ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

YOZLAŞMANIN TOHUMLARI


Son ayların siyasal  hayhuylarının yarattığı boğuntu içinde “SİTE”yle pek ilgilenemedim. Buna karşın hergün 200 dolayında arkadaş siteye girip kazı yapmış. Bugün siteye koyduğum yazı Varlık edebiyat dergisinin kasım 1994 sayısında yayımlanmıştı.25 yıl oluyor. Çile Törenleri (Varlık Yayınları, 1995) adlı kitabımda yayımlanmıştı; daha sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004) adlı kitabımda yer aldı. Çeyrek asırdır güncelliğini yitirmeyen bu yazı bu yayın döneminde Tekin Yayınları tarafından yayınlanacak olan Yozlaşmanın Tohumları adlı kitabın önsözü olarak yayımlanacak.

Tohumu olmayan hiçbir şey var olamaz!

Özdemir İnce

11 Temmuz 2019

***

ÖNSÖZ OLARAK YOZLAŞMANIN TOHUMLARI [i]  

Varlık Dergisi’nin sorusu: “Son günlerde kitle iletişim araçlarında yer alan, devlet ve hükûmet adamlarının da adlarının karıştığı yolsuzluk olayları, politika dünyasında yaşanan yozlaşmanın hangi boyutlara ulaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Politika dünyasındaki her eylemin toplumsal yaşamımızla ilgisi pek çok konuyu etkilediği, hatta belirleyici olduğu bilinen bir gerçek. Bir başka gerçek ise, yozlaşmanın toplumsal yaşamımızın hemen her alanına hızla yayılıyor olması…

• Bir edebiyatçı olarak sizce, bu noktaya gelinmesine hangi etkenler neden oldu?

• Bu yozlaşmanın önünün alınabilmesi için özellikle neler yapılmalı?”

                                                                       ***

Bugünkü yozlaşmanın tohumları, Demokrat Parti’nin Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kurulmasıyla birlikte ekilmiştir. 14 mayıs 1950 ise yalnızca Demokrat Parti muhalefetinin değil, aynı zamanda “karşıdevrim”in de iktidara geçişidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti yönetiminden İkinci Dünya Savaşı sırasında iyice bunalan halk, Demokrat Parti’yi çok somut, çok acil gereksinim ve amaçları için desteklemişti: demokrasi, özgürlük, eşitlik, toplumsal ve ekonomik gelişme, çağdaş yaşam… Halk, tek parti yönetiminin, insan haklarına dayalı çağdaş demokrasiye dönüşmesini istiyordu. Halk, bu nedenle, muhalefeti döneminde ve 1950 seçimleri öncesinde bir tür sol politik söylem kullanan Demokrat Parti’nin peşinden gitti; 1946 seçimlerinde Arslanköy (Mersin) olaylarında görüldüğü gibi oy sandığını canı pahasına savundu. 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk, ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirsin, imam-hatip okullarını açsın, öğretim birliğini bozsun, Cumhuriyet devrimlerinin temellerini dinamitlesin diye bu partiye oy vermemişti; tam tersine çağdaş cumhuriyet, çağdaş demokrasi, insan hakları, toplumsal refah için oy vermişti. Ama Demokrat Parti, kendisini iktidara getiren halka on beş gün içinde ihanet etmeye başladı. Bu ihanet, politik yelpazenin ortasının sağında yer aldığı ileri sürülen partiler (Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi) marifetiyle sürdürülmüştür. Bu partiler, evrensel anlamda merkez ve merkez sağ partiler gibi, gerçekten demokrat ve liberal partiler olmamışlar, olamamışlar; ancak, bu sıfatları, aşırı sağı besleyen bedenlerini gizlemek için kullanmışlardır. Bu partiler için demokrasi “çoğunluğun diktatoryası”, kapitalizm “vahşi kapitalizm”, liberalizm ise “vurgun ve kapkaç düzeni” olarak anlaşılmıştır. Son aylarda yılan hikâyesine dönüşen özelleştirmenin, yani KİT’lerin özelleştirilmesinin geçmişi Demokrat Parti’nin 1946 parti programına dayanır: “İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin (KİT’lerin eski adı) özel teşebbüse devri.” “KİT’ler özelleştirilsin mi, yoksa yeniden düzenlensin mi?” sorusu geride kaldığı için, biz şöyle bir soru sorma hak ve özgürlüğüne sahibiz: “Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi KİT’leri tek başlarına özelleştirebilecek milletvekili çoğunluğuna sahip olmalarına karşın bu işlemi neden gerçekleştirmemişlerdir?”

Merkez sağ partilerin yıktığı laik ve eğitim-öğretim birliğine dayalı eğitim düzeninin tarihi gözden geçirilmeden bugünkü yozlaşmanın gerçek boyutları anlaşılamaz. Bu yozlaşma haziran 1950’de başlamıştır, ancak cumhuriyetçi, demokrat ve aydınlanmacı öğretmen kadroları karşısında başlangıçta başarılı olamamış; bu kadroların emekli olmaları, kimilerinin meslekten uzaklaştırılmaları sayesinde, 1960’ların ortalarından itibaren alabildiğine hızlanmıştır.

Bu yozlaşmada basının, özellikle büyük gazetelerin olumsuz payını unutmamak gerekir. Bir soru: halktan somut bir istek gelmemesine karşın, Kuran’ı hangi gazete promosyon olarak okurlarına vermiş, bu gazeteyi hangi gazeteler izlemiştir ve bu “din sömürüsü” kaç yıl sürmüştür?[ii] Bir başka soru: dünyanın en modern binalarına, dünyanın en modern basım olanaklarına sahip olan yazılı basının meslekî yozlaşması hangi düzeydedir?

13 ekim 1994 tarihli Fransız gazetelerinde, iletişim eski bakanlarından Alain Carignon’un (aynı zamanda Grenoble kenti belediye başkanı) “pasif rüşvet” suçlamasıyla tutuklandığını okuyoruz. Bu arada İtalya’daki “Temiz eller operasyonu”nu anımsayabiliriz. Demek ki yozlaşma bağlamında Türkiye yalnız değil.

Yozlaşmanın evrensel kaynaklarında ortak noktalar var:

• Toplumsal kurtuluş idealinin, ideallerinin yıkılıp parçalanması, ortak yazgı bilincinin sarsılması, insanları “gemisini kurtaran kaptan” olmaya özendiriyor.

• Yazı kültürü ve Aydınlanma’nın yarattığı, hümanist ve toplumsal bilinçle donanmış “birey” modeli, “görüntünün imparatorluğu”nda itibarını yitiriyor;

• “Yazı”nın yerini “sayı”, “bilimci”nin yerini “mühendis”, “felsefe”nin yerini “istatistik” alıyor.

• Evrensel aydının (entelektüelin) yerine “yuppie”, yazarın yerine “gazeteci” geçiyor;

• Devlet, gangsterizm ve polis aynı mekânda yaşıyor; yeraltı dünyasının insanları politikacı oluyor, politikacılar yeraltına iniyor.

• Toplum yığışıma dönüştükçe etik denetleme gücünü yitiriyor; yığışım kitlede hızla güçlenen milliyetçilik ve köktendincilik “gayrimeşru olan”ı meşrulaştırıyor.

“Evrensel umut”un örselenmesi “köşe dönme” yanılsamasını körüklüyor ve köşe dönen örnekler yanılsamanın yanılsamasıyla, bu modeli yaygınlaştırıyor; bunun sonucu olarak da pozitivist ahlakın yerine sözde postmodern ahlak geçiyor: yani, “Her şey mümkündür, evrensel gerçek yoktur” anlayışı.

Bu kaostan, yazı ve kâğıt uygarlığını yaşamış (yaşamakta olan) toplumların kurtulmaları belki mümkün olacak; demokratik toplum totaliter ve faşist topluma dönüşmemek için direnecek. Nasıl? Demokrasiyi güçlendirerek, bireyi ve insan haklarını savunarak, açık ve saydam toplumu onararak.

Türkiye gibi yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu olamamış yığışımlar, pragmatik sayı ve görüntünün egemenliğinde, hızla sürüleşecekler ve bu sürülerin içindeki Führer larvaları “kurtarıcı” konumuna gelecektir.

Türkiye bu kıyametten kurtulabilir mi? Yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu, insan haklarına dayalı, her bakımdan demokrat ve liberal bir toplum olarak kurtulabilir. Ancak, sağduyusuna güvenilen halkların yozlaşma karşısında totaliter milliyetçiliğe ve dine sığınma kolaycılığını seçtikleri, tarih boyunca çok görülmüştür. Türkiye, yozlaşmayla birlikte, yozlaşmayla iç içe böyle bir yanılsamayı yaşıyor. Tarihin bu noktasında Türkiye’nin merkez sağına çok iş düşüyor. Yozlaşmanın durması, hiç değilse (şimdilik) gerilemesi bu kesimin demokrasiyi bütün kurumlarıyla benimsemesine, onu savunmasına ve yaygınlaştırmasına, onu toplumsal yaşama yansıtmasına ve demokrasiyi halkın umuduna dönüştürmesine bağlı.

DYP & SHP koalisyonunun ilk günlerinde bunun için tarihsel bir fırsat yakalanmıştı. Ancak DYP’nin geleneksel hastalığından kurtulamaması bu tarihsel fırsatın kaçırılmasına yol açtı. Özelleştirme ve demokratikleşme ikileminde sorumsuzca goygoyculuk yapan medyanın kamuoyunu yanıltması bu fırsatın kaçırılmasını alabildiğine hızlandırdı. Demokratikleşme olmadan, gerçek ve toplum yararına bir özelleştirmenin de olamayacağını savunanları hedef tahtası haline getirmesi, medyanın ne ölçüde çağdışına düştüğünün en önemli kanıtıdır.

Fırsat çıkmışken çuvaldızı da kendimize batıralım: edebiyatın, sanatın “ortamı” bu yozlaşmadan hangi ölçüde etkilenmiştir? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız. Edebiyat ve sanatın değerlendirme dizgelerinin bu yozlaşmadan pay almadığını ileri sürmek çok zor. Ben, kendi adıma, yazarın, uzun süredir bir yana bıraktığı aydın (entelektüel) kimliğine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum: onun, Voltaire, Diderot, Jean-Jacques Rousseau, Émile Zola, André Gide, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi yazarların geliştirdiği aydın-yazar kimliğine yeniden kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Yazar, yazı ve kâğıt uygarlığının simgesi olduğunu anımsamalı ve medya egemenliği karşısında kapıldığı aşağılık duygusundan kurtulmalıdır. Yazarı ve edebiyatı onarmamız gerektiğini düşünüyorum. Yazarın, belki de, onurunu kurtarmak için bir “şeye” angaje olması gerekecektir. “Angaje” ve “edebiyat” sözcüklerinin bir kez daha yan yana kullanılması olasılığından tüyleri diken diken olacakların yüzleri gözümün önüne geliyor. Jean-Paul Sartre’ın angaje edebiyatı savunduğu Présentatiton des Temps Modernes başlıklı yazısı dilimize, ne yazık ki, çok eksik ve biraz da saptırılarak çevrilmiştir;[iii] hele gönüllü (“engagé” sözcüğünü Türkçeye çevirenler bu sözcüğün karşılığı olarak neden “güdümlü” ve “bağımlı” sözcüklerini düşünmüşler de “gönüllü” sözcüğünü akıllarına getirmemişler, anlamıyorum) edebiyatta, gönüllü oluşun, edebiyatı hiçbir zaman unutturmaması gerektiğini anımsattığı cümle hiç çevrilmemiş ve Sartre’ın böyle bir cümle yazmış olduğu anımsanmamıştır.

Politikanın, bürokrasinin, özel girişimin, banka ve paranın içinde bulunduğu durumu tanımlamak için “yozlaşma” sözcüğü yetersiz kalıyor. Fransızlar bu tür durumlarda “la corruption” (bozulma, çürüme; bozulmuşluk, çürümüşlük; baştan çıkma, baştan çıkarılma; ahlak bozukluğu; rüşvet, para yeme, para yedirme) sözcüğünü kullanıyorlar. Bu karşıtlıkların arasından “çürüme”yi seçiyorum ben.

Toplum bütün üst katmanları ve çarklarıyla çürürken; çürüme, sistemin sürekli niteliğine dönüşürken; sokaktaki oy deposu insan çürüme modeline alışıp bu modeli kendisine örnek alırken; çürüme bir yandan milliyetçiliğe, öte yandan dine sığınıp onları bir tür zırh ve mızrağa dönüştürürken; toplum milliyetçilik ve din sayesinde (yüzünden) körleşirken; aynı toplum yazılı basın ve görsel medya yüzünden akıl ve imgelem tutulmasına uğrarken, “yazar”ın kendini kıyafet balosunda sanması, durumunu giderek güçleştirmektedir. Yazar, bir kez daha rolüne karar vermek zorundadır: kralın soytarısı, meddah, kurban, sözcü, çanak yalayıcı, erkete, vicdan muhasebecisi, paparazzi… Hangisi?

Şimdi, “Yazar, ‘yazar’ olsun!” diye haykırdığını duyuyorum tinercilerin. Ama ben, “Yazar, ‘yazar’ olmasın!” demiyorum ki, ben yazar olmanın öncesinden ve sonrasından söz ediyorum. Mademki kendini kıyafet balosunda sanıyor, bu baloya hangi kıyafetle katılacak, onu soruyorum.


[i] Varlık dergisinin açtığı soruşturmaya verilen yanıt. Kasım 1994. “Yazmasam Olmazdı”, Doğan Kitap

EKÜMENİK Mİ ÖKÜMENİK Mİ?

Prof.Dr.Ahmet Mumcu!nun Türkler; Devlet ve Hukuk (Turhan Yayınevi) adlı kitabından iki alıntı yapacağım:

“Dünyada örgütlü bir cehaletten daha feci ve tehlikeli bir şey yoktur” (Johan W.Von Goethe)

“Cahillik kuvvettir” (George Orwel)

Benim de Cehaletin Rönesansı ve Egemenlik Cehaletindir adlı iki kitabım olduğunu belki biliyorsunuzdur.

Eski Ulaştırma Bakanı, Eski Başbakan, Eski TBMM Başkanı, R.T.Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Binali Yıldırım her konuşmasında bir gaf yapıyor, fincancı dükkanını dağıtıyor. Suçun büyüğü elbette aday Yıldırım’ın danışmancılarında. Bay Binali Yıldırım, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yaş gününü kutlarken “Ekümenik Patrik” diye hitap etmiş. Binali Bey’in “Ökümenik Patrik”in ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum. Danışmanları da bilmiyor. Ancak Binali Bey’i eleştiren medya erlerinin de konuyu bilmedikleri “ekümenik” demelerinden belli.

Hürriyet’te yazarken bu konuyu bizzat Patrik Bartholomeos’la konuştum ve tartıştım. Elbette uzlaşamadık ama o bana ABD Kongresi tarafından bastırılan “Ökümenik Patrik Madalyası” armağan etti. Patrik Bartholomeos hazretleri Bozcaada doğumludur, çok kültürlü, çok zarif, hümanist bir insandır. Kendisini sever ve sayarım ama ökümenik değildir.

Eski yazılardan üçünü bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

13 Haziran 2019

***

Siyah / Beyaz Yayınları

FENER RUM PATRİKHANESİ NEDEN ÖKÜMENİK DEĞİL

( Hürriyet4.12.2004)

Başbakanlık, kamu personeli için bir genelge yayınlayarak, Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik hakkında “Ökümenik” sıfatının kullanıldığı hiçbir toplantıya katılmamalarını istedi. Bunun çok açık anlamı şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti Fener Rum Patrikanesi’nin Ökümenik olduğunu  kabul etmiyor.

Peki nedir bu kabul edilmeyen ökümeniklik? Grekçe “Oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik (oecuménique) sözcüğünün üç anlamı vardır: 1.Evrensel; 2.Bütün kiliseleri içine alan; 3.Evrensel yargılama yetkisi.

Daha kolay anlaşılması için bir örnek vereceğim: Roma’da bulunan Papalık ökümenik bir makamdır ve Katolik Papa’nın ökümenik olduğu Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

Bir kilisenin ökümenik olmasının ilk koşulu, öteki kiliseler tarafından ve aynı mezhebin kiliseleri tarafından öyle kabul edilmesidir. Roma’daki Papa’nın bu sıfatı kabul ediliyor, ama İstanbul Patriği’nin bu sıfatı kullanması  kabul edilmiyor. Ancak, Fener Rum Patrikhanesi’nin  “Primus Inter Pares” (“Eşitler Arasında Birinci”) birinci sıfatı Ortodoks kiliseleri arasında tartışılmamaktadır, ama bunun ökümeniklik ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Hıristiyanlık tarihinde yedi Genel Konsil (Din Bilginleri Kurulu) toplantısı ve kararları çok önemlidir.   

-Birinci İznik Konsili:  325yılında toplanan bu Konsil, Kilise’yi yapılandırmıştır. Buna göre üç ökümenik kilise kabul  edilmiştir: Roma, İskenderiye ve Antakya… Bu üç kilise dışında hiçbir kilise ökümenik sıfatına sahip değildir.

-İkinci  Konsil (Konstantinopolis, 381): Kilise hiyerarşisi içindeRoma’nın önceliği kabul edildi. İkinci sıra İskenderiye’nin elinden alınıp başkent olduğu için Konstantinopolis’e verildi.

MS.395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Konstantinopolis’in Doğu Roma’nın başkenti olması dolayısıyla Konstantinopolis Piskoposluğu öne çıkartıldı. Örneğin,  451 yılında Kadıköy’de toplanan Dördüncü Konsil’dePapalık delegelerinin bulunmadığı altıncı oturumda Konstantinopolis’in ikinciliği onaylandı.

1054 yılında Ortodoks Kilisesi, Roma’dan tamamen ayrıldı. Ama Bizans döneminde Patrikhane’nin ökümenik sıfatı öteki kiliseler tarafından onaylanmadı..

-Osmanlı Devleti, Ortodoks uyruklarını Fener Rum Kilisesi’nin çatısı altında toplayıp “Millet” olarak kabul etti; Fatih Sultan Mehmet, Patrik’e vezir statüsü  ve “Millet Başı” unvanı verdi. Osmanlı, temel politikası gereği, Roma’ya karşı Patrikhane’yi desteklemiştir.

24. Piskopos zamanında İznik’te toplanan Konsil’in Konstantinopolis Piskoposluğu’nu Patriklik’e dönüştürüldüğü biliniyor. Ancak, bunun Ökümenlik’i kapsayıp kapsamadığını Katolik Roma’ya,  Atina ve Kudüs kiliselerinden başka Ökümenik Antakya Süryanî ve Ökümenik İskenderiye kiliselerine,  Habeş, Bulgar, Sırp, Rus, Ermeni ve Nasturî kiliselerine sormak gerekiyor. Büyük bir olasılıkla yanıtları dinsel açıdan olumsuz olacaktır.

Başka bir deyişle, aralarında ABD de olmak üzere herhangi bir dünyevî iktidarın İstanbul Patrikhanesi’ne “Ökümenik” sıfatı verme hakkı yoktur. İsteyen öteki kiliselere sorsun!…

***

Kaynak Yayınları

PATRİKHANE’NİN ÖKÜMENİK OLAMAYIŞININ KANLI TARIHÇESİ (Hürriyet, 2.12.2004)

Düne kadar Fener Patrikhanesi’ne lânet okuyan,  “Türk Ajanı” olarak suçladığı Patrik Bartolomeos’un Ortodoks dünyasının lideri olamayacağını ileri süren  Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Hristodulos, Patrikhanenin ökümenikliğiyle ilgili olarak, “Kendi kendime soruyorum komşularımızın aklı başında mı?” diye soruyor. Eleftrotopia gazetesine göre  Patrikhane’nin ökümenik unvanını  4. Konsil’in 28.maddesine dayanıyor.

Ancak, çok yalan olmasa bile, 28. kanon yürürlükte değil. Biz işin doğru tarihçesini yazalım:

1) Bilindiği gibi MS.325 yılında yapılan 1.İznik Ökümenik Konsili’nde üç apostolik (havariler tarafından kurulmuş) kilisenin (Roma, İskenderiye, Antakya) ökümenik olduğu kabul edilmişti. Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu için Iraklia (Hereclea, Ereğli)  Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir Episkoposluk olarak kaldı.

2)  Bunu göz önünde tutan İmparator, II.Konstantinopolis Konsili’ni (381) topladı. İmparator’un önergesi üzerine Konstantinopolis Piskoposluğu’na Patriklik statüsü verildi. Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından  hain ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı kabul edip onaylamadı.

3) 431’de toplanan Efes Ökümenik Konsili’nde üç ökümenik patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz edildi.

4) Kadıköy (Halkidona) Ökümenik Konsili (451):  İmparatorlukta dinsel güce mutlaka sahip olmak isteyen İmparator Marcian konsile başkanlık etti.  Yeni Roma (Konstantinopolis)’ya Eski Roma’nın ayrıcalıklarını vermek ve ikisini aynı hizaya getirmek için ünlü 28.kanonu Konsil’e sundu.  Kanonun üslubu son derece kapalıdır ve “Ökümenik” sözcüğüne yer verilmemiştir. Bu kanon Konsil’e zorla kabul ettirildi. Böylece Konstantinopolis Patrikliği, metinde açıkca belirtilmese de dolaylı yollardan ökümenik sıfatını almış oluyordu. Ancak Roma delegeleri bütün tehditlere karşın kararı onaylamadılar.

Kararı kuşkusuz Papa Leo da kabul etmedi ve İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup yazarak, “Konsil’de kabul edilen 28.maddenin başta İznik Konsili’nin 6.maddesi  ve Konstatinopolis Konsili’nin 3.maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşürüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceği”ni bildirdi. (Doç.Dr.Mehmet Çelik, “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi, Akademi Kitabevi, İzmir, S.66)

5) Patrikhane’nin Aziz Andreas tarafından kurulduğu  iddiası düzmece bir rüyaya dayandırılan yalandır. Zira Konstantinapolis kilisesi Aziz Andreas’ın ölümünden çok sonra kurulmuştur.

6) İmparatorun kilisenin statüsüne müdahaleleri,  Fener Patrikhanesi’nin ökümenik statü elde etme hırsı  imparatorluğun bütünlüğünü tehlikeye attı. Fener Patrikhanesi’nin dünyevî iktidar tutkusu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da 100 binlerce Hıristiyanın ölümüne yol açtı.

7) 475 yılında tahta geçen İmparator Basilikos İmparatorluğun parçalanmasına ve daha fazla kan dökülmesine engel olmak için 476 yılında Konstantinapolis Konsili’ni topladı. Bu Konsil, aralarında ünlü 28.kanon da olmak üzere Kadıköy Konsili’nin aldığı bütün kararları gayrı meşru ilan etti. Ve bu kararları lânetledi. Fener Patrikhanesi’nin sözde ökümenikliğini iptal eden kararı perçinlemek  için Patrik aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırıldı.

Bu kararın Fener Patrikhanesi ile ilgili olarak Hıristiyan âlemine mesajı şu idi: “Sen bırak ökümenik statüye sahip olmayı, biz seni patrikhane olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, Kutsal Kilise Kanunları gereğince, Efes’e bağlı sıradan bir Episkoposluksun!” (Doç.Dr.Mehmet Çelik, S.77)

8. 508 yılında Konstantinapolis’te toplanan Konsil, Patrikhane’nin ökümeniklik iddialarına bahane olan Kadıköy Konsili’ni  (451) bir kez daha lânetledi. İmparator bu sorunu  kesin bir çözüme kavuşturmak için, Kadıköy Konsili’nin özgün tutanaklarını getirtti. Üç yıl süren inceleme ve tartışmalardan sonra  Kadıköy Konsili’nde alınan kararlar yaktırıldı. Böylece, Patrikhane’nin  ökümenikliğinin sözde kanıtı olan  28.Kanon da yok oldu!…

Fener Rum Patrikhanesi’nin ökümenik olamamasının kanlı öyküsü burada sona ermektedir. Bu konuyu daha iyi kavramak isteyenlere Doç.Dr.Mehmet Çelik’in “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi” adlı kitabını tavsiye ederim. Bu kitaptan ben çok yararlandım. Dr.Çelik’e teşekkür ederim.

Ayrıca, çok merak ediyorum, Patrikhane’nin, aktardığım öyküye karşı bir öyküsü var mı acaba? Bu kanlı öykü “N’olur canım, olursa oluversin!” diyenlere ithaf olunur!

Kaynak Yayınları

***

ÖKÜMENİK(LİK) NEDİR. NE DEĞİLDİR ? (Hürriyet, 3 Ocak 2009)

Cengiz Çandar geçen ay gene  öfkelenmiş, birilerine acımasızca ağzının payını veriyordu :

“Dışişleri Bakanlığı’nın basına yansıdığı kadarıyla ‘Azınlıklar Raporu”nun bazı gülünç değerlendirmeleri dikkatimi çekti. “Türkiye’de 270’in üzerinde gayrımüslim ibadethanesinin bulunduğu, bunlardan 108’inin Rum Ortodoks azınlığa ait olduğu’ kaydedilmiş ve ‘Patrikhane’ye Ekumeniklik verilmesinin söz konusu olamayacağı’ vurgulanarak Patrik Bartholomeos’un yabancı ülkelere yaptığı ziyaretlerde ‘ekumenik’ sıfatının kullanılmasına müdahale edilmediği” belirtilmiş.

Gülünç. Çünkü: Ekumenik sıfatı, Ortodoks Hristiyanlık ile ilgili. Ta 451 yılında Halkedon Konsülü adıyla bugünkü Kadıköy’de toplanan “Hristiyan Din Adamları Zirvesi”nin kararı uyarınca Konstantinopolis (yani bugünkü İstanbul) Kilisesi’nin konumu “Ekumenik” olarak belirlenmiş. Patrikhane’ye Ekumenik sıfatı verip vermemek, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın yetkisinde olmadığı gibi, işi de değil. Fener Patrikhanesi’nin bu sıfatının yaklaşık 1500 yıllık mazisi var. Dolayısıyla, Patrik Bartholomeus’un yurt dışı ziyaretlerinde “Ekumenik” sıfatının kullanılmamasına müdahale edilmemesi de, Dışişleri’nin gösterdiği bir lütuf olamaz.” (Radikal, 14.12.2008)

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Cengiz Çandar’a cevap verir mi vermez mi, verirse nasıl bir cevap verir, bunu ben bilemem. Ancak, İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ökümenik (“ekümenik” demek yanlıştır) olmadığını savunan ben, politik olmayan “Kilise” görüşünü yazacağım. Ancak bu görüşe Fener Rum Patrikhanesi’nin katılmaması çok doğal.

Bu konuda şimdiye kadar epeyce yazı yazdım. Yeterli olacaklarını düşündüğüm için sadece ikisinin adını vereceğim : “Fener Rum Patrikhanesi Neden Ökümenik Değil” (04.12.04); “Patrikhanenin Ökümenik Olamayışının Kanlı Tarihçesi” (12.12.04). Bu iki yazı ve öteki yazılar birçok site tarafından yayınlandığı için internette de bulabilirsiniz.

Grekçe (Helence) “oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik’in üç anlamı vardır : Evrensel; Bütün kiliseleri içine alan; Evrensel yargılama yetkisi.

Cengiz Çandar’ın da dediği gibi bazı kiliselere ökümeniklik sıfatı MS.451 yılında  Kadıköy Konsili’nde verilmiştir, ancak bu kiliseler arasında  İstanbul Patrikhanesi’nin adı bulunmamaktadır. Kadıköy Konsulü’nde üç kilisenin ökümenik olduğu kabul edildi : Roma, İskenderiye, Antakya. Bu üç kilise İsa’nın üç havarisi tarafından kurulduğu için ökümeniktir. Demek ki ökümenik olmak için ilk koşul bir havari (apostol) tarafından kurulmuş olmak. Havariler tarafından kurulan kiliseye “Apostolik Kilise” de denir.

Fener Patrikhanesi, Aziz Andreas’ın isim günü olan 30 Kasım’ı kuruluş günü olarak kutlamaktadır ama bu sonradan icat edilmiş bir şey.

Daha sonra Batı Roma’nın zayıflaması, Doğu Roma’nın (Bizans’ın) güçlenmesi nedeniyle İstanbul Patrikhanesi ökümenik sıfatına el koyup kullanmaya başlamış ise de bu durum Roma (Papalık) tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Bu red Roma’yla sınırlı değil. Kudüs gibi geleneksel, Atina ve Moskova gibi bölgesel kiliseler tarafından da kabul edilmemektedir. İstanbul’un ökümenikliği Kilise tarafından kabul edilmezken, ABD Senatosu bir madalyon bastırıp üzerine ökümenik  sıfatını yazmıştır.  Evrensel kiliselerin kabul etmediği ökümenik sıfatını Türkiye Cumhuriyeti neden kabul etsin ?

üç YENİ KİTAP

Değerli okurlar, bu yıl (2019) yayımlanan üç kitabımı tanıtacağım bugün: Biri şiir, ikisi siyasal ve yazınsal deneme kitabı. Üç kitabı da şu ortak sunuyla tanıtmak istiyorum.

***

Immanuel Kant’ın tanımıyla aydınlanma:  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayış insan kendi suçudur: Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

***

Atatürk, Kant’an aldığı ilhamla “En hakiki mürşit ilimdir!” demişti. İslamcılar dağa-taşa, otomobillerinin arka camına “Tek mürşit İslamdır!” diye yazan Cumhuriyet ve laiklık düşmanı İslamcı dinciler  akıl ve bilimi kabul etmezler ama siyaset gerektirdiği zaman akla, üstelilk Ortak Akıl’a sığınırlar:  [«İlk kez Parti’nin kuruluş basın toplantısında “Kollektif Akıl”dan söz etmişti R.T.Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“Ak Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse…”

R.T.Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil…Az önce de söyledim. Biz bir kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız… Bu konu gündeme gelirse, oturup, kendi aramızda konuşuruz…Bu konuda konuşmak için çok erken”

R.T.Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir…Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” »  [i]  

Şaşırtıcı değil mi?  R.T. Erdoğan, insanların aklını bir lidere teslim ettiği “Tek Adam” (Başyücelik) rejimini taa 2001 yılında tanımlıyor.

Özdemir İnce

8 Haziran 2019

***

Tekin Yayınevi, Nisan 2019

ORTAK AKILSIZLIK HALLERİ’NE ÖNSÖZ

“Başyücelik Devleti”ne [ii]  “Ortak Akıl Devleti” de denilebilir. Bu  nedenle “Başyücelik Devleti”nin devamı olan elinizdeki kitaba “Ortak Akıl Devleti” adını vermeyi düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Çünkü “Ortak Akıl” düşkünü piyasa bu kirli ve derin bir devleti filozof, erdemli ve çok temiz devlet sanabilirdi. Derken,  “Ortak Akıl”ı akılsızlık olarak tanımladığım  aklıma geldi. Bunun üzerine kitabın adını Ortak Akılsızlık Halleri  koydum. Siz, bu adı,  Ortak Akılsızlık Devleti’nin Halleri  olarak da düşünebilirsiz. Başyücelik Devleti’nde olduğu gibi Ortak Akılsızlık Halleri’nin de konusu : Kişiselleşmiş İktidar ve Kişisel İktidar.

TBMM’nin 2018 güz dönemi  açılış  toplantısında  konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in üzerindeki bütün vesayetleri kaldırdıklarını söylüyor ve kendi Başyücelik vesayet rejiminin  gururuyla dünyaya meydan okuyordu. Vesayetler kalkmaz,  her rejimin, her düzenin kendi vesayeti vardır. Günümüz Türkiyesi tek bir insanın vesayeti altındadır ki eskiden bu rejime “Mutlakiyet” denirdi.

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı kimliğiyle TBMM’de konuşuyor: «Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.» [iii]

Demokratik Cumhuriyet hiç kuşkusuz  bir “vesayet rejimi”dir. Bizzat Anayasa, Parlamento, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı bu vesayetin anayasal organlarıdır. Erdoğan özellikle 2007’den itibaren, Cumhuriyet’in güvenceleri olan  bu vesayet öğelerine karşı savaş açtı. TBMM, Kuvvetler Ayrılığı Rejimi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı toplamı,  R.T.Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, millî iradenin önündeki engeller olmayıp millî iradenin bizzat kendisidir. Kendisi idi!

«Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı» olması rejimin artık  demokrasiden koptuğu  anlamına gelir. Artık “Kişiselleşmiş İktidar” ile “Kişisel İktidar” söz konusudur. Bu iki rejim türünün tanımını Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku adlı kitabından okuyalım:

Kişiselleşmiş İktidar: Kişiselleşmiş iktidar, anayasal düzen içinde, hükümet faaliyetlerinin bireyselleşmesidir. Gerçi, anayasal düzende, tüm yetkiler belli bir kişi, ya da makama tanınmamış olabilir ama, yetkileri kullananın kişiliğinden kaynaklanan nitelikler, kendisine ayrı bir güç kazandırabilmektedir. Başka anlatımla, anayasal düzen içinde, iktidarı kullanma yetkisine sahip olan kadronun lideri, kişisel prestiji ile, iktidarın objektif kullanılışına sübjektif bir unsur katmaktadır. [iv] 

R.T.Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki yönetim tarzı kısmen kişiselleşmiş iktidar sınıfına girer. 2007’den itibaren başbakanlığı ve başbakanlı cumhurbaşkanlığı yıllarını tam anlamıyla kişiselleşmiş iktidar saymak zorundayız.

Kişisel İktidar: Kişisel iktidarda. tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukukî metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yönlendırılmesı bir kişinin iradesine, ya da kaprislerine bağlıdır. [v] 

Cumhurbaşkanı’nın “Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır” ifadesi, hiç kuşkusuz,  kişisel iktidarın bütün dünyaya ilanı sayılabilir.

Kişisel iktidar kurmak isteyen her “otorite heveslisi”; Anayasa’ya, parlamenter  rejime (TBMM) , kuvvetler ayrılığı düzenine, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a ve Yargı’ya karşı savaş açar. Nitekim AKP ve Erdoğan iktidara geldikleri ilk günden bu yana, bu evrensel demokratik vesayete karşı cihat savaşı yapmakta. Son olarak, ayaklar altında çiğnenen Laiklik ilkesinin [vi], AKP belediyelerinin yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkartan Sayıştay’ın  ve Andımız’ı savunan Danıştay üyelerinin başlarına geleni hatırlayınız.

Doğrudur: Cumhurbaşkanı’nın TBMM karşısında söylediği gibi: «Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır.» Yani: Anayasa, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay  “sizlere ömür!” olmuştur.

İnsan ve özgürlükler düşmanı, insanı ve özgürlükleri ezen böylesine bir rejim, ancak, ortak akılsızlığın ürünü olabilir.

Özdemir İnce

10 Kasım 2018

***

EKSİK PARÇA YAYINLARI, Mart 2019

SONUN SONU ÜZERİNE [vii]  

Gazete yazarlığı hayatımda (ki 30 yılı bulur) başta AKP olmak üzere siyasal partileri çok eleştirdim ama hiçbir partinin içişlerine karışmadım. “Şunu başkanlıktan atın, bunu başkan yapın!” demedim. Şimdi de demiyorum, çünkü gazeteci ancak tasvir eder ve yorumlar. Şimdi bakıyorum da kimi gazete yazıcısı, Muharrem İnce’ye “Sen parti kurmalısın arkadaş!” diyor, kimisi ise  Kemal Kılıçdaroğlu’nun adının önüne anlaşılmaz sıfatlar oturtarak  parti başkanlığından indiriyor.

Buna en kibarından “mesleki yozlaşma, mesleki deformasyon” denir ki tükenmişlik alametidir. Ayıptır! Fahişenin müşteriden para almaması da mesleki deformasyondur! Biline!

Amip tabiatlı Ahmet Hakan da “Neden Muharrem İnce’inin ayrı parti kurması şart?” diye remil atıyor! Bre akılsız imam! Muharrem İnce, kurarsa, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı değıl CHP’ye karşı  parti kuracak… CHP’nin tabelasını bile kimse yenemez!

Bir araştırma göre AKP’ye gönül verenler, evlilik programlarını, dizileri seyrediyormuş ama tartışma programlarını, belgeselleri adam yerine almıyormuş. Bu nedenle AKP’ye oy veriyormuş. Hadi be! Araştırma yapacaksan seçmenin gelir kaynak ve biçimlerine göre yapacaksın. Örneğin, mesleksizler, yoksullar neden kendilerini savunmayan, her seçimde kendilerini “kazıklayan” (?) AKP’ye oy veriyorlar. Acaba kazıklanıyorlar mı? Böyle bir düşünce, saplantı ve algıları var mı? Yoksa sarsılmaz bir inanç mı söz konusu? Benim  bu tür yazılarımdan birinden alıntı yapacağım.

Yazının adı : SADAKA EKONOMİSİ AHLAK BOZAR ( Hürriyet, 16 ARALIK 2008).

[Belki inanmayacaksınız ama “Sadaka ekonomisi” deyişinin patenti ekonomistlere değil bana ait.  Gerçi basında  “mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” hesabı yapılmıyor, referans ve göndermeler pek dikkate alınmıyor ama, izin verirseniz, gazete yazıcılığı hayatımda bir kez de ben  biraz kasılayım.

Hürriyet gazetesi Ekonomi Servisi Müdürü Vahap Munyar’a aşağıdaki haber metni dolayısıyla şükran duymam gerekiyor, ki şükran duyuyorum. Yıllardır ileri sürdüğüm bir öngörüyü belge ile kanıtladığı için kendisine teşekkür ederim. Vahap Munyar’ı Birlikte okuyalım (Hürriyet, 05.12.08) :

“Türkiye  Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) çatısı altındaki Anadolu’daki odalardan birinin başkanı, fabrikasına geçici işçiler aldı. Aldığı işçiler geçici de olsa onlardan evraklarını istedi. Kısa sürede sigortalarını yaptırdı. Bir süre sonra geçici işçiler fabrika sahibinin kapısına dayandı:

-Patron bizi neden sigortalı yaptın ?

-Yanlış bir durum mu var ?

-Bizi sigortalı yaptın, ekmeğimizi elimizden aldın.

-Nasıl yani ?

-Elimizde yeşil kart vardı. Ayrıca kömürümüz, gıdamız bedava geliyordu. ‘Yoksul maaşı’ bile aldığımız oluyordu. Sen bizi sigortalı yaptın, hepsi elimizden gitti.

-Ama bakın asgari de olsa artık bir maaşınız var, ayrıca Sosyal Sigorta güvenceniz var…

-Biz anlamayız, derhal kadrodan çıkmak istiyoruz…”]

Benim “sadakacı, tufeyli, asalak, sülük, yoz” adlarını verdiğim bu mesleksiz, lümpen yığışımı nüfusunun  kaç kişi, kaç milyon aile ve kişi olduğunu bilmezseniz “seçimler hakkında” sadece gevezelik edersiniz. Şimdi resmi kaynaklardan bir alıntı yapacağım:

[Devlet 2015’te 15 milyon kişinin yardımına koştu:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor.

2015’te devlet tarafından 3 milyon 18 bin aileye düzenli veya geçici yardımlar yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre bunların 1 milyon 93 bini düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardımlarla ulaşıldığı anlamına geliyor. 2015’te sosyal yardım ve destekler içerisinde en büyük kalemlerden birini 508 bin kişiye verilen 4.3 milyar liralık evde bakım yardımı oluşturdu. Devletin üstlendiği 6.4 milyar liralık Genel Sağlık Sigortası primleri de dikkate alındığında 2015’teki toplam destek 25 milyar liraya ulaştı. Yardım yapılan kişi sayısının tespitinde GSS primi ödemeyenlerin aynı zamanda diğer yardımları da aldığını, dolayısıyla aynı ailelelerin birden fazla destek aldığını dikkate almak gerekiyor. Sosyal yardımlar temel ihtiyacını karşılayamadığı için yaşamını sürdürmekte zorlanan kişi ve ailelere karşılıksız sağlanan ayni ve nakdi destekleri kapsıyor:

1-2015’TE 2.1 MİLYON AİLE YAKACAK DESTEĞİ ALDI:

2-EĞİTİM YARDIMI: 2 MİLYON ÖĞRENCİ:

Yoksul çocukların okula gönderilmesi için Şartlı Nakit Transferi kapsamında ilköğretimdeki erkek öğrenci için aylık 35 TL, kız öğrenci için 40 TL ödeniyor. Ortaöğretimde bu rakamlar sırasıyla 50 ve 60 TL uygulanıyor. 2015’te 2 milyon 18 bin öğrenci için 664 milyon TL ödendi. 2003’ten beri yapılan ödemeler 4.3 milyar liraya ulaştı.

Eğitim materyali: Yoksul çocukların kırtasiye, önlük, ayakkabı gibi okul ihtiyaçları için 2003- 2015 yıllarında 880 milyon lira tutarında yardım gerçekleştirildi.

Öğle yemeği: Yoksul öğrencilere 2003’ten beri öğle yemeği veriliyor. 2015 maliyeti 460 milyon lirayı buldu. 2015’teki ders kitabı desteği ise 240 milyon lira.

3-GIDA VE GİYİM YARDIMI: 681 BİN HANE:

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için her yıl Kurban Bayramı ve Ramazan ayında Sosyal Yardımlaşma Vakıfları aracılığıyla yardım yapılıyor.

4-2015’te 681 bin 364 haneye 251 milyon lira gıda ve giyecek yardımı yapıldı

5-BARINMA YARDIMLARI: 22 BİN HANE:

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan vatandaşlara evlerinin bakım-onarımı, ev eşyası alımı ve kira için ayni ve nakdi yardım yapılıyor. 2015’te 22 bin 98 haneye 79 milyon lira barınma yardımı gerçekleştirildi.

6-SOSYAL KONUT: 29 BİN KONUT:

Sosyal güvencesi olmayan fakir vatandaşlara, geri ödemeli 45 metrekare (1+1) ve 65 metrekarelik (2+1) sosyal konut yapılıyor. Yoksullara sosyal konut projeleri için 2015’te Toplu Konut İdaresi’ne 210 milyon lira aktarıldı. Konutlar 22.5 yıl (270 ay) vadeli satılıyor. 29 bin 271 konutun teslimi gerçekleştirildi.

7-YAKACAK YARDIMI: 2.1 MİLYON AİLE:

İhtiyaç sahibi ailelere 2003 yılından beri her yıl en az 500 kilogram kömür dağıtılıyor. 2015’te 2 milyon 139 bin aileye 2 milyon 609 bin ton kömür dağıtıldı

8-EŞİ ÖLEN KADINLAR: 300 BİN KADIN:

2012 yılının şubat ayından bu yana, muhtaç durumdaki eşi ölmüş kadınlara aylık 250 TL yardım yapılıyor. 2015’te 300 bin 422 kadına 820.5 milyon TL ödendi

9-ASKER AİLESİ: 3 YILDA 214 BİN:

Askerin sosyal güvenceden yoksun ve ihtiyaç sahibi ailelerine aylık 250 lira ödeniyor. 2013’te başlayan uygulama kapsamında son üç yılda 214 bin 793 asker ailesine 463 milyon lira yardım yapıldı.

10-YOKSUL ASKER ÇOCUĞU: 3.803 ÇOCUK:

Muhtaç askerlerin 18 yaşından küçük çocuğuna ayda 100 TL veriliyor. 2015’te haktan yararlanan 3 bin 803 asker çocuğuna 2.3 milyon lira ödendi

11-ÖKSÜZ VE YETİM YARDIMI: 35 BİN ÇOCUK:

Annesi veya babası vefat etmiş, 18 yaşından küçük çocuklardan muhtaç olana aylık 100 TL ödeniyor. 2015’te 35 bin 401 çocuk 22.8 milyon lira aldı.

12-ŞARTLI SAĞLIK YARDIMI: 1 MİLYON ÇOCUK / 202 BİN KADIN:

Yoksul ailelerin çocuklarını düzenli aşılatması ve kontrolü için yardımlar var. Çocuk için aylık 35 TL, hastanede doğum için 75 TL, gebelik dönemi için 35 TL ödeniyor. 2015’te 1 milyon 67 bin çocuk için 344 milyon lira ve 202 bin kadın için 19 milyon lira ödendi.

13-YAŞLI VE ENGELLI AYLIĞI: 1.3 MİLYON YAŞLI:

Yoksul yaşlı ve engelliler ile silikozis hastalarına aylık ödeniyor. Bu kapsamda 2015’te 1 milyon 302 bin kişiye 4 milyar 130 milyon lira ödeme gerçekleştirildi

14-EVDE BAKIM YARDIMI: 508 BİN KİŞİ:

Bakıma ihtiyacı olan yoksul durumdaki engellilere evde bakımları için ayda 887 TL yardım yapılıyor. 2015’te bu yardımdan 508 bin kişi yararlandı. Yıllık ödeme tutarı ise 4 milyar 378 milyon lira oldu.

15-İSTİHDAM YARDIMLARI: 1.584 KİŞİ:

İş görüşmesinde sağlık raporu, fotoğraf gibi giderler için yılda 3 defaya kadar 40-100 TL yardım var. İşe yerleştirilirse bir defaya mahsus brüt asgari ücretin üçte biri kadar para ödeniyor. 2015’te 715 kişiye işe başlama, 869 kişiye de işe yönlendirme yardımı yapıldı.

16-KIRSAL ALANDA SOSYAL DESTEK:

Köylüye süt sığırı, damızlık koyun ve seracılık yardımı yapılıyor. Bu kapsamda yardım, 2015’te 2.3 milyon lira tuttu. Ancak 2004’ten bu yana 1 milyar 83 milyon lira yardım gerçekleşti.

17-SOSYAL HİZMET PROJELERİ:

Engellilere yönelik projeler, sokak çocuklarının rehabilitasyonu, yoksul kadınlara yönelik kurslar bu kapsama giriyor. 2007- 2015 yıllarında bu projelere 584 milyon lira aktarıldı.]

Devlet kaynaklarının verdiği bilgiye göre: Devlet, 17 kalemde 20 milyon insana yardım yapıyor. Yardım alanlar kaçak işçi olarak çalışıp ayrıca para kazanıyor. Bu asalak, sadakacı, amorf yığışım, böylece,  ev yaptırıyor, araba alıyor ve gül gibi geçiniyor. Kendisine bu yaşam ortamını sunan  AKP’den başka bir partiye neden oy versin ? Demek ki AKP’nin çantada keklik 25-30 milyonluk avantacı asalak kitleden 12-15 milyon dolaylarında oyu var.

24 Aralık seçimlerinde AKP 21 milyon 335, 581 oy almış; CHP ise 11 milyon 348,878 oy almış.

Geçirimsiz (imperméable) avantacıların oyunu AKP’den çıkartın  seçimi CHP kazanır.

Seçimin düğümü burada! Ama nasıl çıkartacaksın?

Bir de 22.06.2017 tarihli BirGün gazetesinden alıntı yapacağım:

[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı veriler, Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını ortaya koydu. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında 10 milyon 610 bin kişiye sosyal yardım yapıldı. Toplam yardım miktarı ise 32 milyar 7 milyon TL’yi buldu.

Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bilgi edinme talebi doğrultusunda sosyal yardımlara ilişkin soruları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yanıtlandı.

Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılında 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye sosyal yardım yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla yapılan sosyal yardımlar 22 milyar 499 milyon TL tutarında iken sosyal yardım veren diğer kurumların yardım miktarı ile birlikte toplam sosyal yardım tutarı 32 milyar 7 milyon 123 bin TL olarak gerçekleşti.

Sosyal yardımlardan en çok pay alan ilk üç şehir İstanbul, Şanlıurfa ve Diyarbakır olurken yardımlardan en az pay alan iller Bayburt, Bilecik ve Karabük oldu. En çok ve en az pay alan illerin aldığı yardım miktarları şöyle:

En çok pay alan ilk 3 il:

1-İstanbul 1 Milyar 609 milyon TL., 203 bin 866 aile, 618 bin 611 kişi.

2-Şanlıurfa 1 milyar 46 milyon TL., 155 bin 930 aile, 618 bin 309 kişi.

3-Diyarbakır 1 milyar 4 milyon TL., 136 bin 191 aile, 510 bin 728 kişi.

En az pay alan ilk 3 il:

1-Bayburt 27 milyon 288 bin TL., 4 bin 380 aile, 15 bin 32 kişi.

2-Bilecek 33 milyon 320 bin Tl., 4 bin 376 aile, 10 bin 5 kişi.

3-Karabük 43 milyon 18 bin TL., 6 bin 967 aile, 20 bin 220 kişi.

8 KİŞİDEN BİRİ SOSYAL YARDIMA MUHTAÇ’

Bakanlığın açıkladığı verileri değerlendiren Nazlıaka, bu rakamlara göre Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardıma muhtaç olduğunu ifade ederek “Söz konusu veriler AKP hükümetlerinin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli tablonun, derinleşen yoksulluğun ve kronikleşen işsizliğin resmidir” dedi.

Sosyal yardımların, sosyal devlet anlayışının da temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayan Nazlıaka şunları söyledi: “Sosyal yardımların artmasının bir yönüyle sosyal devletin varlığını ifade etse de diğer yönüyle artan yoksulluğu göstermektedir. Sosyal yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısının azalması demek işsizliğin azalması, gelir dağılımının düzelmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması demektir. Hiç şüphesiz yoksulluk, toplumsal gelişmenin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir. AKP hükümetleri ile birlikte artan sosyal yardımlar; hükümetin, üretim, istihdam, göç, mülteci politikalarını yeniden ve ivedilikle gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece yoksulluğu yönetmeyi amaçlayan sosyal yardımlar sürdürülebilir değildir, uzun vadede yoksulluğa çözüm üretilmediği de ortadadır.”

‘YOKSULLUK SADECE SOSYAL YARDIMLA ÇÖZÜLEMEZ’

Türkiye’de yardımların suiistimal edildiği konusunda ciddi kuşkular olduğunu ifade eden Nazlıaka, yoksulluğun sadece sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini, istihdam yaratıcı politikalar izlenmesi gerektiğini ifade ederek “Bu veriler AKP’nin tarımda, hayvancılıkta, sanayide, turizmde, istihdamda 15 yıllık karnesidir. Görünen o ki çağ atladığını savunan iktidar bırakınız çağ atlamayı; bir alt sınıfa düşmüştür. AKP Türkiye’sinde yoksulluk derinleşmiş, sadaka kültürü yaratılmak için çaba sarf edilmiştir. Ancak yapılması gereken yoksulluğu ‘iyileştirmek’ değil; bir rant alanı haline gelen bu kültürü ortadan kaldırmak; gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmaktır” dedi.]

Yoksulluk kuşkusuz sosyal yardımlarla önlenemez. Ama ve acaba AKP söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyor mu yoksa koşulsuz iktidar dayanağı saydığı bu yığışımın yoksulluk ve yoksunluğunu müzminleştirerek ebedileştirmek mi istiyor? Hiç kuşkunuz olmasın bunu istiyor.  Oy deposu yığışım da iş değil avanta istiyor. Bu böyle biline! Muharrem İnce ve CHP sağlıklı düşündüğü için, yoksulun, işsizin, muhtacın kekli ve çorbalı kıraathaneyi değil de çalışacağı fabrikayı seçeceğini sanıyordu…

Bakın, bu konuda, kilitli akılları, çapaklı gözleri açmak için, 18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde ne yazmışım:

[SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında, Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında, tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşlarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

Adam  “Ekmek elden su gölden çimelim avrat  çimelim!” diyor. Yani “Bol bol sevişip, güsul abdestli yıkanalım” demeye getiriyor. Sen de adama “Çalış!” diyorsun!

Bir başka kötü slogan: “Çocuklar kreşe anneler işe!” Çocuğunu kreşe bırakıp işe gitmek isteyecek kadın %10’u bile bulmaz. Fantezidir!

1965 seçimlerinde Aydın’a gelen TİP lideri “Büyük” Mehmet Ali Aybar, birlikte yemek yerken, aralarında benim de bulunduğum birkaç gence şöyle demişti: “Çocuklar ben görmeyeceğim, siz de görmeyeceksiniz, çocuklarınız da, ama belki torunlarınız…”

Şimdi  aynı cümleyi ben tekrarlıyorum.

***

GENÇLER İÇİN 50 TURFANDA MİİR

VE YAYINLARI, Şubat 2019

Tuhaf bir kitap! İçerik ve biçim olarak “şiir”in son sınırında “klasik şiir”in bittiği yerde başlıyor. Belki de son şiir kitabım. Bundan sonra şiir (miir) yazar mıyım, yazabilir miyim ? Bilmiyorum ! Tadına bakın!


[i] Hürriyet Pazar, 16 Eylül 2001, “AK Parti’nin Kollektif  Aklı”.

[ii] Özdemir İnce, Başyücelik Devleti, Tekin Yayınları, 2018

[iii] Cumhuriyet Gazetesi,  Cumhuriyet, 2 Ekim 2018

[iv] Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku , Beta Yayınevi, 2016, 20.Basım, s.431

[v] Age. S.431

[vi] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 2 ve 4.

[vii] Site, 16 Temmuz 2018

BİR ÜST KİMLİK OLARAK İSLAM

Yanlış  ki ne yanlış! Kim ki İslam’ı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, Türk ulusunun üst kimliği yapar, İslam’ı tartışma konusu yapmıştır. İşte o zaman İslam da tartışılır. Çünkü yeryüzüne inen, dünya işlerine karışan kutsal, kutsallığını yitirir. Türk’ün üst kimliği haline getirilen İslam da din olmaktan çıkar. Bu böyle biline!

Ama Başbakan R.T. Erdoğan bilmiyor bunu! Zamanında Turgut Özal da bilmiyordu: “Ulus devlet olmayı başaramadık. Kabul edelim ki hakikat bu. O zaman Türkiye’yi bütün halinde tutmak için Müslümanlık elimizdeki tek referans” (Güneri Civaoğlu, Milliyet, 8.12.05) diyordu. Güneri Civaoğlu, bu sözlerin üzerinden bir süre geçtikten sonra, Özal’ın “Federalizmi de konuşmalıyız” diyerek nabız yokladığını anımsatıyor.

Atatürk’ün Söylevi’ni ancak cumhurbaşkanı olunca okuyan Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde somut ulusal devletin farkında olamaması, ulusal birliği değerlendirememesi ancak onun Cumhuriyeti kavrayamamış bir ehl-i tarikat olmasına bağlanabilir.

Şimdi sıra R.T. Erdoğan’da. Yeni Zellanda’dan Türkiye’ye sesleniyor: “Bizdeki etnik unsurları birbirine din bağı bağlar!” diyor.

Bir İslamcı gazete fırsat bu fırsat deyip atmış manşeti: “Üst kimlik İslam.” (8.12.05)

Hemen hatırlatalım: Alt/üst kimlik formüllerinin Türkiye için geçerli olmadığını bir yana bırakalım, Anayasa’ya ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine aykırı bir üst kimlik olmaz.

Geçmişte ve günümüzde dinin hiçbir ülkede yapıştırıcı çimento (!) olmadığını kısaca anımsayalım: Müslüman Arnavutlar Osmanlı’ya neden isyan etti, Necip Arap kavmi neden Osmanlı’ya ihanet etti, günümüz Arapları neden bir millet olamıyor? Irak ile İran neden savaştılar, günümüz Irak’ında Müslüman Kürtler Müslüman Araplara neden ihanet ediyorlar? Sünniler ile Şiiler neden ayrı duruyor? İki dünya savaşında, daha sonra İspanya’da, Yugoslavya’da, İrlanda’da Hıristiyanlar neden birbirlerini boğazladılar?

Başbakan İslam’ı çaresizlikten üst kimlik olarak önermiyor, kafasındaki gizli program gereği tek çare olarak öne sürüyor.

Din nasıl demokrasi için referans olamazsa, demokrasi de din için referans olamaz. Bu yasak ilişki yürürlüğe konulduğu zaman bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerine fitne virüsü bulaşır.

Çağdaş devletin temellerini atan demokrasinin ne Tanrısı ne de dini vardır. Demokrasi, Tanrı ve din karşısında günahkârdır, çünkü sürünün çobanlığını Tanrı’nın ve Kilise’nin elinden almıştır. Demokrasi, Tanrı ile bağlarını koparmış bir devlet ve toplumsal örgütlenme biçimidir. Öyle olmasaydı, insanoğlu bizzat kendisi ya da temsilcileri ile yasa koyucu yetkisini kullanmazdı, kullanamazdı. Bu nedenle bile olsa demokrasilerde Tanrı ve din toplumsal kimliğin belirleyicisi olamaz. Bu tavır ne Tanrı’nın ne de dinin reddi anlamına gelir. Ama demokrasi tarihi Avrupa’da bu ‘çobanlık’ hakkı mücadelesinin tarihidir.

İslam dininin egemen olduğu ülkelerde de ‘demokratik irade’nin kazandığı mücadelenin sonuçları geçerlidir. Bu sonuçlan kabul etmezseniz demokrasinin kapısından geçemezsiniz. Arap ülkeleri işte bu nedenle çağının çağdaşı olamıyor. Irak direniş hareketi genel seçimi İslam’a aykırı buluyor. Ama bizim ehl-i tarikat Başbakanımız aksini düşünüyor.

(Hürriyet, 14.12.2005)

5 MAYIS 1984 AYDINLAR DİLEKÇESİ

Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı 5 Mayıs 1984’te Cumhurbaşkanlığı ve Meclis Başkanlığı’na sunulan “Aydınlar Dilekçesi”nde, aydınlar insan hakları için demokratik taleplerini sıraladı.

Sunuş kısmıyla birlikte 6 sayfa olan dilekçe şöyle:

Türkiye, henüz atlatamadığı en ağır bunalımlarından birini yaşamaktadır. Kuşkusuz, bu büyük bunalımdan toplumumuzun bütün kesimleri, katmanları ve görevlileri ortaklaşa sorumludur. Biz Türk aydınları, eksiklerimizin ve sorumluluğumuzun öneminin ve önceliğinin bilincindeyiz. Bu bilinç, bize toplumumuzun sağlıklı ve güvenli bir düzene geçişiyle ilgili görüşlerimizi açıklama görev ve hakkını vermektedir.

Varolan düzenlemeler ve 2969 sayılı yasanın suç saymadığı çerçeve içinde görüşlerimizi açıklamayı gerekli görüyoruz. Bizler bu sınırlamaları benimsememekle birlikte, bu çerçeve içinde hareket etme durumundayız.

Bizler toplumumuzun akılcı yöntemler kullanarak aydınlık bir geleceğe ulaşacağına coşkuyla inanıyoruz. Bu inançla ve ortaklaşa sorumluluğumuzu üstlenip, kaynağını Anayasa’da bulan dilekçe hakkımızı kullanarak, kamu ile ilgili gözlem, düşünce ve istemlerimizi devletin en yüksek katlarına saygıyla sunuyoruz.

Aşağıda İmzası Bulunanların Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemleri

Demokrasi, kurumları ve ilkeleriyle yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.

Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerinin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız. Halkımız, çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz. Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal varolmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bunun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesini ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim biçimlerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının çağdaş demokrasi anlayışıyla bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması, ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen olan anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı, hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencenin yargısız, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve suçlama ile birlikte başlamalıdır. Her türlü soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık mahkûm oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payının olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için, kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık olması gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasal partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerinin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasal partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerini korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni öneriler kamuya özgürce sunulabilmelidir. Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın en koşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerili ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar. Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkâr etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar da doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

Bu dilekçe, ilgili makama, Avrupa Konseyi’nin Türkiye’deki demokrasi ve insana haklarına ilişkin kararından sonra sunulacaktır. Bunun nedeni, bu dilekçenin verilmesinin çeşitli çevrelerce bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlanmasını veya kötüye kullanılmasını önlemektir.

Bu dilekçe 1300 aydın tarafından imzalanmış olup imzalı kopyalar Ankara, Altındağ 1. Noteri’ne emanet olarak teslim edilmiştir. (ÖG/BB)

Aydınlar Dilekçesi Tam Metni

1300 imzalı Aydınlar Dilekçesinde demokratik düzen için talepler sıralanıyor, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapılıyor.

Ankara – BİA Haber Merkezi

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Bu yazıyı Sartre’ın ölüm günü olan 15 Nisan’da siteye koymayı düşünüyordum. Erteletmeyi beceremezsem, bugün, 13 Nisan’da girecek. Sartre’ın öldüğü 15 Nisan 1980 günü Doğu Berlin’den Paris’e gelmiştim. Birkaç gün kalıp Televizyon Filmleri Pazarı için Cannes’a gidecektim. Bunlar oldu. Daha nice şeyler oldu hayatımızda. Aradan 40 yıl geçmiş. O günlerden Cannes’da yağan müthiş yağmurları ve yazdığım birkaç şiiri hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra Demir Özlü, karısı Ulla ile gelecek Stockholm’dan. Auberge de Venice’de yemek yiyeceğiz. 1920’lerde 30’larda Yitik Kuşağın yuvası Dingo Bar’ı idi bu yer.

İktidarı bırakmama talimleri yapan AKP ve Başyüce’yi tiksintiyle ve acıyla izliyorum buradan. Elbette izlemekle kalmayıp hesaplaşacağım.

Özdemir İnce

**************************

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Cumhuriyet gazetesinde “Sartre ve Biz”[i] başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, bu yazıyı yazmam bir zorunluluk oldu. Şu yaşadığımız günlerde neden Jean-Paul Sartre’a bir yazın ve düşünce pusulası olarak gereksinim duydum? Aslına bakarsanız, Sartre’a her zaman gereksinim duydum. İzinden gittim. Yalnızca şiirlerimi, denemelerimi değil gazete yazılarımı da kendime sorduğum  şu “Sartre olsa nasıl yazardı?” sorusunu omuzlarımda taşıyarak yazdım. Çevirilerimi bile aynı kaygıyı duyumsayarak yaptım. Varoluşculuk, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, kimilerini sandığı gibi bir berduşluk, serserilik, bohem yaşam yöntemi ve tarzı değildir, aksine tam anlamıyla bir sorumluluk felsefesidir: İnsan herkesten, her şeyden sorumludur.[ii] Özgür iradesiyle belli bir sava, düşünceye, ideale bağlanan yazar da “güdülen yazar” değildir. “Savgüden” (angaje; engagé) bir yazarı hiçbir kimse,(içinde yer alsa da)  hiçbir siyasal örgüt güdemez.

Bizim kuşak Sartre ile 1950’lerin ortasında tanıştı. Bu tanışıklığı belgelemek için İstanbul’daki kitaplığımda bulunan Sartre ve varoluşculukla ilgili kitapları bulup indirdim. Altı çizilmiş satırlar, sayfa kenarlarına yazılmış notlar, yıllar sonra buluşan iki sevgilinin gençliğini, geçmişini hatırlatıyordu. Sartre’ın Türkçe yayınlanan ilk kitabı Gizli Oturum’dan [iii] iki adet vardı kitaplıkta: Birini Nihat Ziyalan Eylül 1955’te bana armağan etmiş. Nihat 17-18 yaşında, ben 18-19 yaşımda. İkinci kitabı ben 3 Mayıs 1958 günü, Sartre’ı İngilizceden okuması dileğiyle Ülker Müdüroğlu’na armağan etmişim.Ülker o sırada 19-20 yaşında. Ülker yoldaşla üç yıl sonra evlendik.

Gizli Oturum’da Oktay Akbal’ın önsözü ile Oğuz Peltek’in Varoluşculuk Hümanizmadır [iv] adlı küçük kitaptan yaptığı özet çeviri çok önemlidir. Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün (Güney) ve ben taa 1955’te, Başyüce Hazretlerinin buyurduğu gibi “Tek Parti Diktatoryası”nın (!) kurduğu devlet yayınevi (MEB Yayınları) sayesinde, Mersin ve Adana’da Sartre ve Varoluşculuk konuşuyoruz. Şu feleğin işine bak!  1920’lerde canlanarak kök salan Türkiye aydınlanması,  karşı devrimci Demokrat Parti’nin iktidarına (1950) karşın devam etmekte. Edebiyat, şiir, resim, sinema, müzik, tiyatro alanlarında aydınlanma patlamaları… Yaşayan bilir. Kitaplığımdaki, konuyla ilgili  en eski kitaplardan biri Jochaim Ritter’in Varoluş Felsefesi .[v]

Bizde İkinci Dünya Savaşı sonrası demokratik muhalefet hareketleri kımıldamaya başlarken,  Fransa ve dünyada 1945 güzünden itibaren Jean-Paul Sartre moda olmaya başlar. Varoluşçuluk artık heryerdedir. Sartre Çağı başlamıştır. Saint-Germain-des-Prés’nin, kahvelerin, “Cave”ların [vi]  ve cazın şanlı dönemi başlamıştır.Varoluşculuk üzerine konferanslar birbirini izler. Bunlardan en ünlüsü  de Maintenant (Şimdi) adlı “Club”te verilen ve L’existantialisme est un humanisme  (Varoluşculuk Bir Hümanizmadır) adlıyla kitap olarak yayınlanacak olanıdır. Bu sırada Sartre giderek siyasetle ilgilenmeye başlar ve Marksizm’e yönelir. Bir süre sonra Komünistlerle arasına kara kedi girer. Artık hayatının sonuna kadar “siyaset”ten kurtulamayacaktır (siyasete angaje olacaktır)..

Bu sırada Türkiye’de de tuhaf şeyler olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sona  erer ermez, daha 1946 yılında, Varoluşculuk ülkemizi de onurlandırır. Olan-biteni Asım Bezırci’den okuyalım: [vii]

«Varoluşçuluğun yankıları, savaş ertesinde, yurdumuzda da kendini gösterir. Dergilerde bu konuda çeşitli çeviriler, tanıtma yazıları çıkar. 19.5.1946’da Tercüme dergisinde, “Yeni Görüşler” başlığı altında, varoluşçuluğu tanıtmak istiyen bazı çeviriler yayımlanır. Sabahattin Eyuboğlu,  Sartre’m “Les Temps Modernes”de çıkmış bir yazısını çevirir. (Aynı yazının bir başka çevirisi de 1.2.1946 günlü İstanbul dergisinde basılır.) Oğuz Peltek ile Erol Güney Merleau Ponty’den, Simone de Beauvoir’dan, D. Aury’den çeviriler yaparlar. Ayrıca, Sartre’dan «Existentialisme Bir Hümanizmadır» adlı konuşmayı kısaltıp özetliyerek Türkçeye aktarırlar. 1.5.1959 da A dergisi [viii] «Varoluş Filozofları ve Varoluşçuluk Özel Sayısı» nı çıkarır. Behçet Necatigil Rilke’den, Selâhattin Hilâv Heinemann’dan, Turan Oflazoğlu Nietzche ve Heidegger’den, Asım Bezirci Sartre’dan, Demir Özlü (Karl) Jaspers’den, Onat Kutlar (Gabriel) Marcel’den, Önay Sözer’le Sina Akşin Kierkegaard’dan, Refik Cabi Berdiaeff’ten bazı parçalar çevirirler. Bu ortaklaşa çalışmaların dışında, dergi ve gazetelerde, zaman zaman tekil çeviriler, inceleme ve eleştiriler yer alır. Demir Özlü’nün, kısa yazıları yayımlanır.»[ix]

Mümkün olsaydı, Asım Bezirci’nin [x] Sartre kitaplarını ve  hakkında yayınlanan yazıları kapsayan  listesini buraya aktarmak isterdim. Sartre aralarında Gizli Oturum olmak üzere birçok oyununu, öykü ve romanlarını 1950’den önce yazmış. İlk kez 1944 yılında sahnelenen Gizli Oturum (Huis Clos) 1950 yılında dilimizde yayımlanmış. 1946 yılında yayımlanan L’exitantialisme est un humanisme, Gizli Oturum’unTürkçe baskısınıniçinde yer almış… Birçok yapıtı 1955-1964 yılları arasında Türkçe yayınlanmış. Bu şunu gösteriyor ve kanıtlıyor:  1950 kuşağının gençleri bilgisayarın, internetin, faksın, cep telefonun bulunmadığı bir “basılı kağıt” dönem ve ortamında dünya edebiyatını çok yakından izlemekte ve “çok satar” tuzağına düşmeden gerçek edebiyatın başyapıtlarını tanımaktadır. Küçücük yayınevleri de dünya edebiyatını yakından izlemekte ve kitaplar veresiye basılıp   1 ve 3 lira dolaylarında satılmaktadır.

Yazgıdır: Sartre ve Varoluşculuk tartışmasına katılan fedailerin çoğu bugün unutulmuştur. O dönemde Oktay Akbal, S.Eyuboğlu, Behçet Necatigil tanınmış yazarlardır, Prof.Dr.Hilmi Ziya Ülken tanunmış bir bilim adamıdır ama  günümüzün büyük yazarları olan Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil  daha (belki) ilk kitaplarını yayımlamamış çaylak takımı içinde yer almaktadırlar. Ama tamamı 1945 yılında başlayan Sartre Çağı’nın rüzgarıyla kanatlanmış ve Cumhuriyet dönemi yazınının mimarları olmuşlardır.

Daha sonraki yıllarda Sartre, Camus ile birlikte ülkemizde yayımlanmayı sürdürdü. Can Yayınları J.-P. Sartre’ın  çok önemli romanlar, öyküler ve denemelerini yayınladı [xi]. Ama 1960’larda yapılan tartışmalar giderek tavsadı. Bu arada  Ithaki  Yayınları, Sartre’ın felsefi başyapıtı  Varlık ve Hiçlik’(L’être et le néant, 1943) 2009 yılında yayınladı. Bildiğim kadarıyla geleneksel “sükut” ile  alkışlandı. Ama ben fakir Hürriyet gazetesinde «Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik”i»[xii]  başlıklı bir yazı yayımladım. Bu arada Denis Bertholet’nin  İthaki yayınevi tarafından 2009 yılında  yayımlanan Sartre biyografisi son derece önemlidir. Varoluşculuk’un yazınsal ve felsefi boyutları üzerine yapılan tavsayıp neredeyse sona erdi ama Sartre’ın kitapları dilimize çevirilerek yayınlanmayı sürdürdü.

***

 Varoluşculuk düşüncesinin (“felsefesi” demek istemiyorum), “ Varlık özden önce gelir” (“L’Existence précède l’essence”)  düşüncesine dayanır. Bu, Sartre’cı varoluşculuğun temel cümlesidir. Daha sonra Sartre “İnsan kendini nasıl yaparsa öyledir” der. Dinsel inanca göre insan Tanrı’nın bir tasarımıdır (projesidir). Yani insanın  varlık  (iskeleti, eti,kanı, kemiği, organları…)  ile özü (ruh, doğa, yaratılış, yapı, maya, hamur) birlikte dünyaya gelir. İnsan kendi özüne müdahale edemez. Tanrı, insanın özünü (essence) önceden tasarlamıiş ve onu bu modele göre bir varlık (l’être) olarak yaratmıştır.

Varoluşculuk bu görüşü, daha doğrusu dinsel inancı kabul etmez. “İnsan önce bir varlık (l’être) olarak doğar ve daha sonra yaşadığı çağ ve ortam içinde kendi özünü (‘essence), bilinçlendikçe  kendi elleriyle inşa eder (kurar, yaratır)” der. Benim deyişimle “İnsan, kendini insan yapar!”  Varoluşculuğun “Varlık, özden önce gelir! (l’existence précède l’essence) formülü bu ilişkiden kaynaklanır. Sartre, Egziztansiyalim bir Hümanizma’da insanın yaptığı seçimlerle hayatının anlamını kendisinin belirlediğini söyler.[xiii]  “Varlık özden önce gelir” tersi ile (Öz varlıktan sonra gelir) formülü, dinsel kaderciliği reddeden tam anlamıyla dünyevî ve laik bir dünya görüşüdür.

Son olarak varoluşculuğun temel direği olduğu kadar en büyük anlaşılma sorunu içeren  “Engagement” ve “litterature engagée” kavramlarına değineceğim. Sartre, kurduğu ve günümüzde de Gallimard Yayınevi’nın kanatları altında yayımlanan Les Temps Modernes adlı derginin ilk sayısında (Ekim 1945) bir sunu yazısı yayımlamıştı. Bu yazı Situations, II’nin başında bie manifesto gibi yer alır. Önemi gereği 5 Mart 2019 günü siteme [xiv] (İsmet Birkan çevirisiyle) koyduğum bu metin varoluşcu savgüden (savgüder) edebiyatın amentüsü gibidir. 23 kitap sayfası tutan bu metin ancak bir Sartre kitabı içinde yer alabilir. 1994 yılının aralık sayısında Varlık dergisnde  yayımlanan bu metin, 1961 yılında yayınlanan bir kitapta[xv] yer alan sünnetli ve traşlı  bir çeviriyi onarmayı amaçlıyordu. Bu konuda çıkan tartişmada yazdığım yazıları Mevsimsiz Yazılar [xvi] adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

“ENGAGEMENT” (Savgütme, savgüdüm): Varoluşcu anlamda, kesinlikle “Güdülme”, “Güdümlü olma”, “Bir şeye söz verme” anlamı yok. Belki “Bağlanma” olabilir ama “Kendi özgür seçimi (iradesi) ile bir “şey”e bağlanma anlamında.

“LITTÉRATURE  ENGAGÉ (Savgüden, savgüder, sav güdücü edebiyat): Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyoruz. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da olumlu yönü.

Bu arada Sartre kitaplığımda ilginç bir kitap buldum :  Ego’nun aşkınlığı. [xvii] İlginçliğin ilk nedeni: Çevirmen Serdar Rifat Kırkoğlu’nun bir felsefeci olarak 30 sayfalık bir giriş metni yazmış olması. Sartre konusunda mükemmel bir yazı. İkincisi: Benim okurken sayfa boşluklarına yazdıklarım: “Tanrı’nın ve dinin tartışılmadığı, bunların yasa ve toplum baskısıyla korunduğu bir toplumda özgürlük yoktur.”  /  “İnsan özgürlüğün ne olduğunu bilmeden özgürleşemez.” / “Özgürlük = Felsefi+ siyasal.” /  “Tek Tanrı insanın özgürlüğünü elinden aldı.” Yazı konusu olacak başlıklar.

Ülkemizde neredeyse her eğilimden yazarın kullandığı, Marksist- varoşcu kökenli “Çağına tanık olma” deyişi var.Yüklenmeyi, eylemeyi içerir. Somut konuşalım: Kendini inşa etmiş gerçek insan yaşadığımız dünyada (dünyaya) tarafsız (nötr) kalamaz. Derginin bana ayırdığı yer tamamlandı Aşamam. Siz bu arada benim sitedeki yazıyı ve “Edebiyat Nedir?”i [xviii] okuyun. İlerde, bir yerde mutlaka buluşuruz.

ÖZDEMİR İNCE


[i] 5 Mart 2019

[ii] Dostoyeski.

[iii] Jean-Paul Sartre, Gizli Oturum, Çeviren: Oktay Akbal, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları (Modern Tiyatro Eserleri Serisi), 1950

[iv] L’Existantialisme est  un humanisme

[v] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, 1954.

[vi] Mahzen, yer altı gece kulübü.

[vii] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[viii] 1950 kuşağının en önemli dergisi. Google’dan araştırıız.

[ix] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[x] Asım Bezirci (1927-2 Temmuz 1993), İnceleme yazarı, eleştirmen. 1927 yılında Erzincan’da doğdu. 2 Temmuz 1993  günü Sivas’ta Madımak Oteli’nde İslamcılar tarafından yakılarak öldürüldü.1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek gazetesinde politik fıkralar yazmaya başladı. 

[xi] Aydınlar Üzerine ; Bulantı ; Duvar; Edebiyat Nedir? ;Özgürlük Yolları 1 / Akıl Çağı ;Özgürlük Yolları 2 / Yaşanmayan Zaman;  Özgürlük Yolları 3 / Yıkılış ;Öznellik Nedir? ; Sözcükler . 

[xii] Hürriyet gazetesi, 19 Temmuz 2009

[xiii] Dans L’existentialisme est un humanisme, Sartre explique que l’être humain, par ses choix, définit lui-même le sens de sa vie (l’existence précède l’essence).

[xiv] (www.ozdemirince.com)

[xv] Sabahattin Eyuboğlu – Vedat Günyol, Çağımızın Gerçekleri. Çan Yayınları 1961, s.71

[xvi] Doğan Kitap, 2002. S.199-214

[xvii] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, 2016 (Birinci Basım)

[xviii] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir? , De Yayınları, 1967; Can Yayınları, 2017 (8.basım).

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

Bugün okuyacağınız yazı 25 Nisan 2010 günü Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Aradan 9 yıl geçmiş. Yazıda öngördüğüm belaların neredeyse yüzde sekseni gerçekleşmiş. Gerçekleşti. Yerel seçim öncesi Başyücelik yönetiminin tavrından anlıyorum ki Saraylı zat 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde başarılı olursa eksiklerini tamamlayacak ve Necip Fazıl Kısakürek’in talimatlarının tamamını yerine getirecek.

Saraylı eğer 31 Mart günü bozguna uğrarsa ne yapacağını 1 Nisan 2019 gününün ilk saatlerinde görmeye başlayacağız.  Delfi (Delphoi) Bilicisi olmak istemiyorum.

20’li yaşlarımda “Que sera, sera”  diye bir şarkı vardı, Doris Day söylerdi: “Que sera, sera / Olacak, kaderde ne varsa / Geleceği görmek elimizde değil.”

Delfi Bilicisi olmak istemiyorum ama yaşadığımız 17 yıla bakıp geleceği göremiyorsak, yuh olsun bize!

Özdemir İnce

27 Mart 2019

***

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

NASIL olacağını bilmeden kendi adıma başkanlık sistemine olumlu oy veremem.

1. ABD usulü tam başkanlık sistemi mi olacak?

2. Yoksa Fransa usulü yarı başkanlık sistemi mi?

Anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın aklından ve gönlünden geçen ABD tarzı bir tam yağlı başkanlık sistemi. Olabilir, o zaman gene iki sorum var?

1. Alaturka bir “Küçük Amerika” başkanlık sistemi mi?

2. Yoksa ABD örneğine uygun bir başkanlık sistemi mi?

SEÇMEK İSTER MİSİNİZ?

1. Alaturka “Küçük Amerika” başkanlık sistemi: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nı halk doğrudan doğruya seçecek, TBMM’nin yanı sıra (belki) uyduruk bir Senato da olacak. Başkan, Bakanlar Kurulu’nu bizzat seçecek; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu seçecek; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’nin Başkomutanı olacak; Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bizzat seçecek; bütün illerin valilerini, kaymakamlarını, polis müdürlerini seçecek; dilerse, Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi referandum yapıp kendini ebedî başkan seçtirecek; ölümünden sonra yerini, Suriye’de olduğu gibi oğluna ya da damadına bırakacak.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

2. ABD tarzı başkanlık sistemi: Türkiye’deki iller ABD eyaletleri gibi özerk olacak ya da Türkiye 8-10 eyalete bölünecek. Türkiye ister 81 ister 15 eyalet olsun, her eyalet kendi valilerini ve temsilciler meclislerini seçecek. İstanbul’da (artık Ankara başkent olarak kalamaz) senatosu ve temsilciler meclisi ile bir Kongresi olacak.

Her vilayetin kendi Anayasası, kendi yasaları, kendi vergi idareleri olacak; her vilayet kendi eğitim-öğretim sisteminde özerk olacak; kendi polis teşkilatını ve şeriflerini seçecek. Bu yerel polis teşkilatlarına paralel olarak bir de Federal Polis teşkilatı kurulacak. MİT’in adı CIA’ya çevrilecek ve başkanı doğrudan TC Başkanı’na bağlı olacak.

Başkan mebzul miktarda danışman kullanacak ve dış politikayı bizzat yönetecek.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

ANADOLU BİRLEŞİK CEMAHİRİYYESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı bu ölçüde değiştirileceğine göre mevcut Anayasa’nın değiştirilmez ilk dört maddesi değiştirilecek ve bu vesile ile Laiklik ilkesi ya tamamen kaldırılacak ya da yerine Ilımlı İslam ilkesi ikame edilecek.

Bu da yetmez: Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları yürürlükten kaldırılacak; medrese, tekke ve zaviye açmak, kılık kıyafet serbest bırakılacak.

Türkiye başkanlık sistemini kabul ederse, bunların hepsi olacak. Ancak özerk il ya da eyaletlerin hepsi böyle bir sistemi kabul etmeyecekleri için türlü-çeşitli bir Türkiye olacak!

Bazıları laik, bazıları ılımlı İslam! Devletin adı da “Anadolu Birleşik Cemahiriyyesi” olarak değiştirilecek. Haydi, hayırlı ve uğurlu olsun! (Hürriyet, 25 Nisan 2010)

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

Değerli Müdavimler, bugün “Aydınlanmış Toplumlar Neden Geriler?”  başlıklı yazısıyla değerli dostum Sadık Usta’yı konuk edeceğim. Sadık Usta benim çok önemsediğim, dikkatle izlediğim bir yazar, bir felsefeci ve yazar.

Sadık Usta kim, ne gibi işler, yayınlar yaptı ? Bunları internet alanında kolayca bulabilirsiz. Bir de bir sitesi var. Bigi ve ilginize!

Özdemir İnce

19 Mart 2019

***

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

İnsanoğlu, bilmemekten kaynaklanan biat kültüründen bilinçli hizmetkarlığa nasıl evrildi… Tevekkül kültüründen bezginliğe nasıl vardı… Batıl inançtan çok bildiğini sanan cehile nasıl dönüştü… Feodal kültürden kozmopolit kültüre nasıl iltihak etti…

Ufukta nasıl bir Ütopya olmalı?

İki bilim insanı…

MaxHorkheim ve TheodorAdorno… İkisi de 20’li yıllarda Alman ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde akademisyen…

Horkheimer, Adorno’dan daha yaşlıcave her ikisi de Frankfurt Okulu olarak bilinen “eleştirel teorinin” kurucularından…

Varlıklı bir aileden gelen Horkheimerbaşarılı bir akademisyendir, etkindir ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de başkanıdır. Doktorasını de en yüksek dereceyle bitirmiştir: “summa cum laude”.

TheodorAdorno da varlıklı bir aileden gelir; sosyolog, müzik kuramcısı ve müzisyen… Müziğin dışında felsefedir ilgi alanı. Kant ve Aydınlanma onun en önemli araştırma alanıdır.O da Horkheimer gibi Frankfurt Goethe Üniversitesi’nin en parlak akademisyenlerinden biridir…

İkisi de solcu veYahudi kökenlidir. Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde ülkelerini terk etmek zorunda kalırlar…

Savaş döneminde araştırmalarını devam ettirirler. Aydınlanma felsefesinin, daha doğrusu çağdaş düşüncenin ve kültürün merkezi olan Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın nasıl olur da Nazi barbarlığına, ikinci dünya savaşı gibi insanlık dışı bir sapkınlığa kapılabildiğini tartışıp durmuşlar yazılarında…

Sonra savaştan sonra Almanya’ya yeniden umutla dönmüşler… Heyhat! Yeni bir barbarlıkla değil, fakat egemen sınıflara tabi olan, bir parça çıkarı için her şeyinden vazgeçen, sözüm ona eleştirel, fakat yeni düzenin “çağdaş” aleti olmuş, akademiyi, bilimi, düşünceyi, ilkeleri yeni hurafelerin, yeni batıl inançların hizmetine sunan ve hatta bunu hâlâ düzeni değiştirmek adına yaptığını yemin billah iddia eden pragmatist bezirganlarla karşılaşmışlar…

Konumuz Horkheimer ve Adorno’nunyaşamları değil…

“Aydınlanma ve çağdaşlaşma hamlelerine rağmen toplumlar neden geriler” sorusuna yanıt aramak…

Toplumlar Neden Geriler”

Onlar gibi birçok insan da kara kara düşünmekte ve bir sorunun yanıtını aramaktadır: Nasıl olur da insanlık, Aydınlanmadan, çağdaşlaşmadan, eğitimden, uğruna savaşılan ve canlar verilen hak ve kazanımlardan sonra ve hatta içinde bulunduğumuz “bilim çağına” rağmen bu kadar barbarlığı, eski ve yeni batıl inancı, eski ve yeni hurafeleri, zalimliği, vicdansızlığı, boğazlaşmayı bağrından çıkarabilmektedir…

Lafı uzatmayalım… Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok bölgesinde kapkara bir dalga yükseliştedir. Sadece etrafımıza bakmak bile bunu görmeye yeter…

Emperyalizmin bütün dünyada kışkırttığı kozmopolit kültür, köksüzlük, bencillik, yabancılaşma, dincilik,yabancı düşmanlığı, ırkçılık, etnik bölücülük hayatımızın her alanını ve hatta çocuklarımızın geleceğini biletehdit eder hale gelmiş…

Bilimsel ve eleştirel akıl,yenidenVoltaire’in bahsettiğikör bir deliğe saklanmış… Bilim teknolojiyle özdeşleştirilmiş, teknolojik buluşlarsa basit birer araca dönüştürülmüş ve daha iyi yönetmenin, daha kolay kontrol etmenin birer aracına indirgenmiş.

Kapitalist sistemin yoklukla terbiye ettiği, rekabet içinde hırçınlaştırarak bir kurda dönüştürdüğü insanoğlu, ne yazık ki düşünsel açıdan da barbarlaşıyor. Devrimci burjuvazi, 18. ve 19. yüzyılda aydınlatarak önemli oranda çağdaşlaştırdığı insanı, yeniden hurafelere, bağnazlıklara, batıl inanca boğarak yeni mezheplerin, yeni cemaat ve tarikatların kulları haline getiriyor. Bu gelişmelerin ışığında dünyada ve Türkiye’de yeniden bir Aydınlanmaya ihtiyaç duyulduğu da çok açık…

Aydınlanma Ama nasıl?

Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant, konusu “Aydınlanma Nedir” olanbir deneme yarışmasına gönderdiği metinde Aydınlanmayı en özlü olarak şöyle tarif etmişti:

“Sapereaude!”Güdülmekten kurtul, “Aklını kullanmaya cesaret et!

Bu sloganın neredeyse tıpa tıp aynısını Kant’tan 30 yıl önce ünlü Fransız Aydınlanmacısı DenisDiderot da yazmıştı. Diderot, Aydınlanmacı filozofu, “önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden; onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden sadece kendisine ait olan özel bir felsefe oluşturan” olarak tarif etmişti.

Şimdi yeniden hem Horkheimer ve Adorno’nun hem de günümüzün insanın haklı olarak sorduğu soruya gelelim:bu cehalet, bu batıl inanç, bu gerilik, bu barbarlık bütün bu Aydınlanma sürecine rağmen nasıl boy vermektedir. Türkiye’deyse,bu kadar çağdaşlaşma hamlesine ve Atatürk devrimlerine rağmen bu gerilik, cehalet, zalimlikler nasıl yeniden ortaya çıkmaktadır?

İnsanlık geçmişten bir şey öğrenmiyor mu? Tarih hep tekerrür etmek zorunda mı?

Kant ne diyordu, “Aklını kullanmaya cesaret et!” Eğer bu çağrı, cansız, içi boş ve ruhsuz bir ritüele dönüşmüşse, o zaman hem misyonunu yerine getiremez hem detarihsel rolünden sapmış demektir.

Aydınlanma düşüncesi, devrimci burjuvazinin, kralların, aristokratların ve kilisenin iktidarını yıkmak için ortaya sürdüğü devrimci bir felsefeydi. Ne var ki burjuvazi iktidara geldikten sonra Aydınlanma sürecini paydos etti. Artık Aydınlanmaya ihtiyaç yoktu, sadece sermayenin ihtiyacı olan bilimin ve teknolojinin yaratıcılığına ve dünyayı fethetmeye kalkışan burjuvazinin sözüm ona uygarlaştırıcı gücüne güvenilmeliydi…

Adorno ve Horkheimer de buna dikkat çekiyorlar. Ne zaman, 50’li yılların başında. Onlar, Aydınlanmanın devam ettirilmesi gerektiğini, aksi taktirde insanlığın yeni yıkımlarla karşılaşacağını vurguluyorlardı ki haklılar… Bugün geldiğimiz aşama bunu epey haklı çıkarıyor…

Sonuç ortada: her yerde bilim ve teknolojiyi mükemmel derecede kullanan yamyamlar ordusu…

Dolayısıyla biz de diyoruz ki “HerAydınlanma aydınlanmak değildir!”

İki nedenle?

Birincisi, 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanmasının önemli filozofları (Voltaire, Diderot, Holbach, Helvetius, Kant, Hegel vs.) insanoğlunun içinde bulunduğu toplumsal koşulların nedenini, onun aklını kullanamamasına bağlıyor ve bu durumdan kurtuluşun çaresini deonun aklına sahip çıkmasında buluyorlardı. Halbuki bu yetmez. Bunu açmak için zaman makarasını biraz geriye sarmak, yani insanoğlunun bilgiye ve bilince nasıl ulaştığına bakmak gerekir.

İnsanoğlu bilgiye, Aydınlanma filozoflarının düşündüğü gibi dışsal bir aktarımla veya salt gözlemle değil, bizzat yaşadıkları deneyim ve etkinlikleriyle ulaşmaktadır. Bilgi, insanın (öznenin) içinde bulunduğu maddi dünyasını bizzat değiştirdiğinde kendisini ona teslim etmektedir. Örneğin, mızrak sapı haline getirilen basit bir odun parçasını alalım. Araç yapmasını öğrenmeye başlayan insanoğlu, basit bir ağaç parçasından mızrak sapı yaratırken onu zaman içinde yontmasını öğrenmektir. Yontma sürecinde o,hangi türodunun daha kolay ve zor yontulduğunu bizzat kendi deneyimiyle öğrenecektir. Her yontma işleminde sadece odunun niteliklerini öğrenmemekte, aynı zamanda onu yontmak için ne türden taş ve nesneler kullanması gerektiğini de kavramaktadır. Demek ki insanoğlu hayatını kolaylaştırmak için yarattığı nesneleri ve aletleri onları işleyerek tanımakta ve hakkında bilgiye sahip olmaktadır.

Kısacası insanoğlu bilgiye ancak bir şeyi dönüştürerek sahip olmaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, çünkü o güne kadar bütün filozoflar bilgiye bu sayede ulaşıldığını üç aşağı beş yukarı saptamışlardı. Ancak bu bakış açısı tek taraflıdır. Çünküsadece, öznenin doğadaki bir nesnenin bilgisine sahip olma yöntemini açıklamaktadır.

Ancak işin çetrefilli kısmı bu andan itibaren başlamaktadır. Özne, yani insanoğlu bir odun parçasını yontmak suretiyle ondan bir mızrak sapı yaratırken, aslında kendisini yontmaktadır. Kendisini yontarak mızrak sapı yapamayan bir insandan mızrak sapı yapabilen bir insana dönüştürmektedir.

Buradaki felsefi bakış açısı şudur: Özne,gerçek bilgiye,bizzat kendi pratiği içinde ulaşabilir. Yani insanoğlu kendi aydınlanmasını bizzat kendi pratiğiyle sağlayabilir. İnsanoğlu, içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmeden onun hakkında bilgiye sahip olamaz, yani aydınlanamaz. Aydınlanmak, insanoğlunun kendi dünyasını, içinde bulunduğu toplumsal ve şahsi konumunu kavraması ve değiştirmesideğil midir? O halde aydınlanmak isteyen insan, daha doğrusu aydınlatılması gereken insan, bizzat kendi emeği olan, bizzat kendi pratiği olan bir aydınlanma faaliyeti içinde olmalıdır.

Örneğin, günümüzde siyasetle uğraşan sıradan bir insanı ele alalım. İçinde bulunduğumuz şu kriz günlerinde, kozmopolit düşünceyle, bireycilikle, gerici ideoloji ve bölücülükle mücadele etmek isteyen her insanın, bir başka insanı aydınlatmadan aydınlanması mümkün değildir. Başkasını aydınlatmak isteyen insan, önce kendi aydınlanmalıdır. Çünkü insanoğlu, zincirleme bir şekilde, herkes en yakınındakini aydınlatarak aydınlanmaktadır. Biz bir insana içinde bulunduğu durumu anlatırken, aslında bir odun parçasından mızrak sapı yaratıyoruz. Fakat bu arada biz de bir “kalas” olmaktan kurtuluyoruz. Basit bir odun parçası nitelikli bir nesneye (mızrak sapı) dönüşürken, onu işleyen “kalas” da basit bir insandan nitelikli (mızrak yapmasını bilen) bir insana dönüşmüş olmaktadır.

Demek ki aydınlanma faaliyetinin ikili bir yönü vardır. Birincisi, insanının kendi aydınlanması, ancak bir başkasını aydınlatmasıyla mümkündür; ikincisiyse bir insanın aydınlanması, onun dışsal, bir başkasının ona doğruları anlatmasıyla değil, fakat onun bizzat kendi pratiği içinde bilinçlenmesiyle mümkündür. Bu işlem bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Aydınlanmak, bir başkasını aydınlatmaktır, aydınlatırken de onun bizzat kendisinin aydınlanmasıdır. Diyalektik bir süreçtir bu.

Peki bu nasıl olmaktadır?

Gerici düşünce ve ideolojinin etkisi altında bulunan bir insanı etkilemek, onu dönüştürmek ve aydınlatmak onun kafasındaki hurafeleri yıkmak, önyargılarınıaçıklamak, ona başka bir dünyanın olduğunu göstermektir. Yani aydınlatmaktır. Bunu yaparken de aydınlatılan şahsın önyargılarını bilmek, kafasındaki hurafeleri tanımak, bunlara karşı argümanlar geliştirmek, ona bilgi taşıyarak eski görüşlerinden kurtulmasını sağlamaktır. Bunu yaparken aydınlatan insanın kendisi araştırma yapmakta, tartışarak düşüncelerinin sistemleştirmekte ve bu arada kendisi de gelişmektedir. Yani aydınlatanın kendisi de aydınlanmaktadır.

Bu bakış açısı ne yazık ki kavranamadığı için filozoflar, düşünürler sürekli eğitime vurgu yapmış, bunun planlarnı yapmış, kitaplar yazmış ama esas dönüşümün kitlelerin, yani halkın bizzat kendi pratiği içinde olacağını kavrayamamıştır.

Ne zamana kadar?

Karl Marx “Feuerbach Üzerine Tezler” başlığıyla not ettiği görüşlerini, yani yeni bir felsefeyi, praksis felsefesini ilan edene kadar. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünde, yığınların, onlara dışardan bilgi taşıyarak veya onlara anlatarak değil, onların bizzat kendi dünyalarını değiştirirken değiştiklerini açıklamaktadır. Bu bakış açısı felsefe tarihinde bir devrimdir ve dolayısıyla burjuvazinin 19. yüzyıla kadar savunageldiği Aydınlanma düşüncesinin önemli oranda aşılmasıdır.

Burjuvazi kitlelerin sokağa inmesini, siyasette etkin olmasını bir yere kadar istemektedir; onların devrimci dönüşümler için harekete geçmesini bir yere kadar istemekte ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra onların siyaset sahnesinden çekilmesini emretmektedir.

Bir bakıma kitlelerin yeniden sömürü çarkının içine hapsolmasını arzulamaktadır. Dünya tarihinin bütün devrimlerini, gerçek ve sonuna kadar giden devrimler olup olmadığını bu açıdan sınayabiliriz. Köylüleritarlalara, işçileri fabrikalara, kentliyi mahalle kahvelerine, öğrenciyi okul ve kampüse hapseden ve onları siyasi pratikten ve yönetim işlerinden uzak tutan devrimler, bir noktadan sonra donup taşlaşmıştır.

Eleştirel aklı ve devrimci dönüşümün ilkesi olan sorgulama silahını elden bırakan toplumlar, yeniden en geri düşüncelerin hareket alanı haline getirilmiştir.

İkinci nedense şudur: Aydınlanma, Kant ve Diderot’ya göre aklın kullanılması değil miydi? Batıl inanca, hurafelere, gelenek ve alışkanlıklara itiraz etmek değil miydi? Güdümlülükten kurtulmak değil miydi?

O halde Aydınlanma kültürü, kendinde sürekli devrimler gerçekleştiren bir duruma dönüştürülmelidir. Aydınlanma, salt ideolojik-düşünsel-kitaplardaki bir mücadele değildir, durmaksızın devam eden toplumsal dönüşümdür. Aydınlanma sadece dinci gericiliğe değil, fakat aynı zamanda günümüzün modern batıl inancına, geleneklerine ve alışkanlıklarına karşı da duruştur.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde geçmişten gelen dinci hurafelerle kapitalizmden kaynaklanan günümüzün modern hurafeleri üst üste bindi…

Bilim ve teknolojiyi çok iyi kullanan; çağdaş ve sözüm ona kişilikli milyonlarınyeniden ve gönüllü bir şekilde egemenlerin hizmetine girdiklerine şahit olmuyor muyuz? Eskiden tevekkül kültürü dincilikle sağlanırdı, bugün bu hem dincilikle hem de birbirinden farklıbinbir türlü aygıtla (eğitim, sosyal medya, yasalar) pekiştirilmektedir.

90’lı yılların post modern akımlarının artık esamisi okunmuyor, fakat onların akla saldırarak düzledikleri yollarda barbarlığı meslek edinmiş IŞİD-vari örgütler törensel geçitte bulunuyor…

Burjuvazi kitlelere siyaseti yasaklayarak, devrimci ütopyalara ket vurarak çağdaşlaşmanın kültürel ayağını yok etti; bununla birlikte irade göstermenin, direnme gücünün ve eleştiri kültürünün de temelini yok etti. Bunun bir başka sonucu ise siyasi yorgunluk, bezginlik, hayal kırıklığıdır. Buna Odatv’deki bir (29 Mayıs 2016) yazımızda dikkat çekmiştik.

Eğer Aydınlanma, günümüzün sorunlarına yanıt veremezse, bir bakıma kendi devrimci ilkesini günümüze uyarlayamazsa, ilericiliği tahrip eden yan etkilerini görmezden gelirse, o zaman bu açıklar, zaaflar karşıtları tarafından kullanılır.

İlericilik, kendisini sürekli aşmayı gerektirir, yoksa gerçekliği temsil etme hakkını kaybeder ki Adorno ve Horkheimer’in önemli saptamalarından biri de budur…

Aydınlanma sadece dinci anlayışlardan kaynaklanan batıl inanca karşı mücadele değildir…

Bugünün ihtiyacı yeniden sorgulamayı, eleştirmeyi ve direnmeyi bilmektir…Tabii ki ütopyalara uzanmaktır…

Günümüzün en önemli sorunlarından biri, teknolojiye, bilime, kitle iletişim araçlarının sözüm ona “aydınlatıcı” işlevine koşulsuz inanmak ve güvenmektir.

Ütopyadan Korkmak

Toplumculuğun, eşitliğin ve özgürlüğün diyarına yönelik korku; aşıldığı, tepelendiği, mezara gömüldüğü, üstüne beton döküldüğü sanılan düşüncelerin, ideolojilerin, mitolojik hezeyanların, ataerkil yaklaşımlarınyeniden hortlamasına neden oldu.

Bugün büyük bir başarı kazandığını düşünen dincilerin, kapitalizmin binbir türlü oyunuyla daha da kökleşen sömürü düzeninin sadece basit bir aracı olduğunu kavraması uzun sürmeyecektir. Günümüzün emperyalizmi, küresel sermaye, istisnasız her olguyu araçsallaştırarak kendi konumunun payandası haline getirmektedir.

Bundan bir çıkış yolu olmalı… Fakat aklın ve hümanizmin yolu olmalı bu…

Tüketim ve rekabet hırsının olmadığı, başkasının sırtına basarak yükselmenin, rakibini yok etmeye odaklanmış ve yırtıcı bir karakterin olmadığı bir dünya…

Gülün gül ile tartıldığı bir dünya… Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini değil, fakat sevgiyi, sanatı, sporu, gülücükleri, selamı, sevecen bakışları, dokunuşları, dürüstlüğü ve açık yürekliliği paylaşanların dünyasını paylaşan bir toplum…

Doğanın yasalarını keşfetmek, doğal olayları kavramak, doğanın gizemini çözmek mümkündür, ancak bunun yolu insanoğlunun kendi önyargılarıyla, kendisinin oluşturduğu batıl inançla, tabularıyla, aşılması gereken gelenek ve görenekleriyle hesaplaşmasıyla mümkündür.

Bilimi ve aklı önemsemek… Yaratıcılığı teşvik etmek, kültür, sanat ve sporu özendirmek… Dostluğu, diğerkamlığı ve paylaşmayı içselleştirmek ve yeni kuşaklara aşılamak; başkasının mutluluğunu paylaşmasını bilmek, benimsemek; kıskançlığı, hazımsızlığı ve bencilliği tenden uzak tutmak; Platon’un dediği gibi ortaklaşa duymak, dinlemek, görmek, izlemek ve tatmak…

SADIK USTA

JEAN-PAUL SARTRE / LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI

JEAN-PAUL SARTRE  /  LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI[i]

“Kültürel Bir Sorun Olarak Siyasal Yozlaşma” başlıklı dosyamız işinde yer alan yazılar ve bu bağlamda sorulan sorulara verilen yanıtlar, yazarlar ve okurlarımız arasında yankı uyandırdı. Yazılar, yanıtlar ve sohbetler şu nokta üzerinde yoğunlaşıyor: Yazmak bir eylem ise, okumak bir eylem ise, son beş yılın hızlandırdığı değişen koşullarda, yazan insan, okuyan insan ne yapacak? “Ne yapmalı?” sorusunu oluşturan “ne” ve “yapmalı” sözcükleri, bu sorunun sorulmasını gerektiren koşulların olağan koşullar olmadığının da belirtisi. Bu soru, yazma eyleminin ve yazarın varlığına, varoluşuna yöneliyor: Yazar yalnızca yazan bir ‘kalemefendisi’ midir, yoksa, bunun yanı sıra ve gerçekten yazar kalarak, bir toplumsal aydın mıdır?

Söz konusu soru ve bu soruya vermeye çalıştığımız yanıt, bizi, ister istemez, İkinci Dünya Savaşı sonu ortamına ve bu ortamda bu türden bir sorunun ve yanıtının peşine düşen Jean-Paul Sartre’a götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her alanda bozulan “oyunun kuralları”na koşut olarak edebiyat alanında da bir tür durum muhasebesi yapmak zorunluluğunu duyan Jean-Paul Sartre, 1946 yılında, Les Temps Modernes {Modern Zamanlar) adlı edebiyat, felsefe ve siyaset dergisini çıkarmaya başladı (dergi hâlâ yayınlanıyor). Yazı kurulunda, Sartre’dan başka, Raymond Aron, M. Merleau-Ponty, Simone de Beauvoir, Michel Leiris, vb. yazar ve aydınlar yer alıyordu. Dönemin dünya sorunları karşısında ‘tavır alma’yı ilke edinmiş Fransız sol aydınlarının kürsüsüne dönüşen dergi günümüze kadar ağırlığını hissettirmeyi başarmıştır.

Jean-Paul Sartre’ın bu sayımızda yayınladığımız “Les Temps Modernes’i Sunuş” yazısı, derginin programını ve ilkelerini oluşturan nitelikleriyle, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Situations ll’nin başında yer alan sunuş yazısı dilimizde ilk kez eksiksiz olarak, “engagé” ve “engagement” kavramlarının doğru yorumlarıyla birlikte yayınlanıyor. (Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047)

                                                                       ***

                              LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ [ii]

Bütün burjuva kökenli yazarlar, sorumsuzluğun baştan çıkarıcı çekimine kapılmışlardır; öyle olmasa, bu tutum yüz yıldan beri edebiyat âleminde gelenek haline gelmezdi. Yazar, eserleriyle onlara karşılık aldığı ücret arasında pek seyrek olarak ilişki kuruyor. O, bir yandan yazıyor, söylüyor, iç çekiyor; öte yandan da ona para veriyorlar. Görünüşte hiç ilgisiz iki olay… Yazar, bu durumda, dese dese, “iç çekmem için bana maaş bağlamışlar” diyebilir ancak.  Dolayısıyla, kendini, çabasının karşılığını alan bir işçiden çok, bir tür burslu öğrenci sayıyor.

Onu bu kanıya, Sanat için Sanat ve Gerçekçilik akımlarının kuramcıları getirip bağladı, İkisinin de aynı kökenden gelip aynı amaca yöneldiği yeterince görülebiliyor mu acaba? Birincilerin öğretisini izleyen yazarın baş kaygısı, hiçbir şeye yaramayan eserler üretmek oluyor: Eser köksüz ve amaçsızsa, yazarına pekâlâ yeterince güzel görünebiliyor. Böylece yazar toplumun kenarına çekiyor kendini; daha doğrusu, orada sadece tüketici niteliğiyle yer almaya razı oluyor: Tam burslu öğrenci gibi yani! Gerçekçi’ye gelince, o da tüketmekten geri durmuyor elbette. Üretmeye gelince, o ayrı mesele: Kendisine bilimin yararlılık kaygısı taşımadığı söylendiği için, o da bilim adamının bu kısır yansızlığına erişmeye çabalıyor. Gerçekçi yazarın, betimlemek istediği çevrenin “üzerine eğildiği” az mı söylendi bize? Üzerine eğiliyormuş! Kendisi nerede peki? Havada mı? İşın aslı şu: Kendi toplumsal konumu hakkında kafası karışık, ücretini ödeyen burjuvaziye karşı çıkamayacak kadar korkak, ama onu çekincesiz kabul edemeyecek kadar da zihni ve bilinci açık olduğundan, çağını yargılamayı seçmiş ve bu yolla, deneycinin deney sisteminin dışında olması gibi, kendisinin de çağının dışında kaldığına kendini inandırmıştır. Böylece, saf bilimin çıkar gözetmez yansızlığı gelip, “Sanat Sanat İçindir”cilerin temelsiz, köksüz sanat anlayışlarıyla birleşiyor. Flaubert’in hem saf üslupçu, biçime tutkun bir yazar, hem de Doğalcılığın (naturalisme) babası olması bir raslantı değil. Goncourt Kardeşlerin hem iyi gözlemci, hem de sanatlı yazma ustası olmakla övünmeleri de…

Devralınan bu sorumsuzluk mirası birçok kafayı bulandırmış, rahatsız etmiştir. Bu insanlar, edebiyatla ilgili olarak, vicdanlarının rahat olmamasının sıkıntısını yaşıyorlar ve yazı yazmanın hayran olunacak bir uğraş mı, yoksa gülünç ve bayağı bir komedi mi olduğunu pek iyi kestiremiyorlar. Eskiden yazıcı (şair) kendini peygamber filan sanırdı ki, bu onurlu bir konumdu. Ardından lanetlendi, dışlandı, parya oldu; eh, bu da fena sayılmazdı. Ama günümüzde, bir uzman durumuna düştü! Artık otel defterlerine, adının karşısına, meslek olarak “edebiyatçı” sözcüğünü, garip bir iç rahatsızlığiı  duymadan yazamaz oldu. Edebiyatçı, yazın adamı: Bu iki sözcüğün bir araya gelmesi, kendi başına, insanı yazmaktan tiksindirmeye yetiyor. Bir Ariel  [iii], bir Vesta rahibesi [iv] geliyor akla, ya da bir “yaramaz çocuk”, hatta haltercilere veya para koleksiyoncularına akraba kendi halinde bir manyak… Bütün bunlar oldukça gülünç şeyler, insanlar savaşırken, yazın adamı yazıyor. Bir gün bununla övünüyor, kendini ideal değerlerin bekçisi gibi hissediyor; ertesi gün bundan utanç duyuyor, edebiyatın özel bir tür yapmacıklığa, özentiye çok benzediğini düşünüyor. Yazdıklarını okuyan burjuvalar karşısında, kendi onur ve haysiyetinin bilincinde; ama kendisini okumayan işçilerin karşısında, 1936’da Maison de la Culture’de görüldüğü gibi, aşağılık duygusuna kapılıyor. Paulhan’m terörizm diye adlandırdığı olgunun kökeninde işte bu aşağılık kompleksi var; gerçeküstücüleri (üstgerçekçileri) , geçimlerini sağlayan edebiyatı hor görmeye sevk eden de aynı duygu. Önceki savaşın ardından, bu çığırda özel bir lirizm yaşandı. En iyi, en “lekesiz” yazarlar, kendilerini en çok aşağılayacak şeyleri herkesin önünde, yarışırcasına itiraf ediyorlar ve burjuvaların kınamalarına hedef olunca, bundan doyum sağlamış görünüyorlardı: Sonuçları bakımından az-çok eyleme benzeyen bir yazı ortaya koymuş oluyorlardı böylece. Fakat bu bölük pörçük girişimler, sözcüklerin günden güne değer yitirmesine engel olamadı. Önce söyleme sanatı (retorik), ardından da dilin kendisi bunalıma girdi. Son savaşın hemen öncesinde, edebiyatla uğraşanların çoğu, sadece bülbül olmaya razı olmuşlardı. Nihayet, üretmeye duyulan tiksintiyi son kerteye vardıran birkaç yazar çıktı; bunlar ağabeylerinden de öteye geçerek, sadece yararsız bir kitap yayınlamakla üzerlerine düşeni yapmış olmadıklarına karar verdiler ve tüm edebiyatın gizli amacının dili yıkmak olduğunu ve buna ulaşmak için de çok konuşup hiçbir şey söylememenin yeterli olduğunu savundular. Sonu gelmez bir laf seli biçimindeki bu suskunluk bir süre moda oldu ve Hachette’in dağıtım şirketi, garlardaki kitaplıklara, kalın kalın romanlar biçiminde konmuş suskunluk hapları dağıttı. Bugün ise öyle bir noktaya varılmış bunuyor ki, kalemlerini Alnıanlara kiraladıkları için kınanan veya cezalandırılan kimi yazarların acı dolu bir şaşkınlığa düştüklerini görüyoruz: “Ne oluyoruz?” diyorlar. “İnsanın yazdığı şeyler kendisini bağlar mıymış?”

Biz yazmaktan utanmak istemiyoruz; bir şey söylemeden konuşmak da. Zaten istesek de başaramayız. Kimse de başaramaz. Her yazının bir anlamı vardır, yazarın oraya koymayı düşlediği anlamdan çok uzak olsa bile. Gerçekten de bize göre yazar ne Vesta rahibesidir, ne de Ariel; ne yaparsa yapsın, “işin içindedir”; çekilebileceği en uzak köşeye dek damgalanmış, bulaşmış, batmıştır. Bazı dönemlerde sanatını entipüften sesli biblolar üretmekte kullanmış ise, bu bile bir gösterge demektir: Edebiyatta ve elbette toplumda da, bir bunalım yaşanıyordur; ya da yönetici sınıflar, gidip devrimci kitlelere katılmasın diye, fark ettirmeden onu böyle bir “lüks” etkinliğe doğru gütmüşlerdir. Burjuvalara o kadar lanet yağdıran ve toplumsal mekanizmadan uzağa çekildiğini sanan Flaubert bizim için yetenekli bir rantiyeden başka nedir ki? Onun o titiz sanatının arkasında, Croisset’deki rahat yaşam, bir annenin veya yeğenin sevecen ilgi ve özeni, sıkı bir düzen, tıkır tıkır işleyen bir ticari girişim; düzenli olarak paraya çevrilen kuponlar yok mu? Bir kitabın, bir kurum gibi sorgulanan ya da bir nesne olarak istatistiklere sokulan bir toplumsal olay haline gelmesi için uzun yıllar gerekmez; zaman içinde biraz geriye gitmekle, onun da döneminin çeşitli eşyalarına; mobilyası, giyimi, şapkaları, taşıtları ve besin maddelerine karışarak orada yerini aldığı görülür. Tarihçi bizim hakkımızda da şöyle diyecektir: “Şunu şunu yiyorlardı, şöyle şöyle giyiniyorlardı ve şunları okuyorlardı.” İlk demiryolları, kolera salgını, Canut’lerin [v]    ayaklanması, Balzac’ın romanları, sanayinin gelişmesi… Bunların hepsinin, Temmuz Monarşisi [vi]   denilen dönemin karakterini belirlemede aynı şekilde payları vardır. Hegel’den beri bütün bunlar çok söylendi ve tekrarlandı; biz şimdi bundan pratik sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

Yazarın elinde çağından kaçmak için hiçbir olanak bulunmadığına göre, kaçmaya kalkışacak yerde onu sımsıkı kucaklamasını istiyoruz; çağı onun tek şansıdır: ikisi de birbiri için yaratılmışlardır. Balzac’ın 48 günleri [vii]  karşısındaki kayıtsızlığına, Flaubert’in Komün olayı karşısındaki korkulu anlayışsızlığına, “yazık olmuş!” diyoruz; ama onlar için yazık olmuş: Önlerine çok büyük bir fırsat çıkmış, ama onlar bunu bir daha yakalayamamak üzere kaçırmışlar. Biz ise çağımızın hiçbir şeyini kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel çağlar vardır, ama bizimki budur; bu savaşın, belki de bu devrimin içinde, bu hayat verilmiştir bize, yaşanmak üzere. Sakın bundan, bir tür “halkçılık” (popülizm) havariliği yaptığımız sonucu çıkarılmasın; tam tersini savunuyoruz. Halkçılık, son gerçekçilerin yaşlılıklarında doğmuş zavallı, güçsüz çocuğudur ve bu haliyle o da bir “oyundan kaçma” denemesidir. Biz ise, tam tersine, oyundan kaçılamayacağma inanıyoruz. Dilsiz olsak, taş parçaları gibi sessiz dursak bile, bu eylemsizliğimiz gene de bir eylem olurdu. Hayatını Hititler üzerine romanlar yazmakla geçiren bir adam, tutum almaktan böyle kaçınmasıyla, gene de bir tutum almış olurdu. Yazar çağının içinde, bir duruma yerleşmiş olarak yer alır: Her sözün yankıları vardır, elbette her sessizliğin de… Ben Flaubert ile Goncourtları, Komün’ün ardından gelen kanlı cezalandırma dalgasından sorumlu tutarım, çünkü bunun engellenmesi yönünde bir satır bile yazmamışlardır. Bu onların işi değildi, denecek. Calas davası [viii]    Voltaıre’in işi miydi? Dreyfus’ün mahkûmiyeti Zola’nın işi miydi? Ya da Kongo’nun yönetimi Gide’in işi miydi? Bu yazarların her biri, yaşamının özel bir anında, kendi yazar sorumluluğunu, doğru olarak değerlendirmiştir. Alman işgali de bize kendi sorumluluğumuzu öğretti. Madem ki yalnız varlığımızla, varoluşumuzla bile çağımız üzerine etkide bulunuyoruz, öyleyse bu etki bilerek ve isteyerek yapılacaktır diyoruz. Burada bir noktaya açıklık getirmek gerek: Bir yazarın, kendi gücü ve yeteneğinin elverdiği ölçüde, geleceği hazırlamak kaygısıyla hareket etmesi az rastlanır bir durum değildir. Fakat, belirsiz, bulanık, kavramsal bir gelecek var ki, tüm insanlığı ilgilendiriyor ve hakkında da fazla aydınlanmış sayılmayız: Tarihin sonu var mı? Güneş bir gün sönecek mi? 3000 yılında sosyalist rejimlerde insanın durumu nasıl olacak? gibi…

Biz bu düşleri bilim-kurgu romancılarına bırakıyoruz. Bizim ilgi ve çabamızın konusu, kendi çağımızın geleceği olmalıdır. Bu pek sınırlı, çağdan zor ayırdedilebilen bir gelecektir — çünkü bir çağ, bir insan gibi önce bir gelecek demektir. Çağın içinde yer alan girişimlerden, sürmekte olan çalışmalardan, kısa veya uzun vadeli tasarılardan; çağın ayaklanmalarından, kavgalarından, umutlarından kurulu bir gelecek: Savaş ne zaman bitecek? Ülke nasıl yeniden kalkındırılıp donatılacak? Uluslararası ilişkiler yeniden nasıl düzenlenecek? Hangi toplumsal reformlar yapılacak? Gerici güçler zaferi kazanacak mı? Devrim gerçekleşecek mi ve bu nasıl bir devrim olacak? Biz işte bu geleceğe sahip çıkıyoruz ve başkasını da istemiyoruz. Elbette bazı yazarlar var ki, kaygıları daha az güncel, görüşleri bizimki kadar kısa değil. Aramızda dolaşıyorlar, ama burada yoklarmış gibi. Peki, nerede bunlar? Torunlarının torunlarının yanma gitmişler; oradan dönüp bu çağı, bizim çağımızı seyrediyorlar! Yok olup gitmiş ve tek kurtulan canlar olarak kendilerini bırakmış saydıkları bu çağı!.. Ama yanlış hesap içinde bu kişiler: Ölümden sonra gelecek ünün temelinde hep bir yanlış anlama vardır. Gelip kendilerini bizim aramızdan seçecek olan o torunlar hakkında ne biliyorlar ki? Ölümsüzlük korkunç bir sığınma yeridir: Bir ayak mezarın öte yanında, bir ayak beri yanında… Böyle yaşamak hiç de kolay değildir. İnsan günlük işleri nasıl çekip çevirebilir, onlara bu kadar uzaktan bakarken? Nasıl tutkuyla bir kavgaya katılabilir, zaferin zevkini nasıl tadabilir? Öyleyse, her şey eşdeğerli onlar için. Bize bakıyorlar ama görmüyorlar: Onların gözünde çoktan ölüp gitmişiz! Ve çağlarına boşverip, hiçbir zaman görmeyecekleri insanlar için yazdıkları romanlarına dönüyorlar. Hayatlarını ölümsüzlüğe çaldırmış bu yazarlar!

Biz ise çağdaşlarımız için yazıyoruz; dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz; bu, onu öldürmenin en sağlam yolu olurdu. Bir gün yok olacak olan, etten ve kandan, gerçek gözlerimizle bakıyoruz dünyamıza. Davamızı temyizde kazanmak istemiyoruz; ölümden sonra itibar iadesi de bizi hiç çekmiyor: Davalar burada, şimdi, biz hayatta iken kazanılır ya da kaybedilir.

Fakat bir tür edebi göresellik öğretisi kurmayı da düşünmüyoruz. Saf tarihsellik bizim beğenimize uygun değil. Zaten Bay Seignobos’un tarih kitaplarından başka yerde saf tarihsellik var mı ki! Her çağ, insanlık durumunun bir yönünü keşfedip dile getirir. Her çağda insan, Öteki’nin, aşkın, ölümün, dünyanın karşısında kendini yeniden tanımlar ve ne olduğunu yeniden belirler. Partiler F.F.I’ün [ix]   silahsızlandırılması veya yenik İspanyol cumhuriyetçilerine yardım gibi konularda kapıştığı zaman, işte bu metafizik seçim, bu biricik ve mutlak tasarım üzerine oynanır tüm oyun… Böylece, kendi çağımızın biricikliği içinde tutum alarak, sonunda ebedi olana ulaşmış oluruz. Bu tür toplumsal ve siyasal tartışmaların içinde yatan ebedilik değerlerini çıkarıp göstermek zaten yazar olarak bizlerin görevidir. Ama biz bu değerleri gidip anlaşılır bir gökyüzünde aramaya kalkmayız; onlar ancak kendilerini saran güncellik içinde ilgiye değer bizim için. Göreselci olmak şöyle dursun, biz açıkça ve vurgulayarak belirtiyoruz ki insan “mutlak” bir varlıktır. Ama zamanının ve çevresinin içinde, dünyasında, öyledir. Mutlak olan, bin yıllık tarihin bile değiştiremeyeceği şey, onun şu anda ve şu koşullar konusunda aldığı, şu benzersiz, yerine başkası konamayacak karardır. Mutlak, Descartes’tır: Öldüğü için artık önümüzde olmayan; kendi çağının içinde yaşayıp elinin altındaki araç ve olanaklarla günü gününe onun üstüne kafa yormuş; öğretisini, bilimlerin o çağdaki belli bir durumundan yola çıkarak kurmuş; Gassendi, Catesus ve Mersenneİe tanışıp ilişkiye girmiş; çocukluğunda şaşı gözlü bir kıza âşık olmuş; savaşa da katılmış, ayrıca bir hizmetçiyi gebe bırakmış; genel olarak “yetke” (otorite) ilkesine değil de özel olarak Aristoteles’in “otoritesine” saldırmış; ve silahı alınmış olsa da yenilmemiş olarak, kendi zamanında bir kilometre taşı gibi dikili duran adam… Göresel olan ise “Descartes’çılık” (cartesianisme)’tır: Yüzyıldan yüzyıla dolaştırılan, içinde herkesin ne koyduysa onu bulduğu, gezintisever felsefe. Ölümsüzlük peşinde koşarak bulamayız ebediliği; eserlerimizde, kadidi çıkmış, bir yüzyıldan öbürüne kolayca geçebilecek kadar içleri boşalmış ve önemleri yitmiş birkaç genel ilkeyi yansıttık diye “mutlak” olamayız. Olacaksak, çağımızın kavgalarına tutkuyla katıldığımız, onu tutkuyla sevdiğimiz ve onunla birlikte mahvolmayı gönüllü olarak kabul ettiğimiz için oluruz.

Özetlersek, niyetimiz, bizi çevreleyen toplumda bazı değişiklikler meydana getirilmesine katkıda bulunmak. Değişiklik deyince, ruhlarda değişmeyi kastetmiyoruz, ruhların yönetimini memnuniyetle, özel bir müşteri kitlesine sahip yazarlara bırakıyoruz. Materyalist olmamakla birlikte, ruhla bedeni hiçbir zaman birbirinden ayırmamış olan ve sadece  ayrıştırılamaz bir gerçekliği, yani insan gerçekliğim tanıyan bizler, insanın hem toplumsal durumunu hem de kendi kendisi hakkındaki tasarımını değiştirmek isteyenlerin yanında yer alıyoruz. Bu nedenle, gelecek siyasal ve toplumsal olaylar konusunda, dergimiz her durum ve olay için ayrı ayrı tutum alacak. Bunu siyasal açıdan yapmayacak, yani herhangi bir partinin hizmetine girmeyecek; fakat ortadaki savlardan her birinin esinlendiği insan tasarımını ortaya çıkarmaya çalışacak ve kendi savunduğu tasarıma uygun olarak fikrini söyleyecek. Verdiğimiz sözü tutabilir, görüşlerimizin birkaç okuyucu tarafından paylaşılmasını sağlayabilirsek, bundan öyle aşırı bir gurur da duymayacağız; sadece, mesleki vicdanımızı tekrar rahatlatabilmiş olmanın ve edebiyatın bizim için, aslında hiç çıkmamış olması gereken, öz çığırına geri dönüp yeniden bir toplumsal işlev olduğunu görmenin mutluluğuyla, kendimizi kutlayacağız.

Peki, ortaya çıkaracağınızı iddia ettiğiniz o insan tasarımı nedir? denecek. Yanıtımız şöyle olacak: Bu tasarım sokaklarda dolaşıyor ve biz de onu açığa çıkarmak iddiasında değiliz; yalnız onu biraz belirginleştirmek istiyoruz. Bu tasarıma ben “totaliter” diyeceğim. Fakat bu terim pek yerinde bulunmayabilir; son yıllarda hayli karalanmış; insan kişiliğini değil baskıcı ve anti-demokratik bir devlet biçimini nitelemek için kullanılmış olduğundan, burada bazı açıklamalarda bulunmak gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki burjuva sınıfı, entelektüel bakımdan, “çözümleme zihniyetini” kullanmasıyla tanımlanabilir; bu kafanın başlangıç postulası ise, bileşik nesnelerin, zorunlu olarak, basit öğelerin bir düzen içinde bir araya gelmeleri şeklinde tanımlanmaları gerektiğidir. Bu ilke vaktiyle, burjuvazinin, elinde, Eski Rejim’in kalelerini yıkmak için bir saldırı silahı olarak kullanıldı. Her şey çözümleme konusu oldu: Aynı atılım içinde, havayla su öğelerine; insan zihni kendisini oluşturan izlenimlerin toplamına; toplum da içindeki bireylerin toplamına indirgendi. Bütünler silindi; birleşimlerin raslansallığı içinde meydana gelen soyut toplamalar olup çıktılar. Gerçeklik, ayrışma işleminin en sonunda elde kalan terimlere sığındı. Bu en alttaki öğeler —bu da çözümleme zihniyetinin ikinci temel varsayımı— ister serbest durumda bulunsunlar, ister çeşitli bileşiklere girsinler, temel niteliklerini ve özelliklerini, hiç değişmemecesine koruyorlardı. Böylece, oksijenin, hidrojenin, azotun; zihnimizi oluşturan en ilkel izlenimlerin “değişmez doğası” gündeme geldi; değişmez “insan doğası” kavramı ortaya çıktı. Çemberin çember olduğu gibi, insan da insandı; öyle yaratılmıştı, öyle kalacaktı. Birey ister tahtlara çıkarılsın, ister sefalete batırılsın, özünde hep kendisiyle özdeş kalıyordu, çünkü bir tür oksijen atomu gibi tasarlanmıştı: Hidrojenle bırleşıp suyu, azotla birleşip havayı oluşturan, ama ıç yapısı bunlardan hiç etkilenmeyen bir nesne. İnsan Hakları Bildirgesi bu ilkelere göre hazırlandı. Çözümleyici kafanın tasarladığı toplumun içinde, “insan doğası”nın taşıyıcısı, katı ve ayrışmaz bir parçacık olan birey, konserve kutusunun içindeki bezelye taneleri gibi yer alır: Yusyuvarlak, içine kapanık, iletişime kapalı. Bütün insanlar eşittir: Yani hepsi insan özünden eşit olarak pay alırlar. Bütün insanlar kardeştir: Kardeşlik, ayrı moleküller arasında edilgin bir bağdır; çözümleyici kafanın tasarlayamadığı bir eylem veya sınıf dayanışmasının yerini tutar. Kardeşlik ilişkisi, çözümleyici toplumda bireylerin basitçe, mekanik olarak yan yana konmuş olmalarını maskeleyen, sadece duygusal ve dıştan verilen bir ilişkidir. Bütün insanlar özgürdür. Tabii, insan olmakta özgürdürler! Bunun anlamı, politikacının eyleminin tamamen olumsuz (negatif) olması gerektiğidir: Onun işi insan doğasını yapmak, biçimlendirmek değildir; gelişip açılmasını köstekleyen engelleri kaldırsın, yeter… Böylece, Tanrıya, doğuma ve soya, yaşa vb. bağlanan ve insanlar arasında doğal olarak farklılıklar bulunduğu fikrine dayanan çeşitli “hakjarı” yıkmak arzusunda olan burjuvazi, güttüğü davayı çözümleme zihniyetinin amacıyla birleştirerek, bu işte kullanmak üzere “evrensel” (veya “tümel”) mitosunu kurdu.  Çağdaş devrimcilerin aksine, burjuvazi isteklerini ancak sınıf bilincinden vazgeçmek pahasına gerçekleştirebildi: Kurucu Meclis’teki Tıers-Etats  [x]   temsilcileri kendilerini sadece “insan” sayıyorlardı ve tam da bundan ötürü burjuva idiler.

Yüz elli yıl sonra, çözümleme zihniyeti hâlâ burjuva demokrasisinin resmi öğretisi; yalnız artık bir savunma silahı haline gelmiş bulunuyor. Eski Rejim’in kuramlarının “sentetik” gerçekliğini görmemezlikten geldiği gibi, şimdi de sınıf gerçeğini görmeyi reddetmek, burjuvazinin çok işine geliyor. Ortada hâlâ sadece insanlar görmekten ve ne kadar çeşitli olursa olsun, bütün durumlarda insan doğasının özde aynı kaldığını öne sürmekten vazgeçmiyor; ama bunu proletaryaya karşı yapıyor. Ona göre, bir işçi her şeyden önce bir insandır —herkes gibi bir insan. Anayasa bu adama oy hakkı ve düşünce özgürlüğü sağlamışsa, o da kendi “insan doğasını” bir burjuva kadar dile getirebilecek, gerçekleştirebilecektir. Bazı polemikçı yazarlar çok kez burjuvayı, kendi ayrıcalıklarını savunmaktan başka düşüncesi olmayan asık suratlı bir hesap adamı olarak betimlemişlerdir. Aslında insan burjuva doğmaz, kendini burjuva kılar; bunu, kolektif gerçekliklerin algılanmasını dışlayan, belli bir çözümleyici dünya görüşünü bir daha bırakmamak üzere benimseyip, herkese de kabul ettirmeye yeltenmek suretiyle gerçekleştirir. Demek ki burjuvanın savunması, bir anlamda, sürekli bir durumdur; burjuvazinin kendi varlığından ayrılmaz. Fakat kendini hep hesap biçiminde dışa vurmaz; burjuvanın kendine kurduğu dünyanın içinde kalenderlik, özge-severlik, hatta yüce gönüllülük gibi erdemlere de yer bulunur. Ancak burjuvanın iyilikleri, bireyde ete kemiğe bürünmüş sayılan evrensel insan doğasına yönelik kişisel eylemlerdir. Bu anlamda, ancak ustaca bir propaganda kadar etkili olabilirler; zira bu iyiliklerden yararlanan kimse onları, sunuldukları koşullarda, yani kendisini bir insan bireyinin karşısında —onun gibi tek— bir başka insan bireyi olarak düşünmek koşuluyla, kabul etmek zorundadır. Burjuvanın iyilikseverliği, “insan sevgisi”, kardeşlik masalını besleyip sürdürmeye yarar.

Fakat bir başka propaganda daha var ki; yazar olduğumuza ve bunun ajanlığını bilinçsiz olarak yazarlar yaptığına göre, bizlerı özellikle ilgilendiriyor. Yukarda eleştirdiğimiz, yazıcının sorumsuzluğu.efsanesi de kaynağını çözümlemeci zihniyetten alıyor. Burjuva yazarlar kendilerini kutudaki bezelye taneleri gibi gördüklerinden, öteki insanlarla aralarındaki dayanışma bağları da onlara sadece mekanik bir şey, yani basit yanyana konmuşluk durumu olarak görünüyor. Yaptıkları işi yüce bir edebi görev, bir büyük misyon saysa-lar bile, kendilerinin ve eş-dostlarınm “doğasını” betimlemekle bu görevi yerine getirmiş olduklarını düşünüyorlar: Öyle ya, madem ki bütün insanlar aynı hamurdan, bu yazarlar herkesi kendileri hakkında aydınlatınca bütün insanlara hizmet etmiş olmuyorlar mı?.. Hareket ettikleri temel ilke çözümlemeciliğin postulası olduğundan, kendi kendilerini tanımak için de çözümleme yöntemini kullanmak onlara gayet doğal geliyor. En yetkin örneğini Proust’un eserlerinde bulduğumuz “entelektüalist” psikolojinin kökeni de işte burada. Proust, bir oğlancı olarak, Ssvann’ın Odette’e duyduğu aşkı betimlemekte kendi eşcinsellik deneyimlerinden yardım görebileceğini sandı. Burjuva olarak, zengin ve aylak bir burjuvanın, kapatması olan bir kadına duyduğu sevgiyi, bütün sevgilerin ilk örneği (prototipi) gibi sundu. Demek ki, bazı “evrensel” tutkuların varlığına inanıyordu: Öyle tutkular ki, onları hisseden bireylerin cinsel karakterleri, toplumsal durumları, mensup oldukları uluslar veya yaşadıkları dönemler değişse bile, tutkunun yapısı ve işleyiş biçimi fark edilir ölçüde değişikliğe uğramıyordu… Bu değişmez duygu hallerini böylece “izole” ettikten sonra, onları daha küçük alt birimlere, “elemanter parçacıklarına”, indirgemeye de girişebilirdi. Çözümlemeci yaklaşımın ilkelerine bağlı olduğundan, duyguların da bir diyalektiği olabileceği aklına bile gelmiyor, burada sadece “mekanizmalar” görebiliyordu. Görüldüğü gibi, çağdaş burjuvazinin geri çekilme mevzilerini oluşturan toplumsal atomizm, peşinde psikolojik atomizmi de getiriyor. Proust kendisi için burjuvalığı biçmiştir kaftan olarak ve burjuva propagandasının suç ortaklığını üstlenmiştir; çünkü esen, “insan doğası” mitosunun yayılmasına katkıda bulunmaktadır.

Biz çözümlemeci zihniyetin artık devrini tamamladığına ve bugün onun tek işlevinin devrimci bilinci.bulandırmak ve insanları, ayrıcalıklı sınıfların yararına, birbirinden soyutlamak olduğüııa inanıyoruz. Proust’un entelektüalist psikolojisine inanmadığımız gibi onu zararlı da buluyoruz. Onun tutkulu aşk çözümlemesini örnek olarak seçtiğimize göre, üzerinde kendisiyle her türlü anlaşmayı reddettiğimiz başlıca noktaları sıralarsak, okuyucuyu aydınlatmış olacağımızı sanıyoruz.

En başta, aşk tutkusunun (amour-passion), insan ruhunun yapı öğelerinden bir duygu olduğu fikrini a priorı olarak kabul etmiyoruz. Deniş de Rougemont’un ortaya attığı gibi, bu duygunun pekâlâ Hıristiyanlık ideolojisiyle ilişkili tarihsel bir kökepi olabilir. Biz, genel olarak, bir duygunun her zaman belli bir yaşam tarzının, belli bir dünya görüşünün dışa vuruluşu olduğunu düşünüyoruz; bunlar bir toplumsal sınıf veya bir çağın ortak malıdır; söz konusu duygunun gelişimi, evrimi de ne idüğü bilinmeyen bir iç mekanizmaya değil, bu tarihsel ve toplumsal etmenlere bağlıdır.

İkinci olarak, bir insan duygulanımının (affection) birbirini değişikliğe uğratmadan yan yana durabilen moleküler taneciklerden oluştuğu fikrini kabul edemeyiz. Biz onu iyi kurgulanmış bir makine değil, “organize” bir bütün, bir “form” sayıyoruz. Aşkın çözümlenmesinin yapılabileceğini

düşünemiyoruz, çünkü bu duygunun gelişimi de, bütün ötekiler gibi, diyalektik’tir.

Üçüncü olarak, bir “dönme”nin aşkının, normal bir insanınkiyle aynı nitelikleri taşıyacağına da inanmıyoruz. Eşcinsel aşkın gizli ve yasak niteliği, büyücülük törenine benzemesi, bir tür eşcinsel mason derneğinin varlığı ve eşcinselin arkadaşını da birlikte cehenneme sürüklediğini düşünmekten doğan vicdan huzursuzluğu… Bütün bunlar, bize göre, aşk duygusunu baştan başa ve evriminin en ufak ayrıntılarına kadar etkileyen olgulardır. Bir insanın çeşitli duygularının yan yana konmuş birimler olmadığını; bütün duygulanımın (affectivité) sentetik bir bütün oluşturduğunu ve her bireyin kendine özgü bir duygular dünyasında hareket ettiğini savunuyoruz.

Dördüncü olarak, bireyin köken, sınıf, çevre ve ulusunun, onun duygusal yaşamını etkilemeyen basit yan koşullar olduğu fikrini reddediyoruz. Tam tersine, her duygulanım, ruhsal yaşamın öbür formları gibi, bireyin toplumsal konumunu dışa vurur. Ücret alan, yaptığı işin araçlarına sahip olmayan, bu iş tarafından maddenin karşısına yapyalnız çıkarılan ve sınıf bilincine vararak baskı ve sömürüye karşı kendini savunan bir işçi hiçbir durumda, mesleğinin öteki burjuvalarla nezaket ilişkisi içine koyduğu, çözümlemeci kafalı bir burjuva gibi duyamaz, duygulanamaz.

Böylece biz, çözümlemeci zihniyete karşı, bıreşımcı (sentetik) bir gerçeklik görüşünü öne sürüyoruz; bunun temel ilkesi, ne olursa olsun bir bütünün, kendi parçalarının toplamından doğaca farklı olduğudur. Bize göre insanların ortaklaşa sahip oldukları şey bir “doğa” değil, bir metafizik durumdur; bununla, insanları apriori olarak sınırlayan zorlayıcı koşullar bütününü; doğma ve ölme, sonlu olma, ve dünyada öteki insanlar arasında var olma zorunluluğunu kastediyoruz. Bunun dışında her konuda insanlar; fikirleri, mizaçları ve eylemleri ikincil ve bağımlı yapılar olan, ayrıştırılamaz bütünlükler oluştururlar; bunların temel karakteri de bir duruma oturtulmuş (sıtué) olmaktır; birbirlerinden farklılıkları, durumlarının farklılığından ibarettir. Bu anlamlı bütünlüklerin birliği, dışa vurdukları anlamdır; ister yazı yazsın, ister imalat zincirinde çalışsın; ister bir kravat seçsin, ister bir kadın, insan hep bir şeyleri dışa vurur: Mesleki çevresini, ailesini, sınıfını… ve en sonunda, bütün dünya karşısında da belli bir “durumda” bulunduğundan, dünyayı da dışa vurur. Bir insan bütün dünya demektir. Her yerde vardır, her yerde eylemde bulunur, her şeyden sorumludur ve yazgısı da her yerde, Paris’te, Postdam’da, Vladivostok’ta, belirlenmektedir. Biz bu görüşlere, doğruluklarına inandığımız için, yaşadığımız dönemde toplumsal bakımdan yararlı oldukları için ve düşünenlerin çoğunun bunları az çok sezinlediklerini ve istediklerini hissettiğimiz için katılıyoruz. Dergimiz, gücünün yettiği ölçüde, sentetik bir insanbilim kurulmasına katkıda bulunmak istiyor. Fakat yine vurgulayalım, amaç sadece saf bilgi alanında bir ilerlemeye hazırlık değil: Saptadığımız uzun vadeli hedef, bir Kurtuluş’tur. İnsan bir bütünlük (totalité) olduğuna göre, onu oluşturan öteki etkenlere hiç dokunmadan sadece oy hakkı vermek yeterli değildir: Kendisini bütünüyle kurtarması gerekir; yani, hem biyolojik yapısı hem de ekonomik koşullanmışlığı, hem cinsel kompleksleri hem de durumunun siyasal verileri üzerine etkide, eylemde bulunarak, kendini başka kılması zorunludur.

Ne var ki, bu sentezci görüş de ağır sakıncalar içerebilir: Öyle ya, eğer birey, çözümleme zihniyetinin keyfi olarak yaptığı bir “seçim”den ibaretse, çözümlemeci görüşlerden vazgeçildiği takdirde kişinin egemenliğinin yerine kolektif bilincin egemenliği konmuş olmaz mı? Bu durumda, sentezci görüş hak ettiği uygulamayı göremeden, bütün-insan (l’homme-totalité) daha görünür görünmez “sınıf” tarafından yutulup kaybolacaktır; var olan yalnız sınıftır artık, kurtarılması gereken de odur!.. İyi ama, denecek, sınıf kurtarılınca, kapsadığı insanlar da kurtarılmış olmaz mı? Zorunlu olarak öyle olacağı söylenemez: Hitler Almanyasının zaferi, tek tek her Almanın da zaferi sayılabilecek miydi? Ayrıca, sentezleme işlemini nerede durdurmalı? Yarın birileri çıkıp sınıfın da, örneğin “ulus” gibi, daha geniş bir bütüne bağlı ikincil bir yapı olduğunu söylemeyecek mi? Naziliğin kimi solcu kafalara son derece çekici gelmesi de hiç kuşkusuz bütüncü görüşü mutlaklık noktasına vardırmasıydı: Nazi kuramcıları da çözümlemenin kötülüklerini, demokratik özgürlüklerin soyut niteliğini kınıyorlar; Nazi propagandası da yeni bir insan yaratma tezini savunuyor, Devrim ve Kurtuluş sözlerini dilinden düşürmüyordu. Sadece, proletarya sınıfının yerine proletarya uluslar konuyordu, o kadar. Bireyler sınıfın bağımlı fonksiyonları, sınıflar ulusun fonksiyonları, uluslar da Avrupa kıtasının fonksiyonları durumuna indirgeniyordu. Alman işgaline uğrayan ülkelerde işçi sınıfının kitle halinde işgalciye karşı çıkması, devrimci özlemlerinin zedelendiğini hissetmesi kadar, kişinin kolektivite içinde erimesi fikrine karşı yatıştırılamaz bir tiksinti duymasındandır.

            Görülüyor ki çağımızda insan vicdanı çözülmez bir ikilem (antinomie) içinde bocalamakta… Her şeyden önce insan kişisinin onur ve haysiyetine, özgürlüğüne, elinden alınamaz haklarına önem verenler, bu tutumları dolayısıyla, bireyleri gerçek varoluş koşullarının dışında tasarlayan, onları değişmez ve soyut bir “doğa” ile donatan, birbirlerinden soyutlayan ve aralarındaki dayanışmaya gözünü kapayan çözümleyici zihniyete uygun biçimde düşünmeye eğilim gösteriyorlar. İnsanın kökünün topluluk içinde olduğunu anlamış olan ve ekonomik, teknik ve tarihsel etkenlerin önemini vurgulamak isteyenler ise kişileri gözardı edip sadece grupları gözönüne alan sentezci zihniyete yöneliyorlar. Bu antinomi, örneğin, sosyalizmin kişisel özgürlüklere taban tabana karşıt olduğu şeklindeki yaygın inançta iyice beliriyor. Böylece, kişinin özerkliğinden vazgeçmek istemeyenler, za-

rarlı sonuçlarını herkesin bildiği kapitalist liberalizmden başka gidecek yer bulamıyorlar; ekonominin toplumcu ilkelere göre örgütlenmesini isteyenler ise, bunu gidip şu veya bu totaliter ve buyurgan rejimden istemek zorunda kalıyorlar. Günümüzdeki iç huzursuzluğu ve bunalım, bu iki ilkenin en aşırı sonuçlarının kimse tarafından kabul edilemeyişinden doğuyor: İyi niyetli demokratlarda bir parça “sentezcilik”, sosyalistlerde de biraz çözümlemecilik var. Örneğin, Fransa’da radikal partinin durumunu hatırlayalım. Bunun kuramcılarından biri bir kitap yayınladı; adı “İktidara Karşı Yurttaş”. Bu başlık onun politikayı nasıl tasarladığını gösteriyordu: İnsan doğasının molekül halindeki temsilcisi olan tek ve soyut “yurttaş”, seçtiği adamları denetlese ve gerektiğinde onları özgür yargısı ile yargılasa, her şey çok iyi gidecekti! Ama radikaller başarısızlıklarını kabul etmemezlik edemediler; bu büyük partinin, 1939’da, artık ne iradesi, ne ideolojisi, ne de programı vardı; kendisi de oportünizm batağına saplanıp kalmıştı. Neden? Çünkü siyasal çözüm kaldırmayan sorunları siyasal olarak çözmeye kalkışmıştı. En iyi düşünürler bile bu duruma şaşıyorlardı: İnsan “politik hayvan” olduğuna göre, nasıl oluyordu da ona siyasal özgürlükleri vermekle bütün sorunları kesin olarak çözülmüş olmuyordu?.. Parlamenter kuramların serbestçe işleyişi, sefalet, işsizliği, tröstlerin baskısını ortadan kaldırmayı neden başa-ramıyordu? Partilerin kardeşçe karşıtlıklarının ötesinde bir sınıf kavgası neden çıkıyordu karşımıza? Çözümlemeci yaklaşımın sınırlarını fark etmek için fazla uzağa gitmek de gerekmiyordu. Radikalizmin sürekli olarak sol partilerin bağlaşımının (alliance) peşinde koşması, neye sıcak baktığını ve bulanık özlemlerinin onu hangi çığıra doğra güttüğünü açıkça gösteriyordu; ama belli-belirsiz sezinlediği sorunları, bırakın çözmeyi, sadece dile getirmesini sağlayacak zihinsel teknikten bile yoksun bulunuyordu.

Öteki kamptaki kararsızlık da daha az sayılmaz. İşçi sınıfı kendini demokratik geleneklerin mirasçısı sayıyor ve kendi özgürlüğünü demokrasi adına istiyor. Oysa, gördüğümüz gibi, demokratik ideal, tarihsel olarak, özgür bireyler arasında bir toplumsal sözleşme biçiminde karşımıza çıkıyor. Böylece; Rousseau’nun çözümlemeci hak arayışları ile Marksizmin sentezci istekleri kafalarda sık sık birbirine giriyor, zihinleri bulandırıyorlar. Öte yandan işçinin teknik formasyonu da onda çözümleme zihniyetini geliştiriyor. Maddeye ilişkin sorunları o da, bilim adamı gibi, çözümleme yoluyla ele almak zorunda. İnsanlara yöneldiğinde de, onları anlamak için, işinde kullandığı usyürütme yöntemlerine başvurma eğiliminde. Böylece insan davranışları üzerinde de, XVII. yüzyıl Fransa’sında geçerli olan görüşlere yakın bir çözümlemeci psikoloji uyguluyor.

Bu iki tür açıklamanın aynı anda var olması, dalgalanma ve kararsızlık belirtisi; Marksizmin, savunduğu bütüncül sınıf kavramına uygun bir sentezci psikolojiye henüz kavuşamadığını yeterince açık olarak gösteriyor.

Bize gelince, sav ile karşısav arasında çekiştirilmek istemiyoruz: Kırk katırı da reddediyoruz kırk satırı da… Bir insanın, durumu tarafından bütünüyle koşullansa da, indirgenemez bir “belirlenmemişlik merkezi” olabileceğini güçlük çekmeden kavrayabiliyoruz. Toplumsal alanın içinden kesilip çıkarılan bu “öngörülemezlîk” dilimi, bizim özgürlük diye adlandırdığımız şeydir ve “kişi” de özgürlüğünden başka bir şey değildir. Bu özgürlüğü “insan doğasının” metafizik bir gücü olarak düşünmemek gerek; o ayrıca, ne istediğini yapma serbestliğidir, ne de zincire vurulsak bile elimizden alınamayan bir çeşit iç sığınak… İnsan ne isterse yapamaz, ama gene de ne olduğundan sorumludur: İşte gerçek bu! Aynı anda bu kadar çok nedenle kendini açıklayan insan, bu “kendinin” yükünü sırtlanmaya sıra gelince yapyalnızdır. Bu anlamda özgürlük bir lanetlenme gibi düşünülebilir ve öyledir de. Ama yine de insanın yüceliğinin biricik kaynağıdır. Bu olgu hakkında Marksistler de, açıkça söylemeseler bile, içlerinden bize hak vereceklerdir, çünkü bildiğimiz kadarıyla, ahlak yargılarında ve kınamalarında bulunmaktan onlar da geri durmuyorlar!.. Kalıyor bu olguyu açıklamak: Ama bu filozofların işi, bizim değil. Biz yalnız şu noktaya işaret edeceğiz: Her ne kadar toplum kişiyi yaparsa da, Auguste Comte’un “öznelliğe geçiş” adını verdiği olaya benzeyen bir geri dönüşle, kişi de toplumu yapar. Geleceği olmazsa bir toplum sadece bir hammadde yığınıdır; bu gelecek ise, o toplumu oluşturan milyonlarca insanın, güncel durumların ötesinde, kendi kendileri hakkında yaptıkları tasarımlardan başka bir şey değildir.

İnsan bir “durum”dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp duymakta özgür değildir; ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerektir. Bir insan özgürlüğü tarafından kendisine bir anlam yüklenmedikçe, “durum” kendi başına kişilik taşımaz. Bir özgürlük ona katlanmadıkça ya da karşı çıkmadıkça; başka deyişle, bir insan kendini oraya yerleştirerek ona bir anlam seçmedikçe, “durum” ne katlanılır, ne de katlanılmaz diye nitelenebilir. Ancak bu yapılmışsa, bu özgür seçimin içinde, durum belirleyici olur, çünkü kendisi de üst düzeyden belirlenmiştir (surdéterminée). Hayır, işçi burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde, ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerektir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir “merci” yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın varolduğu gibi varolmaz: işçi, kendi kendini işçi yapmalıdır. Sınıfı, ücreti, işinin niteliği tarafından bütünüyle; duygularına ve düşüncelerine varıncaya dek, koşullanmış iken, kendinin ve yoldaşlarının durumuna verilecek anlamı kararlaştıran odur; kendini boyun eğen ya da başkaldıran olarak seçmesine göre, tamamen özgür olarak, emekçi sınıfına ya süresiz bir ezilme ve aşağılanma geleceği, ya da bir kazanım ve zafer geleceği sunan da odur. Ve işte bu seçimin sorumluluğunu taşır. Seçmemekte özgür değildir: Kıstırılmış ve adanmıştır durumuna (engagé), zira seçmemek de bir seçimdir! Fakat seçmekte, yani bir hamlede hem kendi yazgısını, hem bütün insanların yazgısını, hem de insanlığa verilecek değeri belirlemekte özgürdür. Böylece kendini hem işçi hem de insan olarak seçer ve aynı zamanda proletaryaya bir anlam vermiş olur, işte bizim kafamızdaki insan böyle bir varlıktır: Bütün insan. Bütün olarak “durumuna tutulmuş” (engagé), ama bütün olarak özgür… Fakat kurtarılması gereken de işte bu özgür insandır! Bu, onun seçim olanaklarını genişleterek yapılabilir. Bazı durumlar, biri ölüm olan iki seçenek sunarlar. Öyle çalışılmalı ki, insan tüm koşullarda yaşamı seçebilsin…

Dergimiz tüm çabasını, kişinin özerkliğini ve haklarını savunma yolunda harcayacak; onu bir araştırma aracı olarak tasarlıyoruz: Burada dile getirdiğim fikirler, somut güncel sorunların incelenmesinde yol gösterici olarak işimize yarayacak. Bu sorunlara hepimiz ortak bir zihniyet içinde yaklaşıyoruz, ama belli bir siyasal veya toplumsal programımız yok; her makale yalnız yazarını bağlayacak. Zamanla genel bir çizgi belirsin istiyoruz sadece. Aynı zamanda, okuru görüşlerimize yaklaştırmak için bütün  edebiyat türlerinden yararlanacağız: Bir şiir ya da bir roman, bu görüşlerden esinlendikleri takdirde, onların gelişip yayılmasına elverişli ortamı kuramsal bir yazıdan daha iyi yaratabilirler. Ancak, bu ideolojik içerik ve bu yeni niyetler, roman türünden ürünlerin biçimlerini ve tekniklerini etkileme olasılığını da taşırlar; eleştiri yazılarımız, amacımıza en uygun —yeni ve eski— edebiyat tekniklerini ana çizgileriyle tanımlamaya çalışacak. Güncel sorunların irdelenmesini, elimizden geldiği kadar sık tarihsel incelemeler yayınlayarak desteklemeye çalışacağız. Bu incelemeler, Marc Bloch ve H. Pirenne’in ortaçağı konu alan çalışmaları gibi, yukarıda dile getirdiğimiz ilkeleri ve onların gerektirdiği yöntemi kendiliğinden eski çağlara uygulayan, başka deyişle, tarihi keyfi olarak birtakım tarihçilere (siyasal, ekonomik, ideolojik tarihler, kurumlar tarihi, kişiler tarihi… vb.) bölme yaklaşımını bırakıp, konu aldıkları geçmiş dönemi bir “bütünlük” içinde, olduğu gibi bize getiren ve aynı zamanda hem dönemin kişilerde ve kişilerce dile getirildiği; hem de kişilerin dönem içinde ve dönem sayesinde kendiliklerini seçip belirledikleri fikrini benimseyen yazılar olacak.

Güncel haber/yorum yazılarımızda, kendi zamanımızı anlam taşıyan bir sentez olarak ele almaya ve bu amaçla, güncelliğin çeşitli dışavurum biçimlerini, modalardan ceza davalarına, siyasal olaylardan kafa ürünlerine, aynı sentezci görüş içinde konu edinmeye; onları tek tek değerlendirmekten çok hepsinde ortak olan “anlamları” bulup çıkarmaya çalışacağız. Bu nedenle, alışılagelmişin aksine, yetkin olmakla birlikte, savunduğumuz açıdan bize zamanımız üstüne hiçbir şey öğretmeyen bir eserin sözünü bile etmemekten çekinmeyeceğiz; buna karşılık, düşük nitelikli, ama bu haliyle bile zamanımızın bir yönüne tanıklık edebilen bir eser üstünde enine boyuna duracağız. Bu incelemelere her ay, olabildiğince çeşitli gerçek belgeler de ekleyeceğiz; bunlarda arayacağımız tek özellik, toplulukla kişinin karşılıklı iç içeliğini açık seçik göstermeleri olacak. Belgeleri anket ve röportajlarla da destekleyeceğiz. Röportajın bir edebiyat türü olduğu, zamanla bunların en önemlilerinden biri haline gelebileceği görüşündeyiz. Söylenenlerdeki anlamları anında ve sezgisel olarak kavrama yeteneği, bunları ustaca toparlayıp düzenleme ve okuyucuya kolayca ve dolaysızca çözebileceği sentetik bütünler sunma becerisi, bütün çalışma arkadaşlarımızda aradığımız niteliklerdir. Çağımızdan geleceğe kalması garanti olan eserler arasında birkaç röportajın da bulunduğunu hepimiz biliyoruz: “Dünyayı Sarsan On Gün” ve o harika “İspanya Vasiyetnamesi” gibi… Nihayet, haber/yorum sayfalarımızda, bizi ilgilendiren perspektifler çerçevesinde yazılmış psikiyatri incelemelerine en geniş yeri ayıracağız  Görülüyor ki projemiz çok iddialı; onu kendi başımıza gerçekleştiremeyiz. Yola küçük bir ekiple çıkıyoruz; bir yıl sonra sayımız önemli ölçüde artmazsa, girişimimiz başarısız olmuş demektir. Bütün iyi niyetli insanları  katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Nereden gelirse gelsin, bütün yazılar kabul edilecektir, yeter ki bizim düşüncelerimizle uyuşan görüşlerden esinlensinler ve ayrıca edebî bir değer de taşınlar. Sırası geldi, bir noktayı hatırlatayım: “Savgüden edebiyat” (litterature engagée) deyimini kullanırken, buradaki savgiütme (engagement) hiçbir şekilde edebiyat’ı unutturmamalıdır. Bütün uğraşımız, kendisine uygun olan edebiyatı sunmak suretiyle topluma hizmet etmek kadar, yeni bir kan aşılayarak.edebiyata da hizmet etmeye yönelik olmalıdır.

Türkçesi: İSMET BİRKAN

***

ÇEVİRMENİN NOTU:

“ENGAGEMENT” kavramının karşılanışına ilişkin not.

Kökü, “güvence olarak alman, verilen, elde tutulan şey; rehin, rehine” anlamındaki gage olan ve Fransız dilinde somut ve soyut pek çok bağlamda kullanılan geniş bir sözcük ailesi söz konusu.

Bu kökten türeyen engager eylemi, “rehine koymak” olan asıl anlamından başka, hepsi de: “[belli bir şeyin, durumun, sürecin…] içine sokmak, yerleştirmek, koymak.” gibi ortak bir semantik değer taşıyan sayısız anlamda kullanılıyor.

Bütün bunları karşılayacak, tek köke dayalı Türkçe bir sözcük ailesi kurmak mümkün değil; gerekli de değil.

Bu metinde, engag kökünden gelen sözcükler, hepsi de mecaz olarak, başlıca üç anlamda kullanılıyor:

1.”Chaque article n’engagera qtıe son auteur” örneği: Her makale sadece yazarını “işin içine sokuyor”, yani sorumluluk altına koyuyor, kurtulamayacağı kısıtlı bir duruma yerleştiriyor.

Bu anlamın karşılığı Öteden beri “bağlamak” olarak yerleşmiş; ben de bu sözcüğü kullandım; “Her makale yalnız yazarını bağlar.”

2.”L’ouvrier est engagé; pas libre de choisir…” örneği: İşçi [belli bir durumun içinde] yakalanmış, tutulmuş; oraya “batmış”, konmuş…

Bu kullanımın yerleşmiş bir karşılığı yok. Bağ-kökünü buraya önermek bence uygun değil, anlamca bir tür “bağlılık” söz konusu olsa da. Çünkü Fransızcanm “lier, attacher, joindre, (con) necter…” gibi sözcüklerinin köklerinden gelen bir sürü terimle zaten yükünü tutmuş olan bu köke bir de bu aileyi yüklemek insafsızlık olur ve de mesajımızın anlaşılmasına hiç yardım etmez.

Ne yapmalı? .

a)Öteki Avrupa dillerinin yaptığı yapılabilir. İngilizcede aynı kök ve aile bulunduğu halde, bu anlamda, engaged’ın yanı sıra italik olarak yazılmış engagé’ ye de pekâlâ rastlanıyor. Kendi “participe”inin ya anlamını uygun görmemiş, ya da yükünü ağır bulmuş; Fransızcasını olduğu gibi almış kullanıyor.

b)Ne olursa olsun, bir veya birkaç karşılık önerilebilir. Ben bunu yaptım. Terim olarak tutar mı bilmem, ama anlam oldukça iyi veriliyor gibi geldi bana: “İşçi kıstırılmış, durumuna adanmıştır.” Ya da: “Durumuna tutulmuş…” (“Tutul-“un iki anlamlılığı da lehte bir puan gibime geliyor.)

Bir nokta: Terimin anlattığı durumda “gönüllülük” kavramı yok. “Engagé” ilk istek dışı, istek öncesi bir durum. İstekle yapılması gerekirse, bunun ayrıca belirtilmesi gerek: S’engager gibi. (Burada anlam bu değil.) istekle, gönüllü olarak yapılan şey, zaten içinde bulunulan durumun üstlenilmesi, bilincine varılması, ona sahip çıkılması. (Nietzsche’nin amorfati’si gibi bir şey.) “İstesen de istemesen de durumun bu; ama sen bunu iste, üstlen ki dönüştirebilesin, aşabilesin; kabullenmezsen, dışında kalırsan, bunu yapamazsın… Ama sen bilirsin!..” Totalement engagé, et totalement libre! Et il faut liberer cet homme libre!

Kısaca “angaje olmak”, basitçe “bir şeye söz vermek” gibi anlaşılmamalı…

3.”Litterature engagé” örneği: Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyorum. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da bir artı puan.

Öyleyse:

Litterature engagée: Savgüden, savgüder, savgüdücü edebiyat, (ayrı da yazılabilir).

Engagement: Savgütme, savgüdüm…


[i] Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047

[ii] Les Temps Modernes, Sayı : 1; 1 Ekim 1945;  Jean-Paul Sartre, Situations II, Édition Gallimard, 1948. S.9

[iii] Ariel: Shakespeare’in kişilerinden. Hava cini. Toprağı (dünyayı) temsil eden haşarı Caliban’ı “yukarıdan” uslandırmaya çalışır.

[iv] Vesta rahibesi: Romalılarda, tanrıça Vesta’ya hizmet etmek üzere, ailelerinden alınan, tüm toplumsal ilişkileri koparılan kızlar.

[v] Lyon’da el tezgâhlarında ipekli dokuyan işçiler. 1831 yılında ücret anlaşmazlığı nedeniyle ayaklanıp kenti birkaç gün için ele geçirmişlerdi. Ayaklanma askerle bastırıldı.

[vi] 1830-1848 dönemi. Louis-Philippe’in meşruti krallığı. Çağdaş Fransız kapitalizminin yapılaşmaya başladığı dönem.

[vii] 23-26 Haziran 1948. Louis-Philippe’in döneminden sonra kurulan geçici hükümet zamanında, Parisli işçilerin ayaklanması. Yine ordu tarafından bastırıldı.

[viii] Toulouse’da haksız yere idam edilen Protestan Calas’ın itibarının iadesi için Voltaire’in verdiği ve sonuç aldığı uzun uğraş.

[ix] Forces Françaises de l’Interieur (İçerdeki Fransız Kuvvetleri). Alman işgaline karşı savaşan çeteler. Kurtuluştan (1945) sonra silahsızlandırılmaları sorun olmuştu.

[x] 1789 devriminin ilk meclislerinde, Soylular ve Rahiplerin dışında kalan “Üçüncü Sınıf” (yani “halk”; gerçekte Burjuva) temsilcileri.