ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

HÜKÜMET OLMAK VE DEVLET YÖNETEMEMEK

Devlet aygıtıyla oynamak 1950’den itibaren Demokrat parti ile başladı.O tarihe kadar Milli Eğitim düzeni tıkır tıkır işliyordu. Ortaokul ve lisede tek dersten bütünlemeye  (ikmale) kalınırdı ama Türkçeden bütünleme yoktu.Bütünlemeye kalma sayısı sırayla birden ikiye, ikiden üçe, üçten dörde çıktı. Sonunda bir ve iki dersten borçlu sınıf geçme icat oldu. Derken lise 4 yıldan 3 yıl indi. Neden? Bunların hiçbirinin eğitsel nedeni yok! Yoktu! Okumaya devam et

TANRI ÇOK DİNLİDİR

“Allah’ın (Tanrı’nın) dini yoktur” diyecektim ama “Allah’ın tek dini yoktur, dini çoktur!” diye yazmak daha iyi. Dinbaz yobaz Allah’ı rahat bırakmaz: Kılıç-kalkan olarak, torpil olarak, banka kartı olarak, çek ve senet olarak kullanır.

Yarattığı dünyayı Allah’ın bilmesi gerekir ama dinlerin Allah’ı bilmez. Kutsal Kitaplar dünyanın cahilidir. Dinbaz yobazın yasasıdır bu kitaplar.Bu kitaplarla dünyaya egemen olup yönetmek isterler. İşte o zaman hır ve cıngar çıkar. Bre adam, din ve inanç özgürlüğü var Laik Dünya’da, dinini ve inancını yaşa, daha ne istiyorsun? Ama o bütün dünyanın kendi Allah’ına, kendi peygamberine, kendi dinine, kendi mezhebine, kendi tarikatına inansın istiyordur. Gerekirse zor kullanır!

Cehalet ne Allah’a, ne peygambere ne de dine bilerek inananır. Bilmez! Korku ve çıkar karşılığı olarak biat eder. İnanmak başka biat etmek başka. Bilgi biat etmez.

Cehalet tarih boyunca insanlardan ve toplumlardan eksik olmadı  ama İslam toplumları hariç hiçbir zaman iktidarda değildi. Ancak cehaletin demokratik seçimlerle iktidara geldiği tek ülke Türkiye’dir . AKP bir tarikat olduğu için 16 yıldır iktidarda. Bir siyasal parti olsaydı çoktan iktidardan giderdi.

İslam dünyası 500 yıldır bilim üretmediği için Batı karşısında bozguna uğramakta ve giderek kültürsüzleşmektedir. AKP’nin Batı karşısına çıkardığı İmam-Hatip saltanatı ve imamokrasi kültürsüzleşmenin ulaştığı zavallı aşamayı göstermektedir. Din, kadın ve cinsel sapkınlık ve saplantıları siyaset alanında kullanması AKP   tarikatının dünya cahili olduğunun kanıtıdır. Üstelik Allah tarafından da terk edilmiş, haberi yok: “Allah size yardım ederse hiç kimse size galip gelemez. Eğer sizi yüzüstü bırakırsa  O’ndan başka size kim yardım edebilir? Artık müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” (Kuran, Âli İmran Suresi, 160) Allah bilime kuşkusuz karşı değildir. Ama AKP  ve Başyüce bunları bilmez.

Özdemir İnce

14 Eylül 2017

 

***

“HARUN YAHYA SAFSATASI VE EVRİM GERÇEĞİ”

“Bilim ve Gelecek”, “Bilim ve Ütopya” adlı iki dergi yayınlanıyor Türkiye’de. Bu iki dergi son yıllarda “evrim” ve “yaşamın tarihi” konularında özel sayılar yayınlıyorlar. Bu yayınların amacı Cumhuriyet’in temel değerlerinden olan “bilimsel görüş”ü savunmak.

Bilindiği gibi Harun Yahya adıyla yayınlar yapan Adnan Hoca bilimin bulgularını, bilimsel gerçekleri dinsel bilgi ile açıklayan yayınlar yapıyor. Bu yayınlar Türkiye’de sınırlı bir taraftar bulmasına karşın dünyada ciddiye alınmıyor. Örneğin Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hoşgörü ile karşılanan Yaratılış Atlası’nın Avrupa ülkelerinde dağıtılmasına izin verilmedi.

Varlık ve varoluşu dine dayalı bilimsel görüşle açıklamaya çalışan safsata ABD kaynaklı “Akıllı Tasarımcılık” adı altında sunuluyor.

30.07.08 tarihli Sabah gazetesinin yayınladığı bir haberi sizlere aktarmak istiyorum : “Muğla Eğitim Fakültesi’nin yaptırdığı bir araştırmaya göre, biyoloji öğretmenleri evrim teorisine mesafeli duruyor. Geleceğin biyoloji öğretmenlerinin yüzde 43’ü evrimin bilimsel geçerliliği olan bir teori olduğunu düşünürken, öğretmen adaylarının yüzde 30’u bu konuda  kararsız. Evrim teorisine katılmadığını beyan eden öğretmenlerin oranı ise yüzde 16.”

Oysa Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 2. maddesinde, Türk Milli Eğitiminin genel amacının Türk Milletinin bütün bireylerini “hür ve bilimsel düşünme gücüne değer veren kişiler olarak yetiştirmek” olduğu yazıyor.

Bilim dünyasında, Darwin’in Evrim Teorisi artık bir olgu olarak kabul ediliyor. Özellikle biyoloji ve tıp alanında yapılan bulgular Evrim Teorisi’ni doğrulamakta.

Ayrıca İngiliz Kilisesi  Charles Darwin’in düşüncelerini “aşırı savunmacı ve duygusal” davranarak reddettiği gerekçesiyle Darwin’den özür dilemekte. Kilise artık Kopernikus’un, Galileo Galilei’nin ve Bruno’nun astronomiyle ilgili teorilerine karşı değil.

Ama Türkiye’de Evrim Teorisi’ne karşı olan Yaratılış dogmasının okullarda birlikte öğretilmesi isteniyor; bu dogmanın din derslerinde öğretilmesiyle yetinilmiyor, bir de (Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırı olarak) biyoloji derslerinde öğretilmesi isteniyor.

Size bu konuda bilim adamları tarafından yayınlanan “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” (Bilim ve Gelecek Kitaplığı) salık vereceğim.

Bilimi dinin sınavına, dini bilimin sınavına sokmak saçmalıktır. Bilimi dinselleştirmek, dini inancı bilimselleştirmek de delice bir saçmalıktır. Saçmalıktır, ama din yobazları bu türden saçmalıkları adım başı yapmaktalar.

Aklı başında din adamları din ve bilimin iki ayrı alan olduğunu, bu iki alanın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söylüyorlar ve çok iyi ediyorlar. Bilim adamları Tevrat, İncil ve Kur’an’ı bilimsel değerlerle inceleyecek olurlarsa toplumda huzur kalmaz. Müslüman din adamlarının  Kur’an’da dünyanın düz olduğunun yazılı olduğunu savunduğunu biliyor musunuz ? “Tanrı’nın yeryüzünü düz olarak, gökleri de muhafazalı bir tavan şeklinde yaratması, insanların geniş yollarda yürüyerek kolaylıkla seyir ve seferlerde bulunmalarını sağlamak içindir. Tanrı bunu kitabında açıklar.” (Taberî, “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi”, Cilt 1, S.3)

(HÜRRİYET, 5 EKİM 2008)

***

DÜNYA DÜZ MÜDÜR ?

 5 Ekim Pazar günü yayınlanan “Harun Yahya Safsatası ve Evrim” başlıklı yazım müthiş bir e-posta saldırısına uğradı.

Selim Can adlı çok zarif bir okurcu “Bu darvin denilen bilmem neden başka akıllı gelmemiş mi bu dünyaya? bu yahudi pezevenkten başka yani. ve buna inanan salaklara ne diyeceksin?  Aslında bu DİNSİZ KİTAPSIZ HERİFİN  gayesi planlı ve proğramlı olarak dinleri inkar etmek, başka bir şey değil onun bu sergilediği soytarılıklar” diye buyuruyor.

Gönderilen e-postaların çoğu bu minvalde. Bu insanları yetiştiren 50 yıldır T.C. Milli Eğitim Bakanlığı !   Yetiştirmeye devam edeceği yaptığı işlerden anlaşılıyor,

 Aynı yazının son bölümü de tepkiye yol açtı. O bölümde şöyle diyordum :

“Bilimi dinin sınavına, dini bilimin sınavına sokmak saçmalıktır. Bilimi dinselleştirmek, dini inancı bilimselleştirmek de delice bir saçmalıktır. Saçmalıktır, ama  her dinin her türlü din yobazları bu türden saçmalıkları adım başı yapmaktalar. / Aklı başında din adamları din ve bilimin iki ayrı alan olduğunu, bu iki alanın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söylüyorlar ve çok iyi ediyorlar. Bilim adamları Tevrat, İncil ve Kuran’ı bilimsel değerlerle inceleyecek olurlarsa toplumda huzur kalmaz. Müslüman din adamlarının  Kuran’da dünyanın düz olduğunun yazılı olduğunu savunduğunu biliyor musunuz ? ‘Tanrı’nın yeryüzünü düz olarak, gökleri de muhafazalı bir tavan şeklinde yaratması, insanların geniş yollarda yürüyerek kolaylıkla seyir ve seferlerde bulunmalarını sağlamak içindir. Tanrı bunu kitabında açıklar.’ (Taberî, “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi”, Cilt 1, S.3)”

Fanatik kitle bu bölüme de ateş püskürdü. Kur’an varken neden Taberi’den örnek gösteriyormuşum ?  Ben kimseyi kırmak istemediğim için Kuran’dan örnek göstermedim. Kuran’da elbette dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü yazmıyor.

Peki ne yazıyor ? Şunlar yazıyor :

“Ardından yeri yaydıkça yaydı” (Naziat Suresi, 27-33)

“Il a ensuite étendu la terre” (Sourate LXXIX, 30)

“and the earth – after that He spread it out” (The Pluckers, LXXIX, 30)

“O’dur sizin için yeri döşek gibi yapan” (Taha Suresi, 53)

“Yeri yayan, üzerinde sabit dağlar…” (Rad Suresi, 3)

Türkçe’deki Kuran çevirileri, çeviriden çok aşırı yorum içeriyor. Bir çevirmen “Sonra da yeri döşeyip yerleşmeye hazırladı” diyor. İkincisi “Bundan sonra da yeri yayıp deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarladı” diye yorumluyor. Üçüncüsü ise “Bundan sonra da yeri döşedi” diye yazıyor. Daha ilginç bir meal çevirisi (!) de var: “Ondan sonra yer küreyi eksenine göre eğip bir elipsoit haline getirerek yayıp döşedi.”

El insaf yani ! Ben bunları bildiğimden kimseyi üzmemek için ana kaynağa gönderme yapmadım. Kuran’ın Arapçasında, Fransızcasında, İngilizcesinde “Yeri yaydı” diyor. Bu yayma masa örtüsü gibi yayma anlamında. Din kitaplarını bilimselleştirmek çok tehlikelidir !

(HÜRRİYET,15 EKİM 2008)

***

KURAN’DA YERİ VAR

Biliyorsunuz: Eski Diyanet İşleri Başkanları, İlahiyat Fakültesi Profesörleri gazetelerde din konusunda yazılar yayınlamaktadırlar. Dinci ve İslamcı gazetelerden söz etmiyorum. Zaten onların bütün yazarları başlı başına bir fetva makamı.

Ben bunlardan değil normal gazetelerden söz ediyorum. Ve bu gazetelerde yayınlanan din referanslı yazıları son derece önemsiyorum. Ama yazıların büyük bir çoğunluğunun beni hayal kırıklığına uğrattığını söylemek zorundayım.

Örneğin, 15 Haziran 2010 tarihli bir gazetede “Prof.Dr.” ünvanlı eski bir Diyanet İşleri Başkanı şu başlık altında bir yazı yayımlamış:

“Kuran’ın söyledikleri modern gökbilime uygun düşmektedir.”

Bu ne anlama gelmektedir Allahaşkına?

Kuran sadece bir dininin kutsal kitabı değil aynı zamanda bir modern astronomi ve gökbilim kitabı mıdır? Hatta, kimilerine göre ticaret, kimilerine göre hukuk kitabı oluyor.

Aynı kaynağa  (Kuran’a) dayanarak, Müslüman bilim adamları, bir zamanlar, dünyanın düz, gökyüzünün yedi kat olduğunu ileri sürüyorlardı.

Demek ki Kuran bilimsel gelişmelere uyarak kendi kendini yeniliyor (!).

Ayıptır arkadaşlar!

Ben okumakta olduğunuz yazıyı kafamda gezdirirken, 28 Haziran 2010 tarihli Zaman gazetesinde daha müthiş bir haberle karşılaştım. Tam sayfaya manşet: “Kuran’ın 1400 yıllık nuru bilime ışık tutuyor!”

Bir derginin düzenlediği “Kuran ve Bilimsel Hakikatler” başlıklı uluslararası sempozyum  sona ermiş. Kuran’ın ortaya koyduğu hakikatlerin modern bilimle örtüştüğünü vurgulayan akademisyenler, çocuğun yaratılmasından uzaydaki kara deliklere kadar varoluşun sırlarını ayetlerle açıklamış.

Eskiden okuma-yazma bilmez mahalle hocaları her şeyi “Kuran’da yeri var” diye açıklarlardı.

Şimdi aynı şeyi anlı-şanlı üniversite profesörcülerimiz yapıyor. Gazeteden aktarıyorum:

“Gazi Osman Paşa Üniversitesi Kimya Bölümü Öğretim üyesi Prof.Dr.Osman Çakmak Kuran-ı Kerim’de uzay, karadeliklerle alakalı ayetlerden örnekler vererek sunduğu tebliğinde ‘Kuran bize her zaman ipuçları vermekte ve birçok yerde de bunların ‘anlayan, akıl sahibi ve bilgili kimselere misal, delil’ olduğunu tekrarlamaktadır. ‘Göğü de dengesizliğe düşmekten korunmuş bir tavan durumunda yarattık’ ilahi fermanı ile fizik dünyasının arkasında başka dünyaların varlığına dair akla kapı açmaktadır’ ifadesini kullandı.”

 Sayın profesörün bu içli sözleri beni son derece üzdü. Üzüldüm, çünkü bir kimya profesörümüz Müslümanların Kuran’ın ne dediğini hiç anlamadığını, buna karşılık Yahudi ve Hıristiyanların aynı ayetleri okuyarak binlerce keşif ve icat yaptıklarını iftiharla itiraf ve ilan ediyor.   Yeni bir dünya elbette mümkün! Ama bu kafayla çok zor!

(HÜRRİYET,6 TEMMUZ 2010)

***

 “KURAN’DA YERİ VAR”A ZEYL

Müslümanların çağının çağdaşı olamamasının, dünyayı ve evrenikavrayamamasının en önemli nedeni “Kuran’a yeri var” safsatasıdır. Bu aynı zamanda derin ve bulaşıcı bir aşağılık duygusunun da ifadesidir: “Siz Frenklerin, gavurların yaptıkları icatlara, kullandıkları fenne bakmayın, bunların hepsinin kaynağı Kuran’dır!” düşüncesidir.

Kuran ister yukardan yahiyle insin, ister insan elinden çıkmış olsun bir din kitabıdır. Bir din kitabı olarak öteki din kitapları ve Sumer dinsel metinleri ve efsaneleri ile metinlerarası ilişkisi vardır. “Kuran’da yeri var”cılar ister onaylasınlar, ister onaylamasınlar: Yukarıda yazmış olduğum cümlenin kanıtlandığı binlerce kitap var.

Diyelim ki İslam ve Kuran modern bilimle örtüşüyor. Bunun Müslümanları aşağılamaktan başka faydası ne? Kuran’a inanlar geri kalmış, yoksul, sefil; demokrasi, özgürlük ve insan haklarından yoksun. Ama Kuran’a inanmayanlar (fakat onun ilim ve irfanından yararlananlar) dünyanın egemeni olmuşlar. Bu nasıl iş?

“Bu nasıl iş?” sorusunu dünkü yazımda sözünü ettiğim sempozyuma katılan Diyanet İşleri Başkanı’na sormalı. Ben 28 haziran tarihli Zaman gazetesinin yalancısıyım. Çünkü “Kuran ve Bilimsel Hakikatler” başlıklı sempozyumu haber yapan gazetede fotoğrafı var.

Ayrıca, sempozyumda bir tebliğ sunan Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Adnan Yüksel de “Anne karnında çocuğun yaratılması” konusunu ele almış. Yeryüzünde ve semada görebileceğimiz sayısız sanat eserleri arasında insanın ayrı bir yerinin olduğunu vurgulayan Yüksel, “İnsan yeryüzünün en kompleks yapısıdır. Tek hücresinden tüm doku, organ ve uzuvlarına kadar tam anlamıyla mucizedir” demiş.

Kuran’ı Kerim’de Müminun Sûresi 12-14, Hacc Sûresi 5, Vakıa Sûresi 58-59 gibi birçok ayette insanın ilk yaratılışı ve anne rahminde yaratılışının anlatıldığını hatırlatan Yüksel, bilimsel yönü ile ayetlerde anlatılan anne rahmindeki yaratılışın örtüştüğünün altını çizmiş.

Bu gayretlerin Müslümanlara ve insanlığa faydası ne? Kuran-ı Kerim ne bir doktora tezi, ne de benzeri bir şey, kendini kanıtlamaya ya da kanıtlatmaya hiçbir gereksinimi yok. İnsanlar ona bilimsel keşiflerin kaynağı (!) olduğu için inanmıyorlar, inandıkları için inanıyorlar. Kuran’da dünyanın düz olduğu yazsa da (ki yazdığını iddia edenler var) insanlar ona inanmaya devam edecektir. Kuran’ın böyle bilimsellik safsatalarına ihtiyacı yok.

Kuran’ın kendisi için, dünya, insanlık ve Müslümanlar için en büyük tehlike, Kuran’ın çağdaş dünyayı, bilimleri ve toplumsal ilişkileri açıklamak için  referans yapılmasıdır.

Kuran’ın metninde hiçbir reform yapılamaz, yeni bir okuma tarzının da herhangi bir yararı olamaz. “İslam’da reform olamaz” diyenler haklıdır ve zaten gereksizdir. Fakat, tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi  din ve Kuran dünya işlerinde referans olmaktan çıkar. İşte reform budur ve bunu Cumhuriyet kuruluşundan itibaren başarmış ve uygulamıştır. “Post-islam” ya da “İslam sonrası” demek İslam’ın dünya işlerinde artık referans olmaması anlamına gelir. Ki buna laiklik deniliyor.  Ve bu yeni bir dünya ancak laik düzende mümkündür!

(HÜRRİYET,17 TEMMUZ 2010)

***

NOT DEFTERİMDEN

 

Benim aynı anda kullandığım on kadar not defterim vardır yıllardır. Şiirlerime ve yazılarıma kaynaklık ederler.

Geçenlerde pek az sayfası doldurulmuş bir defter buldum. Oradan aktarıyorum:

Prof.Dr.Mustafa Cevat Akşit’in, 24 Mayıs 2004 günü Kanal 7’de (saat 09:25) yayınlanan konuşmasından:

“Bu duaları etmeyenler cennete gidemezler. Cennetteki huriler gücenirler bu duruma. ‘Biz ne güzel hazırlanmıştık onlara, ama onlar bizi istemedi’ derler.”

 “Hayatta üç tür insandan korkarım:

Cahil cüretkar,

Kifayetsiz muhteris,

Mazlum mütefekkir.

Ha bir de uzatmalı çavuş var. (“İncili Çavuş” Ali Özoğuz, 1970’ler)

“İsrail’in Araplara saygısı yok. Onları küçük görüp aşağılıyor.

İsrail ise Yahudi ruhuna ihanet ediyor.” (Ostia, 2005. Bir İsrailli dost yazar.)

 “Bir iç bunalımı ancak bir dış bunalım doğurur! Öncelik her zaman dış politikadadır.”

(Alman tarihçi Franz Altheim)

“İki türlü iş (emek) vardır. Birincisi toprağın altından belli bir miktarda maddeyi yeryüzüne çıkarmaktan ibarettir. İkincisi ise, bu işi yapması için birine emir verir.

Birinci tür iş berbattır ve ücreti çok azdır. İkincisine gelince bol gelirli hoş bir iştir.”

(Bertrand Russell, “Eloge de l’oisivité”, Allia, S.48)

 “Azgın dinciler = Azgın laikler hesabı Cumhuriyet’in ruhuna ihanet eden bir budalalıktır.” (Özdemir İnce)

“Yüzyıllarca, Tevrat’ın Tekvin bölümünün mitoslarını bizler de dünyanın ve evrenin oluşum tarihi olarak kabul ettik. Adem’in çocukları olduğumuza ve dünyanın düzlüğüne inandık. Ancak 1965 yılında, Vatikan II. Konsilinde Katolik ve apostolik Kilise bilimin kutsal kitaplardan bağımsız olduğunu resmen kabul etti. Günümüzde, aramızdan birçokları için, tarihöncesi artık İncil’in alanı değil, tarihöncesi uzmanlarının işi. Lucy ve onun eşit benzerleri Adem’in yerini aldı. Ama günümüz Müslüman toplumlarında böyle bir şey (en azından resmen) henüz mümkün değil. (Jacqueline Chabbi, “Le Coran décrypté” Fayard. S.23)

Görüyorsunuz: Bir başka dünya kolayca mümkün olmuyor!

(HÜRRİYET,1 AĞUSTOS 2010)

 

ŞERİF MARDİN VEFAT ETMİŞ

Ata sözlerinin büyük bir bölümü iki yüzlüdür.: Sait Nursi’yi legalize etmeye çalışan ve nurculuğu bir sivil toplum kuruluiu olsrsk ilan eden ve AKP iktidarını dolaylı olarak da olsa her vesileyle destekleyen Prof. Dr. Şerif Mardin hskkınds iyi konuşmamız mümkün mü?

Merhum hakkında yazdığım iki eski yazı okuyacaksınız.

Özdemir İnce

6 Eylül 2017

***

ŞERİF MARDİN GERÇEĞİ GİZLİYOR

“Muhafazakar Türkiye”nin bütün katman ve kesimlerinde, İslamcı muhitlerinde ünvanlar ve payeler bol kepçe dağıtılır. Bu kimselerin dokuza çıkan adı her ne olursa olsun bir daha inmez sekize. Böylece yazar, düşünür, bilim adamı olması gerekenler şeyhleşirler. Bu çarpıklığı Prof. Dr. Şerif Mardin örneğinde de görüyoruz.

Şerif Mardin’in öğrencisi olmadım, tanışmadım, kendisine herhangi bir cemaat hayranlığım yok. Kitaplarını son birkaç yıl içinde okumaya çalıştığım için,  ne sosyal bilimciliğine ne de bir aydınlığına.  Neden böyle olduğunu  anlatayım :

Ayşe Arman’ın Şerif Mardin ile yaptığı ve  16 eylül tarihli Hürriyet’te yayınlanan söyleşide herkes gözünü sosyoloğun tek cümlesine çevirdi. Gazete yazıcıları da sadece, türban yasağının yüzde yüz antidemokratik olduğunu, kadınların geleceğini tehlikede gördüğünü ileri sürdüğü cümleyi ele aldılar. Mardin’in kadınların geleceğini tehlikede gördüğünden etkilenen gazete yazıcıları bunca yıldır akılları neredeydi ? 1970’lerin ortalarından itibaren meydana gelen olumsuz gelişmeleri kör gözleri göremeyenler şimdi alkış mı bekliyorlar ?

Kadınlarla ilgili çok ciddi sorunların olduğunu söyleyen Şerif Mardin,  “Belki de bütün bu korkular  yersizdir” diye ekliyor. Bir toplumsal  olgu ya tehlikelidir ya da değildir. Bu olguyu bir sosyolog tehlikeli bulabilir, bir başkası bulmaz. Bu da doğal. Ama tehlikeyi saptayan bir bilim adamının “Belki de bu korkular yersizdir” dediğine ilk kez tanık oluyoruz.

Oysa tehlikenin ne olduğunu kendisi açıklıyor :

“19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Anadolu’da çok teşkilatçı bir dini kurum yayılmıştı: Nakşibendilik. Nakşibendilik, yalnız dini inanç değil, aynı zamanda insanlara yön vermeye çalışan bir kuruluştu. Türkiye’de bilinmeyen bir şey, Nakşibendilerin 18. yüzyılın sonunda ve 19.yüzyılda teşkilatçı olmaya başladıkları. Mahalli teşkilatçı. Devletle rekabet halinde. Kemalistlerin göremedikleri şeylerden bir tanesi, Nakşibendilerin kurdukları teşkilatın ne kadar güçlü olduğu. Bunu anlayamadılar.”

 Prof.Dr.Şerif Mardin fena halde yanılıyor. Cumhuriyet, Nakşibendiğin nasıl bir bela olduğunu taa birinci Meclis’te görmüştü. Çıkartılan Devrim Yasaları bunun en önemli kanıtı.

Başta Şeyh Said isyanı olmak üzere Kürt isyanlarının Nakşibendiler tarafından çıkartıldığını bilmiyor mu Şerif Mardin ? Devletle rekabet halinde olan Nakşibendiler, Nurculuk, Yeni  Nurculuk (Fethullahçılık) ve öteki cemaatler  neden teşkilatlandılar ?  Cumhuriyeti yıkmak için ! Bunun böyle olduğunu çok iyi biliyor Said Nursi uzmanı ve hayranı Şerif Mardin ama bilimsel dürüstlüğü unutup söylemiyor gerçeği ! Söyleyemiyor ! Söylemeliydi !

17 Eylül tarihli Hürriyet gazetesinde Anayasa Mahkemesi eski başkanlarından Mustafa Bumin’in de uyardığı gibi, sorun sadece türban değil, modern kadınlarımızın dekolte kıyafeti ya da boğaz sefaları değil. Her geçen gün büyüyen İslamcı faşizm. Bu faşizmi görenlere paranoyak muamelesi yapıldı. “Roberto Carlos Cengiz Çandar takımı”   tarafından  antidemokrat ve askerci ilan edildi. Kimileri uyanıyor ama artık çok geç. Nakşibendi darbesi çoktan başladı. Çok yakında nur topu gibi bir Nakşi Anayasamız da olacak.

(Hürriyet, 26  Eylül 2007)

****

SAİD NURSİ’NİN MATEMATİK DEHASI (!)

Oğuz Yılmaz adlı Aydınlık okuru 7 Ağustos 2012 tarihli yazımla ilgili olarak “Said Nursî’nin Matetamik Dehası (!)” başlıklı bir ileti gönderdi. Bu değerli katkısından dolayı okurumuza teşekkür ederim.

BİR PARAGRAFTA ÜÇ YANLIŞ

Oğuz Yılmaz, Said Nursî’nin “Barla Lâhikası”dan örnek olarak 7 satırlık bir paragraf alıyor ve Allame-i Cihan Said Nursî’nin bilgi dağarının ne denli fos olduğunu kanıtlıyor:

[“Bütün enbiyanın usul-ü dinleri ve esas-ı şeriatları, hülâsa-i kitapları Kur’ân’da bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhureyle zaman-ı Âdem’den tâ kıyâmete kadar, eyyam-ı şer’iye ile tâbir edilen yedi bin seneden, fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altı bin altı yüz altmış altı sene kadar, din-i İslâmın sırrını neşreden hakikat-i Kur’âniye, küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envar edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor demektir.” (Barla Lâhikası)

BİRİNCİ YANLIŞ

İnsanlığın ömrünün 7000 yıl olduğu iddiası: Yapılan kazılarda on binlerce yıl  önceye dayanan insanların yaptığı eşyalar bulunmuştur. Bunlardan bazıları: Lespogne Venüsü: (Fildişi, 27,000 yaşında); Dolní Věstonice Venüsü: (Seramik, 27,000 ila 31,000 yaşlarında); Willendorf  Venüsü:  (Limestone, 24,000 ila 26,000 yaşlarında); Moravany Venüsü: (Fildişi, 24,800 yaşında); Brassempouy Venüsü: (Fildişi, 22,000 yaşında).
İKİNCİ YANLIŞ
Kuran’ın ayetlerinin sayısının 6666 olduğu iddiası. Said Nursi bunu kesin bir bilgiymiş gibi verir. Bu sayıların doğruluğu onun için bir mucizenin işaretidir. Halbuki Kuran’ın ayetleri konusunda İslâm âlimleri arasında farklılıklar vardır. Bazı ayetleri iki cümle olarak okuyabilirsiniz. Ayet sayısını kişiye göre değişebilir kesin bir ayet sayısı olamaz. Bulunan bütün ayet sayıları doğru olabilir, ama Said Nursi 6666 ayet sayısını mutlak doğru kabul ederek ve buradan da mucize çıkartmış olmasıdır (!) .
Bu farklı sayımın bir sonucu olarak; İbn-i Abbas 6616, Nafi, 6217, Şeybe, 6214, Mısır âlimleri 6226, Zemahşeri, İbn-i Huzeyme, Şeyhulislam İbn-i Kemal ve Bediüzzaman Said Nursi ise 6666 ayet olduğunu söylerler.
ÜÇÜNCÜ YANLIŞ
Üçüncü yanlış, en dramatik olan yanlıştır: 7000 yılından Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki geçen zamanı çıkararak güya Kuran ayetlerinin toplam sayısı olan 6666’ yı bulmuştur. Bu iki peygamber arasında geçen süre yaklaşık 600 yıldır. Ancak Said Nursi’ye göre 334 yıldır. Benim özellikle merak ettiğim, herkes tarafından genel kabul gören Hz.İsa ile Hz. Muhammed arası ortalama 600 yıl geçtiğidir. Said Nursi’nin yanındaki kimse onu uyarmamış mı? Bu iki peygamber arasında geçen sürenin 334 yıl değil yaklaşık 600 yıl olduğunu kimse söylememiş mi?
İki peygamber arasında geçen döneme fetret devri denir. Eğer başka peygamberlerin adı kullanılmamışsa İsa ile Muhammed arası dönemdir.]

BENİ  ŞAŞIRTAN  NE?

Gazetelerde okursunuz: Bir  cami avlusunda Hazret-i Hızır olduğunu iddia eden bir uyanık aralarında doktor, savcı, avukat da bulunan birtakım safritiği dolandırır. Dolandırıcılar kralı Sülün Osman (Osman Ziya Sülün, d.1923 ö. 1984) da 1950 ve 60’lı yıllardaki “işleriyle” ün kazanmıştı. Tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler, şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf  vatandaşlara ‘satarak’ ya da ‘kiraya vererek’ efsane haline geldi.

Bunların hepsi mümkün.  Araştırma yapsanız çok ilginç dolandırıcılıklar bulursunuz. Ama bir sosyoloji profesörünün Said Nursî’nin ilim ve dehası konusunda kitap yazması çok ender rastlanacak bir garabettir. Bu işi mahallî içtimaiyat âlimlerimizden Şerif Mardin beyefendi yapmış ve “Bediüzzaman Said Nursî” (İletişim Yayınları) adlı bir eser kaleme almıştır.

Aydınlık okurunun  gönderdiği metindeki bilgileri kontrol ettim: Venüslerin yaşları okurun yazdıklarını aşağı yukarı doğrular nitelikte.

Afrika’da bulunan ve insanlığın anası sayılan Lucy Ana 3.2 milyon yaşında. Bilim adamlarına göre günümüz insanın özünün ortaya çıkması bundan 200 bin yıl kadar öncesine gidiyor.

Anladığım kadarıyla, Said Nursî insanlığın yaşını Tevrat’ı kaynak alarak hesaplamış. Tevrat’ta göre Tanrı’nın yeryüzü egemenliği tamı tamına 5751 yıllık idi. Tevrat’tan bu yana geçen zamanı bu sayının üzerine eklerseniz, 8 bin küsur yılı bulursunuz.

Nurcu taifesini incelerseniz, aralarında yüksek öğrenim görmüş, kendi alanında “professeur” olmuş bir yığın insana rastlarsınız, bu insanlar nasıl oluyor da  bir zır cahilin yazdıklarına inanıyorlar? Musa Anter bile Kürtçülük kontenjanından över Said Nursî’yi (Mustafa Yıldırım, Meczup Yaratmak, UDY, S.121)

Said Nursî, Barla’daki ağaca havada yürüyerek çıkıyor; jandarmanın eline taktığı kelepçe kendiliğinden açılıyor. Sanki illüzyonist (sihirbaz, gözbağıcı) Harry Houdini.

Adnan Menderes’e yağ çekmek için “Hükümet Kore’ye asker gönderiyormuş, eğer bana izin verseler, 5.000 genç nur talebelerimle gönüllü olarak komünistlerle harbetmek için ben de giderim” (M.Yıldırım, S.127) bile diyor.

Aynı şey Fethullah Gülen söz konusu olunca da ortaya çıkıyor. Hoca’nın ne zaman başı sıkışsa Hz.Peygamber rüyasına giriyor.

Bu iki insanın meczup oldukları kesin de, onlara inanan binlerce insanın durumu onlardan daha beter.

 (Aydınlık, 3  Eylül 2012)

 

 

 

TÜRKİYE’DE  SİYASAL MERKEZİN HALLERİ

Bu konuda sitede iki yazı yayımladım: 1-Merkez Sağın Trajedisi (6 Temmuz 2017); 2-Demokratik Merkezi İnşa etmek (16 Ağustos 2017).

“Merkez” ya da “Demokratik Merkez” diye yazmaya aklım ve elim alışkın değil. Çünkü “Merkez” hiçbir zaman kendinden ibaret değildir ve Türkiye’de ise  “Merkez” her zaman merkez sağ olmuştur. Demokratik merkez ise üç yüzlüdür: Merkezin sağı, merkezin ortası, merkezin solu. Böyle bir oluşuma da tanık olmadık.

Bu nedenle, Meral Akşener ve arkadaşlarının kurmakta olduğu partiyi merakla bekliyorum. Bu bekleyiş sırasında, siyasal merkezin hallerine ilişkin, biri 2007, beşi 2008 yılında yazılıp Hürriyet gazetesinde yayınlanan 6 yazı öneriyorum.

ÖZDEMİR İNCE

22 temmuz 2017

***

MERKEZ  SAĞDAN  TARİHİ  UYARI

 “Cumhuriyet ve demokrasinin ilke ve kurallarının, bu kuralların yarattığı çağdaş gündelik yaşamın devamı ve korunması DYP ve ANAP’ın evrensel merkez sağın ilkelerini benimsemesine ve bu ilkelere uygun politik davranış göstermesine bağlı. Bunlar hiçbir şeyi umursamıyorlar diyelim, ancak yalnızca cumhuriyetçi laik demokratların değil kendilerinin de büyük bir kesiminin  gündelik yaşamları tehdit ve tehlike karşısında bulunuyor.”

Yukarıdaki satırları 1997 yılının nisan ayında yazdım.  Tam on yıl önce! [i] Yazı “Merkez Sağın Trajedisi” başlığı altında, Varlık adlı edebiyat dergisinin Mayıs  sayısında yayınlandı. Şimdi “Mahşerin Üç Kitabı”  (Doğan Yayıncılık, S.335-342) adlı kitabımda yer alıyor.

O sıralar bu türden yazılarımı edebiyat ve sanat dergilerinde yayınlıyor ve merkez sağın İslami ve şoven akımlardan kendini arındırması ve cumhuriyeti savunması gerektiği uyarısında bulunuyordum. Çünkü evrensel merkez sağın en önemli özelliği “demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini” içeren bir cumhuriyetçilikti, cumhuriyetçiliktir. Merkez sağ uzun yıllar boyunca ne yazık ki bunu kavrayacak durumda değildi.  Süleyman Demirel  de ancak Cumhurbaşkanı olunca bu gerçeğin bilincine varmıştı.

Dün, değerli dostum Ufuk Söylemez, “Merkez Sağın Devlet ve Siyaset Adamlarından Tarihi Uyarı” başlıklı bir siyasal manifesto gönderdi. Manifestoyu  DP (Demokrat Parti), AP, DYP, ANAP ve MHP kökenli parlamenterler imzalamış. 5 eski TBMM Başkanı, 39 eski Bakan ve 43 eski milletvekili. Toplam 87 eski parlamenter.

Aralarından sadece İsmet Sezgin’i, İmren Aykut ve Ufuk Söylemez’i şahsen tanıyorum.

Bu gün içinde bulunduğumuz  durumdan sorumluluk  payları olan 87 insan ! Şimdi geçmişi başlarına kakacak değilim. Ancak yayınladıkları bildirinin günümüz merkez sağ parti ve politikacılarına ilham vermesini temenni ediyorum. Bildiriden bazı alıntılar yapacağım:

 “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin politik hesaplarla yapılmak yerine Türkiye genelinde, kamuoyunda ve parlamentoda uzlaşma sağlanarak yapılması…”

“Herkes bulunduğu yerin ve yüklendiği görevin sorumluluğunu bilmelidir. Bu sorumluluklar içinde herkesin herkesi uyarmaya hakkı vardır. Laik,  Demokratik ve Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Cumhuriyetimizin temel değerlerine vatan, millet, devlet bölünmezliğine sahip çıkmak herkesin, her kurumun asli görevidir. İnanıyoruz ki gelecekte tartışmalara konu olmayacak bir Cumhurbaşkanı karakterini bu millet bin yıllık devlet geleneğinden çıkartacaktır.”

 87 eski parlamenter yazmamışlar ama AKP içinde Cumhurbaşkanı olacak nitelikte birinin bulunmadığını; Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanın Caligula ve Neron üslubuyla seçilemeyeceğini  kibarca ilan ediyorlar. Demek ki dokuz canlı Cumhuriyet ölmemiş !

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Seçilirse, Cumhuriyet ile sorunu olan bir başkası Çankaya’ya çıkacak. Cumhuriyet’le uzlaşmamış, uzlaşmayla seçilmemiş biri orada rahat edemez ![ii]

(Hürriyet, 25 Nisan 2007)

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ TRAJEDİSİ

Avrupa demokrasilerinde merkez sağ partileri ve dahası Hıristiyan demokrat partiler bile her zaman laiklik sınırları içinde kalmışlar, hiçbir zaman dini siyasete alet etmemişlerdir. Fransa’da De Gaulle’den Jacques Chirac’a birçok sağcı devlet adamı en azından sol kadar laikliğin savunucusu olmuşlardır. İngiltere’de de, Almanya’da da öyle.Günümüz İspanyol iktidarı Kilise karşısında daha çok laik olma peşinde mücadele etmekte.

 

Oysa, Türkiye merkez sağı hiçbir zaman gerçekten cumhuriyetçi ve laik ol(a)mamıştır. Türkiye’nin ve merkez sağının trajedisi de bu “olamamışlık”tan kaynaklanmaktadır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da, Serbest Cumhuriyet Fırkası da, Mustafa Kemal’i yarı yolda bırakan ya da Mustafa Kemâl’ın yolunu ayırdığı paşa arkadaşları da aynı illeti paylaşmışlardır.

Demokrasi Mühendisleri, demokrasi kervanının başına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest  Cumhuriyet Fırkasını yerleştirdikten sonra saymaya başlarlar : Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye  Partisi, ANAP.  Bu partilerden hangisinin laiklikle hiçbir sorunu olmadığını iç rahatlığıyla söyleyebiliriz ? Cumhuriyet ve laiklik karşıtı bütün siyasal akımlar 1924 yılından bu yana bu partilerin içinde yer almıştı.

AKP’ye kadar, Erbakan Hoca’nın Milli Görüş partilerine karşın İslamcı siyasetin birçok temsilcisi bu partilerin çatısı altında idi.

19 Mayıs tarihli Radikal gazetesi, Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazıp gönderdiği mektubun bir bölümünü yayınladı.

Erkan Mumcu’nun ilk saptaması şöyle :

“Türkiye, bir ‘siyasal sistem krizi’nin içinden geçmektedir. Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davası bu krizin yeni bir safhasıdır. Önümüzde belirsizlik ve kaos vardır ve krizin devlet krizi haline dönüşmesi ciddi bir olasılıktır.”

Çok doğru bir saptama. Saptama doğru ama bu saptamayı yapan ne yapacak : Cumhuriyet’in laiklik anlayışından mı, yoksa AKP’nin laiklik anlayışından mı yana tavır koyacak, yoksa hakem rolü mü yapacak ?

Erkan Mumcu yazıyor : “Yaşadığımız krizin dışavurumu ise laiklikle ilgili anlayış farklılıkları üzerinden gerçekleşmektedir. Laiklik milli egemenlik ilkesinin öteki yüzüdür. Bu anlamda, devlet erklerinin yegâne referans kaynağının beşeri irade olması demektir. // Bununla birlikte laikliğin, dinin toplumsal hayattan da tasfiyesini isteyen bir ideolojiye dönüştürülmesi kabul edilemez. İktidar partisi hakkındaki iddianame böyle bir yanlış anlayışı yansıtmaktadır.”

 Erkan Mumcu’nun mektubundan alıntıladığım bölüm tam anlamıyla bir belagat bataklığı gibi. “Beşeri irade” nedir, ne anlama gelmektedir Allahaşkına ? Dinin toplumsal hayattan tasfiyesini Cumhuriyet mi istemekte ?

Laik Cumhuriyet’in ne anlama geldiğini kavrayamamış Erkan Mumcu, Türkiye merkez sağının geleneksel trajedisini sürdürmekte. Yarın işin komedi yanıyla ilgileneceğim !

(Hürriyet, 24 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ KOMEDİSİ

Yanlışı düzeltmek olanaksız. Hele yanlış fiyakalı ise. Birkaç yıl önce, bireysel insan aklının bağımsız olduğunu, bu nedenle ortak akıl olamayacağını yazdım. Ama kimse yanlışı üzerine düşünmeyi kabul etmiyor. Ve birtakım garip ve uzaktan kumandalı  insanlar ortak aklın önderliğinde (!) demokrasi yürüyüşü yapıyorlar. Benim aklım kimseye ortak ol(a)maz, kimsenin ortaklığını kabul etmez; ortak akıldan gelen emir ve buyrukları dinlemez.

Solcu eskileri “Ortak Akıl” diye bir televizyon  program yapıyor. Akılları ortak olsa-olmasa ne olacak ? Ortaklaştıkça daha çok sağa gidiyorlar, İslamcılaşıyorlar, AKP’lileşiyorlar.

Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Çıkmazdan çıkmak için ortak akıl” (20.05.08) başlıklı yazısında, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun aklı  ile kendi aklının ortak olduğunu ilan ediyor.

Ortaklıklar türlü türlüdür : Sınırlı-sorumlu kooperatif ortaklıkları, anonim şirket ortaklıkları, limited ve komandik şirket ortaklıkları. Bütün (akıllı) ortaklıklar yönetilir !

Erkan Mumcu : “Türkiye’nin rejim-halk ikiliğinden kurtarılması yönünde bir ideolojik revizyona gidilmelidir. Bu kapsamda – siyasal yöneliş içermemek koşuluyla – inanç temelli bireysel taleplerin laikliğe karşıt olarak yorumlanmasına son verecek bir anlayış birliğine varılmalıdır. // Laiklikle ilgili bir berraklık ve kesinlik oluşturulmalıdır. Türkiye, devlete kültür ve yaşam tarzı empoze edici katı ideolojik rol yükleyen sağlıksız bir içtihadın insafına bırakılamaz” diyor.

Ortağının bu açıklamalarını nasıl karşılıyor acaba İsmet Berkan ?

Aslına bakarsanız nasıl karşılayacağı umurumda bile değil. Benim işim akıl ortağıyla.

Erkan Mumcu’ya birkaç sorum var :

1.Türkiye’deki rejim/halk ikiliği  Cumhuriyet ile başlamadıysa ne zaman başladı ? Cumhuriyet ile başladı ise “Vay halimize!” değil mi?

2.Devlete ve devletin rejimine küs (!) olan halk ile devlet nasıl barışacak ? Laiklikten vazgeçerek mi ?

3.Laiklikle ilgili berraklık nasıl oluşturulacak ? “Laiklik devlet ve din işlerinin ayrışmasıdır. Laiklik bütün dinlere eşit mesafededir; devlet düzenini, toplumu ve  bireyleri dinlerin saldırısına karşı korumak zorundadır” tanımı yeterince berrak ve kesin değil mi ?

4.Erkan Mumcu’nun laiklik konusunda, programında “Fırka efkâr ve itikat-ı diniyeye hürmetkardır” diyenTerakkiperver Cumhuriyet Fırkası’dan farkı ne; Cumhuriyet devrimlerini halkın benimsediği ve benimsemediği devrimler diye ikiye ayıran Adnan Menderes’ten, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kaldırmayı düşünen Süleyman Demirel’den, laikliğe tahammül edemeyen Turgut Özal’dan,  İslami karşı-devrim projesinden vazgeçmeyen Erbakan Hoca’dan ve bu zatların toplam karesi olan Başvekil Erdoğan’dan farkı ne ?

Onlar da Türkiye’yi rejim/halk ikiliğinden kurtarmak için laikliği kurban etmek istiyorlardı.

Merkez sağ 1950’den bu yana gerçekten demokrat ve laik olamadığı için sadece “sağ” olabilmiştir. Hırsızla daha çok hırsızlık yaparak, dolandırıcı ile daha hızlı dolandırarak, fahişe ile daha çok fahişelerek mücadele edilemez. Bunu hiçbir zaman anlayamadı(lar) !

(Hürriyet, 25 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLAMAMAK

Merkez sağı toparlamak, bir merkez sağ partide toplanmak istiyorlar ama Türkiye’de merkez sağın işi çok zor. Sol’dan çok daha zor !

“Merkez sağ” konusunda  Türkiye’de herkesin kafası karışık. Benim kafam karışık değil, merkez sağla ilgili bütün gerçek ve doğruları kırk yıldır pırıl pırıl görüyor.

Artık “gerçekten demokratik” tanımlamasını kullanmak istemediğim için “demokratik olarak bilinen ülkelerde” diyeceğim; bu türden ülkelerde merkez sağ  kesinlikle laiktir, tutucudur (muhafazakardır), ama kesinlikle yobaz değildir, dindardır ama dinci değildir; hukukun üstünlüğüne inanır; fırsat eşitliği anlayışı ütopiktir; sosyal devlete karşıdır; eşitlik anlayışı tartışmalıdır. Merkez sağın dışında kalan  sağda marjinal partiler vardır.

Türkiye’de varsayımsal merkez sağın dışında kalan parti(ler) artık marjinal değil, çoğunluk partileri !  Türkiye’nin bir türlü anlamadığı, anlayamadığı bilmece işte burada.

AKP aslında yeni bir parti değil, belki de Türkiye’nin en eski partisi. Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan (CHP) çok daha eski. Ama adı yoktu.

AKP birinci ve ikinci mecliste vardı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Demokrat Parti’de vardı, Adalet Partisi’nde vardı, Yeni Türkiye Partisi’nde vardı, ANAP’ta vardı, CHP içinde bile vardı. Ama taa 1923’ten 1970’e, siyasal İslamcı (Milli Görüşcü) Milli Nizam Partisi (MNP) kuruluncaya kadar AKP’nin yani siyasal İslamın kendi partisi yoktu. “Parti” bütün partilere dağılmıştı. MNP’ni Milli Selamet Partisi (MSP, 1972), Refah Partisi (RP, 1983), Fazilet Partisi (FP, 1997) izledi.

İktidara da geçen bu partilere karşın AKP, Adalet Partisi’nin, Yeni Türkiye Partisi’nin, ANAP’ın içinde varlığını sürdürmekteydi.

Bunu saptamış olduğum için 1980’lerde merkez sağ partilerin Milli Görüş’ün limonluğu ve serası olmaktan vazgeçmesi gerektiğini kaç kez yazdım. O sıralar Necmettin Erbakan, “Onlar bizim gençlik kolumuzdur!” diye merkez sağ partilerle dalga geçmekteydi.

Demokrat Parti’nin, Adalet ve Yeni Türkiye Partileri’nin, ANAP’ın tabanı ile AKP’nin tabanı arasında zihinsel yapı bakımından herhangi bir fark yoktur, Bütün fark yönetici elitlerdedir. Ve bu elitlerde Cumhuriyet devrimlerine karşı travmanın gramajı önemli olmuştur.

DP, AP ve YTP’nin yönetici elitleri ile parti tabanı arasında epeyce geniş bir makas vardı. Bu makas DP’den başlayarak gittikçe azaldı. ANAP ile makas daha da daraldı.

Makasın açısı AKP eliti ile tabanı arasında iyice azaldı.

Adnan Menderes ile Recep Tayip Erdoğan arasında Cumhuriyetçilik dışında büyük bir fark yoktur. Adnan Menderes kendisine karşın, istemeden  bir cumhuriyetçi idi.

Travmanın doruklarında gezen Recep Tayyip Erdoğan hiçbir zaman cumhuriyetçi ol(a)madı !

Merkez sağ, AKP’ye kadar karnında İslamcılığın kurtlarını da taşımakta, limonluk ve seralarında İslamcı politikacılar ve militanlar yetiştirmekteydi. 1923’ten bu yana !

Kurtların tamamını dökemeyen varsayımsal Türkiye merkez sağı şimdi büyük  ölçüde kendi başına ama müşterisiz.

(Hürriyet, 27 Haziran 2008)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLABİLMEK

Paradoks değil, zıpırlık hiç değil : Türkiye’de gerçek anlamda merkez sağ düşünce de seçmen de yoktur.

Sağ seçmen yığışımı eskiden Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi ve ANAP’ta  toplaşıyordu,  bu yığışım şimdi  AKP’ye taşındı.

Laiklik eğitiminden geçmemiş, laik düşünceyi benimseyip hazmetmemiş hiçbir birey ve toplum, solcu olamayacağı gibi merkez sağcı da olamaz.

Zaten demokrat olamaz. Yeni mürteci tayfasının AKP’de ve AKP’lilerde  demokratik atılım cevheri bulması, vehim falan değil, sahtecilikten başka bir şey değildir.

Strasbourg’da Vatan’a konuşan  Mesut Yılmaz hayal görüyor: “Siyasetin uzun süre boşluk taşımayacağını ve zaman içinde mutlaka Türk siyasetindeki bu merkez boşluğunun doldurulacağına inanıyorum” (19.06.08) diyor.

Merkez sağda parti kurmak çok kolay ! Ama merkez sağ müşteriyi (seçmeni) nereden bulacaksın ? AKP’den mi ?

AKP seçmeni bağdaşık (mütecanis) bir seçmen değil; İslamcılardan, varoş avantacılarından oluşan kayıt dışı bir yığışım. Bu yığışımın çevresinde amipsi bir lümpen çeper var.

AKP’nin yüzde 47’sinin kaçta kaçı merkez sağ seçmeni ? Bunu hesap ve tahmin etmek mümkün mü ? Değil ! Bu tahmin edilmez yığışımın kurulacak yeni bir merkez sağ partiye kayma olasılığı var mı ? Bence yok !

AKP’nin merkez sağa taşınmamış olmasını da anlayamamış Mesut Yılmaz. AKP merkez sağa taşınmış olsaydı seçmen olduğu yerde kalır parti yönetiminin boşalttığı daireye Saadet Partisi taşınırdı.

Mevcut partilerin bu açığı kapatamayacağını ileri süren Mesut Yılmaz yeni bir ANAP modeli öneriyor. “Uzlaşmacı bir parti modelinin Türkiye’de mutlaka, yapısal olarak yaratılması gerektiğini düşünüyorum” diyor.

Uzlaşacak herhangi bir şey yok ! Bütün partiler Anayasa’ya, Cumhuriyet’in temel niteliklerine yürekten inanırlarsa geriye sadece siyaset ve ekonomi kalır.

“Uzlaşmak”tan söz edenler, Anayasa’nın ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinden ödün vererek, verilerek yapılacak uzlaşmayı kastetmektedirler.

Başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin temel ilkelerinin törpülenmesine göz yumacaksınız, bunun adı uzlaşma olacak. Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti türban konusunda ne yapacak, imam-hatipler ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu doğrultusunda ne yapacak, cumhuriyetçi bir uygulama yapabilecek mi ? Buna yanıt isterim. Cumhuriyetçi olmayan yeni karma parti AKP’den nasıl farklı olacak ? ANAP olacak ise, ANAP geçmiş iktidarının faturasını ödemedi henüz.

Merkez sağ gerçekten cumhuriyetçi olacak ise yeni bir partiye ne gerek var ? CHP ne güne duruyor ? Buyurun CHP’ye !

Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti, yarın portresini çizeceğim  seçmen ile ne yapacak ?

(Hürriyet,  28 Haziran 2008)

***

YENİ  EKONOMİ  MODELİ, YENİ İNSAN

Adam arabasını demircinin önünde, yolun ortasında park etmiş. Yol tek yön ve dar. Sadece bir araba geçebilir. Durumu görünce durdum ve olacakları düşündüm. Arabanın kornasını çaldım. Demircinin önünde dört beş kişi sohbet etmekteydi. Aralarından biri yandaki yolu işaret etti. Yani geliş yolunu, ters yönü. Bir kez daha düdük çaldım. Adam elini “Sıktın ha !” türünden salladı.

Bunun üzerine arabadan indim. Böyle durumlarda arabadan inmek meydan okumaktır.

“Arabanız yolu tıkıyor, lütfen çekin buradan!” dedim.

“Yahu sen ne laf anlamaz adamsın be, ille buradan mı geçmen lazım, işte yol boş.”

“Orası ters yön !” dedim.

“N’olmuş yani ters yönse ? Saçı sakalı ağarmış adam senin gibi mi davranır ?”

Bu sırada biri gelip kulağına bir şey söyledi. Koluna girip götürdü. Başka biri gelip adamdan araba anahtarını aldı. Yanıma gelip :

“Siz onun kusuruna bakmayın” dedi ve arabayı biraz ilerde uygun bir yere çekti.

İşte size ülkemizin yeni insanlarından biri. Tartışma biraz daha uzasa, bana, “Oruçlu ağzımı bozdurma bana!” diye çıkışıp burnumun üzerine yumruğu indirebilirdi.

Migros, Carrefour, Metro gibi süpermarketlerde, Ramazan’dan bir hafta önce başladı operasyon : Mağazaların en görünür yerlerine Ramazan erzak paketleri yığıldı.

Kaymakamlıkların, belediyelerin, AKP örgütünün dağıttığı pusula ya da kartlarla bu türden süpermarketlere gidenler Ramazan azıklarını aldılar. Ne bu avanta kartlarını dağıtanlar, ne bu kartları alıp azık paketlerini verenler ne de bu paketlerin içindekileri mideye indirenler bu işin etik (“ahlak felsefesi” demektir) ve dinsel yönünü düşündüler. Azık paketlerinin bedelini kim ödedi, hangi parayla ödedi. Halkın ödediği vergilerle, kendi politik çıkarı için azık paketleri dağıtmak günah değil midir ?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları AKP sayesinde ikiye ayrılmış durumda :

1.Alın teri ile kazandıkları paranın vergisini dürüstçe ödeyenler;

2.Vergi vermeyen, sağlık sigortası ödemeyen, hükümet ve belediyelerin dağıttığı avanta ile yaşayanlar. (Zenginlerin nasıl zenginleştiği ayrı bir fasıl !)

En küçük kazancının bile vergisini veren, sigortasını ödeyen, böylece bilinçlenen ve bilinçlendikçe özgürleşen bireyleşmiş vatandaşlar olmadan demokrasi yaşayamaz. Emre Kongar’ın dediği gibi demokrasi ancak ulusal bilince dayalı, insan haklarını özümsemiş, demokratik, laik, kentsel ve endüstriyel ahlak sayesinde yaşayabilir.

1950’den bu yana iktidara gelen sağ partiler demokratik insan’ı hedeflemediler. Çünkü bu türden insanlar bir gün kendilerine oy vermeyebilirdi. Buna karşılık feodal düzeninin, törelerin, tarikatların, hurafelerin yönlendirdiği, ulusal bilinç bakımından özürlü yığışımları öne çıkardılar ve bu yığışımların oy verdiği seçimleri demokrasinin tek ölçüsü haline getirdiler. Bana yoluma ters yönden devam etmediğim için horozlanan adam bu yığışımın bir parçasıydı. Bu zihniyet sadece benim değil bütün ülkenin ters yönden ilerlemesini istiyor !

Bu olay geçen yıl olmuştu. Dün de biri 09 plakalı arabasını üzerime sürüp “Aval aval ne bakıyorsun be adam, önüne baksana !” diye çıkıştı. O sırada arabamın kapısını açıyordum !

(Hürriyet, 29  Haziran 2008)

————————————-

[i] Artık 20 yıl oldu.

[ii] Kendisi rahat etti ama millete rahat vermedi.