı olgunun kökeninde işte bu aşağılık kompleksi var; gerçeküstücüleri (üstgerçekçileri) , geçimlerini sağlayan edebiyatı hor görmeye sevk eden de aynı duygu. Önceki savaşın ardından, bu çığırda özel bir lirizm yaşandı. En iyi, en “lekesiz” yazarlar, kendilerini en çok aşağılayacak şeyleri herkesin önünde, yarışırcasına itiraf ediyorlar ve burjuvaların kınamalarına hedef olunca, bundan doyum sağlamış görünüyorlardı: Sonuçları bakımından az-çok eyleme benzeyen bir yazı ortaya koymuş oluyorlardı böylece. Fakat bu bölük pörçük girişimler, sözcüklerin günden güne değer yitirmesine engel olamadı. Önce söyleme sanatı (retorik), ardından da dilin kendisi bunalıma girdi. Son savaşın hemen öncesinde, edebiyatla uğraşanların çoğu, sadece bülbül olmaya razı olmuşlardı. Nihayet, üretmeye duyulan tiksintiyi son kerteye vardıran birkaç yazar çıktı; bunlar ağabeylerinden de öteye geçerek, sadece yararsız bir kitap yayınlamakla üzerlerine düşeni yapmış olmadıklarına karar verdiler ve tüm edebiyatın gizli amacının dili yıkmak olduğunu ve buna ulaşmak için de çok konuşup hiçbir şey söylememenin yeterli olduğunu savundular. Sonu gelmez bir laf seli biçimindeki bu suskunluk bir süre moda oldu ve Hachette’in dağıtım şirketi, garlardaki kitaplıklara, kalın kalın romanlar biçiminde konmuş suskunluk hapları dağıttı. Bugün ise öyle bir noktaya varılmış bunuyor ki, kalemlerini Alnıanlara kiraladıkları için kınanan veya cezalandırılan kimi yazarların acı dolu bir şaşkınlığa düştüklerini görüyoruz: “Ne oluyoruz?” diyorlar. “İnsanın yazdığı şeyler kendisini bağlar mıymış?”

Biz yazmaktan utanmak istemiyoruz; bir şey söylemeden konuşmak da. Zaten istesek de başaramayız. Kimse de başaramaz. Her yazının bir anlamı vardır, yazarın oraya koymayı düşlediği anlamdan çok uzak olsa bile. Gerçekten de bize göre yazar ne Vesta rahibesidir, ne de Ariel; ne yaparsa yapsın, “işin içindedir”; çekilebileceği en uzak köşeye dek damgalanmış, bulaşmış, batmıştır. Bazı dönemlerde sanatını entipüften sesli biblolar üretmekte kullanmış ise, bu bile bir gösterge demektir: Edebiyatta ve elbette toplumda da, bir bunalım yaşanıyordur; ya da yönetici sınıflar, gidip devrimci kitlelere katılmasın diye, fark ettirmeden onu böyle bir “lüks” etkinliğe doğru gütmüşlerdir. Burjuvalara o kadar lanet yağdıran ve toplumsal mekanizmadan uzağa çekildiğini sanan Flaubert bizim için yetenekli bir rantiyeden başka nedir ki? Onun o titiz sanatının arkasında, Croisset’deki rahat yaşam, bir annenin veya yeğenin sevecen ilgi ve özeni, sıkı bir düzen, tıkır tıkır işleyen bir ticari girişim; düzenli olarak paraya çevrilen kuponlar yok mu? Bir kitabın, bir kurum gibi sorgulanan ya da bir nesne olarak istatistiklere sokulan bir toplumsal olay haline gelmesi için uzun yıllar gerekmez; zaman içinde biraz geriye gitmekle, onun da döneminin çeşitli eşyalarına; mobilyası, giyimi, şapkaları, taşıtları ve besin maddelerine karışarak orada yerini aldığı görülür. Tarihçi bizim hakkımızda da şöyle diyecektir: “Şunu şunu yiyorlardı, şöyle şöyle giyiniyorlardı ve şunları okuyorlardı.” İlk demiryolları, kolera salgını, Canut’lerin [v]    ayaklanması, Balzac’ın romanları, sanayinin gelişmesi… Bunların hepsinin, Temmuz Monarşisi [vi]   denilen dönemin karakterini belirlemede aynı şekilde payları vardır. Hegel’den beri bütün bunlar çok söylendi ve tekrarlandı; biz şimdi bundan pratik sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

Yazarın elinde çağından kaçmak için hiçbir olanak bulunmadığına göre, kaçmaya kalkışacak yerde onu sımsıkı kucaklamasını istiyoruz; çağı onun tek şansıdır: ikisi de birbiri için yaratılmışlardır. Balzac’ın 48 günleri [vii]  karşısındaki kayıtsızlığına, Flaubert’in Komün olayı karşısındaki korkulu anlayışsızlığına, “yazık olmuş!” diyoruz; ama onlar için yazık olmuş: Önlerine çok büyük bir fırsat çıkmış, ama onlar bunu bir daha yakalayamamak üzere kaçırmışlar. Biz ise çağımızın hiçbir şeyini kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel çağlar vardır, ama bizimki budur; bu savaşın, belki de bu devrimin içinde, bu hayat verilmiştir bize, yaşanmak üzere. Sakın bundan, bir tür “halkçılık” (popülizm) havariliği yaptığımız sonucu çıkarılmasın; tam tersini savunuyoruz. Halkçılık, son gerçekçilerin yaşlılıklarında doğmuş zavallı, güçsüz çocuğudur ve bu haliyle o da bir “oyundan kaçma” denemesidir. Biz ise, tam tersine, oyundan kaçılamayacağma inanıyoruz. Dilsiz olsak, taş parçaları gibi sessiz dursak bile, bu eylemsizliğimiz gene de bir eylem olurdu. Hayatını Hititler üzerine romanlar yazmakla geçiren bir adam, tutum almaktan böyle kaçınmasıyla, gene de bir tutum almış olurdu. Yazar çağının içinde, bir duruma yerleşmiş olarak yer alır: Her sözün yankıları vardır, elbette her sessizliğin de… Ben Flaubert ile Goncourtları, Komün’ün ardından gelen kanlı cezalandırma dalgasından sorumlu tutarım, çünkü bunun engellenmesi yönünde bir satır bile yazmamışlardır. Bu onların işi değildi, denecek. Calas davası [viii]    Voltaıre’in işi miydi? Dreyfus’ün mahkûmiyeti Zola’nın işi miydi? Ya da Kongo’nun yönetimi Gide’in işi miydi? Bu yazarların her biri, yaşamının özel bir anında, kendi yazar sorumluluğunu, doğru olarak değerlendirmiştir. Alman işgali de bize kendi sorumluluğumuzu öğretti. Madem ki yalnız varlığımızla, varoluşumuzla bile çağımız üzerine etkide bulunuyoruz, öyleyse bu etki bilerek ve isteyerek yapılacaktır diyoruz. Burada bir noktaya açıklık getirmek gerek: Bir yazarın, kendi gücü ve yeteneğinin elverdiği ölçüde, geleceği hazırlamak kaygısıyla hareket etmesi az rastlanır bir durum değildir. Fakat, belirsiz, bulanık, kavramsal bir gelecek var ki, tüm insanlığı ilgilendiriyor ve hakkında da fazla aydınlanmış sayılmayız: Tarihin sonu var mı? Güneş bir gün sönecek mi? 3000 yılında sosyalist rejimlerde insanın durumu nasıl olacak? gibi…

Biz bu düşleri bilim-kurgu romancılarına bırakıyoruz. Bizim ilgi ve çabamızın konusu, kendi çağımızın geleceği olmalıdır. Bu pek sınırlı, çağdan zor ayırdedilebilen bir gelecektir — çünkü bir çağ, bir insan gibi önce bir gelecek demektir. Çağın içinde yer alan girişimlerden, sürmekte olan çalışmalardan, kısa veya uzun vadeli tasarılardan; çağın ayaklanmalarından, kavgalarından, umutlarından kurulu bir gelecek: Savaş ne zaman bitecek? Ülke nasıl yeniden kalkındırılıp donatılacak? Uluslararası ilişkiler yeniden nasıl düzenlenecek? Hangi toplumsal reformlar yapılacak? Gerici güçler zaferi kazanacak mı? Devrim gerçekleşecek mi ve bu nasıl bir devrim olacak? Biz işte bu geleceğe sahip çıkıyoruz ve başkasını da istemiyoruz. Elbette bazı yazarlar var ki, kaygıları daha az güncel, görüşleri bizimki kadar kısa değil. Aramızda dolaşıyorlar, ama burada yoklarmış gibi. Peki, nerede bunlar? Torunlarının torunlarının yanma gitmişler; oradan dönüp bu çağı, bizim çağımızı seyrediyorlar! Yok olup gitmiş ve tek kurtulan canlar olarak kendilerini bırakmış saydıkları bu çağı!.. Ama yanlış hesap içinde bu kişiler: Ölümden sonra gelecek ünün temelinde hep bir yanlış anlama vardır. Gelip kendilerini bizim aramızdan seçecek olan o torunlar hakkında ne biliyorlar ki? Ölümsüzlük korkunç bir sığınma yeridir: Bir ayak mezarın öte yanında, bir ayak beri yanında… Böyle yaşamak hiç de kolay değildir. İnsan günlük işleri nasıl çekip çevirebilir, onlara bu kadar uzaktan bakarken? Nasıl tutkuyla bir kavgaya katılabilir, zaferin zevkini nasıl tadabilir? Öyleyse, her şey eşdeğerli onlar için. Bize bakıyorlar ama görmüyorlar: Onların gözünde çoktan ölüp gitmişiz! Ve çağlarına boşverip, hiçbir zaman görmeyecekleri insanlar için yazdıkları romanlarına dönüyorlar. Hayatlarını ölümsüzlüğe çaldırmış bu yazarlar!

Biz ise çağdaşlarımız için yazıyoruz; dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz; bu, onu öldürmenin en sağlam yolu olurdu. Bir gün yok olacak olan, etten ve kandan, gerçek gözlerimizle bakıyoruz dünyamıza. Davamızı temyizde kazanmak istemiyoruz; ölümden sonra itibar iadesi de bizi hiç çekmiyor: Davalar burada, şimdi, biz hayatta iken kazanılır ya da kaybedilir.

Fakat bir tür edebi göresellik öğretisi kurmayı da düşünmüyoruz. Saf tarihsellik bizim beğenimize uygun değil. Zaten Bay Seignobos’un tarih kitaplarından başka yerde saf tarihsellik var mı ki! Her çağ, insanlık durumunun bir yönünü keşfedip dile getirir. Her çağda insan, Öteki’nin, aşkın, ölümün, dünyanın karşısında kendini yeniden tanımlar ve ne olduğunu yeniden belirler. Partiler F.F.I’ün [ix]   silahsızlandırılması veya yenik İspanyol cumhuriyetçilerine yardım gibi konularda kapıştığı zaman, işte bu metafizik seçim, bu biricik ve mutlak tasarım üzerine oynanır tüm oyun… Böylece, kendi çağımızın biricikliği içinde tutum alarak, sonunda ebedi olana ulaşmış oluruz. Bu tür toplumsal ve siyasal tartışmaların içinde yatan ebedilik değerlerini çıkarıp göstermek zaten yazar olarak bizlerin görevidir. Ama biz bu değerleri gidip anlaşılır bir gökyüzünde aramaya kalkmayız; onlar ancak kendilerini saran güncellik içinde ilgiye değer bizim için. Göreselci olmak şöyle dursun, biz açıkça ve vurgulayarak belirtiyoruz ki insan “mutlak” bir varlıktır. Ama zamanının ve çevresinin içinde, dünyasında, öyledir. Mutlak olan, bin yıllık tarihin bile değiştiremeyeceği şey, onun şu anda ve şu koşullar konusunda aldığı, şu benzersiz, yerine başkası konamayacak karardır. Mutlak, Descartes’tır: Öldüğü için artık önümüzde olmayan; kendi çağının içinde yaşayıp elinin altındaki araç ve olanaklarla günü gününe onun üstüne kafa yormuş; öğretisini, bilimlerin o çağdaki belli bir durumundan yola çıkarak kurmuş; Gassendi, Catesus ve Mersenneİe tanışıp ilişkiye girmiş; çocukluğunda şaşı gözlü bir kıza âşık olmuş; savaşa da katılmış, ayrıca bir hizmetçiyi gebe bırakmış; genel olarak “yetke” (otorite) ilkesine değil de özel olarak Aristoteles’in “otoritesine” saldırmış; ve silahı alınmış olsa da yenilmemiş olarak, kendi zamanında bir kilometre taşı gibi dikili duran adam… Göresel olan ise “Descartes’çılık” (cartesianisme)’tır: Yüzyıldan yüzyıla dolaştırılan, içinde herkesin ne koyduysa onu bulduğu, gezintisever felsefe. Ölümsüzlük peşinde koşarak bulamayız ebediliği; eserlerimizde, kadidi çıkmış, bir yüzyıldan öbürüne kolayca geçebilecek kadar içleri boşalmış ve önemleri yitmiş birkaç genel ilkeyi yansıttık diye “mutlak” olamayız. Olacaksak, çağımızın kavgalarına tutkuyla katıldığımız, onu tutkuyla sevdiğimiz ve onunla birlikte mahvolmayı gönüllü olarak kabul ettiğimiz için oluruz.

Özetlersek, niyetimiz, bizi çevreleyen toplumda bazı değişiklikler meydana getirilmesine katkıda bulunmak. Değişiklik deyince, ruhlarda değişmeyi kastetmiyoruz, ruhların yönetimini memnuniyetle, özel bir müşteri kitlesine sahip yazarlara bırakıyoruz. Materyalist olmamakla birlikte, ruhla bedeni hiçbir zaman birbirinden ayırmamış olan ve sadece  ayrıştırılamaz bir gerçekliği, yani insan gerçekliğim tanıyan bizler, insanın hem toplumsal durumunu hem de kendi kendisi hakkındaki tasarımını değiştirmek isteyenlerin yanında yer alıyoruz. Bu nedenle, gelecek siyasal ve toplumsal olaylar konusunda, dergimiz her durum ve olay için ayrı ayrı tutum alacak. Bunu siyasal açıdan yapmayacak, yani herhangi bir partinin hizmetine girmeyecek; fakat ortadaki savlardan her birinin esinlendiği insan tasarımını ortaya çıkarmaya çalışacak ve kendi savunduğu tasarıma uygun olarak fikrini söyleyecek. Verdiğimiz sözü tutabilir, görüşlerimizin birkaç okuyucu tarafından paylaşılmasını sağlayabilirsek, bundan öyle aşırı bir gurur da duymayacağız; sadece, mesleki vicdanımızı tekrar rahatlatabilmiş olmanın ve edebiyatın bizim için, aslında hiç çıkmamış olması gereken, öz çığırına geri dönüp yeniden bir toplumsal işlev olduğunu görmenin mutluluğuyla, kendimizi kutlayacağız.

Peki, ortaya çıkaracağınızı iddia ettiğiniz o insan tasarımı nedir? denecek. Yanıtımız şöyle olacak: Bu tasarım sokaklarda dolaşıyor ve biz de onu açığa çıkarmak iddiasında değiliz; yalnız onu biraz belirginleştirmek istiyoruz. Bu tasarıma ben “totaliter” diyeceğim. Fakat bu terim pek yerinde bulunmayabilir; son yıllarda hayli karalanmış; insan kişiliğini değil baskıcı ve anti-demokratik bir devlet biçimini nitelemek için kullanılmış olduğundan, burada bazı açıklamalarda bulunmak gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki burjuva sınıfı, entelektüel bakımdan, “çözümleme zihniyetini” kullanmasıyla tanımlanabilir; bu kafanın başlangıç postulası ise, bileşik nesnelerin, zorunlu olarak, basit öğelerin bir düzen içinde bir araya gelmeleri şeklinde tanımlanmaları gerektiğidir. Bu ilke vaktiyle, burjuvazinin, elinde, Eski Rejim’in kalelerini yıkmak için bir saldırı silahı olarak kullanıldı. Her şey çözümleme konusu oldu: Aynı atılım içinde, havayla su öğelerine; insan zihni kendisini oluşturan izlenimlerin toplamına; toplum da içindeki bireylerin toplamına indirgendi. Bütünler silindi; birleşimlerin raslansallığı içinde meydana gelen soyut toplamalar olup çıktılar. Gerçeklik, ayrışma işleminin en sonunda elde kalan terimlere sığındı. Bu en alttaki öğeler —bu da çözümleme zihniyetinin ikinci temel varsayımı— ister serbest durumda bulunsunlar, ister çeşitli bileşiklere girsinler, temel niteliklerini ve özelliklerini, hiç değişmemecesine koruyorlardı. Böylece, oksijenin, hidrojenin, azotun; zihnimizi oluşturan en ilkel izlenimlerin “değişmez doğası” gündeme geldi; değişmez “insan doğası” kavramı ortaya çıktı. Çemberin çember olduğu gibi, insan da insandı; öyle yaratılmıştı, öyle kalacaktı. Birey ister tahtlara çıkarılsın, ister sefalete batırılsın, özünde hep kendisiyle özdeş kalıyordu, çünkü bir tür oksijen atomu gibi tasarlanmıştı: Hidrojenle bırleşıp suyu, azotla birleşip havayı oluşturan, ama ıç yapısı bunlardan hiç etkilenmeyen bir nesne. İnsan Hakları Bildirgesi bu ilkelere göre hazırlandı. Çözümleyici kafanın tasarladığı toplumun içinde, “insan doğası”nın taşıyıcısı, katı ve ayrışmaz bir parçacık olan birey, konserve kutusunun içindeki bezelye taneleri gibi yer alır: Yusyuvarlak, içine kapanık, iletişime kapalı. Bütün insanlar eşittir: Yani hepsi insan özünden eşit olarak pay alırlar. Bütün insanlar kardeştir: Kardeşlik, ayrı moleküller arasında edilgin bir bağdır; çözümleyici kafanın tasarlayamadığı bir eylem veya sınıf dayanışmasının yerini tutar. Kardeşlik ilişkisi, çözümleyici toplumda bireylerin basitçe, mekanik olarak yan yana konmuş olmalarını maskeleyen, sadece duygusal ve dıştan verilen bir ilişkidir. Bütün insanlar özgürdür. Tabii, insan olmakta özgürdürler! Bunun anlamı, politikacının eyleminin tamamen olumsuz (negatif) olması gerektiğidir: Onun işi insan doğasını yapmak, biçimlendirmek değildir; gelişip açılmasını köstekleyen engelleri kaldırsın, yeter… Böylece, Tanrıya, doğuma ve soya, yaşa vb. bağlanan ve insanlar arasında doğal olarak farklılıklar bulunduğu fikrine dayanan çeşitli “hakjarı” yıkmak arzusunda olan burjuvazi, güttüğü davayı çözümleme zihniyetinin amacıyla birleştirerek, bu işte kullanmak üzere “evrensel” (veya “tümel”) mitosunu kurdu.  Çağdaş devrimcilerin aksine, burjuvazi isteklerini ancak sınıf bilincinden vazgeçmek pahasına gerçekleştirebildi: Kurucu Meclis’teki Tıers-Etats  [x]   temsilcileri kendilerini sadece “insan” sayıyorlardı ve tam da bundan ötürü burjuva idiler.

Yüz elli yıl sonra, çözümleme zihniyeti hâlâ burjuva demokrasisinin resmi öğretisi; yalnız artık bir savunma silahı haline gelmiş bulunuyor. Eski Rejim’in kuramlarının “sentetik” gerçekliğini görmemezlikten geldiği gibi, şimdi de sınıf gerçeğini görmeyi reddetmek, burjuvazinin çok işine geliyor. Ortada hâlâ sadece insanlar görmekten ve ne kadar çeşitli olursa olsun, bütün durumlarda insan doğasının özde aynı kaldığını öne sürmekten vazgeçmiyor; ama bunu proletaryaya karşı yapıyor. Ona göre, bir işçi her şeyden önce bir insandır —herkes gibi bir insan. Anayasa bu adama oy hakkı ve düşünce özgürlüğü sağlamışsa, o da kendi “insan doğasını” bir burjuva kadar dile getirebilecek, gerçekleştirebilecektir. Bazı polemikçı yazarlar çok kez burjuvayı, kendi ayrıcalıklarını savunmaktan başka düşüncesi olmayan asık suratlı bir hesap adamı olarak betimlemişlerdir. Aslında insan burjuva doğmaz, kendini burjuva kılar; bunu, kolektif gerçekliklerin algılanmasını dışlayan, belli bir çözümleyici dünya görüşünü bir daha bırakmamak üzere benimseyip, herkese de kabul ettirmeye yeltenmek suretiyle gerçekleştirir. Demek ki burjuvanın savunması, bir anlamda, sürekli bir durumdur; burjuvazinin kendi varlığından ayrılmaz. Fakat kendini hep hesap biçiminde dışa vurmaz; burjuvanın kendine kurduğu dünyanın içinde kalenderlik, özge-severlik, hatta yüce gönüllülük gibi erdemlere de yer bulunur. Ancak burjuvanın iyilikleri, bireyde ete kemiğe bürünmüş sayılan evrensel insan doğasına yönelik kişisel eylemlerdir. Bu anlamda, ancak ustaca bir propaganda kadar etkili olabilirler; zira bu iyiliklerden yararlanan kimse onları, sunuldukları koşullarda, yani kendisini bir insan bireyinin karşısında —onun gibi tek— bir başka insan bireyi olarak düşünmek koşuluyla, kabul etmek zorundadır. Burjuvanın iyilikseverliği, “insan sevgisi”, kardeşlik masalını besleyip sürdürmeye yarar.

Fakat bir başka propaganda daha var ki; yazar olduğumuza ve bunun ajanlığını bilinçsiz olarak yazarlar yaptığına göre, bizlerı özellikle ilgilendiriyor. Yukarda eleştirdiğimiz, yazıcının sorumsuzluğu.efsanesi de kaynağını çözümlemeci zihniyetten alıyor. Burjuva yazarlar kendilerini kutudaki bezelye taneleri gibi gördüklerinden, öteki insanlarla aralarındaki dayanışma bağları da onlara sadece mekanik bir şey, yani basit yanyana konmuşluk durumu olarak görünüyor. Yaptıkları işi yüce bir edebi görev, bir büyük misyon saysa-lar bile, kendilerinin ve eş-dostlarınm “doğasını” betimlemekle bu görevi yerine getirmiş olduklarını düşünüyorlar: Öyle ya, madem ki bütün insanlar aynı hamurdan, bu yazarlar herkesi kendileri hakkında aydınlatınca bütün insanlara hizmet etmiş olmuyorlar mı?.. Hareket ettikleri temel ilke çözümlemeciliğin postulası olduğundan, kendi kendilerini tanımak için de çözümleme yöntemini kullanmak onlara gayet doğal geliyor. En yetkin örneğini Proust’un eserlerinde bulduğumuz “entelektüalist” psikolojinin kökeni de işte burada. Proust, bir oğlancı olarak, Ssvann’ın Odette’e duyduğu aşkı betimlemekte kendi eşcinsellik deneyimlerinden yardım görebileceğini sandı. Burjuva olarak, zengin ve aylak bir burjuvanın, kapatması olan bir kadına duyduğu sevgiyi, bütün sevgilerin ilk örneği (prototipi) gibi sundu. Demek ki, bazı “evrensel” tutkuların varlığına inanıyordu: Öyle tutkular ki, onları hisseden bireylerin cinsel karakterleri, toplumsal durumları, mensup oldukları uluslar veya yaşadıkları dönemler değişse bile, tutkunun yapısı ve işleyiş biçimi fark edilir ölçüde değişikliğe uğramıyordu… Bu değişmez duygu hallerini böylece “izole” ettikten sonra, onları daha küçük alt birimlere, “elemanter parçacıklarına”, indirgemeye de girişebilirdi. Çözümlemeci yaklaşımın ilkelerine bağlı olduğundan, duyguların da bir diyalektiği olabileceği aklına bile gelmiyor, burada sadece “mekanizmalar” görebiliyordu. Görüldüğü gibi, çağdaş burjuvazinin geri çekilme mevzilerini oluşturan toplumsal atomizm, peşinde psikolojik atomizmi de getiriyor. Proust kendisi için burjuvalığı biçmiştir kaftan olarak ve burjuva propagandasının suç ortaklığını üstlenmiştir; çünkü esen, “insan doğası” mitosunun yayılmasına katkıda bulunmaktadır.

Biz çözümlemeci zihniyetin artık devrini tamamladığına ve bugün onun tek işlevinin devrimci bilinci.bulandırmak ve insanları, ayrıcalıklı sınıfların yararına, birbirinden soyutlamak olduğüııa inanıyoruz. Proust’un entelektüalist psikolojisine inanmadığımız gibi onu zararlı da buluyoruz. Onun tutkulu aşk çözümlemesini örnek olarak seçtiğimize göre, üzerinde kendisiyle her türlü anlaşmayı reddettiğimiz başlıca noktaları sıralarsak, okuyucuyu aydınlatmış olacağımızı sanıyoruz.

En başta, aşk tutkusunun (amour-passion), insan ruhunun yapı öğelerinden bir duygu olduğu fikrini a priorı olarak kabul etmiyoruz. Deniş de Rougemont’un ortaya attığı gibi, bu duygunun pekâlâ Hıristiyanlık ideolojisiyle ilişkili tarihsel bir kökepi olabilir. Biz, genel olarak, bir duygunun her zaman belli bir yaşam tarzının, belli bir dünya görüşünün dışa vuruluşu olduğunu düşünüyoruz; bunlar bir toplumsal sınıf veya bir çağın ortak malıdır; söz konusu duygunun gelişimi, evrimi de ne idüğü bilinmeyen bir iç mekanizmaya değil, bu tarihsel ve toplumsal etmenlere bağlıdır.

İkinci olarak, bir insan duygulanımının (affection) birbirini değişikliğe uğratmadan yan yana durabilen moleküler taneciklerden oluştuğu fikrini kabul edemeyiz. Biz onu iyi kurgulanmış bir makine değil, “organize” bir bütün, bir “form” sayıyoruz. Aşkın çözümlenmesinin yapılabileceğini

düşünemiyoruz, çünkü bu duygunun gelişimi de, bütün ötekiler gibi, diyalektik’tir.

Üçüncü olarak, bir “dönme”nin aşkının, normal bir insanınkiyle aynı nitelikleri taşıyacağına da inanmıyoruz. Eşcinsel aşkın gizli ve yasak niteliği, büyücülük törenine benzemesi, bir tür eşcinsel mason derneğinin varlığı ve eşcinselin arkadaşını da birlikte cehenneme sürüklediğini düşünmekten doğan vicdan huzursuzluğu… Bütün bunlar, bize göre, aşk duygusunu baştan başa ve evriminin en ufak ayrıntılarına kadar etkileyen olgulardır. Bir insanın çeşitli duygularının yan yana konmuş birimler olmadığını; bütün duygulanımın (affectivité) sentetik bir bütün oluşturduğunu ve her bireyin kendine özgü bir duygular dünyasında hareket ettiğini savunuyoruz.

Dördüncü olarak, bireyin köken, sınıf, çevre ve ulusunun, onun duygusal yaşamını etkilemeyen basit yan koşullar olduğu fikrini reddediyoruz. Tam tersine, her duygulanım, ruhsal yaşamın öbür formları gibi, bireyin toplumsal konumunu dışa vurur. Ücret alan, yaptığı işin araçlarına sahip olmayan, bu iş tarafından maddenin karşısına yapyalnız çıkarılan ve sınıf bilincine vararak baskı ve sömürüye karşı kendini savunan bir işçi hiçbir durumda, mesleğinin öteki burjuvalarla nezaket ilişkisi içine koyduğu, çözümlemeci kafalı bir burjuva gibi duyamaz, duygulanamaz.

Böylece biz, çözümlemeci zihniyete karşı, bıreşımcı (sentetik) bir gerçeklik görüşünü öne sürüyoruz; bunun temel ilkesi, ne olursa olsun bir bütünün, kendi parçalarının toplamından doğaca farklı olduğudur. Bize göre insanların ortaklaşa sahip oldukları şey bir “doğa” değil, bir metafizik durumdur; bununla, insanları apriori olarak sınırlayan zorlayıcı koşullar bütününü; doğma ve ölme, sonlu olma, ve dünyada öteki insanlar arasında var olma zorunluluğunu kastediyoruz. Bunun dışında her konuda insanlar; fikirleri, mizaçları ve eylemleri ikincil ve bağımlı yapılar olan, ayrıştırılamaz bütünlükler oluştururlar; bunların temel karakteri de bir duruma oturtulmuş (sıtué) olmaktır; birbirlerinden farklılıkları, durumlarının farklılığından ibarettir. Bu anlamlı bütünlüklerin birliği, dışa vurdukları anlamdır; ister yazı yazsın, ister imalat zincirinde çalışsın; ister bir kravat seçsin, ister bir kadın, insan hep bir şeyleri dışa vurur: Mesleki çevresini, ailesini, sınıfını… ve en sonunda, bütün dünya karşısında da belli bir “durumda” bulunduğundan, dünyayı da dışa vurur. Bir insan bütün dünya demektir. Her yerde vardır, her yerde eylemde bulunur, her şeyden sorumludur ve yazgısı da her yerde, Paris’te, Postdam’da, Vladivostok’ta, belirlenmektedir. Biz bu görüşlere, doğruluklarına inandığımız için, yaşadığımız dönemde toplumsal bakımdan yararlı oldukları için ve düşünenlerin çoğunun bunları az çok sezinlediklerini ve istediklerini hissettiğimiz için katılıyoruz. Dergimiz, gücünün yettiği ölçüde, sentetik bir insanbilim kurulmasına katkıda bulunmak istiyor. Fakat yine vurgulayalım, amaç sadece saf bilgi alanında bir ilerlemeye hazırlık değil: Saptadığımız uzun vadeli hedef, bir Kurtuluş’tur. İnsan bir bütünlük (totalité) olduğuna göre, onu oluşturan öteki etkenlere hiç dokunmadan sadece oy hakkı vermek yeterli değildir: Kendisini bütünüyle kurtarması gerekir; yani, hem biyolojik yapısı hem de ekonomik koşullanmışlığı, hem cinsel kompleksleri hem de durumunun siyasal verileri üzerine etkide, eylemde bulunarak, kendini başka kılması zorunludur.

Ne var ki, bu sentezci görüş de ağır sakıncalar içerebilir: Öyle ya, eğer birey, çözümleme zihniyetinin keyfi olarak yaptığı bir “seçim”den ibaretse, çözümlemeci görüşlerden vazgeçildiği takdirde kişinin egemenliğinin yerine kolektif bilincin egemenliği konmuş olmaz mı? Bu durumda, sentezci görüş hak ettiği uygulamayı göremeden, bütün-insan (l’homme-totalité) daha görünür görünmez “sınıf” tarafından yutulup kaybolacaktır; var olan yalnız sınıftır artık, kurtarılması gereken de odur!.. İyi ama, denecek, sınıf kurtarılınca, kapsadığı insanlar da kurtarılmış olmaz mı? Zorunlu olarak öyle olacağı söylenemez: Hitler Almanyasının zaferi, tek tek her Almanın da zaferi sayılabilecek miydi? Ayrıca, sentezleme işlemini nerede durdurmalı? Yarın birileri çıkıp sınıfın da, örneğin “ulus” gibi, daha geniş bir bütüne bağlı ikincil bir yapı olduğunu söylemeyecek mi? Naziliğin kimi solcu kafalara son derece çekici gelmesi de hiç kuşkusuz bütüncü görüşü mutlaklık noktasına vardırmasıydı: Nazi kuramcıları da çözümlemenin kötülüklerini, demokratik özgürlüklerin soyut niteliğini kınıyorlar; Nazi propagandası da yeni bir insan yaratma tezini savunuyor, Devrim ve Kurtuluş sözlerini dilinden düşürmüyordu. Sadece, proletarya sınıfının yerine proletarya uluslar konuyordu, o kadar. Bireyler sınıfın bağımlı fonksiyonları, sınıflar ulusun fonksiyonları, uluslar da Avrupa kıtasının fonksiyonları durumuna indirgeniyordu. Alman işgaline uğrayan ülkelerde işçi sınıfının kitle halinde işgalciye karşı çıkması, devrimci özlemlerinin zedelendiğini hissetmesi kadar, kişinin kolektivite içinde erimesi fikrine karşı yatıştırılamaz bir tiksinti duymasındandır.

            Görülüyor ki çağımızda insan vicdanı çözülmez bir ikilem (antinomie) içinde bocalamakta… Her şeyden önce insan kişisinin onur ve haysiyetine, özgürlüğüne, elinden alınamaz haklarına önem verenler, bu tutumları dolayısıyla, bireyleri gerçek varoluş koşullarının dışında tasarlayan, onları değişmez ve soyut bir “doğa” ile donatan, birbirlerinden soyutlayan ve aralarındaki dayanışmaya gözünü kapayan çözümleyici zihniyete uygun biçimde düşünmeye eğilim gösteriyorlar. İnsanın kökünün topluluk içinde olduğunu anlamış olan ve ekonomik, teknik ve tarihsel etkenlerin önemini vurgulamak isteyenler ise kişileri gözardı edip sadece grupları gözönüne alan sentezci zihniyete yöneliyorlar. Bu antinomi, örneğin, sosyalizmin kişisel özgürlüklere taban tabana karşıt olduğu şeklindeki yaygın inançta iyice beliriyor. Böylece, kişinin özerkliğinden vazgeçmek istemeyenler, za-

rarlı sonuçlarını herkesin bildiği kapitalist liberalizmden başka gidecek yer bulamıyorlar; ekonominin toplumcu ilkelere göre örgütlenmesini isteyenler ise, bunu gidip şu veya bu totaliter ve buyurgan rejimden istemek zorunda kalıyorlar. Günümüzdeki iç huzursuzluğu ve bunalım, bu iki ilkenin en aşırı sonuçlarının kimse tarafından kabul edilemeyişinden doğuyor: İyi niyetli demokratlarda bir parça “sentezcilik”, sosyalistlerde de biraz çözümlemecilik var. Örneğin, Fransa’da radikal partinin durumunu hatırlayalım. Bunun kuramcılarından biri bir kitap yayınladı; adı “İktidara Karşı Yurttaş”. Bu başlık onun politikayı nasıl tasarladığını gösteriyordu: İnsan doğasının molekül halindeki temsilcisi olan tek ve soyut “yurttaş”, seçtiği adamları denetlese ve gerektiğinde onları özgür yargısı ile yargılasa, her şey çok iyi gidecekti! Ama radikaller başarısızlıklarını kabul etmemezlik edemediler; bu büyük partinin, 1939’da, artık ne iradesi, ne ideolojisi, ne de programı vardı; kendisi de oportünizm batağına saplanıp kalmıştı. Neden? Çünkü siyasal çözüm kaldırmayan sorunları siyasal olarak çözmeye kalkışmıştı. En iyi düşünürler bile bu duruma şaşıyorlardı: İnsan “politik hayvan” olduğuna göre, nasıl oluyordu da ona siyasal özgürlükleri vermekle bütün sorunları kesin olarak çözülmüş olmuyordu?.. Parlamenter kuramların serbestçe işleyişi, sefalet, işsizliği, tröstlerin baskısını ortadan kaldırmayı neden başa-ramıyordu? Partilerin kardeşçe karşıtlıklarının ötesinde bir sınıf kavgası neden çıkıyordu karşımıza? Çözümlemeci yaklaşımın sınırlarını fark etmek için fazla uzağa gitmek de gerekmiyordu. Radikalizmin sürekli olarak sol partilerin bağlaşımının (alliance) peşinde koşması, neye sıcak baktığını ve bulanık özlemlerinin onu hangi çığıra doğra güttüğünü açıkça gösteriyordu; ama belli-belirsiz sezinlediği sorunları, bırakın çözmeyi, sadece dile getirmesini sağlayacak zihinsel teknikten bile yoksun bulunuyordu.

Öteki kamptaki kararsızlık da daha az sayılmaz. İşçi sınıfı kendini demokratik geleneklerin mirasçısı sayıyor ve kendi özgürlüğünü demokrasi adına istiyor. Oysa, gördüğümüz gibi, demokratik ideal, tarihsel olarak, özgür bireyler arasında bir toplumsal sözleşme biçiminde karşımıza çıkıyor. Böylece; Rousseau’nun çözümlemeci hak arayışları ile Marksizmin sentezci istekleri kafalarda sık sık birbirine giriyor, zihinleri bulandırıyorlar. Öte yandan işçinin teknik formasyonu da onda çözümleme zihniyetini geliştiriyor. Maddeye ilişkin sorunları o da, bilim adamı gibi, çözümleme yoluyla ele almak zorunda. İnsanlara yöneldiğinde de, onları anlamak için, işinde kullandığı usyürütme yöntemlerine başvurma eğiliminde. Böylece insan davranışları üzerinde de, XVII. yüzyıl Fransa’sında geçerli olan görüşlere yakın bir çözümlemeci psikoloji uyguluyor.

Bu iki tür açıklamanın aynı anda var olması, dalgalanma ve kararsızlık belirtisi; Marksizmin, savunduğu bütüncül sınıf kavramına uygun bir sentezci psikolojiye henüz kavuşamadığını yeterince açık olarak gösteriyor.

Bize gelince, sav ile karşısav arasında çekiştirilmek istemiyoruz: Kırk katırı da reddediyoruz kırk satırı da… Bir insanın, durumu tarafından bütünüyle koşullansa da, indirgenemez bir “belirlenmemişlik merkezi” olabileceğini güçlük çekmeden kavrayabiliyoruz. Toplumsal alanın içinden kesilip çıkarılan bu “öngörülemezlîk” dilimi, bizim özgürlük diye adlandırdığımız şeydir ve “kişi” de özgürlüğünden başka bir şey değildir. Bu özgürlüğü “insan doğasının” metafizik bir gücü olarak düşünmemek gerek; o ayrıca, ne istediğini yapma serbestliğidir, ne de zincire vurulsak bile elimizden alınamayan bir çeşit iç sığınak… İnsan ne isterse yapamaz, ama gene de ne olduğundan sorumludur: İşte gerçek bu! Aynı anda bu kadar çok nedenle kendini açıklayan insan, bu “kendinin” yükünü sırtlanmaya sıra gelince yapyalnızdır. Bu anlamda özgürlük bir lanetlenme gibi düşünülebilir ve öyledir de. Ama yine de insanın yüceliğinin biricik kaynağıdır. Bu olgu hakkında Marksistler de, açıkça söylemeseler bile, içlerinden bize hak vereceklerdir, çünkü bildiğimiz kadarıyla, ahlak yargılarında ve kınamalarında bulunmaktan onlar da geri durmuyorlar!.. Kalıyor bu olguyu açıklamak: Ama bu filozofların işi, bizim değil. Biz yalnız şu noktaya işaret edeceğiz: Her ne kadar toplum kişiyi yaparsa da, Auguste Comte’un “öznelliğe geçiş” adını verdiği olaya benzeyen bir geri dönüşle, kişi de toplumu yapar. Geleceği olmazsa bir toplum sadece bir hammadde yığınıdır; bu gelecek ise, o toplumu oluşturan milyonlarca insanın, güncel durumların ötesinde, kendi kendileri hakkında yaptıkları tasarımlardan başka bir şey değildir.

İnsan bir “durum”dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp duymakta özgür değildir; ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerektir. Bir insan özgürlüğü tarafından kendisine bir anlam yüklenmedikçe, “durum” kendi başına kişilik taşımaz. Bir özgürlük ona katlanmadıkça ya da karşı çıkmadıkça; başka deyişle, bir insan kendini oraya yerleştirerek ona bir anlam seçmedikçe, “durum” ne katlanılır, ne de katlanılmaz diye nitelenebilir. Ancak bu yapılmışsa, bu özgür seçimin içinde, durum belirleyici olur, çünkü kendisi de üst düzeyden belirlenmiştir (surdéterminée). Hayır, işçi burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde, ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerektir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir “merci” yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın varolduğu gibi varolmaz: işçi, kendi kendini işçi yapmalıdır. Sınıfı, ücreti, işinin niteliği tarafından bütünüyle; duygularına ve düşüncelerine varıncaya dek, koşullanmış iken, kendinin ve yoldaşlarının durumuna verilecek anlamı kararlaştıran odur; kendini boyun eğen ya da başkaldıran olarak seçmesine göre, tamamen özgür olarak, emekçi sınıfına ya süresiz bir ezilme ve aşağılanma geleceği, ya da bir kazanım ve zafer geleceği sunan da odur. Ve işte bu seçimin sorumluluğunu taşır. Seçmemekte özgür değildir: Kıstırılmış ve adanmıştır durumuna (engagé), zira seçmemek de bir seçimdir! Fakat seçmekte, yani bir hamlede hem kendi yazgısını, hem bütün insanların yazgısını, hem de insanlığa verilecek değeri belirlemekte özgürdür. Böylece kendini hem işçi hem de insan olarak seçer ve aynı zamanda proletaryaya bir anlam vermiş olur, işte bizim kafamızdaki insan böyle bir varlıktır: Bütün insan. Bütün olarak “durumuna tutulmuş” (engagé), ama bütün olarak özgür… Fakat kurtarılması gereken de işte bu özgür insandır! Bu, onun seçim olanaklarını genişleterek yapılabilir. Bazı durumlar, biri ölüm olan iki seçenek sunarlar. Öyle çalışılmalı ki, insan tüm koşullarda yaşamı seçebilsin…

Dergimiz tüm çabasını, kişinin özerkliğini ve haklarını savunma yolunda harcayacak; onu bir araştırma aracı olarak tasarlıyoruz: Burada dile getirdiğim fikirler, somut güncel sorunların incelenmesinde yol gösterici olarak işimize yarayacak. Bu sorunlara hepimiz ortak bir zihniyet içinde yaklaşıyoruz, ama belli bir siyasal veya toplumsal programımız yok; her makale yalnız yazarını bağlayacak. Zamanla genel bir çizgi belirsin istiyoruz sadece. Aynı zamanda, okuru görüşlerimize yaklaştırmak için bütün  edebiyat türlerinden yararlanacağız: Bir şiir ya da bir roman, bu görüşlerden esinlendikleri takdirde, onların gelişip yayılmasına elverişli ortamı kuramsal bir yazıdan daha iyi yaratabilirler. Ancak, bu ideolojik içerik ve bu yeni niyetler, roman türünden ürünlerin biçimlerini ve tekniklerini etkileme olasılığını da taşırlar; eleştiri yazılarımız, amacımıza en uygun —yeni ve eski— edebiyat tekniklerini ana çizgileriyle tanımlamaya çalışacak. Güncel sorunların irdelenmesini, elimizden geldiği kadar sık tarihsel incelemeler yayınlayarak desteklemeye çalışacağız. Bu incelemeler, Marc Bloch ve H. Pirenne’in ortaçağı konu alan çalışmaları gibi, yukarıda dile getirdiğimiz ilkeleri ve onların gerektirdiği yöntemi kendiliğinden eski çağlara uygulayan, başka deyişle, tarihi keyfi olarak birtakım tarihçilere (siyasal, ekonomik, ideolojik tarihler, kurumlar tarihi, kişiler tarihi… vb.) bölme yaklaşımını bırakıp, konu aldıkları geçmiş dönemi bir “bütünlük” içinde, olduğu gibi bize getiren ve aynı zamanda hem dönemin kişilerde ve kişilerce dile getirildiği; hem de kişilerin dönem içinde ve dönem sayesinde kendiliklerini seçip belirledikleri fikrini benimseyen yazılar olacak.

Güncel haber/yorum yazılarımızda, kendi zamanımızı anlam taşıyan bir sentez olarak ele almaya ve bu amaçla, güncelliğin çeşitli dışavurum biçimlerini, modalardan ceza davalarına, siyasal olaylardan kafa ürünlerine, aynı sentezci görüş içinde konu edinmeye; onları tek tek değerlendirmekten çok hepsinde ortak olan “anlamları” bulup çıkarmaya çalışacağız. Bu nedenle, alışılagelmişin aksine, yetkin olmakla birlikte, savunduğumuz açıdan bize zamanımız üstüne hiçbir şey öğretmeyen bir eserin sözünü bile etmemekten çekinmeyeceğiz; buna karşılık, düşük nitelikli, ama bu haliyle bile zamanımızın bir yönüne tanıklık edebilen bir eser üstünde enine boyuna duracağız. Bu incelemelere her ay, olabildiğince çeşitli gerçek belgeler de ekleyeceğiz; bunlarda arayacağımız tek özellik, toplulukla kişinin karşılıklı iç içeliğini açık seçik göstermeleri olacak. Belgeleri anket ve röportajlarla da destekleyeceğiz. Röportajın bir edebiyat türü olduğu, zamanla bunların en önemlilerinden biri haline gelebileceği görüşündeyiz. Söylenenlerdeki anlamları anında ve sezgisel olarak kavrama yeteneği, bunları ustaca toparlayıp düzenleme ve okuyucuya kolayca ve dolaysızca çözebileceği sentetik bütünler sunma becerisi, bütün çalışma arkadaşlarımızda aradığımız niteliklerdir. Çağımızdan geleceğe kalması garanti olan eserler arasında birkaç röportajın da bulunduğunu hepimiz biliyoruz: “Dünyayı Sarsan On Gün” ve o harika “İspanya Vasiyetnamesi” gibi… Nihayet, haber/yorum sayfalarımızda, bizi ilgilendiren perspektifler çerçevesinde yazılmış psikiyatri incelemelerine en geniş yeri ayıracağız  Görülüyor ki projemiz çok iddialı; onu kendi başımıza gerçekleştiremeyiz. Yola küçük bir ekiple çıkıyoruz; bir yıl sonra sayımız önemli ölçüde artmazsa, girişimimiz başarısız olmuş demektir. Bütün iyi niyetli insanları  katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Nereden gelirse gelsin, bütün yazılar kabul edilecektir, yeter ki bizim düşüncelerimizle uyuşan görüşlerden esinlensinler ve ayrıca edebî bir değer de taşınlar. Sırası geldi, bir noktayı hatırlatayım: “Savgüden edebiyat” (litterature engagée) deyimini kullanırken, buradaki savgiütme (engagement) hiçbir şekilde edebiyat’ı unutturmamalıdır. Bütün uğraşımız, kendisine uygun olan edebiyatı sunmak suretiyle topluma hizmet etmek kadar, yeni bir kan aşılayarak.edebiyata da hizmet etmeye yönelik olmalıdır.

Türkçesi: İSMET BİRKAN

***

ÇEVİRMENİN NOTU:

“ENGAGEMENT” kavramının karşılanışına ilişkin not.

Kökü, “güvence olarak alman, verilen, elde tutulan şey; rehin, rehine” anlamındaki gage olan ve Fransız dilinde somut ve soyut pek çok bağlamda kullanılan geniş bir sözcük ailesi söz konusu.

Bu kökten türeyen engager eylemi, “rehine koymak” olan asıl anlamından başka, hepsi de: “[belli bir şeyin, durumun, sürecin…] içine sokmak, yerleştirmek, koymak.” gibi ortak bir semantik değer taşıyan sayısız anlamda kullanılıyor.

Bütün bunları karşılayacak, tek köke dayalı Türkçe bir sözcük ailesi kurmak mümkün değil; gerekli de değil.

Bu metinde, engag kökünden gelen sözcükler, hepsi de mecaz olarak, başlıca üç anlamda kullanılıyor:

1.”Chaque article n’engagera qtıe son auteur” örneği: Her makale sadece yazarını “işin içine sokuyor”, yani sorumluluk altına koyuyor, kurtulamayacağı kısıtlı bir duruma yerleştiriyor.

Bu anlamın karşılığı Öteden beri “bağlamak” olarak yerleşmiş; ben de bu sözcüğü kullandım; “Her makale yalnız yazarını bağlar.”

2.”L’ouvrier est engagé; pas libre de choisir…” örneği: İşçi [belli bir durumun içinde] yakalanmış, tutulmuş; oraya “batmış”, konmuş…

Bu kullanımın yerleşmiş bir karşılığı yok. Bağ-kökünü buraya önermek bence uygun değil, anlamca bir tür “bağlılık” söz konusu olsa da. Çünkü Fransızcanm “lier, attacher, joindre, (con) necter…” gibi sözcüklerinin köklerinden gelen bir sürü terimle zaten yükünü tutmuş olan bu köke bir de bu aileyi yüklemek insafsızlık olur ve de mesajımızın anlaşılmasına hiç yardım etmez.

Ne yapmalı? .

a)Öteki Avrupa dillerinin yaptığı yapılabilir. İngilizcede aynı kök ve aile bulunduğu halde, bu anlamda, engaged’ın yanı sıra italik olarak yazılmış engagé’ ye de pekâlâ rastlanıyor. Kendi “participe”inin ya anlamını uygun görmemiş, ya da yükünü ağır bulmuş; Fransızcasını olduğu gibi almış kullanıyor.

b)Ne olursa olsun, bir veya birkaç karşılık önerilebilir. Ben bunu yaptım. Terim olarak tutar mı bilmem, ama anlam oldukça iyi veriliyor gibi geldi bana: “İşçi kıstırılmış, durumuna adanmıştır.” Ya da: “Durumuna tutulmuş…” (“Tutul-“un iki anlamlılığı da lehte bir puan gibime geliyor.)

Bir nokta: Terimin anlattığı durumda “gönüllülük” kavramı yok. “Engagé” ilk istek dışı, istek öncesi bir durum. İstekle yapılması gerekirse, bunun ayrıca belirtilmesi gerek: S’engager gibi. (Burada anlam bu değil.) istekle, gönüllü olarak yapılan şey, zaten içinde bulunulan durumun üstlenilmesi, bilincine varılması, ona sahip çıkılması. (Nietzsche’nin amorfati’si gibi bir şey.) “İstesen de istemesen de durumun bu; ama sen bunu iste, üstlen ki dönüştirebilesin, aşabilesin; kabullenmezsen, dışında kalırsan, bunu yapamazsın… Ama sen bilirsin!..” Totalement engagé, et totalement libre! Et il faut liberer cet homme libre!

Kısaca “angaje olmak”, basitçe “bir şeye söz vermek” gibi anlaşılmamalı…

3.”Litterature engagé” örneği: Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyorum. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da bir artı puan.

Öyleyse:

Litterature engagée: Savgüden, savgüder, savgüdücü edebiyat, (ayrı da yazılabilir).

Engagement: Savgütme, savgüdüm…


[i] Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047

[ii] Les Temps Modernes, Sayı : 1; 1 Ekim 1945;  Jean-Paul Sartre, Situations II, Édition Gallimard, 1948. S.9

[iii] Ariel: Shakespeare’in kişilerinden. Hava cini. Toprağı (dünyayı) temsil eden haşarı Caliban’ı “yukarıdan” uslandırmaya çalışır.

[iv] Vesta rahibesi: Romalılarda, tanrıça Vesta’ya hizmet etmek üzere, ailelerinden alınan, tüm toplumsal ilişkileri koparılan kızlar.

[v] Lyon’da el tezgâhlarında ipekli dokuyan işçiler. 1831 yılında ücret anlaşmazlığı nedeniyle ayaklanıp kenti birkaç gün için ele geçirmişlerdi. Ayaklanma askerle bastırıldı.

[vi] 1830-1848 dönemi. Louis-Philippe’in meşruti krallığı. Çağdaş Fransız kapitalizminin yapılaşmaya başladığı dönem.

[vii] 23-26 Haziran 1948. Louis-Philippe’in döneminden sonra kurulan geçici hükümet zamanında, Parisli işçilerin ayaklanması. Yine ordu tarafından bastırıldı.

[viii] Toulouse’da haksız yere idam edilen Protestan Calas’ın itibarının iadesi için Voltaire’in verdiği ve sonuç aldığı uzun uğraş.

[ix] Forces Françaises de l’Interieur (İçerdeki Fransız Kuvvetleri). Alman işgaline karşı savaşan çeteler. Kurtuluştan (1945) sonra silahsızlandırılmaları sorun olmuştu.

[x] 1789 devriminin ilk meclislerinde, Soylular ve Rahiplerin dışında kalan “Üçüncü Sınıf” (yani “halk”; gerçekte Burjuva) temsilcileri.

PROF.DR.YAŞAR NURİ ÖZTÜRK İLE SÖYLEŞİ

19 Nisan 2016 günü ilk kez bu sitede yayınladığım ama bir vesile ile arayıp da sitede bulamadığım bu söyleşiyi,  yararlı olması amacıyla  bir kez daha yayınlıyorum.

Ülkenin başına gelenleri anlamak için sık sık okunması gereken bir metin…

ÖZDEMİR İNCE

20 Şubat 2019

***

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK İLE SÖYLEŞİ

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk yakın dostumdur. Sadece büyük ve derin bir din bilgini (teoloğ) değil aynı zamanda bir filozoftur. Ülkede Arap dilini gerçekten bilen çok ender insanlarımızdan biridir.

Kendisiyle 2004 dört yılının mart ayında, evinde  Hürriyet gazetesi için bir söyleşi-sohbet yapmıştık. Ceren Hanım (eşeklik edip soyadını not etmemişim) bana eşlık etmiş ve söyleşinin çözümünü yapmıştı. Çözüm tarihi olarak 1.4.2004 olarak görünüyor. Sütunumda değil başka sayfada yayınlandığı  için yazıyı Hürriyet arşivinde bulamadım. Yazının bir bölümü 2004 yılının nisan ayında yayımlanmış olmalı. Yazı uzun, 24 sayfa! Uzun diye okumazlık etmeyin. Yayınlandığı zaman 14.638 görüntüleme rekoru kıran, şu suyuna tirit, berbat  “Bok Bok Olduğunu Bilmez” başlıklı yazının  tekrar moda olduğunu görerek “Yaşar Nuri Öztürk Söyleşi”ni, kusura bakmayın, siteye inadına koydum. Demek ki “Aynı yerde otlarlar ota para vermezler, birbirlerini traş ederler berbere para vermezler” deyu başlayan bir yazı yazsam dünya yıkılacak. Ama yazmam! Lütfen söylesinler: O, benim hiçbir kitabımda yer almayacak  berbat yazıyı okuyanlar ne öğrendiler acaba? Kahrolsun “Bok Bok Olduğunu Bilmez”  gibi yazılar!

İyi ve verimli okumalar!

*****

ÖZDEMİR İNCE: Yaşar Nuri Bey sizinle İslam’ı ve Türkiye’nin hallerini konuşacağız. İslam’ı konuşacağız ama dinsel bağlamı içinde değil, felsefi bağlamında da değil, siyasal hayatta kullanılan görüntüsü ve görünümüyle, bir politik araç haline indirgenen hayaletiyle ilgili olarak…

Başbakanın son bir ay içinde seçim meydanlarında İmam-Hatip okullarıyla  ilgili girişim ve angajmanlarının üzerinde durmak istiyorum. Başbakan bu okulların adlarını değiştirmek, çok programlı lise haline getirmek ve “İlahiyat Lisesi” adını vermek istiyor. Ya da Din Bilim Lisesi… Bu okulları kolejlerle, öteki meslek okullarıyla mukayese eden başbakan “Bu liseler sadece İlahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmez. Çocuk okulu bitirince istediği tercihi yapar” diyor, ama 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu da “Hayır yapamaz, din görevlisi olur” diyor. Bu yasa Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan sekiz devrim yasasından biri. Benim düşünceme göre, her kim ki bu yasaya karşıdır, yeminli bir Cumhuriyet karşıtıdır. Bu yasa Cumhuriyet’in mihenk taşıdır. Siz ne diyorsunuz?

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK: Yasayla ilgili söylediklerinize aynen katılıyorum. Tevhid-i Tedrisat’ın sulandırılması Cumhuriyet’in dibinin oyulduğunun işaretidir. Tevhid-i Tedrisat’ta gedik açılıyorsa Cumhuriyet’te aşınma ve aşındırma başlamış demektir. Tevhid-i Tedrisat bence de mihenktir.

Bu memlekette İmam-Hatip okulları niye açıldı: Liyakatli din adamı ve din görevlisine ihtiyaç duyulduğu için.

Ö.İ: Medreseler kapandıktan sonra böyle bir ihtiyaç ortaya çıktı.

Y.N.Ö: Medreseler kapandı çünkü karanlık üretmekten başka bir işe yaramıyordu. Çağa cevap vermiyordu. Çağa cevap verseydi zaten Osmanlı İmparatorluğu yıkılmazdı. Bunu da söylemek lazım. Sonuçta şöyle veya böyle din adamına ve din bilginine ihtiyaç duyuldu ve bu mektepler bu nedenle açıldı. Yani İmam-Hatip okulları bu memleketin çok ciddi ihtiyaç ve taleplerinden ortaya çıktı. 1960’lı yılarda beklentiye cevap verecek duruma geldi. Ben tam o yıllarda İmam-Hatip’te okudum. Senelerini medreselerde geçirmiş, Arapça’yı İmam-Hatip hocalarına dışarıdan ders vermek suretiyle öğreten bir öğrenciydim.

Ö.İ: Yani hocasını okutan bir öğrenciydiniz.

Y.N.Ö: Evet ama bu hocalarıma duyduğum sonsuz saygının ve mutluluğun  bir kanıtıdır. Öyle adamlarmış ki bunu yapabilmişler. Bu mektepler bizim insanımızın ihtiyaçlarına cevap verecek kıvama geldikleri sırada 1970’li yıllarda siyasal İslam zuhur etti. Kenenin lahanayı ya da patlıcanı sevmesi gibi o da bu okulları kemirmeyi çok sevdi ve gitti İmam-Hatip’lere musallat oldu ve bu okulları bitirdi. Bu tasallut buralardan istenilen nitelikte adam çıkmasını engelledi. Ancak bizim bu okulların açılmasını gerektiren talep ve ihtiyaçlarımız aynen duruyor. Bu okulları kuruluş amaçlarına uygun hale getirmek yani buralardan beklediğimiz din görevlilerini, din bilginlerini elde etmek üzere buraları yeniden yapılandırmak gerekiyor. Politik çıkar uğruna buraları üniversiteye hazırlık mektebi haline getirmek hiçbir anlam taşımaz. Bu ülkenin beklediği, ihtiyacı  olan bu değildir. Bunu yaparsanız, oy toplayabilirsiniz ama Müslümanlara da, ülkeye de kötülük edersiniz.

Şimdi ne oluyor da birileri kalkıp buraları gerçek din adamı yetiştiren kurum olmaktan çıkaracak her türlü oyunu oynuyor. Bunu da İmam-Hatip okullarına ve bu okullara çocuklarını gönderen ailelere bir hizmet olarak sunuyor. Bakın net söylüyorum, İmam-Hatip okullarını din adamı ve din bilgini yetiştirme amacı dışına çıkaran evvela bu okullara siyasal çıkarlar uğruna kötülük etmiş olur. Bu kötülüğü başta Erbakan yaptı, şimdi çömezleri devam ediyor. Öğrenci, İmam-Hatip okullarından mezun olunduğunda her yere girilebilsin dediğiniz zaman bu okulların esprisi, manası ve bu ülkenin bu okullardan beklediği her şey mahvolur. Nitekim mahvolmuştur.

Ö.İ: Zaten yasaya da, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na da  aykırı.

Y.N.Ö: İmam-Hatip okulundan çıkar, iki cümle Arapça konuşamaz. Fatiha Suresi’nin ardında iki-üç satırlık zammı sureyi düzgün okuyamaz. Bir zamanlar Anadolu halkı “Bunların okuduğu Kur’an’la namaz kılınmaz” diye İmam-Hatip mezunlarının arkasından namaz kılmazdı ve haklıydılar. Tam o sıkıntı aşıldı, Erbakan ve taifesi bu okullara musallat oldu. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan bu işi devam ettiriyor.. Yani İmam-Hatip okullarını sömürürken ülkenin en ciddi, en hayati taleplerini mahvettiler ve karşılıksız bıraktılar. Tevhid-i Tedrisat’tan da, hukuk açısından da, sosyolojik açıdan da baksanız İmam hatip mezunlarını üniversiteye göndermek yanlıştır. Meslek lisesinin esprisi budur. Siz daha iyi bilirsiniz hangi batı ülkesinde meslek lisesinden mezun olanlar üniversiteye gider. Gidecekse meslek lisesini ne diye açıyorsunuz?  Hem meslek lisesi der, hem de üniversiteye devam etsin derseniz ne olur?

Ö.İ: Eğitim düzeni altüst olur.

Y.N.Ö: Böyle bir şey olursa meslek lisesinin anlamı kalmaz ve memleketin talepleri altüst olur.

Ö.İ: Başbakanın öne sürdüğü modelin dünyada örneği yok

Y.N.Ö: Bu tamamen hadiseyi anlamsız kelime oyunlarıyla gözden kaçırmaktır, popülizmdir. Eski popülizmin açıklarını yeni popülizmle ödünlemek ve göz boyamaktır.Ama unutmamak gerekir ki delik birkaç tane, yama bir tane. Birini kapatınca öbürü açık kalıyor. Meslek lisesi neden açılır? Demek ki  o dalda vasıflı adama ihtiyaç var. Eğer sonradan kaldıracaksanız hiç açmayın.

Ö.İ: Avrupa Parlamentosu’nun Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye raportörü Arie Oostlander Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laiklik anlayışının din özgürlüğünü kısıtladığına yer verdi raporunda. Arie Oostlander sanki AKP hükümeti ile İslamcılar’ın Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcileri gibi konuşuyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Laik devlet baskısı yüzünden “dinini gerçekten  yaşayamamak”ın anlamı ne?

Y.N.Ö: Oostlander ile ilgili iki yazı yazdım, üçüncüsü bilgisayarımda, yakında yayınlanacak başlığı ise “Oostlander Yine Hortladı” Aynı başlıkla yayınlar mıyım bilmiyorum ama bu son demeci üzerine yazdığım bir yazı.

Bu zat Avrupa Parlamentosu’nun raportörü. Avrupa Parlamentosu’nun kararlarına ben bir düşünce adamı ve okuyucu sıfatıyla inceledim ve bu parlamentoya  “Haçlı kurmaylar Komisyonu” adını layık gördüm. Bu parlamento Türkiye’nin anasını ağlatacak ne varsa yapıyor. Kıbrıs’la, PKK’yla, Abdullah Öcalan’la, Ruhban Okulu’yla ya da Ege’yle ilgili kararlarına bakın hepsi Türkiye’ye hakaret içeren, Türkiye’nin temel hak ve değerlerini aşındırmaya, Türkiye’yi bölmeye yönelik kararlar. Karar olarak çıkaramadıklarını önerge olarak veriyorlar. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek deyiminde olduğu gibi, fikri bir şekilde gün yüzüne çıkarıyor, dünyanın önüne mesaj olarak sunuyorlar. Tabii bunun takipçileri de biliyorlar ki Avrupa Parlamentosu’nda bir fikir; karar, teklif ya da önerge olarak gelirse bu fikrin altını çizmek lazım.

Ö.İ: Basına giriyor, televizyonlarda yayınlanıyor, lobilere ulaşıyor…

Y.N.Ö: Tüm dünyaya yayılıyor. Oradan mesajı alacak olanlar da alıyorlar. Ama dünyanın önünde bazı ölçüler var, onları fazla hırpalamamak için bazen karara bağlamıyor da “önerge” olarak seslendirip orada bırakıyor. Oostlander’ın raporunu karar bağlamıyor, ağır olduğu gerekçesiyle hafifletiyor. Ancak hafifletilmiş şekline baktığınızda hiçbir değişiklik göremiyorsunuz. Birinci raporunda isim olarak Atatürk’e, Kemalizm’e vurmuştu. Bunlar ya Atatürk diyerek laikliğe vuruyorlar ya laiklik diyerek Atatürk’e vuruyorlar. İlginç bir Haçlı sistemi bu…

Ö.İ: Sonuçta Cumhuriyet’e vuruyor.

Y.N.Ö: Aslında tabii Cumhuriyet’e vuruyor. Oostlander’ın burada yaptığının Müslümanlar’la, hele Türkiye’deki Müslümanlar’la zerre kadar ilgisi olduğuna inanmıyorum. Müslümanlar onların umurunda değil. Onların bakış açısıyla söylüyorum umurlarında olsaydı kendi ülkelerinde türbanı yasaklamazlardı. Bu çelişki değil mi?  Yapmak istedikleri, Türkiye’yi yaralamak ve boynunu büktürüp suçlu psikozu içine sokmak. Asıl amaçları Patrikhane’nin ekümenikliğine evet dedirtmek. Oostlander vasıtasıyla yaptırmak istedikleri bu. Avrupa parlamentosu bunu rapora dönüştürerek bugünkü de facto durumu de jure hale getirmek istiyor. Biz bu ithamdan kurtulmak için, Patrikhane’nin her istediğine onay vereceğiz ki Oostlander ve benzerleri bize din özgürlüğüne saygılı ilan etsin…İşte oyun bu…

Ö.İ: Şöyle mi demek istiyorsunuz: AB bize gün verirse bu Patrikhane meselesini tartışma masasında bir madde olarak karşımızda göreceğiz.

Y.N.Ö: Tamamen öyle, siz edebiyatçısınız benden daha güzel ifade ettiniz. Hatta büyük ihtimalle tartışma masasına bırakmadan bu işi hallettirecekler. Şu Kıbrıs’ı bir noktalasınlar, arkasını görürsünüz…

Ö.İ: Bu, Türkiye’de de konuşuluyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Siz bir din adamı olarak, bir bilgin olarak ve pratikten gelen bir hoca olarak böyle bir iddianın doğruluğuna inanıyor musunuz?

Y.N.Ö:  Asla. Bu iddia kadar insan onurunu ve gerçeği rahatsız eden hiçbir söz olamaz. Allah’tan korkarak, kuldan utanarak düşünmek lazım. Eğer Türkiye’de de Müslümanlar dinlerini rahatça yaşayamıyorlarsa o zaman dünyada Müslümanlar’ın dinlerini özgürce yaşayabildikleri hiçbir coğrafya yok demektir. Bunlar din derken neyi kastediyorlar ben bunu anlamıyorum.

Ö.İ: Benim de sormak istediğim bu.

Y.N.Ö: Acaba bunlar din derken Kur’an’ın getirdiği, Hz. Peygamber’in gösterdiklerini mi anlıyorlar? Eğer bunları anlayarak konuşuyorlarsa bir yerlerinden özürleri var demektir. Yok eğer Kur’an’ın getirdiğini ve Hz. Peygamber’in gösterdiklerini anlamıyorlarsa o zaman da İslam’dan söz edilemez. Kısacası, bu iddia tamamen hakikat ve vicdan dışıdır. Tarihin eşine az rastladığı bir nankörlüğün ifadesidir. Ben Arap ülkelerini, İran’ı, İslam’ın şampiyonluğuna soyunan ülkeleri biliyorum. Bunların hangisinde Türkiye’deki gibi özgür iradeye saygılı bir Müslümanlık var.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na 2003 yılında ayrılan bütçe 850 trilyon lira. Diyanet bu bütçeyle Müslümanlar’ı aydınlatacağı yerde aydın Müslümanlar’ı rahatsız eder ölçüde hurafeye pirim veriyor. Laik cumhuriyetçi Türkiye’nin Diyanet’i dinin gerçeğine, rasyonelliğe uygunluğu sağlamak için etkin bir kurum olmalıdır. Ama tam tersine, Diyanet İşleri Başkanları din hayatını yaşamada en aşağı düzeydeki hurafecilerin istediği düzeyde konuşuyor. Türkiye’de Diyanet hurafe dinciliğini savunur duruma geldi. Diyanet bunu neden yapıyor? Halk, dinimize müdahale ediliyor demesin diye. Akıl ve bilim adına gerekli olan müdahaleler bile yapılmıyor ki halk devlet dine karışıyor demesin.

Bu böyle sürüp giderken  kalkıp “Türkiye’de halk dinini özgürce yaşayamıyor” diyecekler. İnsanlık mıdır bu?

Ö.İ: Ama Türkiye’de devletten şikayetçi bazı Müslüman kitleler var. “Dinimizi gündelik hayatta ve kamusal alanda istediğimiz gibi yaşayamıyoruz” diyorlar

Y.N.Ö: Kamusal alanda neyi yaşayamıyorlar Özdemir Bey? TBMM tarikatlar konfederasyonuna dönmüş. Gidin 550 kişiyi harmanlayın, İslam dünyasındaki  tarikatların tümünün üyeleri  var Meclis’te. Ben bunu bir kötüleme, itham ya da suç duyurusu şeklinde kullanmıyorum ama hadise bu. Vicdan ve insaf lazım, daha ne istiyorsunuz. Siyasal İslamcılığın en uç adamları bugün Türkiye’nin en ileri derecedeki bürokrasisinin başında oturuyorlar. Başbakan bizzat onlardan biri. Başbakan’ın geçmişteki söylemlerine bakın. Alın “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” adıyla yayınlanmış kitaptaki  söylemleri, bakın. Bu söylemlerle siyasi kariyer yapmış bir insanı başkanlık koltuğuna oturtan bir sistem ve devlete İslam’ı rahatsız ediyor diye ithamda bulunmak vicdana sığar mı?

Ö.İ: Eşi benzeri olmayan liberal, hoşgörülü, demokratik bir devlet bu.

Y.N.Ö: Neredeyse Türkiye din devletine dönüştü. İslamcılık yapanların, bu sıfatla konuşanların bu ülkede şikayet etmeleri vicdanlarına kara çalmalarıyla mümkün olur. Şikayet edilecekse dinin gerçeği yerine sahtesinin konduğundan, dinin siyasal ideolojiye dönüştürüldüğünden, Cumhuriyet’in değerlerinin hurafe dini adına yeni bir sistem ve devlet oluşturmaya yönelik faaliyetlere araç yapıldığından şikayet edilebilir. Dinde baskı var diye bu ülkede kimsenin bir tek cümle söylemeye hakkı yoktur.  Böyle bir şey Müslümanlığa da, vicdana da, akla da, gerçeklere de, tarihe de kara çalmaktır. Çok ayıp ve günahtır.

Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca, Nuriye Akman’a verdiği röportajda (Zaman, 23 Mart 2004) insan öldüren kimsenin, kafirin maruz kalacağı aynı şeye maruz kalacağını söyledikten sonra “Yani ateist, Allah’ı, peygamberi kabul etmeyen insan ne ise, insan öldüren de onunla eşdeğerdir” diyor. Tektanrılı dinlerin peygamberlerini, Kur’an’da adı geçen öteki peygamber ve nebileri ima edecek şekilde “Peygamberler”i de demiyor, demek ki sadece ateistleri değil Museviler’i, Hıristiyanlar’ı, Budistler’i, Hindistan, Çin ve Japon inançlarına inananları, gnostikleri, agnostikleri yani İslam’a inananlar dışında kalan herkesi teröriste eşdeğer görüyor. Fettullah Gülen, Bin Ladin için “Müslümanlığın dırahşan (aydınlık) yüzünü kirletmiştir”diyor ama, temelde İslam merkezli düşüncede Gülen Hoca ile Bin Ladin arasında herhangi bir fark yok.

Y.N.Ö: Bir defa burada Kur’an’a uymayan birtakım iddialar var. Bilgi hataları var.

Kur’an, insan öldürenlerin cezalarını ateistlerle değil müşriklerle bir tutmuştur. Adam öldürmenin cezası şirke düşmekle eşleştirilebilir, ateizmle değil. Ateizmden söz ederken Kur’an’andan dayanak aramak Kur’an’ı yeterince anlamamış olmak demektir.

Bir defa şunu bileceğiz:  Kur’an ateizmden bahsetmez. Müşrik ateist değildir. Medrese mollaları işte bunu bilmiyorlar. Ve bu son derece önemlidir. Kur’an’dan bakarsanız, bırakın ateist olmasını müşrik deist bile değildir, müşrik teisttir. Çünkü şirk bir dindir.

Medrese mollaları yıllarca hep şu açık cehaleti kürsülerden tekrarladı durdular: Müşrik dinsizler, dinsizlik olan şirk vs. diye bağırıp durdular. Bunlar Kur’an’a tamamen aykırı lakırdılardır; cehalettir.

Kur’an şirkle ve müşriklerle neden uğraşıyor. Hem de baş düşman olarak. Şirkin bir dinsizlik veya ateizm olduğundan değil. Tam tersine, Allah’a inanan bir din olduğu halde, Allah ile insan arasına komisyon odakları, aracılar, yaklaştırıcılar koyup dinde çıkar odaklı yedek ilahlara yer verdiği için.

Açık söylüyorum ve iddia ediyorum: Kur’an ateizm veya dinsizlikle asla uğraşmıyor, Kur’an’da bu kavramlar yok. Kur’an sahte din ve sahte dindarla, yani dincilerle,Tanrı ile insan arasına giren yol vurucu, dini-imanı-ibadeti komisyona bağlayıcı saptırıcılarla uğraşıyor. Şirk işte budur.

Geleneksel dinin çıkar odakları ve bunların mümessili olan medrese mollaları bu Kur’an gerçeğine asla yanaşmazlar, onu bir takım kelime oyunlarıyla işin esasını bilmeyen halktan saklarlar. Çünkü işin gerçeği anlaşılırsa kendileri okkanın altına gidecekler.

Nedir Kur’an’ın şirkle, müşrikle alıp veremediği: Kur’an müşriğe Allah’ı kabul etmeyen adam olduğu için sataşmıyor. Allah’ı kabul edip de Allah’la insan arasına yedek ilahlar koyduğu için sataşıyor. Kur’an, ateizmle uğraşmaz. Neden biliyor musunuz? Kur’an’a göre felsefi anlamda ateist yoktur. Her insanın insanüstü bir gerçekliği vardır. O da onun tanrısıdır ve o tanrıya imanı onun imanıdır. Neye göre ateizm? Sizin tanrınıza inanmayana ateist diyorsunuz. Örneğin batılılardan alışmışız Neitzetche’ye ateist deriz. Oysa Neitzetche felsefı anlamda ateist değildir; kilisenin tanrısına inanmayan bir adamdır. Yani felsefi anlamda insanüstü gerçeğe inanmayan bir varlık yoktur. En azından Kur’an bunu kabul ediyor. Yine örneğin Kur’an’da Dehrilik vardır. Dehriler derler ki bizim dünya hayatımız var, ahiret diye bir hayatımız yok. Bizi zaman var ediyor ve zaman öldürüyor. Böyle dediklerinde felsefi anlamda zamanı ilahlaştırmış oluyorlar. Bu ateizm değildir, çünkü nihai gerçek kavramı var. 

Kur’an’da ateistlerle uğraşıldığına dair hiçbir ifade yoktur, ancak her sayfada müşriklerle uğraşılmıştır.

Nedir müşrik, ya da şirk? İnsanın kaderini yaratıcı ile insanın kendi emeğinin dışında birtakım yerlere ve değerlere bağlamak. Yaratıcı ile yaratılan arasına komisyoncular sokmak. Bu tabirler Kur’an’ın tabirleridir. Allah’a ibadeti birilerine para veya itibar vermeye bağlamak. Allah’la kul arasına şefaatçiler, yaklaştırıcılar sokmak. Başka türlü ifadeyle Allah’ı kabul etmekle birlikte insanın Allah’a gitmesi için araya hiyerarşik bir alt dokunulmazlar-kutsallar sistemi koymak.

Daha net söyleyeyim: Şirk dininin tevhit dininden farkı, şirkin bir tek Tanrı yerine bir tanrılar panteonu kabul etmesidir. İslam dünyasına bu panteon ne yazık ki, tarikatlar ve mezhepler yoluyla örtülü bir biçimde sokuldu. İslam dünyasının kaderini karatan işte budur. Falan veya filan devletin kötülükleri değil…Müslümanlar kendi yollarını kendileri vurdular…

Şirkin yedek ilahları kişiler, kurumlar, kavramlar ya da eşyalar olabilir. Çoğu yedek ilahlar kişilerden oluşur. Kur’an işte tam bu noktada, din adamlarının ilahlaştırılmasından söz ediyor. Kur’an’ın temel düşmanlarından biri de dini temsil edenlerin ilahlaştırılmasına imkan veren zihniyetlerdir.

Bu pencereden baktığınızda İslam dünyasında tarikat şeyhleri, medrese imamları, türbeler, dinci cemaatlerin ekip başları, hatta siyasal İslam’ın birçok öncüsü Allah ile insan arasında aracı konumunda oldukları için şirkin tezahürleri halindedirler. Bakın şu İslam dünyasına: Kur’an’ı değişik alfabelerle yazabiliyor, yüzlerce dile tercüme edebiliyor ama kutsallaştırılmış bazı cemaat şeflerinin risalelerinde bir virgülü yerinden oynatamazsınız, basit bir sadeleştirme yapamazsınız. Yani o risaleler Kur’an’andan daha dokunulmaz hale getirilmiştir. Bu, şirkin en katıksızı değil de nedir?

Bu durumlara düşen bir zihniyetin iflahı ve insana iyilik yapması mümkün olabilir mi?

Tekrar başa dönelim, adam öldürenlerin, cana kastedenlerin ateistlerle eşitlenmesi bilimsel ve dinsel açıdan doğru değildir. Müşriklerle eşitleyebilirsiniz. Müşriklerle eşitlediğin zaman da oradan çok kül ve duman çıkar. Bakın, o zaman ateistler falan değil bizzat dinin avukatlığını yapanlar güme gider. Bu yüzden bu talihsiz bir açıklamadır. Onun psikolojik zeminini irdelerseniz ki sanıyorum  Sedat Ergin gibi bazı yazarlar konuyu çok derin bir şekilde irdelediler, insana saygının ifadesi gibi duran bu söylemin nihai manası “Bizim gibi düşünmeyenlerin canı cehenneme”dir

Ö.İ: Bin Ladin de onu diyor.

Y.N.Ö: Onun örneklerini artık siz artırırsınız.

Ö.İ: Bu zamana dek okuduklarımdan çıkardığım sonuca göre İslam düşünürleri arasında şöyle bir ortak görüş var: İslam son din, en mükemmel din ama İslam dünyası, Müslümanlar cahil… Kimileri aydınlanmanın Moğolların Bağdat’ı fethiyle sona erdiğini söylüyor; kimileri Endülüs Emevi devletinin sona ermesine; kimileri de Gazali anlayışının İslam düşüncesine egemen olmasına… Gerçekten de bir dönemden sonra Müslümanlar İslam dinini anlamaz mı oldular ve bu hangi dönem?

Y.N.Ö: Gösterilen sebeplerin hepsinin payı var.

Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca da “Günümüzde Müslümanlık bilinmiyor” (Zaman, 22 Mart 2004) diyor. Kim bilmiyor, alimler mi, hocalar mı, müminler mi? Bence ciddiye alınacak bir saptama ama ciddiye alınmayacak bir savunma. “İnsanlar gerçek İslam’ı bilselerdi böyle olmazdı!” savunması, “İslam terörle bağdaşmaz!” savunması. O zaman kardeşim İslam’ı öğretin Müslümanlar’a… Engel dil mi, klasik Arapça mı? Klasik Arapça’yı Araplar da bilmiyor. O zaman İslam’ı Türkçe öğretin Müslümanlara…

Y.N:Ö: Siyasal İslamcılık, özünde taşıdığı ikiyüzlülüğe uygun şöyle bir paradoksu da taşıyor. Bunların birçokları, sıkıştığı zaman İslam’ın rasyonel savunmasını yapan düşünürlerin ve yaklaşımların yanında yer alıyor ve puan topluyor. Ama iş bittikten sonra tekrar kendi kulvarına dönüyor ve geleneksel hurafe dinini yaşıyor ve onun savunuculuğunu üstleniyor.  Aldatıp sömürdüğü kitle ile münasebetlerinde de o hurafe dinini öne çıkarıyor. Onun içindir ki demin bahsettiğiniz söylem gibi daha pek çoklarının söylemleri kulaklarımızda çınlamasına rağmen bunların bu söylemlerini hayata geçirecek faaliyetlerine asla rastlayamıyoruz. Söylediklerinin tam tersini yapıyorlar.

Çöküş sebeplerine dönelim: Endülüs Emevi Devleti’nin çöküşü, Gazali’nin aklı sezgiye, rasyonel İslam’ı tarikat İslamı’na feda edişi, Moğollar’ın Bağdat’ı tahribi İslam’ın aydınlık çehresinin hayata girmesine büyük darbe indirdi ve Müslümanlar’ı tökezletti. Özellikle Gazali’nin yıkımı çok büyük olmuştur. İslam’ın omurgasında yer alması gereken  işletilen akıl, Gazalı tarafından adeta bir suç, bir engel gibi lanse edildi ve bu da İslam dünyasının belini kırdı. Gazali, ne yazık ki, aklın inkarını meziyete dönüştüren, aklı tarikat hezeyancılığına feda eden bir çığırın mimarıdır. El-Munkiz Mine’d-Dalal” adlı ünlü risalesinde  yaptığı budur. Dalaletten Kurtuluş anlamına gelen bu kitap, ne yazık ki, gerçekte  İslam dünyasını dalalete iten kitaplardan biridir. Gazali bir takım meziyetlere sahip, saygınlığı olan bir insandır, fakat Kur’an’ın akılla kucaklaşmak mecburiyetinde tuttuğu imanı akıldan sıyırarak duygusallığı, rüyaları, ilham iddialarını ve sonuçta Allah ile aldatmaya yönelik bütün engizisyon mekanizmalarını İslam’a musallat etmiştir. İslam’ı bu Kur’an dışılıkların  tasarrufuna terk etmiştir. İslam dünyasına bu saydığımız olgular içinde en büyük darbeyi vuran adamdır. Yani, Gazali, dört asır boyunca Müslüman düşünürlerin rasyonel planda inşa ettikleri Kur’an istikametindeki muhteşem mirası  işe yaramaz, devreye sokulmaması gereken bir miras haline dönüştürdü.

Ö.İ: Gazali Büyük Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ün de yakın arkadaşı, o halde Siyasetname’ye de etkisi olmuştur değil mi?

Y.N.Ö: Nizam-ül Mülk, Gazali’nin tabiri caizse menajeri, hamisi. Yani Selçuklu  sarayında onu kuş sütü-kuru üzümle beslemiş. Gazali’nin Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname adlı ünlü öğütleri üzerinde mutlaka etkisi vardır. Nizamül Mülk onu boşuna el üstünde tutmadı. Nizam-ül Mülk öldürüldükten sonra Gazali Batıniler’in kendisini de öldürecekleri korkusuyla Şam’a kaçtı. Tarikat literatüründe bu olayı süsleyip püsleyip kılığını ve tarihsel gerçekliğini değiştirirler. Gazali’nin içine sükunet sevgisi düştü de Şam’a, inzivaya çekildi diye. Hiç alakası yok. Hamisi Nizam-ül Mülk’ü öldüren Batınıler Gazali’yi de öldüreceklerdi. Gazali bunu biliyordu, bir an önce Bağdat’tan kaçtı. İşin gerçeği bu…

Siyasetname’nin de nasıl facia bir kitap olduğunu tartışmak lazım. Bu kitapta akıl almaz bir Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Türkler için “Bunlar azmış, kudurmuş hayvanlara benzerler. Bunları ne tamamen dışlayacaksın, ne de fazla yetki vereceksin. Dışlarsan saldırır, seni hegemonyaları altına alırlar. Bunlara üstüne saldırmayacak kadar bir şeyler atacaksın onunla oyalanacaklar” yolunda öğütler verilmektedir. Bunları yazan vezir Nizam-ül Mülk bu ülkede birçokları tarafından yıllarca alkışlandı.

Ö.İ: Peki, hocam gerçek İslam niye öğretilemiyor?

Y.N.Ö: Bakın, öğrenme gıdalanmaya benzemiyor. Bir insanı serumla da olsa zorla besleyebilirsiniz ama insanlara zorla bir şey öğretemezsiniz. Bilgi, müstesna bir tanrısal ışıktır. Bunu istemeyene vermeniz mümkün değil. Öncelikle kitlenin İslam’ın gerçeğini öğrenmeyi istemesi gerekiyor.

Şimdi Türkiye’ye dönelim: İslam’ın gerçeğini öğrenmemeyi din haline getirenler, bakıyorsunuz “İslam öğretilemediği için böyle oluyor” diye yakınıyorlar. Hadi bakalım deyip ilk adımı attığınız zaman az önce yakınanlar ilk engel olarak önünüze dikiliyorlar. Ben bunu yıllarca yaşadım. Gerçek İslam’ı öğretmeye kalktığınız zaman bu sözleri söyleyenler size “Reformist”, “dini tahrip ediyor” diye karşı çıkıyorlar. Durumu elveriyorsa açıkça, elvermiyorsa el altından… Peki, reform olmayan dini öğretelim dediğinizde ise  bir eline Cevşen-ül Kebir’i, öteki eline şeyhlerinin risalelerini veriyorlar “Bunu 30 defa okursan bütün ihtiyaçların yerine gelir, servet-mal sahibi olursun, hastalıklardan, kötülüklerden seni bu korur” deniyor. “Bu risaleleri oku, Kur’an falan okumana gerek yok” diyorlar. Yurttaki dolabından Kur’an Meali çıkan çocuklara disiplin soruşturması açıyorlar. Bunları yaşayan akrabamız var, yakından biliyoruz.

Ö.İ: O zaman ben bir ekleme yapayım soruya dönüşsün. Televizyonlarda tecvitli, yüzünden Kur’an okuma öğreten CD reklamları var, anlamını bilmeden papağan gibi Kur’an okuma öğrenmenin İslam’a ve mümine faydası ne? Üstelik bunu Gülen Hoca müritleri yapıyor…

Y.N.Ö: Tam meselenin köküne değindiniz. İslam öğretilemiyor diyenler eğer bunda samimilerse şunu da söylemeliler: Kur’an’ı Kerim’i herkes günlük ibadetleri de dahil Türkçe’sinden okuyacak. Söylesinler bakalım! Bırakın bunu söylemeyi, “Ben Kur’an’ı Kerim’i Arapça okuyamıyorum, namaz kılmak için Türkçe’sinden okuyamaz mıyım?” diye yana yakıla dert yananlara bile senelerce bu imkanı vermediler. Şimdi de kalkıp İslam öğretilemiyor diyorlar. İslam’ın 604 sayfalık ana kaynağı olan Kur’an’ı kendi ana dilinde asırlarca okuyamayan bir millete İslam size öğretilmedi demek kadar alay edici bir şey olabilir mi? Öğretmek gibi bir niyetiniz var mı?  O zaman bırakın millet kendi dilinde Kur’an okusun ve namazını da öyle kılsın. Allah’ı Arapça dışında dil bilmez bir şefe dönüştürdüler, ondan sonra kalkıp İslam öğretilmedi diyorlar. Bunun arkasında samimiyet olabilir mi?

Ö.İ: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sanırım Bayan Gül’ün de içine girip çıktığı bir davada türban aleyhine karar verecek. AİHM’nin alacağı karar İslam’la çatışırsa ne olacak, İslam’ı gönüllerince yaşamak isteyenlerin bu uluslar arası kalesine kar yağarsa ne olacak?

Y.N.Ö: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin alacağı karar şöyle bir karar olursa İslam’la çatışır: “ Örtünme diye bir şey yoktur. Bu İslam’a da çağa da aykırıdır” şeklinde bir genel bir hüküm, İslam’a aykırıdır ve buna ilk karşı çıkanlardan biri ben olurum. Ama eğer “İslam’ın örtünme emri, abdest organlarını, sonuç olarak da başın örtülmesini içermediği için türban, İslam’ın bir icabı sayılmaz, tercihe bağlı, örfi bir simgedir” denirse bu İslam’a aykırı olmaz. Yani, başın örtülmesi, tartışmasız bir emir değil, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın da ifade ettiği gibi, bir yorumdur. Elbette, aksi yorumlar da olabilir; onlara da saygı duymak gerekir. Diğer birçok dinsel konuda olduğu gibi…

Ö.İ: Tabii mahkeme, AİHM kararını İslam’a göre vermeyecek.

Y.N.Ö: Verdiği karar İslam’daki örtünme emrini külliyen reddeden bir karar olsa da, tabii ki o tabirleri kullanmayacak ama biz onları yorumlayacağız. Biz onu İslam fıkıh diline çevirdiğimizde İslam’daki örtünme emrini tamamen dışlayan bir karar alınmışsa buna Müslümanlar doğal olarak karşı çıkar. Karşı çıkar da ne yapar, o ayrı konu. Ama verdiği  karar fıkıh diline çevrildiğinde bana göre, sadece başın örtülmesine ilişkin bir kara olduğu ortaya çıkarsa bunun İslam’ı  rahatsız eden hiçbir tarafı yok.

Ben, örtünme ile ilgili olarak şöyle düşünenlerdenim: Kur’an’ın örtünme emri abdest uzuvlarını içermez. İçerir diyenler Kur’an’da çelişki var demiş olurlar. Bu aklın apaçıklık ilkesi kadar ayan beyandır. Bir din size açık havaya maruz kalan bölgelerinize, namaz öncesinde,  abdest diye bir temizleme uygulayın diyecek, sonra da o bölgelerin bir kısmını kapatacak. Böyle bir şey çelişki olur.  Kur’an’ın Nur Suresi 31. ayetinde başın örtülmesine ilişkin emir yok. Emir göğsün örtülmesine ilişkindir. Başın örtülmesine ilişkin buyruk çıkarmak bir yorumla olmaktadır. Klasik deyimle, “manaya delalet” kesin değildir. Mutlak emrin varlığı ve manaya delalet için, başörtüsü kelimesinin geçmesi yetmez, başı örtün şeklinde emir olmalı. İşte bu yok.

Öte yandan, abdest, erkekle kadının Kur’an dini açısından eşitliğinin bir simgesidir. İki cins de namaz kılar, iki cins de abdest alır ve abdestlerini ikisi de aynı uzuvlarına uygularlar. Yani açık havaya maruz kalan bölgelerine tatbik ederler. Baş da bu bölgelerden biridir. Şimdi erkekler başları ve kolları dirseklerine kadar açık tiril tiril gezecekler, kadınlar 30-40 derece sıcakta başlarını ve gözlerini örtecekler. Bu Kur’an’ın kadınla erkeğin ortak hakları olan insan haklarına erkekler tarafından getirilmiş bir sınırlamadır. Kur’an’daki kadın erkek eşitliği ilkesinin de çiğnenmesidir. Bütün bunlardan sonra birisi çıkıp “Evet bunlar böyle olmakla beraber ben yine de başımı örtmek istiyorum” derse ona ne diyebilirsiniz? Hiçbir şey. En fazla şunu dersiniz: “Sen istersen gözlerini ve ağzını da ört, tercih senin; ama kamusal alanda bunu yapamazsın”

İlginçtir, geçenlerde İtalya’da bir kadının kreşe başörtüsüyle girmesini yasakladılar. Ne diye biliyor musunuz? Çocuklar korkuyor gerekçesiyle. Bakın, bu da bir mantık. Şimdi düşünür müsünüz İslam niye abdest uzuvlarını örtünme dışında bıraktı? İşte böyle olaylara meydan vermemek için. Çünkü baş kimliktir. Kimliğinizi yok etmenize bu din müsaade etmez. En azından kimliğiniz tanınmaz hale getirmenizi sizden istemez. Siz her şeye rağmen ben bunu böyle yapacağım derseniz özel yaşamınızda yapın ama şurada kullanacağınız resim açık bir şekilde kimliğinizi ortaya koyacak dendiğinde, “Ben öyle resim çektiremem” derseniz bu doğru olmaz . Peygamber Efendimiz devrindeki uygulama da böyledir. Başın örtünme uygulaması içine sokulması örfidir, ulemanın kararıyla olmuştur. Diyorlar ki orada icma vardır. Hayır, orada icma yoktur. O halde isteyen örter, ona saygı duyacaksınız;  istemeyen örtmez, ona da saygı duyacaksınız.Ama bir ülkenin yönetimi sizin kamusal alanlarda bunu giymenizi yasaklayabilir, o da onun doğal hakkıdır.

Ö.İ: Time dergisinin yaptığı “20.Yüzyılın En Önemli Kişileri” anketinin “En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar” listesinde, dünya kamuoyunun belirlediği 100 kişi arasında yer alıyorsunuz. “Prof.Dr.”unvanınız bilim adamı olmanızın kanıtı. Peki “Islahatçı” yani “Reformcu” kimliğiniz hangi eyleminize, eylemlerinize bağlanıyor?

Y.N.Ö: Madem açtınız, sizi kendimi daha iyi anlatabilmek için ikinci bir kanıt vereyim. Dünya üniversitelerinde, Avrupa dillerinin tümünde Almanca’da iki, İngilizce’de üç,  Türkçe’de yedi-sekiz tane olmak üzere benimle ilgili 10’u aşkın tez yapıldı.  Bu benim dünya bilim ve fikir aleminde tesçil edildiğimin kanıtıdır. Ben yaşarken bunları gördüm. Bilim camiası beni fikirleri üzerinde tez yapılmaya layık bir adam olarak gördü. Bunun ötesinde Bugün İran’dan Avusturalya’ya, Amerika’dan Rusya’ya kadar, Romence de dahil kitaplarım çevrildi. Alman dilinde üç-dört baskı yapan kitabım var. 20 aydır, yayınlandığı yayınevinin  best-seller listesinden inmedi. 40 küsur kitap yazdım bunların hiçbiri 200 sayfadan aşağı değildir. Bunların 10 küsuru dünya dillerine çevrildi

Ö.İ: Peki size neden ıslahatçı diyorlar?

Y.N.Ö: Bu, bilim otoritelerinin bilim adına verdikleri bir karar. Boğaziçi Üniversitesi’nde Nilüfer Göle tarafından yönetilen tez hariç hakkımda yabancı dillerde yapılan tezlerin tümü gayrı müslimler tarafından yönetildi. Hiçbirini tanımıyorum , hiçbirinin yüzünü görmedim. O tezlerde deniyor ki, bu adam İslam dünyasında birkaç asırdır irdelenmemiş soruları irdeledi, gündeme getirdi. Tek başına bu konuda kitleleri uyardı ve başarılı oldu.

Ö.İ: Bunlardan bir-ikisini söyler misiniz?

Y.N.Ö: Bir-ikisini değil onlarcasını söyleyeyim, daha doğrusu başlığını vereyim.Benim ana eserim 700 küsur sayfadan oluşan, 40. baskısını yapmış “Kur’an’daki İslam” O kitap benim neleri irdelediğimin ana belgesidir. Ben orada şunları irdeledim: İlkeler kaynağı olarak Kur’an’ın, canlı model olarak da Hz. Muhammed’in din demediği şeylere din denmiş midir ve bunlar nelerdir? İşte benim temel sorum bu ve bu. Otuz yıl, bu temel  soruya cevap getirmek için çalıştım.

Ö.İ: Dini asalaklarından arındırma çabası…

Y.N.Ö: Evet, bu soruya cevap bulmada Kur’an’daki İslam” yetmedi. Onun yayınından birkaç yıl sonra 600 küsur sayfalık “İslam Nasıl Yozlaştırıldı” kitabımı yazdım. Toplamı 2000 sayfaya yakın bu iki kitabın ilki 40, ikincisi 14 baskı yaptı.

Sözünü ettiğim temel soruya cevap aradığımda bulduklarım beni dehşete düşürdü ve tabii Türkiye’yi de dehşete düşürdü. Bu dehşete düşüş ilk gündeme geldiği zaman bana sadece dinci ekipler değil, Türkiye’nin aklı başında olması gereken Diyanet’i de karşı çıktı. Diyanet’in Tarabya’da  düzenlediği ve122 İlahiyatçının katıldığı “Güncel Dini Meseleler Şurası”nın deklarasyonunun gündemi benim “Kur’an’daki İslam” kitabımda ortaya koyduğum sorunlardan oluşuyordu . Hatta orada bazı İlahiyatçılar şaka yollu “Burada Kur’an’daki İslam’ın fihristini tartışmak için toplanmış bulunuyoruz” dediler. Nitekim deklarasyona bakarsanız 20’ye yakın mesele benim yıllarca “Bu, gerçek İslam’da böyledir, bunu yanlış söylediler” dediğimde bizzat Diyanet’in karşı çıktığı meselelerdir. Tarabya’da tümü benim savunduğum istikamette imza altına alınmıştır. Bunu tarih biliyor, bunu sokaktaki simitçiler biliyor. Gerçekten ben bunu sokakta duydum bir simitçi “Hocam Diyanet senin söylediklerine karşı çıkıyordu ama şimdi kabul ediyor. Biz akşam dinledik” dedi. Basit ve güncel bir örnek vereyim:

Gördüm ki, İslam Peygamberi’nin hayatı boyunca iki rekat kıldığı ve hiç ilave etmediği Cuma Namazı bizde millete 16 rekat kıldırılıyor. 15 dakika nerede, iki saat nerede. Şimdi bazı imamlar iki rekat kıldırıp gidiyormuş ama Diyanet, korkusundan daha o noktaya gelemedi. Ancak 4-6 rekata kadar düşürüldü. En azından 10 rekatlık bir ilaveyi kaldırdı. Bir başka örnek, Kur’an-ı Kerim diyor ki kadınların adeti bir hastalık halidir ve bu hastalık halinde erkeklere bir yasak getiriyor: “Bu haldeyken kadınlarınıza yaklaşmayın, onlardan cinsel anlamda yararlanmaya kalkmayın” diyor. Hz. Muhammed de kadınlara “Bu haldeyken namaz kılmayabilirsiniz, oruç tutmayabilirsiniz. Sonra kaza edersiniz” diyor. Hz. Peygamber Kur’an’a aykırı hareket edebilir mi? Eğer bir yerde bir şeyi Kur’an’a uymaz ama Pegamber’e isnat edilmiş görürsen onu hemen kaldırıp atacaksın. Yani bir söz Peygamber’e isnat ediliyor ama Kur’an’ uymuyorsa bu söze uyan adam dinden çıkar. Çünkü Kur’an  Peygamber’e “Bana tabi olmazsan peygamberliğin gider” diyor. Ben, sen nasıl Kur’an’a uymak zorundaysam Peygamber de uymak zorunda. Kur’an böyle istiyor.

Peygamberimiz tarafından uygulanan fıkıhta, adet halindeki kadınlara hastalık hükümleri uygulanıyor. Gelelim geleneksel ve kısmen uydurma İslam’a: Uydurma İslam bu hükümleri almış Yahudilik’teki kadına ait hükümlerle birleştirmiş. Ne demiş: Adet halindeki kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur’an okuyamaz, hatta Kur’an’a dokunamaz, camiye giremez. Caminin ne kadar yakınından geçebilir? Kimisi demiş 60 adım yaklaşabilir, kimisi demiş 10 adım yaklaşabilir falan böyle tartışmalar olmuş. Diyanet’e “Bunlar İslam’da yok” dediğimiz zaman buna yıllarca karşı çıktı.

Bir konuda, Kur’an din adına erkeğe bir yasak getiriyor. Siz altı-yedi yasak getiriyorsunuz ve bu yasakların hepsi kadına yönelik. Hatta ne yapılmış biliyor musunuz? Erkeğe getirilen yasağı da delmişler, bütün mezhepler bu yasağı delmiş. “Efendim, adet halindeki kadınla cinsel temas ağır bir günah değildir. Bir adam böyle bir durumda iken kadınla temas ederse sadece sadaka vermesi gerekir” Alkol içen insanlara dahi,  ki Osmanlı Şeyhülislamları şarap dışındakilerin sarhoş etmeyecek kadar içilmesine cevaz vermişlerdir, sadakayla kurtulma imkanı getirmezken Kur’an’ın açıkça yasak ettiği bir şeyden sadaka vererek nasıl kurtulacaksınız?

Erkek lehine yasak delme bununla da kalmıyor. Birisi çıkıp diyor ki “Ne demek sadaka yahu?”  Hatta deniyor ki “Kadının adet kanı cinsi münasebeti yapıp bitirecek kadar bir süre kesilirse, o sürede yapılan iş günah olmaz”. İslam Nasıl Yozlaştırıldı” adlı kitabımda hangi mezhep bu konuda nasıl fetvalar vermiş hepsi var. En son bir tanesi: “Adet halinde cinsel ilişkiyi bu kadar yozlaştırmayın, isteyen, sembolik olarak yarım dirhemlik bir sadaka versin, rahat rahat işini bitirsin” diyor.

Hesaplarına gelince, en kesin Kur’an emirlerini bile işte böyle tarumar edebilmişlerdir.

Ö.İ: Biyografinizde, dünyanın her yanında İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında konferanslar verdiğiniz yazıyor. Ben kendi bilgi dağarım içinde, günümüzde, birçok İslam düşünce türünün hareket halinde olduğunu görüyorum. Burada söz konusu olan “Yaşar Nuri Öztürk’e göre İslam düşüncesi mi?”

Y.N.Ö: İslam’ın ne olduğunu anlamak lazım. İslam’ı bir kampın, bir ideolojinin ismi olarak anlamak yanlıştır. Açık söylemek gerekir: İslam sadece bir dinin ismi bile değildir. İslam tüm peygamberli dinlerin ortak adıdır. Esasında İslam bir tavrın adıdır. O tavır, Yaratıcı’ya ve yaratıcının kanunlarına teslimiyettir. İslam, barış ve esenlik için Allah’a teslimiyettir. Esasında Tevhid’in formül cümlesi olan Kelime-i Tevhid’e bakarsanız  İslam’ı tam şekliyle şöyle tanımlamak lazım “İslam, insanın, yaratıcısı dışında hiçbir şeye teslim olmamasıdır.”  İslam diyor ki kaderinizi, geleceğiniz iki şey tayin eder:  Cenab-ı Hakk’ın varlığa koyduğu değişmez kanunlar ve sizin elinizin emeği yani sizin ürettiğiniz. Bunun dışında insanın  kaderini hiçbir şey bağlayamaz. İnsanı hiçbir şeyin güdümüne veremezsiniz ve insan üzerinde hiçbir hegemonya kuramazsınız.

Ö.İ: Müthiş bir özgürlük bu. Varoluşcu bir özgürlük!

Y.N.Ö: Kesinlikle. Buradan hareketle Yunus Suresi 100. ayette diyor ki “Aklınızı işletin, işletmezseniz üzerinize pislik yağar” İkinci olarak,  Bakara Suresi 104. ayette  “Sürüye dönüşerek herhangi bir kişiye bize çoban ol demeyin, raiyye olmayın” diyor. Kur’an böyle diyor. Şimdi dönün öbür tarafa bakın: İslamın en büyük imparatorluğu Osmanlı’da toplumun adı raiyye’dir. Yani sürü. Başka bir şey daha söylüyor Kur’an: “Yönetimleriniz karşılıklı danışma, fikir teatisi ve kontrole tabi olacak” Bunun adı Kur’an’da şuradır.

Ö.İ: Şura, konsey demek.

Y.N.Ö: Daha çok, meşveret konsey anlamına geliyor. Meşveret de şura kökünden. Şura yönetilenlerle yönetenlerin birbirini denetlemesidir. Yönetenlere vekalet verirsiniz, bu vekalete dayanarak sizi yönetirler ve kanun çıkarırlar. Allah adına kanun çıkaramazsınız, yaptığınız icraatları Allah’a ve Resulü’ne isnat edemezsiniz. Kur’an insana hakimiyet yetkisi veriyor. Kozmik ve ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Ama yönetim erki, siyasi erk insandadır. Maliki Fakıh’ı Karafi (ölm.1285), bundan yaklaşık dokuz asır önce yeryüzündeki insana yönetme yetkisinin verildiğinden, Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetinin evrensel ilkelerden ibaret olduğunu söylemiştir. Tetkiklerime göre, hukuk tarihinde “kuvvetler ayrılığı ilkesi”ni ilk keşfeden ve sistematik bir biçimde ifadeye koyan da Karafı’dir. Yani Montesquieu’dan asırlar önce yapmıştır bu işi. Batılı bundan söz etmez. Bizimkiler niye söz etmezler? Ya bilmezler, yahut da siyasal sömürüye katkı sağlamadığı için umursamazlar.

Bakın, bizim Cumhuriyet’i kuran irademiz meclisin alnına “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazdığı zaman İslam’ın bu gerçeğinden yola çıkılıyor. Ama senelerce bunu dinden çıkmak olarak gördüler. Ve öyle gördükleri için de bu ülke insanına çok büyük kötülükler yaptılar. Şimdi ne oldu? Bunları ilk söyleyenleri bile sollamaya başladılar. Peki, o ilk söyleyenlere yaptıkları zulümlerin günahını kim ödeyecek? Buna cevap veren yok!

Ö.İ: Kimileri de hala arabasının arkasına “Hakimiyet Allah’ındır” yazıyor.

Y.N.Ö: Evet hala öyle sıyırmışlar var. Sanki ontolojik-külli anlamda “Hakimiyet Allah’ın” demek, siyasal-hukuksal anlamda “Hakimiyet milletindir” demeye aykırı…Bunlar birbirine aykırı değil. Ama Siyasal İslamcılar o Meclis’i tahrip, Cumhuriyet’i taciz etmek ve ülkeyi Afganistanlaştırmak için bu hezeyanı din adına sattılar. Halbuki işin aslı şu: Ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Tamam da bizim bahsettiğimiz yeryüzündeki yönetimdir ve Kur’an bu yetkiyi insana veriyor. Kur’an’ın şura ve bey’at (sosyal mukavele) ilkelerini getirmesi, bir devlet şeklinden söz etmemesi bunun içindir.

Gelelim sizin İslam Düşüncesi deyiminize: İslam düşüncesi demek Kur’an’ın gönderdiği adresleri de kullanarak insanı aydınlatacak ve yüceltecek fikir üretmektir. İslam düşüncesinin esası budur. Kur’an bizi hangi adreslere gönderiyor? Varlık kanunları, akıl, bilim, evrensel insanlık değerleri, bir de kendisi. Tefekkür, bu beş adresi kullanarak fikir üretme uğraşıdır. İslam tefekkürünün esası budur.

Ö.İ: “Kur’an’daki İslam” ne demek? Doğru anlıyorsam, siz Kur’an’ı doğru okuyup anlamayı savunuyorsunuz. Türkiye’deki Müslümanlar Kur’an’da olmayan bir İslam’ı mı yaşıyorlar? Ne zamandan bu yana?

Y.N.Ö:  Bütün İslam dünyası Kur’an’da olmayan bir İslam’ı yaşıyor. Türkiye en iyisidir. Atatürk sayesinde Türkiye, Kur’an’daki İslam’a en çok yaklaşan ülke olmuştur. Şimdi geri geri gidiyoruz. Kur’an’daki İslam ne diyor? “Kur’an’ın dışında İslam olmaz” diyor. Bir diğer mana, “Ey Müslümanlar gelin dininizdeki gerçeği bu kitaptan öğrenin.” demektir.

Kur’an’ın dışında olanlar İslam değildir demek bu. Onların İslam’ın yorumları olur, ama İslam olmaz.

Evrensel bir dinin elbette ki onlarca, hatta yüzlerce yorumu olacak. Bunu bizzat Kur’an istiyor. Ama o yorumların tümü “yorum” olacak, hiçbiri İslam olmayacak. İslam sadece Kur’an olacak. Değişik coğrafyalarda ve zamanlarda evrensel mesajı yaşamak için yorum kaçınılmazdır. Ama bu yorumların herhangi birini “İslam” olarak damgalarsanız, bir süre sonra İslam diye bir şey kalmaz.

Ö.İ: Gelenek ya da anane sözcüklerinin Türkçe’de felsefi ve düşünsel yanı yok gibi, daha çok pratiğe, gündelik hayat uygulamalarına ait töreyi de içeren sözcükler… Ama iş Fransızca’ya gelince “tradition”un anlamı Arapça “sunna”nın yani “sünnet”in karşılığı… Frankfurter Allgemeine Zietung yazarı Alexadra Kemmerer “Öztürk’e göre, tüm İslam gelenekleri, Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmelidir… Sadece geleneklerle yürütülen bir dini İslam olarak algılamamak gerekir. Bu tarz bir yaklaşım tüm Müslümanlar’a zarar verir” diyor. Sanırım burada sözü edilen gelenek “Sünnet”i içermemekte…

Y.N.Ö: Batılılara bunu anlatmakta epey zorlanıyoruz. Peygamberimizden sonra oluşan geleneğin İslam olarak anılamayacağını onlara anlatmakta zorlanıyorum. Onlar tüm dinsel geleneği dinle eşitliyorlar. Ama İslam’ın farkını anlatmada epey yol aldık. Şimdi artık, “Peygamber devri ve Peygamber sonrası dönem” ayrımını daha iyi kavrıyorlar. Hatta, ünlü Alman gazetesi “Die Zeit” “İslam ve Demokrasi” konusunda bana yazdırdığı ve bir sayfa olarak yayınladığı makalemin başlığını “Peygamber’den sonraki Zaman” olarak atmıştı.

Sünnet’in genel manası her türlü örfü ifade eder. Milletlerin, bölgelerin, kentlerin sünnetleri yani örfleri şeklinde kullanılır. Bir de özel terminolojideki anlamı var. Peygamberimiz’in günlük hayattaki tavrı tarzı demektir.

Ö.İ: Ben bu anlamda düşündüğüm için “içermemektedir” dedim.

Y.N.Ö: Bu anlamda Peygamberimiz’in sünnetini dinden dışlamamız mümkün değildir. Hiçbirimizin buna teşebbüsü ve niyeti olmaz. Yalnız bir gerçek daha var: Tarih boyunca binlerce yalan, söz veya fiil Peygamberimiz’e isnat edilmiştir. Şimdi biz bir yandan peygamberimize özgü , peygamberimizin hakikaten uygulamalarını veya ağzından çıkan sözleri korumak isterken, bir yandan da ona isnat edilmiş yalanları dinden dışlamak zorundayız. Nasıl yapacağız? Benim önerim burada Kur’an’ı hakem yapmak. Dolayısıyla burada sünneti kucaklamak veya sünneti dışlamak tabirlerini dikkatle tahlil etmek lazım, kullananın bundan hangisini kastettiğini anlamak lazım.

Ö.İ: Zaten ben de bu amaçla sordum.

Y.N.Ö: Acele hüküm verirseniz yanılırsınız. Biz, peygamberimize isnat edilmiş yalanlarla, İslam toplumlarının örfleri manasındaki sünnete dinsel açıdan itibar etmiyoruz; hatta onları dışlıyoruz. Hatta ben daha ağır konuşuyorum, “Bunların canı cehenneme!” diyorum, bunlar dinin başına beladır. Kullandığım tabirlerden biri de İmam-ı Azam’ın tabiridir, ben bu konuda onun bir çömezi sayılırım. Şöyle düşünüyor İmam-ı Azam: “Peygamberimizin ağzından çıkmış bir söz ya da uyguladığı bir fiil başımın üzerinedir. Ona isnat edilmiş ama onun olduğu kesinleşmemiş bir söze gelince, o nereye giderse gitsin bizim onunla işimiz yok.”

 Peki, bunun altından nasıl kalkacağız? Adam başına “Resulüllah dedi ki” yi koyuyor, arkasını dolduruyor. Bir okuyorsunuz Kur’an’a tamamen aykırı. Bu sözleri alt alta koyup bir din oluşturduğunuzda bir bakıyorsunuz ki o din Kur’an’ın getirdiği dine tamamen zıt. Peygamberimiz Allah’a aykırı, ona rakip bir din mi kurdu? Hz. Muhammed Kur’an’a aykırı bir şey söyler mi?

Gerçek şu ki, Hz Peygamber’e isnat edilen sözlerin içinde binlerce yalan var. Hz. Muhammed değil 63, 163 yıl yaşasa ve 24 saat durmadan konuşsa bu kadar sözü söylemesi mümkün değil. Bunları kabul etmeniz mümkün değil. 63 yıl yaşamış bir peygamberin hiç konuşmadığını söylemek de mümkün değil. O halde  bize yakışan ona isnat edilen sözlerin yalanlarını ayıklayıp gerçeklerini tutmaktır. Bunu kim yapacak? Bunu Kur’an yapacak. Bütün tarihsel denetimleri, bilimsel yöntemleri ve literatürü kullandıktan sonra en son kalan malzemeyi son olarak Kur’an’a onaylatacaksınız. Ondan onay alanlar başımız üzerine. Onay almayanlar dinin dışına…

Ö.İ: Siz Kur’an’a dönüşü savunuyorsunuz. Kur’an’a bilet alıp gidilemeyeceğine göre “dil ve diller”, “lisan ve lisanlar” aracılığıyla gideceğiz. Burada iki sorun çıkıyor ortaya, Kur’an Arapçası ile günümüz Araplar’ının kullandığı Arapçalar arasında büyük farklar var. Klasik Arapça, Latince, eski Grekçe gibi bir dil. Sıradan bir Arap Kur’an’ı anlayamaz… Demek ki Kur’an’ın günümüz Arapçalarına da çevrilmesi gerekiyor. Biz Türkçe için Araplar’a göre daha şanslıyız. Çünkü Klasik Kur’an Arapçası ile edebi Türkçe’yi iyi bilen bir din alimi, bizim için gerekli olan çalışmayı yapabilir.

Y.N.Ö: Aynen katılıyorum. Biz zannederiz ki Arap kentlerinde sokaklarda dolaşan Araplar Kur’an’ı anlar. Kur’an’daki Arapça yani Fasih Arapça bugün büyük ölçüde ölü dil haline gelmiştir. Ancak uzmanları bilir. Biz ilahiyatçılar, Arap ülkelerinde Fasih Arapça konuşabileceğimiz adam ararız. Böyle adamları ancak üniversitelerde ya da kültürlü insanların bulunduğu yerlerde buluyoruz. Bizzat Kur’an’ın dilini dil yapmış Arap kitleleri bile Kur’an’ı bir biçimde tercüme ederek anlıyorlar.

Kur’an tercüme edilemez ya böyle anlarsın ya da anlamazsın gibi bir dayatmayı getirip bizim insanımızın karşısına dikmek bize çok pahalıya patlamıştır. Az önce İslam’ı gerileten sebepleri konuştuk ancak bunların hepsi bir yerde ikincildir. Esas sebep Emeviler’in İslam’a yaptıkları kötülüktür. Peygamberin ailesini katlettikten sonra  İslam’ı kendi siyasal çıkarlarına uygun bir ideolojiye dönüştürmek için İslam dininin manifestosunu tahrip ettiler. O manifestonun içine ideolojileştirilmiş bir siyaset dinini soktular. Bu konuda iki yazım var. Birisinin başlığı “Selefi değil Emevi”. Hani diyorlar ya terörizmin kaynağı Selefilik’tir. Bu tamamen bilim dışı. Bin Ladin’in itikatta Selefi mezhebine bağlı olması bu tartışmaları yaratıyor ama anlamsız. Selefilik inançla ilgili bir mezheptir Bin Ladin’in Selefilik’le alakası yok. Üstelik Taliban da Selefi değil, Hanefi. Hanefilerin itikadi mezhepleri Selefilik değil; Matüridilik veya Eş’arilik. Peki, Taliban’ı neye mal edeceksiniz? Ya da İstanbul’da patlayan bombaları nereye mal edeceksiniz. Bunlar saçmalık.

Ö.İ Şimdiye kadar sizden başka Emevi olgusuna değinen duymadım.

Y.N.Ö: İslam’ın omurgasının tahribi Emeviler’den başlar. Bugünkü Siyasal İslam’ın esas prototipi ve ruhsal ecdadı da  Emeviler’dir. Oraya gitmeden bu işi çözmek mümkün değil. Oraya gideceksiniz ki ideolojileşmiş Arap dininin akıttığı zehirleri göresiniz ve temizleyesiniz. O temizlenmeden Bin Ladin’in, Taliban sorununun altından kalkmak mümkün değil.

Gelelim diğer tarafa: Kur’an’a gitmenin metro biletiyle olmayacağı malum. Kur’an’a öncelikle. Burada nizaket arz eden, büyük kitledir. Bilim adamları zaten orijinal dilde okuyor. Kitleye gelince o, Kur’an’ın vahyedildiği zamanın Arapçası’nı bilen otoritelerin tercüme ettikleri şekliyle Kur’an okuyacak. Bunun aksi zulüm ve aldatma. Bizim halkımıza asırlarca şunu söylediler: Siz, Kur’an’ın kelimelerini Arapça telaffuz ederseniz sevap alırsınız, Kur’an okumak budur. Sakın tercümesini okumayın sevap alamazsınız. İkisi de yalan. Mesele sevap almaksa iki türlü okuyan da sevap alır. Ama iş sevap almakla bitmiyor.

Kur’an tedebbür (anlayarak ve düşünerek okumak) emrediyor; birileri telaffuz istiyor. Kur’an gibi binlerce ayetinde “beni okumak beni anlamak demektir” diyen bir kitaba siz “Ben seni anlamadan okuyacağım ve sen bana sevap vereceksin” diyeceksiniz. Yani bizim insanımız ne dediğini anlayarak Türkçe okuduğu zaman sevap alamıyor, ne dediğini anlamadan papağan gibi telaffuz ederek okuduğunda sevap alıyor. Ne dediğini anlamadan okuyanlar sevap alsın, ona karşı değiliz ama en azından bırakın ne dediğini anlayarak okuyanlar da sevap kazansın. Onu neden engelliyorsunuz.

Ö.İ: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem ne zaman gelecek? Hıristiyanlık’ta mezhep kavgaları bitti gibi görünüyor. Yahudilik de kendi içinde huzurlu gibi. Buna karşın bu iki dinin bizzat İslam’la olmasa bile Müslüman ülkelerle savaşı sürüyor. Sorun ne? Savaş Roma ile Mekke arasında mı?

Y.N.Ö: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem hiç gelmeyecek. O huzur, Tanrı’nın iradesinde var, ama insanoğlu onu yeryüzüne asla indirmedi. Din sınıfı olduğu sürece de inmez. Hıristiyanlık’ta mezhep kavgası bitmedi diyorsunuz. Mezhebe gerek yok; Hıristiyanlık dini bitti. Bu, AKP Hükümeti’nin ekonomi düzeldi çünkü enflasyon düştü demesine benziyor. Enflasyon hayat durduğu için düştü. Enflasyon bir manada tansiyondur. Hayat durunca tansiyon da duruyor. Gelelim diğer tarafa, Hıristiyanlık bir nostalji, romantik hatıralardan ibaret hale geldi. İlahi oku, mum yak, bitti. O din değil, eğlence. Ona da kaç kişi gidiyor o da ayrı mesele.

Ö.İ: Zaten “Pratikan” mısınız diye soruyorlar.

Y.N.Ö: Batı ülkelerindeki muhteşem ekonomi ve refahın getirdiği tatmin ve refahı yok farz edin bakalım oradaki din kavgası ne oluyor. Ülkelerde fert başına düşen milli geliri 30 bin dolardan 20’ye indiğinde din kavga sebebi olmaya başlar. 10 bin dolara indirdiğinizde bu belirginleşir, 2-3 bin dolara indirdiğinizde ahiret tüccarları ortaya çıkar ve kan dökülmeye başlanır. Çünkü insanın açıkta kalan taraflarını kapatmak üzere din kullanılmaya başlanır. Kur’an “Ey iman edenler dikkat edin sizi Allah ile aldatmasınlar” diyor, benim çıkmak üzere olan yeni kitabımın adı da “Allah ile Aldatmak”.

İnsanımıza yapılan en büyük kötülüklerin arkasında Allah ile Aldatma zulmü var.

Bu tabiri Kur’an dışında hiçbir kitapta görmedim. Bunu düşünerek Türkiye’nin son 30 yılına bir daha bakın. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra insanlığın durumuna bakın. İnsanlık Toynbee’nin 1940’lı yıllarda söylediği yere geldi.  Yeniden büyük dinlerden mutluluk reçeteleri isteniyor. Aynı yıllarda Fransız Malraux’da aynı şeyi söylüyordu. Berlin Duvarı yıkılınca bu kehanetlerin çıktığını gördük. Yalnız iki ihtimal vardı: Ya tekrar din bezirganlığı, engizisyon Allah adına insanlara zulüm yapacak ya da insanlık geçirdiği  acı tecrübelerden ders alarak artık dini ve Allah’ı insanları dövüştürme aracı olarak kullanmayacak.

Maalesef birincisi oldu. “Bakara 213 Mucizesi” adlı yazımda Bakara Suresi’nin 213. ayetinden bahsettim. Orada şuna vurgu yapılıyor: İnsanlığın kavgalarının çekişmelerinin arkasında dini temsil edenlerin kötülükleri ve azgınlıkları vardır.  Tevbe Suresi ise “Bu din adına ortaya çıkanlar, insanların mallarını, mülklerini tıka-basa yerler de toplumları Allah’a götüreceğiz diye diye Allah’tan uzaklaştırırlar. “ diyor.

Bana göre, yüzyıllardan beri, en azından Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı eserinin yayınından beri, Roma ile Mekke mücadele ediyor. Hıristiyanlar savaştırılıyor ve Müslümanlar kaybediyor. Tarihin en büyük Haçlı Savaşları’nın yaşandığı kanısını taşıyorum. Ne yazık ki, bu kanımı terk etmemi sağlayacak bir gelişmeye tanık olamıyorum.

Ö.İ: Bunun benzeri bir mücadele de Türkiye’de var. Türkiye İslamcılığı’nın Türkiye Cumhuriyeti ile kavgalı olduğu görülüyor. Bence bu kavga bitmeden, Türkiye İslamcılığı Cumhuriyet’i kabul etmeden Türkiye’ye huzur gelmeyecek. Siz ne düşünüyorsunuz?

Y.N.Ö: Görüşünüze bütün ruhumla katılıyorum. Bugün dünyada adı konmamış şekilde sürüp giden Haçlı Seferleri var. Ne yazık ki, Türkiye’deki savaşta İslamcılar Haçlılar’ın yanında yer alıyor.

Yürüyüp giden Haçlı Savaşları’nın İslam adına en güçlü sesi bu yüzyılda Atatürk’tür. Bunu inkar edenler tarihin bütün hakikatlerine küfretmiş, Çanakkale’yi inkar etmiş olurlar. Örneğin Mehmet Akif’in, “Çanakkale’de savaşan erlerin kanı tevhidi kurtarıyor, onların yüceliği, Hz. Muhammed’le Bedir harbinde savaşan sahabılerden geri değildir” anlamındaki dizelerini unutmamak gerekir.

Modern Haçlı Savaşları’nın kurmayları, ki onlar AB’nin kurmaylarıdır aynı zamanda, bize Atatürk’ten vazgeçmeyi dayatıyorlar. Müslüman vicdanlar bunun üzerine düşünüyorlar mı? Bugün yürüyüp gitmekte olan Haçlı Savaşları’nda İslam’ın başının dikliğini, yüzünün aklığını, insanlık kervanının önüne geçme beceri ve onurunu Mustafa Kemal’in düşünceleri ve uygulamaları temsil ediyor. Mazlum milletlere karşı İslam dünyasının ayağa kalkışında örnek ve öncü Atatürk’tür denmiştir ama gereken yapılmıyor. Batı Mustafa Kemal’e çok büyük bir kin duymakta, onu asla affetmemektedir. Onunla İslam dünyasının arasını açmak için akıl almaz bir gayret harcadı ve sanıyorum istediği sonucu aldı.

Batı, Atatürk’ün elinde vücut verdiği reçetenin İslam dünyasının ayağa kalkış reçetesi olduğunu biliyor. Mustafa  Kemal’i Batı tanıyor, biz değil. Tanıyor ama sevmiyor, düşman biliyor. Pakistan’da Muhammet İkbal teori olarak Müslümanlar’a yol gösterirken M. Kemal onun söylediklerinin uygulamasını yapıyordu Anadolu’da…

Atatürk’ten rahatsızlığın nedeni açık. Siyasal İslamcılar Atatürk’e saldırırken Oostlander “Mustafa Kemal’den vazgeçin” diyor. Şimdi söyler misiniz bana Türkiye’deki Siyasal İslamcılar bu Haçlı Savaşı’nda kimin yanında yer alıyorlar? Bu soruya cevap vermeleri gerekiyor.

Ö.İ: Hatırlarsınız, İslam’da reform olması için İslam’da da kilise benzeri bir hiyerarşik yapı olması gerektiğini, bugünkü yapısıyla İslam’da reformun imkansız olduğunu yazmıştım. Sonra şunu düşündüm: Dinde reform demek yeni bir mezhep kurmak demek. Örneğin Luther ile Calvin reform yaptılar ama ana gövde bu reformu kabul etmediği için reformları mezhebe dönüştü…

Y.N.Ö: Bugün Batı’nın kaderine egemen  olan Luther’in yaptığı. Katoliklik Papa’nın koyu inadı devam etseydi Avrupa bugüne gelemezdi. Bizde de böyle olacaktır maalesef. Aradan yaklaşık yedi yüzyıl geçmesine rağmen Müslümanlar bundan ders alamıyor. İslam’ın Peygamberi’nin yeniden yapılanmayı bir anlamda reformu öğütlemesine rağmen Müslüman camia bir yenileşmeye yönelenlere sataşıyor. Kendi peygamberini değil de Katolik dünyanın Ortaçağ’daki tavrını esas alıyor.

Müslüman camiada, Papalığa benzer bir otorite kurum yok.  Kur’an bundan nefret ediyor. Bizim, dinde son sözü söyleyen bir kurumumuz yok. Örneğin Diyanet’in söylediği bir şeye ben karşı çıkabiliyorum. Karşı çıkmayı bırakın, bizim uyarılarımız üzerine  söyledikleri sözü geri alabiliyorlar. İslam; din adamı diye bir değer ve otorite kabul etmiyor, bilim ve bilim adamı diye bir otorite kabul ediyor. Kur’an raiyye bir toplum istemiyor. Gerçek bir Müslüman; ilk emri “Oku!” olan kitabı okur ve kendi özgür iradeleriyle hareket eder. İslam’ın tartışmasız din tanımı şudur: “Din, ilahi bir kurumdur ki akıl sahiplerini kendi özgür iradesiyle iyiye ve güzele götürür”. Bu bin küsur yıllık ortak din tanımıdır. Böyle bir din kuruma, konsile karşıdır. Resmi mabet yok. Cami resmi mabet değildir. Bir toplanma yeridir ve tüm toplantı yerleri gibi orada namaz da kılınır. Resmi mabet kabul etmiyor. Bütün yeryüzü mabettir diyor. İbadeti kotaracak bir görevli adam kabul etmiyor. Bu ibadeti para karşılığı yönetecek bir adamın öncülüğünde yapılacak bir ibadeti geçersiz sayıyor. Hele bunun parasını ibadete katılmayanlar ödüyorsa bunu zulüm sayıyor.

Ö.İ: Kur’an dili olan klasik Arapça’yı günümüzde Araplar’ın anlayamayacağını söylediniz. Böylece  Kur’an Arapçası günlük hayatta da kullanılamıyor değil mi?

Y.N.Ö: Çok seçkin bir avuç kültürlü elit hariç, kimse kullanamıyor. Hatta, birçoğu anlayamıyor.

Ö.İ: Şimdi Türkiye’ye getiriyorum sorumu. İmam-Hatip okullarında ve İlahiyat Fakülteleri’nde öğretilen Arapça ile İslam’ı öğrenmek ve öğretmek mümkün mü? Bence mümkün değil! O zaman Türkçe’ye daha çok ağırlık vermek gerekmez mi?

Y.N.Ö: Bugünkü şekliyle o Arapça ile pazardan alışveriş bile yapamazsınız. Ben 20 küsur yıl İlahiyat Fakültesi’nde hocalık yaptım. Master ve doktora dersleri içinde Tasavvuf Tarihi metinleri vardır ve yabancı dilde okutulması gerekir. Hiçbir zaman bunları Arapça’ya da başka bir dilde okutamadım. Çoğu yıl Arapça yerine Osmanlıca metin okuttum, fakat onu bile bilmiyorlar. Halbuki benim dönemimdeki İmam-Hatip okullarında bu dilleri öğrenciler okur, anlardı. Siyasal İslam bu okullara musallat olduktan sonra bunlar dibe vurdu. 28 Şubat bu okulları kapattı diyorlar ya, yanlış. Bu okulları yok eden, 70’li yıllarda zuhur eden Siyasal İslam’dır.

Ö.İ: Demek ki şu anda İmam Hatipler’de üst düzeyde Arapça öğretilmesi gerekiyor.

Y.N.Ö: Bütün vicdanımla söylüyorum. Bu okullara üniversitelerin kapısını açarsanız, bu okulların Arapça ile eğitim yapma olanağını engellersiniz. Bu okulları Arapça ile eğitim yapacak duruma getirmeliyiz ki bu insanlar İslam’ı kaynağından öğrenip halkı aydınlatsınlar. Çocuğunu oraya gönderenler çocukları din öğrenecek sanıyor. Bu okulları bu hale getirirlerse bu çocuklara dini kim öğretecek?  İmam-Hatip’ten mezun olan adam namaz kıldırmakta acze düşüyorsa, İlahiyat’ta yüksek lisans öğrencisi iki sayfa Arapça metni okuyamayacak durumdaysa, ki yüzde 80’i böyle, kapatın bu okulları, herkes normal liseye gitsin oradan da üniversiteye. Bu branşta nitelikli adama ihtiyacımız var diyorsanız bu yaptığınız yanlıştır. Bunların çoğu Kur’an metnini düzgün okuyamıyor. Bu ülkede Alman, Avusturya, Fransız vs. Liseleri var. Galatasaray’dan mezun olmuş bir çocuğun Hügo’yu okuyup okuyup anlamadığını düşünebiliyor musunuz? İlahiyat öğrencileri arasında Gazali’nin İhya’sını  okuyup anlayanlar çok azdır.

Ö.İ: Gerçekten samimiyetle  ben bu okulların örnek okul olmasını istiyorum. Bu hem Türkiye’nin hem de dünyanın menfaatinedir.

Y.N.Ö: Hepimizin hasreti o.

Ö.İ: Fevkalade Arapça bilen, kaynakları okuyup anlayan, kendi düşüncelerini Türkçe en üst edebi dille ifade eden bir mezun yetiştirilmesini arzu ediyorum. İslam’ın içinde kaybolmuş bir Türk kimliği…Osmanlı İmparatorluğu’nun ümmet ve millet anlayışı içinde 1920’lere kadar sürdü. “Türk” sıfatı ilk kez 17 Şubat 1919’da Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kullanıldı. Cumhuriyet kullanışından itibaren etnik olmayan, dine dayanmayan Anayasal Türk kimliğini öne çıkardı. Etnik olmayan Türklüğün “Türk”ü ile “Cumhuriyet” et ile tırnak gibi… İktidardaki AKP’nin bu kimlikle de başı hoş değil, milletçi ve ümmetçi bir anlayışın egemen olmasını istiyor…

Y.N.Ö: Ben Türk dendiğinde et ve kan değerlerini anlamam. Bu ülkenin değerlerini koruyan, savunan, benimseyen ve nimetlerimizin, imkanlarımızın bu ülkenin çocukları tarafından paylaşılmasını isteyen düşünceyi anlarım. Bence milliyetçilik de budur. Et ve kan meselesi değildir

Ö.İ:  Cumhuriyet hiçbir zaman öyle anlamadı zaten…

Y.N.Ö: Ben de bunu demek istiyorum.Avrupa ve Amerika bize sürekli ulusalcı olmayın, şovenist olmayın diyor. Ulusalcılıkla şovenizmin ne alakası var. Bize küreselci olun derken kendileri ulusalcılığın alasını yapıyorlar. Dünyada hangi hadise zuhur ederse etsin, iş,  Beyaz Saray’ın bahçesindeki sözcülerin “Bu olay Amerika’nın ulusal çıkarına aykırı değildir veya aykırıdır” demeleriyle bitiyor. Küresellik süper odakların bizim gibi ülkelerin zengin olanaklarını sömürmek için dayattıkları büyülü sözlerdir. Chirac ve Schröder bir araya geldiğinde yayınladıkları ortak deklarasyonda kendi ulusal çıkarlarını koruyacaklarını ifade etmediler mi? Amerika ulusalcı değil mi? Nazi Almanyası’ndaki milliyetçilik kalmadı zaten. Atatürk milliyetçiliğinin böyle bir manası var mı? Ben ulusalcılık yapacağım diyerek Kürt’ü kendimden saymayacaksam canı cehenneme o ulusalcılığın. Ondan bu ülkeye hayır gelmez.

Ö.İ: Cumhuriyet zaten böyle bir şey dememeye özen gösterdi.

Y.N.Ö: İslamcılar bu gerçeği geçici hesaplar uğruna feda ediyorlar. Siz İslamcılar’ın, Recep Tayyip Erdoğan da dahil, Türk ya da Türklük’le ilgili bir şey söylediğini duyamazsınız. Türkiyeli derler. Böyle kaypak, böyle omurgasız bir tabir olabilir mi? Antalya’ya yerleşmiş Almanlar Türk mü? Ama bu ülkenin nimetleri dendiği zaman Şırnak’taki, Antalya’daki, Trabzon’daki çocuklar Türk’tür. Ulusalcılık ise, o çocukların bu ülkedeki nimetlerden öncelikle ve dibine kadar yararlanmasıdır. Bush’un dizlerinin dibine oturup Cargill şirketinin çıkarları için verdiği direktifleri hulus ile dinleyip geri gelmek hüner değildir.

Ve tabii, ABD ajanlarının himayesinde yan gelip yatarak Türkiye’ye fırça atmak veya tehdit savurmak da hüner değildir. Ve yine, yakaya rozet takarak Atatürk nutukları atmak da hüner değildir.

Atatürk’ün çilesini kavramak ve yaşamak gerekir. Var mı bunu yapacak Atatürkçü?

Batı Atatürk’ü anlıyor, çıkarlarına karşı olduğu için sevmiyor. Biz sevdiğimizi söylüyoruz, ama anlamıyoruz. Batı, bizi yanına almayı Atatürk’ü dışlamaya bağlıyor ve Siyasal İslamcılar da bu oyuna ayakları ve elleriyle birlikte düşüyorlar.

Ö.İ: Çocukluğumdan bu yana merak etmişimdir. “Kur’an’da yeri var!” denir. Penisilin bulunur “Kur’an’da yeri var!” denir. Uzaya gidilir aynı şeyler söylenir. Ama genellikle bütün bilimsel bulguları yapanlar Müslüman olmayanlar. Bu çelişki mi yoksa boş teselli mi? İsmi gerekmez bir tıp profesörü hanım “Türk-İslam tıp alimlerinin yüzyıllar önce söyledikleri, günümüz uygulamalarıyla birebir aynıdır. Batılılar bizim tıp alimlerinin eserlerini ana kaynak olarak okutuyor”diyor. Bir İslamcı gazete de bu sözleri “Tıpta acı gerçek!” diye manşet yapıyor.

YNÖ. Bu psikolojik bir hadise. Bu geri kalmış, yenik düşmüş, istediği yere gelememişlerin tesellisidir. Evet, bir zamanlar tıp fakültelerinde İbn-i Sina’nın kitapları okutuluyordu. Tamam ama bunu tekrarlayıp durmanın bugün bize hiçbir faydası yok. Onlar keşfediyor, icat ediyor, buluyor, başarıyor, biz de kendimize mal ediyoruz. Kur’an  zaten bir laboratuar kitabı değil, ahlak ve iman kitabıdır. Ama Kur’an Tanrı’nın kudretini bize tanıtırken bazı bilimsel gerçekleri  de kulağımıza fısıldar. Örneğin rüzgarların dölleyiciliğinden, parmak izinden, Cebelitarık’ta tuzlu ve tatlı suyun birbirine karışmamasından bahseder. Kur’an’ın derdi fizik veya kimya dersi vermek değil. Bunlar Allah’ın gücünü göstermek, insanların ufkunu açmak için bildirilmiş.

Bugünkü insanlığın kullandığı tuvalet kağıdından otomobile, uçağa kadar hiçbir şeyde imzası olmayan bir kitlenin bunlar bizim kitabımızda var demesinin tuluat oyunundan ne farkı var. Siz Kur’an’ın size açtığı ufukların tümünü kararttınız. Bugünkü Türkiye’de, İslam adına konuşan Prof. unvanlı adamlar İslami akıldan söz ediyorlar. Gazali’nin açtığı yıkım çığırının sonuçları bunlar. Ne demek “İslamı akıl”. Ne çirkin, ne ayıp bir tabir. Bana akla sıfat bulan bir tane ayet gösterin. Bir zamanlar “Bilimin İslamileştirilmesi” gibi ahmakça bir hezeyan dolaşıyordu. İranlı Hüseyin Nasr’a savundurdular bu düşünceyi, ardından Almanya bunu aldı, gizli servisi aracılığıyla İslamcı odaklara şırınga etti. Bu güzel bir şey olsaydı Batı bilimini İslamileştirirdi. Ancak bilimin kullanımının İslamileştirilmesi olabilir. O da herkes için geçerli etik bir meseledir. Bilimin üretimiyle hiçbir ilgisi olamaz.

Akla dokuz asırdır pranga vuranlar bugün aklın İslamileştirilmesi’nden bahsediyorlar. Bu, aklı kullanmayalım demektir ama bunu söyleyemiyorlar, çünkü bu çağda abes kaçıyor. “İslam’a Göre Aklın Sınırları”diye kitap yazıyorlar. Kur’an’ın hangi ayetinde aklın sınırlarından bahsediliyor. İslamcılar’ın akılla dertleri nedir? Bir zamanlar bilime takmışlardı, “Bilim şeytanda da vardır. Siz bilim değil dava adamı olun” diyorlardı. Bilimden yoksun mesnetsiz adamların dava adamlığını yaptığı bir anlayış dünyanın başına bela olmaktan başka ne işe yarar? Yaramadığını hepimiz görüyoruz.

İslamcılar bilim ve fikirle öne çıkamayınca, küfür, hakaret ve iftirayı öne aldılar. Bu da onları giderek şiddet ve teröre bulaştırdı. İflas ve hüsranın ta kendisidir bu…

Ö.İ: CHP kendini “sol” parti olarak tanımlıyor. Siz bu partinin milletvekilisiniz. İdeolojik olarak kendinizi “sol”da hissediyor musunuz? Din adamları, din bilginleri arasında kendini “sol”da hissedenler, “sol”a oy veren vatandaşların oranının altında. Sanki İslam’ın “sağ”da yer aldığına dair bir oybirliği var…

Y.N.Ö: Sol ve sağ ideolojik kavramlardır. Sol ve sağ ayrımına dayalı ideolojik tanımlama ve kimliklenme bitti. Ama sol düşüncenin savunduğu ve esasında evrensel olan değerler var. Onlar bitmez. Sosyal demokrasi bunlardan biri. İnsana saygı, insan haklarının önceliği, paylaşım bunlardan bazıları…

Ben, ideolojik anlamda ne sağcıyım ne de solcu, ortak insanlık değerlerine bağlı, akılcı ve bilimciyim. Emeğin kapitale boğdurulmasına, alınterinin ihanete uğratılmasına, sömürüye, emperyalizme dibine kadar karşıyım.

Yani asla sağcı değilim. Ama şu söylediklerim beni eğer solcu olarak anmanızı gerektiriyorsa anabilirsiniz.

Ö.İ: Kısaca, sosyal demokrat diyelim mi?

Y.N.Ö: O zaman ben rahatlıkla sağcı olmadığımı söyleyebilirim. Çünkü sağcılık adına insanlığa ve bu ülkeye yapılan kötülüklerin ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Solculuk adına  çok önemli insanlık değerleri savunuluyor, barış savunuluyor, insan hakları savunuluyor, paylaşım savunuluyor. Bakın, İspanya’da sağcı Aznar, işgalcilerle eşleşerek Iraklı mazlumların başına bomba yağdırdı. Sonra Zapatero geldi, bu işgalciliğe karşı çıktı, askerini Irak’tan çekeceğini ilan etti. Hala dünyanın her yanında insan haklarını ve insana saygıyı sol eğilimli odaklar savunuyor.

Ama ben bu ideolojik tabirler yerine “insan merkezlilik” tabirini yeğliyorum. Bazen de sosyal demokrasi diyorum. Bana solcu denmesinden rahatsızlık duymuyorum. Beni illa bir kampa koyacaksanız solcu diyebilirsiniz.

Ö.İ: Ben sizi bir kampa koymuyorum.Düşüncenizi öğrenmeye çalışıyorum.

Y.N.Ö: Bugün için bu kavramlarla yola çıkmanın başarı getireceğine inanmıyorum. Yepyeni bir siyasal mihver bulmalıyız ve yepyeni ilkeler bütünü getirmeliyiz. Ben buna Üçüncü Yol diyorum. Ben Türkiye’de kendimi bu Üçüncü Yol’un felsefı mimarı sayıyorum.

Ö.İ: Buna dair bir düşünceniz var mı?

Y.N.Ö: Elbette var Özdemir Bey ama ben artık 28 Mart’tan sonra bunları her yerde ulu orta söylemeyeceğim. Herkes düşüncelerimi çalıyor, ekranlarda, meydanlarda söylüyor, benim ismimi de anmıyor. Çok ayıp oluyor. Siyasal İslamcılar ürettiğim değerleri, fikirleri fütürsuzca çaldılar, yaşmaladılar. Değiştik derken öne çıkarıp alkış aldıkları ne varsa tümü benim malımdır. Ben o fikirleri ilk kez ortaya attığımda en büyük kötülüğü siyasal İslamcılardan gördüm. Şimdi, saldırdıkları fikirlerimi yağmalayıp itibar devşiriyorlar.

Halk bana dört bir yandan telefon edip şunu söylüyor: “Malını miting meydanlarında, siyaset salonlarında yağmalıyor, yiyorlar. Malına sahip çıksana! Malının başına geç, biz de peşinden gelelim…”

Yepyeni bir siyasi yapıya ihtiyacımız var ve bunun siyasi omurgasının belirlenmesi lazım. Ben bunu yapacak, bu yapıda rol alacak insanlardan biriyim. Şimdilik bir tek şey ifade edeceğim. Türkiye’de insan merkezli bir siyasal yapının kurulması lazım. Felsefı omurgası olan bir siyasete ihtiyacımız var. Bizim siyasetlerimizin felsefı omurgası yok. Çünkü siyasetçilerimizin felsefı alt yapıları yok. Bu alt yapı yokluğunu dinciler Allah ile aldatarak, laikler ise Atatürk’ü pazarlayarak dolduruyor.

Bu yolların ikisinin sonu da hüsrandır. CHP’nin haline bakın. Dinci AKP, dış desteği akıl almaz ölçüde güçlü olduğu için henüz hüsran sinyali vermeye başlamadı. Bekleyin, gümbürtüyü bir süre sonra göreceksiniz.

Yoksulluk merkezli, din merkezli, liberal merkezli, refah merkezli kavramların hepsi  kullanıldı ve bunlarla hiçbir yere varamayacağımız görüldü. Hepsinin esası sömürü ve ikiyüzlülüktü. Yeni siyaset manifestosunun ilk maddesi, insan olmalı. Hakları verilmiş insan. Onuru çiğnendikten sonra bir çuval kömür, bir çanta yiyecekle boynu büktürülüp isteneni yapma noktasına getirilen insan değil.

Dinci merhamet ticareti bunu yapıyor. Sosyal demokrasi bunun için önemlidir. İnsana, insanı mahçup ve boynun bükük hale getirmeden hakkını ve umutlarını vermek. İnsana aşını kazansın diye iş vermek. Esas olan budur. İşini elinden aldığınız adama aş vererek ondan alkış ve övgü beklemek, onursuzluktur, insana ihanettir.

 Çünkü insan nimetlerden faydalanmaya, fikri sorulmaya, sözü dinlenmeye layık bir varlıktır. Biz insana hizmet ediyoruz demek yetmez. İnsan merkezli siyaset başka bir şeydir. Bu siyasette her şeyin merkezinde insan vardır. Günübirlik siyaset yaklaşımlarından kaçınmak gerekiyor. Örneğin AKP 30 yıl bir alanda uzmanlaşmış kişileri yerinden edip kadrolaşmaya gitti. TUBİTAK’a yıllarca hizmet etmiş bir insanı görevini bırakmaya zorladılar. Bunlar kabul edilecek şeyler değil. İnsanı merkez alan felsefi bir yaklaşıma Türkiye Atatürk’ten beri hasrettir. Manifestonun diğer ilkelerini sonra açıklayacağım.

Ö.İ:İsterseniz biraz da seçim sonuçlarını konuşalım: 28 Mart seçimlerini yorumlar mısınız?

Y.N.Ö: Seçim sonuçları Türkiye için bir kayıptır ama insanlar tercihini böyle yaptı. Daha doğrusu, Türkiye böyle bir tercihe zorlandı.  AKP başarılı oldu, CHP ise başarısız. Oktay Ekşi “hezimet” diyor ama bence “hezimet” biraz ağır. Sonuçta CHP kalelerini kaybetmiş, İl Genel Meclisi oylarında 1-2 puanlık bir düşüş var, Belediye başkanlığında bir puan yükselmesi var ama oy bazında baktığınızda CHP’nin bir milyonluk bir oy kaybı var. Düşünün, Çankaya gibi bir yerde 67 binlik bir oy kaybı var.

Ö.İ: Neredeyse bir vilayet büyüklüğünde.

Y.N.Ö: Tabii bundan önceki başkan 206 bin oyla gelmişti. Bu sefer ki başkan, 130 bin oyla seçildi. Yani orayı da bu şekilde kurtarmış. İzmir bir başarı gibi gözükse de bu orada seçilen kişinin başarısıdır. Kaldı ki AKP İzmir’de de oylarını artırdı. DYP’nin yüzde 15’lere çıkmasını bekliyordum ve onun Türkiye için çok anlamlı ve önemli olduğunu düşünüyordum. Yüzde 10 yaklaşan bir İl Genel Meclisi oyu var ve bence o benim dediğim anlamda bir şey ifade etmiyor. Genel seçimlerde bir-iki puanlık bir düşüş onu barajın altına itebilir. Sonuçta  CHP çok ciddi yeni bir muhasebe dönemine girdi.

Ö.İ: CHP’nin ya da sosyal demokrat bir partinin kitleleri yekindirip iktidara gelmesi için ne yapması gerek? Çünkü AKP diyor ki halkın nabzını biz tutuyoruz, dilini biz anlarız. Peki Sosyal Demokratlar, CHP bu lisanı anlamayacak kadar budala mı?

Y.N.Ö: Budala değil. Yönetimi halkla kucaklaşmaktan yoksun. CHP siyasal proje üretemiyor. Çünkü enerjisini, eforunu iç kavgalara harcıyor. Bu kasıntı yönetimle CHP’de esaslı bir çıkış olamaz kanısındayım.Bu yönetimin halkla doku uyuşmazlığı var.

Ö.İ: Doku uyuşmazlığından kastınız ne?

Y.N.Ö:  Halkın mukaddeslerine yaklaşımları hoş değil. Ya hurafeye teslim oluyorlar, ya da her şeyi kaldırıp atıyorlar. CHP, hitap ettiği kitleyi tanımıyor. Tanısaydı, sosyal demokratım diyen bir parti varoşlarda değil de lüks semtlerde mi öne çıkardı? Bu ne biçim iştir? AKP bu mukaddesleri sulandırarak halkı aldatıyor. Din adına halka yalan söylüyorlar, CHP ise ben bu işlere bulaşmam diyerek halkın ruh köklerine tamamen uzak duruyor. AKP’ninki ifrat bunlarınki tefrit. Bunun bir ortası var, halkı kucaklayacaksın ama kandırmak, aldatmak için değil, bir yerlere götürmek için değil.

Ö.İ: Ama Baykal “Türbanlıdan da oy istiyorum!” dedi.

Y.N.Ö: İşte tutarsızlığın sembol ifadelerinden biri. Bu Baykal’ın tutarsızlığıdır. Ondan önce Derviş ve.Memduh Hocaoğlu “Üniversitelerde türban serbest bırakılmalıdır” dediler diye dikkatleri çekildi, hatta neredeyse kendilerine ihraç kapısı gösterildi. Bu olaydan bir hafta sonra türbanlıdan oy istemek, ancak garabet kelimesiyle ifade edilir. İşin bir de siyasi garabet tarafı var.

Türbanlı sana neden oy versin? Türbanın sembolize ettiği değerler bakımından senin türbanlıya uyuşan neren var? Uyuşabilecek tek katalizör bendim. Sen beni laikliğe aykırı bularak dışladın. Etkisiz hale getirdin. 3 Kasım seçimlerinde meydanlarda benim elimi kaldırıyordun. Şimdi ben yokum. Bu nasıl siyasi anlayıştır, nasıl bir yönetim anlayışıdır. Bir zatı genel başkan yardımcısı sıfatıyla yanınıza alıyorsunuz; birkaç ay geçiyor, tam seçim döneminde bu zat, yalılarda birileriyle toplanıp sizin altınızı oyuyor. Buna önünü görmemek denmez de ne denir?

Evet, CHP’de öngörü zaafı var, siyaset üretme zaafı var. CHP muhalefet yapmadı deniyor. Buna katılmıyorum, muhalefet yaptı. Çok iyi muhalefetler de yaptı. 1 Mart tezkeresini oradan geçirmeyen CHP’dir, bu az şey değildir. Ama muhalefet partisinin aynı zamanda siyasi proje üretmesi lazım. İşte CHP’de bu yok.

Ö.İ: Halkla kucaklaşmadan bahsettiğiniz için sorumu daha rahat soracağım. CHP’nin halkla kucaklaşmasına engel olan Cumhuriyet’in laiklik ilkesi midir?

Y.N.Ö: Laiklik ilkesini CHP kadar yanlış anlayana çok az rastladım. Birileri insanların yoksulluğunu istismar ederken, ona kömür, yiyecek dağıtıp onun onuruyla oynarken öbürleri de insana hiç yaklaşmıyor.

Ö.İ.Parti içinde güya muhalefet olduğunu iddia eden bir grup CHP’nin başarısızlığını değerlendiren bir toplantıda, partinin türban ve Kürt siyasetini gözden geçirmeyi düşünüyor. Yani başarısızlık bunlar yüzünden demeye getiriyor. Bazı gazetelerde, özellikle akademisyen ağırlıklı bazı kişilerse önce CHP’nin, sonra da solun trajik başarısızlığını gene din faktörüne, solun ve CHP’nin din bağlamında halkla buluşamamasına bağlıyorlar. Tıpkı CHP içinden gelen muhalefetin çözüm yolunu benimsiyorlar gibi… Ben şöyle düşünüyorum: Bir politik parti, ülkesinin ve dünyanın konjonktürüne bakıp kendi programını yapar, ondan sonra kendini bu programla halka sunar. Halka bana niye oy vermedi diye bezirgan pazarlığı yapmaz. Şu konuyu biraz açalım.

YNÖ. CHP’nin halkla kucaklaşamadığını söyleyenlerden biri de benim. Ancak benim söylemimin özü, bağlamı farklı. Ben nice ateistler gördüm ki, değil birçok dinciden, hatta birçok dindardan bile halka daha yakın…Halkla kucaklaşmak, olmazsa olmazı din olan bir gerçek değildir. O bir insanlık gerçeğidir. Siyasette ise bu çok ayrı bir disiplin gerektirir.

Bunun esası; ilkelilik, kararlılık, hakka saygı ve insan sevgisidir. Dinci siyasetlerde bunların hemen hiçbiri olmadığı halde, onlar Allah ile aldatarak halka sokuluyorlar. Bunun alternatifi halktan kaçmak mıdır? Hayır! Alternatif halkı kandırıp aldatmadan halkı yanına çekmektir.

Burada omurga kavram güvendir. Bir siyasal lider, bir hafta “türbanlıdan da oy istiyorum” deyip öteki hafta, “Üniversitede türban serbest olmalıdır” diyen vekillerine veryansın ederse o lidere kim güvenir? AKP liderinin yaptığı miting sayısıyla CHP liderinin yaptıklarını bir karşılaştırın bakalım. Siirt’te adayını yapayalnız bıraktı, Siirt’e uğramadı bile. Gerekçe olarak da “Günümüzde iletişim gelişti, bizzat gitmeye gerek yok” dedi.Sonuç?Sonuç ortada…

Şimdi biz bunlara bakarak halkla kucaklaşın deyince, dini öne çıkaran akademisyenler mi oluyoruz?

Ben hiç öyle düşünmüyorum. Benim alt yapımda din bilginliği var diye her söylediğim din öğütü, vaaz filan olmak zorunda mı? Peki, ben aynı zamanda hukukçuyum. O ne olacak?

Ben şunu biliyorum: Bir ülkede siyaset yapanlar, o ülkenin sadece sosyal gerçeklerini bilmekle yetinemezler; kitlenin şuur ve gönül dünyasını da bilmek zorundadırlar. Bunun için din cazgırı veya misyoner olmak gerekmiyor; adam olmak yeter.

Ö.İ. Sayın Öztürk, ilginize ve bizimle paylaştığınız bilginize teşekkürler…

                                                                   SON

KUYUDAKİ TAŞ

K“Kuyudaki Taş”ı, 1987 yılında edebiyat ve basın dünyasında hüküm süren koyu cehalete (artık) katlamadığım için yazmıştım. Yazı aynı yılın Kasım ayında Düşün dergisinde yayımlanmıştı.Ortalıkta tavuskuşu gibi gezinen gazetecilerden çıt çıkmamıştı. Yazı önce Söz ve Yazı (Varlık Yayınları, 1993), sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004. s.55) adlı kitaplarımda yayımlandı. Kitaplar artık yayınevlerinin depolarında tükendi; kitapçı raflarında da yer almıyor. Söz ve Yazı değil ama Yazmasam Olmazdı internet kitapçılarında belki bulunabilir. Üç kitaptan oluşan (Söz ve Yazı, Tarih Bağışlamaz, Çile Törenleri) Yazmasam Olmazdı yeni bir basım için bir yayınevine önerildi. Bu yayınevi kitabı “eski” olduğu için yayımlamak istemedi. Fırından yeni çıkmış bir kitap varsa yayımlamaktan onur duyarlarmış. Bre munkabızlar hiçbir iyi kitap yaşlanmaz! Yaşlansalardı “Edebiyat Tarihi” diye “Antoloji” diye bir şeyler olmazdı.

“Kuyudaki Taş”ı bir zorunluluk dolayısıyla zuladan çıkarmak zorında kaldım ve okusun diye bir yetkiliye; ardından da sevdiğim bir editöre  gönderdim. Sonra “Site”de yayınlamak aklıma geldi. Yazıyı sınamak için: Bakalım eskimiş mi?

Konu şu: Edebiyat alanında “Şair-Yazar”,  “Gazeteci-Yazar” diye meslekler yok. Bir insan ikisini birden yapıyorsa “Şair ve Yazar”, “Gazeteci ve Yazar” diye yazılır. Şair şiir yazan kişidir, belli. Yazar; sadece roman, öykü gibi kurmaca (fiction) yazanlar için kullanılır.

Bu hastayı 1987’de yazdığım KUYUDAKİ TAŞ adlı yazımda ameliyat etmiştim.

Özdmir İnce

5 Şubat 2019

***

KUYUDAKİ TAŞ [i]

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.”

“Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşe yazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirmen  (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter). Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmamaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif” sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”, onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı, 30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci/yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.


[i] Yeni Düşün dergisi, Kasım 1987; Söz ve yazı, Varlık Yayınları, 1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, s.55

AKAN SUDA İKİ KEZ YIKANILMAZ

Efesli filozof Herakleitos  yaklaşık 2500 yıl önce “Aynı nehirlere girenlerin üzerinden, farklı sular akar” demiş. Aynı derede her gün çimebilirsiniz ama içine girdiğiniz su bir önceki günün suyu değildir. Dilimizde bu durumu karşılayacak bir başka deyiş  var: “Köprünün altından çok sular aktı (geçti)”. Herakleitos’in bu sözü, değişimin ve akışın sürekliliğini anlatmak için söylemiş. Elbette “Değişiklikten başka hiçbir şey devamlı değildir”.

Eski çamlar bardak oldu ama kimi siyasetçi çam ağacının su tasına dönüştüğünden habersiz sanki. Mezopotamya Haber Ajans’ın haberine göre (30 Ekim 2018) ; Siyasetçiler ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin çağrısı üzerine Diyarbakır’da düzenlenen “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” konulu konferansın açılış konuşmasını yapan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan şöyle demiş:

“Ortadoğu’da çözüm isteniyorsa Kürtlere yapılan dayatmalara bakılması ve Kürt halkı üzerindeki inkâr ve imha politikalarının nasıl şekillendiğinin görülmesi gerekiyor. Dikkat edilirse tüm rejimlerin Kürt politikası, ezme ve bastırma üzerine kuruludur” /  “Barış ve müzakerelerde yer alan insanlar olarak barış ve demokrasinin ülkemize gelebilmesi için bir kez daha ifade etmek isteriz ki o sürece geri dönülmelidir. Barış ve müzakere süreci bir kez daha başlamalı, Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılmalı ve bu sürece dahil edilmelidir.”

Buldan’ın çağrısına Twitter’dan tepki gösteren AKP parti sözcüsü Ömer Çelik de “Terörle kararlı ve tavizsiz mücadelemiz karşısında müzakereden bahsedenlerin dili, terör örgütü dilidir. Meşruiyeti yoktur” demiş.

Pervin Buldan da Ömer Çelik de “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu” dendiğinden habersiz gibi konuşuyorlar.

Sanırım bu iki siyasetçinin de benim  “Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı” (Tekin, 2015) adlı kitabımdan haberleri yok. Kürt Sorunu’nu, Kürt Gailesi’ni öğrenmek için okumaları gereken kitaplardan biri.

Pek bilinmez ama Herakleitos, aynı bağlamda “Biz artık biz değiliz” de diyor. Dere aynı dere değil, siz aynı siz değilsiniz artık! Bu nedenle Pervin Buldan  ve arkadaşları, kendilerine,  “Ben (Biz) Türkiye’de demokrasinin kurulması için 1919’dan bu yana ne yaptım (ne yaptık) ?” sorusunu mutlaka sormalıdır. Acaba, meydan okumaktan, boş konuşmaktan, gerçeklere ihanetten başka bir şey bulabilecekler mi? Adı geçen kitabımda sık sık tekrarlamışımdır: « “Sen ne istiyorsun açıkca söyle ve pazarlığa en yukardan başla!” Yani “Ayrılma”dan başla! Ayrılmak, federasyon ya da özerklik istemiyorsan,  pazarlığa sakın “Anadilde eğitim-öğretim” hakkından başlama. Çünkü uluslararası herhangi bir dayanağı yok! »

PKK’nın amacı belli: Federasyon ya da özerklik değil, ayrı bir devlet kurmak. Peki HDP’nin “son”amacı ne, bilen var mı? Barış ve müzakere süreci bir kez daha başlarsa, Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılmasının bu sürece dahil edilmesi”nden  başka ne görüşmek istiyorlar?  Bunu kamuoyuna açıklamak zorunda(lar).

Seçim geçidine girerken, her zaman, AKP ile HDP arasında gizli ya da açık, karşılıklı yaltaklanmalar görülür. Bu yaltaklanmalar “Barış ve Müzakere Süreci”ne bağlanırsa ülke yeni bir kaos dönemine girer. “Barış ve Müzakere Süreci”ni geçelim; daha alçakgönüllü “Müzakere Süreci”ni şarta-şurta bağlamamak gerekir. İki devlet arasında bir mütareke söz konusu değil. Bu bir! İkincisi: Müzakere, Erdoğan hükümeti ile HDP’nin özel sorunu değil.Türkiye’nin sorunu. Erdoğan hükümeti ile HDP kendi aralarında halvet halinde sadece seçim ittifakını  görüşebilirler. Söz konusu Türkiye’nin Kürtleri ise, HDP, isteklerini Türkiye nüfusuna açıklamak zorundadır.

ÖZDEMİR İNCE

18 OCAK 2019

SANAT ve SANATÇI NEDİR ?

Son zamanlarda “Sanat” ve “Sanatçı” sözcükleri bol miktarda kullanılmakta. Bu nedenle konuyu irdelemek farz oldu. Durum şöyledir:

Sanat bir insani faaliyettir. Bu faaliyetin ya da düşüncenin ürünü duyulara, heyecanlara, algılara ve akla hitap eder. Yoktan var olan ve doğada, hayatta karşılığı bulunmayan bir üründür; anlamı kendisine dönüktür, kendisindedir.

Bu işi bizim ortaokul Türkçe öğretmenimiz Göbek Emmi yöntemiyle şöyle tanımlayabiliriz: “Olmuş ya da olması mümkün olayları  belli bir yerde, belli bir zamanda ve belli bir kültür ortamında anlatmaya roman denir.”

Bu tanımı öyküye dayalı sinemaya, tiyatroya, televizyon filmine de uygulayabiliriz.

Bir sinema filminde, bir romanda, bir tiyatro yapıtında, bir öyküde bir yargıç rüşvet alıyor, bir avukat müvekkilesine sulanıyorsa, bu eylem “meslek haysiyetine saldırı” sayılıp yargı konusu yapılamaz. Yapılıyorsa, hödüklükten yapılıyordur ki çok görülmekte…

« Ars est systema præceptorum universalium, verorum, utilium, consentientium, ad unum eumdemque finem tendentium. »

«Sanat; evrensel, gerçek, yararlı, tek ve aynı amaca yönelik bir öğretim sistemidir.»

SANATÇI (L’ARTISTE): Bir yapıt yaratan, yaratıcı bir sanat, teknik, bir bilgi sahibi kimse. Yapıtları heyecen, duygu, duyu, düşünce ve aşkınlık yaratan kimse. Aşağıdaki on sanat dalında ürün veren kimse.

SANAT DALLARI

1.Mimari  (Katkıda bulunanların özel isimleri vardır).

2.Heykel (Heykeltraş, yontucu)  

3.Resim  (Ressam, “artiste” (artist) sıfatı sadece ressamlar için kullanılır)

4.Müzik (Besteci ve katkıda bulunanlar (Piyanist, kemancı, çelist, vb.)  

5.Edebiyat (Şiir, roman, öykü, deneme.”Yazar” sıfatı sadece bunları üretenler  için kullanılır.)

6. Canlı gösteri sanatları: Tiyatro, dans, kukla, sokak gösterisi, opera, canlı müzik.·

7.Sinema (Sinema sanatına katkıda bulunanların özel adları vardır: Yönetmen, senarist, oyunucu, aktör, aktrist (“Artist” değil), montajcı. vb. Sinema, tiyatro oyuncusuna, şarkıcı ve türkücüye, model ve mankene “sanatçı” denmez.

8.Televizyon

9. Çizgi Roman (bande dessiné) ·

10.Sayısal (numérique):  Bilgisayar, dijital, video

Özel ek:

“Gazeteci-yazar” diye bir meslek yoktur. Gazeteci ve yazar diye iki meslek vardır. Her gazeteci “yazar”, her  yazar “gazeteci” değildir. Hem gazetede yazan hem edebiyat alanında ürün veren kimseye “Gazeteci ve yazar” denir.

***

Bilmem arz edebildim mi?

Özdemir İnce

12 Ocak 2019

S