ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

“ATLA GEL, PARAYI TELLEDIM!” [i]

“Atla gel, parayı telledim!”

Rahmetli Uğuray’la oynadığımız oyundan bir cümle: “Atla gel, parayı telledim!”

50’li yılların ortaları. Mersin’de, Akkahve’de, caddeye bakan masalardan birinde oturur, pipo içerek dışarı bakardım. Yalnızca dışarı bakmazdım. Varlık, Kaynak, Yeni Ufuklar ya da Seçilmiş Hikâyeler dergilerinden birini okur, kendimi Attilâ İlhan’ın Hasan’ının (Sokaktaki Adam) yerine koyardım. “Ve seni Bâbil’den öteye götüreceğim…” Kitabın (1953, Seçilmiş Hikâyeler dergisi kitapları) kapağındaki bereli kızın sevgilim, geri plandaki sol eli beline dayalı, sağ elinde dumanı tüten sigara tutan, dekolte giyimli sarışın kadının da metresim olduğunu hayal ederdim.

Tam bu sıralar, Uğuray’ın davudî sesi kulağımın dibinde patlardı:

“Atla gel, parayı telledim!”

Güngör Kabakçıoğlu’nun yaptığı kapak resmindeki bereli kızı hemen istemiyordum, daha sonraki yıllara saklıyordum, bir düşünce olarak. Sarışın bir Ava Gardner’a benzeyen dilber en azından Güngör Kabakçıoğlu’nun çizdiği haliyle vardı. Ve bana da fena halde tutkundu. Adı ya Sibel Tamara ya da Cumana’ydı. Aslında, o sıralar Mersin’de, Lübnan konsolosunun baldızı bir Cumana vardı, onun peşinde dolaşırdım, “Cumana” adında bir şiir de yazmıştım, şiir İstanbul ya da Ankara dergilerinden birinde (hem de önemli bir dergi) yayımlanmıştı. Ama bu Cumana esmerdi… “Sefer dönüşlerinde vapur düdükleri…” Telgraf sarışın Sibel Tamara’dan ya da sarışın Cumana’dan geliyor olurdu… Beyrut ya da İskenderiye’den. Özlemiş anlaşılan. Ama özlemeyip de ne yapacak. Hele bir para gelsin, gerisini düşünürüz.

Masada oturuşumdan, sigara ya da pipo içişimden, edebî mi, yoksa edepsiz mi hayaller kurduğumu bilirdi Uğuray.

***

Garson cin tonik bardağını masaya koyarken “Faddal” diyor; ben de ona “Şükran ya hayyo…” diyorum. Pencerenin tül perdelerinin arasından sıra sıra palmiye gövdeleri ve bu gövdelerin arasından da “Batı (ya da Doğu) Nil Deltası Otobüs İşletmeleri”nin upuzun tabelası görünüyor. Pencerenin içindeki görüntüye göre bir alana bakıyorum. Alanın ortasında fesli bir heykel, uzak ufuklara bakıyor. Bir heykel ancak bir denize bakabilir böyle… Masada sigara paketinin yanında duran otel müşteri kartının üzerinde Hotel Pullman Cecil Alexandria ve “Welcome” yazıyor. Demek ki İskenderiye’deyim ve otelin adı Cecil olduğuna göre Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nün en önemli mekânlarından birindeyim. Başımı geriye çeviriyorum: altı metre yüksekliğinde, beş metre genişliğinde o ünlü ayna. Evet, İskenderiye Dörtlüsü’nün Cecil Hotel’indeyim. Öyleyse, fesli heykelin bulunduğu alan Saad Zaghlool Alanı, otelin önünden geçen cadde Safia Zaghlool Caddesi, alanın batısını sınırlayarak Safia Zaghlool’la kesişen de Nabi Danial (Nebi Daniel) Sokağı olmalı. Kafamda sahneyi yeniden kuruyorum: alanın karşı köşesinde de Trianon Kahvesi olmalı.

Peki Athinaios Kahvesi nerede, Bilardo Sarayı nerede? Trianon, Athinaios ve Bilardo Sarayı… Kentin yaşlı şairini kafamdan uzaklaştırmalıyım şimdilik…

“Atla gel, parayı telledim!”

Demek ki atlayıp gelmem kırk yıl sürmüş. Hesaba göre, Sokaktaki Adam’ın kapağından metres tuttuğum kadın şimdi en azından altmış beş yetmiş yaşlarında olmalı. (Şimdiden söyleyeyim: onu birkaç gün sonra Elite Lokantası’nın sahibesi Madam Kristina olarak tanıyacağım, benimle Fransızca konuşacak ve kente gene geleceğimden öylesine emin ki, “Gelecek sefere gelirken bana Türk lokumu getirin!” diyecek.)

***

Ne yazıyor kitapta? (Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, Justine, Çev. Ülker İnce, Can Yayınları, s. 65) [Benim onu ilk gördüğüm yerde, Cecil Otel’in kasvetli girişindeki aynada tanışmışlar. “Bu can çekişen otelin girişindeki palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler sürekli kalabilir, şeref ödenekli yaşlılığın yüksek nitelikli güvenliği içinde yaşayanlar. Ben kendime daha ucuz bir yer arıyorum. Bu gece salonda küçük bir Suriyeli kalabalığı var, koyu renk takımlarla ağırlaşmış gövdeleri, kıpkırmızı feslerden sararmış yüzleriyle ciddi ciddi oturuyorlar. Su aygırlarına benzeyen, hafifçe bıyıklı kadın tayfası çangur çungur sesler çıkaran takılarıyla yatmaya gittiler. Erkeklerin yumuşak, oval, meraklı yüzleri, kadınsı sesleri mücevher kutularıyla eğleşmekte, çünkü bu simsarlar küçük bir kutuya yerleştirdikleri en seçkin mücevherlerini yanlarından hiç eksik etmezler; yemekten sonra söz erkek mücevherlerine geldi. Akdeniz dünyası, insanlara bundan başka konuşacak bir şey vermiyor; mülkiyet simgesinde anlatımını bulan cinsel tükenmişlikten gelme bir kendine tutkunluk, bir narsizim, öyle ki, bir erkekle tanıştığınız zaman onun ne kadar ettiğini hemen anlarsınız, karısıya tanıştığınız zamansa aynı duyulmaz fısıltı size onun çeyiz ağırlığının neler olduğunu söyler. Mücevherlere paha biçmek için ışıkta bir o yana bir bu yana evirip çevirirken haremağaları gibi keyifli keyifli mırıltılar çıkarırlar. Küçük, kadınca gülücüklerle güzel beyaz dişlerini gösterir, içlerini çekerler. Parlak abanoz yüzlü, beyazlar giyinmiş bir garson kahve getirir. İçinde küçük esrar parçaları bulunan kocaman (Mısırlı kadınların kalçaları gibi), beyaz sigaralara gümüş çakmaklar çakılır. Yatmadan önce kafayı bulmak için birkaç zerrecik…”] Bir kez esrar denedim, kabadayılar vermişti, hiç hoşuma gitmedi. Uyumak istemiyorum, istesem de uyuyamam, uykusuzluk benim sürekli konumum. 502 numaralı odada, yeni açılmış bir şişe viski aynanın önünde duruyor. Bu gece konuğum ya da konuklarım olabilir.

– Justine’i mi bekliyorsun? diyor bir ses.

Bakıyorum: Kostis Moskof. İnmeli sol eli hüzünle sarkıyor. Bir ipe ağır bir taş bağlanmış gibi, kolu omuzdan bileğine kadar hareketsiz, parmakları ayrı ayrı oynuyor, sanki yengeç kıskaçları, örümcek ayakları, ama bu benzetmeleri Kostis’e yakıştırmıyorum.

– Hayır, diyorum ben, Cléa’nın gelmesini isterim.

– Cléa, YunanYahudi karışımıdır.

– Daha iyi, diyorum. Cléa’da insanı dinlendiren bir şey var. Justine tedirgin ediyor beni. Justine yamyam bir kadın.

– Yamyam kadınlar düşlerinde uçururlar insanı…

– Ben bir yazı anımsamaya benzeyen kadınları severim, diyorum.

“Bir yazı anımsamaya benzeyen kadın”ın, Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ının kapağındaki bereli kız olduğunu, onun daha sonra “sevgilim” olduğunu biliyorum. Ama Kostis’e söylemiyorum bunu. Cecil Otel’den en az otuz saatimi çaldığı için kızgınım ona.

***

Kahire’den İskenderiye’ye gelirken, hangi otelde kalacağımızı sorduğum Titos Patrikios, “Cecil Otel’de”, demişti. Benimle dalga mı geçiyor diye yüzüne bakmıştım, ama Cecil Otel tutkumu açmamıştım şimdiye kadar ona. Ama gene de içimde küçük bir kuşku vardı; belki birinden duymuştur. Ama, o “biri” kimdi? Otobüs, bizi saat 15.00’e doğru öğle yemeği yiyeceğimiz deniz üstü lokantaya götürmeden önce bir ara Cecil’in önünde durmuş ve ancak o zaman inanmıştım 4 aralık, daha doğrusu 5 aralık 1994 pazartesi gecesi Cecil Otel’de uyuyacağıma.

“Hellenik Kültür Vakfı”nda Konstantinos Kavafis konuşmamı yaptıktan sonra otele dönünce, “Aynalı Salon”un ağzındaki bir masaya oturup oda anahtarımı getirmelerini beklemiştim. Ama getirmediler. Buna karşılık Polina gelip, “Haydi kirye İnce, pame!” deyince şafak attı bende. “Siz ve birkaç kişi Helnan Palestine Hotel’de kalacaksınız.” Yüzüne çılgın bir öfkeyle bakmıştım genç kadının. “Ben bu otelde kalmak istiyorum!” Palestine Hotel, Kral Faruk’un Montaza Palace’ıymış, Disneyland gibi bir yermiş, dünyanın en lüks otellerinden biriymiş. Polina artık, konuşmamdan sonra dolu dolu gözlerle gelip beni kutlayan o güzel genç kadın değildi, “vuslat”ıma engel olan kara cadıydı.

Palestine Hotel’de o gece hiç uyumadım. Yatağa bile girmedim. Ilıdıkça sıcak su ekleyerek uzun süre banyo küvetinde yattım, boğulma denemeleri yaptım; biri odamda, öteki Aynalı Salon’da Justine ile Cléa’nın beni Cecil Otel’de beklediklerini düşündüm, düşündükçe de akrepleştim.

Ertesi gün, Kavafis’in mezarını ziyaret ettikten sonra, otobüs Cecil Otel’in önünde durup “şanslılar”ı indirirken, ben de indim, doğruca resepsiyona gidip bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Otel doluymuş, Yunanistan Kültür bakanı yüzünden, ama küçük de olsa akşama doğru bir odanın boşalması olasılığı varmış… “Saat tam on altıda telefon edin bana. İlk boşalan oda sizden başkasına verilmeyecek” dedi. Otelin kartının arkasına adını yazmasını söyledim. Yazdı: Sayed İbrahim.

Sayed İbrahim’e ne anlattım? Belki de şu yazdıklarımı anlattım… Dediği saatte telefon ettim, “Hemen gelin, odanız sizi bekliyor” dedi.

İşte şimdi Aynalı Salon’da pencerelerinden birine yakın bir masada oturuyorum. Masanın üzerinde garsonun biraz önce getirdiği cintonik bardağı, sigara paketi ve otelin müşteri kimliği kartı. Aynı anda Mersin’de Akkahve’de caddeye bakan, Güneş Sineması’nı gören masalardan birinde de oturuyordum. Sinemanın merdivenli sekisinde kestaneci mangaldaki ateşi tavuk teleğiyle canlandırıyor ve gazete satıcısı “Makaredu deelii!” diye bağırarak geliyor. “Deelii!” Daily olabilir, peki “Makaredu”nun anlamı ne?

Mersin ve İskenderiye, Akkahve ve Cecil Otel’in Aynalı Salon’u… Aradan geçen kırk yıl, yaşanan değişik yedi kent, otellerinde konakladığım daha onlarca kent, eskitilen yüzlerce ayakkabı, don ve gömlek, içilen en azından 14 600 paket sigara, boşaltılan binlerce şişe içki, bir ölü baba, ölen ya da öldürülen arkadaşlar, 60’lı yılların şenlikli umudu, ardından giderek koyulaşan karamsarlık… Yıllarım ve ben şişe geçirilmiş tütün yaprakları gibi, gölgenin gölgesinin gölgesi… Uğuray öldü, ama sesi hâlâ kulağımda: “Atla gel, parayı telledim!” Aylarca, sokaklar ve vitrinler boyu göz göze geldiğim, ama tek sözcük konuşamadığım Cumana (şimdi yaşı çoktan altmışı geçmiş olmalı) Mersin’de midir acaba? Belki de iç savaş Beyrut’unu yaşamıştır, ya da çoğu Lübnanlı zengin gibi Paris’e göçmüştür. Masayı iki elimle tutuyorum, sanki kırk yılın ağırlığıyla çökmemesi için, çökmesini engellemek için. Kırk yıl içinde ölerek dökülen derim, deri tozlarım bir yerde birikebilseydi kaç kilo gelirdi?

Masada yerimi değiştiriyorum. Sırtım pencereye, yüzüm aynalı salona dönük. Uzaktaki aynanın içinde, Lawrence Durrell’in sözünü ettiği palmiyelerin yansımaları yok, ama palmiyelerin Safia Zaghlool Caddesi boyunca dizildiğini biliyorum. Aynalı Salon’da oturan yüzlerin kimilerini tanıyorum, Kahire’den bu yana onlarla birlikteyim. İstanbul’u, Kapadokya’yı, İzmir’i görenler ve aralarında, kimilerinin ataları buralardan gitmiş Atina’ya, Selanik’e… Aynalı Salon, Pera Palas’ın Barlı Salon’undan daha görkemli değil. Birden, Pera Palas’ın barına en yakın, pencere kıyısındaki masaya oturup Asmalımescit Sokağı’na baktığımı anımsıyorum. İskenderiye’de Asmalımescit’e benzeyen onlarca sokak var, özellikle Grek mahallesinde; Kavafis’in evinin bulunduğu, eski adıyla Lepsius, yeni adıyla Şarm eşŞeyh Sokağı da Asmalımescit’in akrabası. Kafamdan bunları geçirirken dikkatle salona bakıyorum: Justine’e, Balthazar’a, Mountolive’e, Cléa’ya, Darley’e, Nessim’e benzeyen kimse yok. “Amonyak, sandal ağacı, güherçile ve balık” kokuyor İskenderiye eskisi gibi, şimdi ek ve eksiklik olarak, at gübresi yerine egzoz gazı kokusu var.

Hayal kırıklığı yaşayabilirim Aynalı Salon’a bakarken, ama buna izin vermeyeceğim, vermemeliyim. Bu sırada Robert Desnos’nun bir dizesi imdadıma koşup derdime deva oluyor: “J’ai tant rêvé de toi que tu perds ta réalité (Seni öylesine düşleyip durdum ki yitiriyorsun gerçekliğini).” Sonunda elde mısır koçanı kalmasa bile gölgelerden ve hayaletlerden başka bir şey kalmıyor gerçeklikten.

Kırk yıl, güneşte kalmış siyah gömlek gibi morarmış, bozarmış…

Kuşkuya düşüyorum. İstanbul’a dönünce Justine’in 65. sayfasını yeniden okuyorum, ilk kez otuz bir yıl önce okuduğum bu sayfayı. Cecil Otel’in Aynalı Salon’unu görmeksizin aldığım yazınsal haz ile gördükten sonrakinin arasında biraz fark var. Salonu gördükten sonra haz daha da derinleşmiş, sınırları genişlemiş. Salonu görmeden imgelemimde kuruyordum onu, şimdi imgelemime gerçeklik de ekleniyor ya da gerçekliğe imgelemim katkıda bulunuyor. Yazınsal nesnenin, yazınsal gerçekliğin, görme ve deneyimle denenmesi ne zorunlu, ne de gerekli. Böyle bir deneyimi zorlamıyor “yazı”, ama yazınsal gerçeklikle nesnel gerçekliği birlikte kavramak ve yaşamak için büyük bir fırsat. Belki de ikisini birlikte ve ayrı ayrı anlamak için, kavramak ve değerlendirmek için bulunmaz bir fırsat.

Birkaç gün önce, çok ilginç genç bir edebiyatçı benimle bir söyleşi yaptı bir dergi için (Varlık dergisi için). Zeki bir genç, donanımlı, beni iyice sıkıştırdı. Hele, “Gerçeklik ile tanıklığın sınırları var, sınırları belli, ama imgelemimizin sınırları durmadan genişler” dediğim zaman. Tam bu sözcüklerle mi söyledim, emin değilim, ama böyle bir şey söyledim. İmgelem yazınsal (ya da sanatsal) eylemin lokomotifi, ateşleyicisi, çünkü “montaj” olanağı veriyor. Montaj, ama modele uygun bir yeniden üretim (restitution) değil; montaj, ama önceden hazırlanmış bir krokiye göre değil, kendini yaratan bir modele göre.

Bu yaz başlarında, Ankara’nın Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde Emniyet örgütünün en üst basamaklarında görev almış bir lise arkadaşıma rastladım. Neredeyse 1956’dan bu yana görmemiştim onu. Lise sıralarında şiir yazmıştı, sürdürmediği için canı sıkılıyor gibiydi. Ayrıca yaptığı işten dolayı kendisini küçük göreceğimi sanıyordu. Ona, “Yazarın işi detektifin işine benzer” dedim. “Ama yazar özgür bir detektiftir, gerçekliğin araştırılmasında hiçbir yerden buyruk almaz, araştırmasını ceza yasasına göre değil yazınsallığın yasalarına göre yapar; bağımsız ve özgür bir detektiftir yazar.”

Birkaç gün sonra, yani İskenderiye’de yaşanan, şimdi “geçmiş”e dönüştüğü için imgelemimde özgürce montaj yapabileceğim günlerden birinde, büyük aynanın önündeki masalardan birinde oturuyordu Koskis Moskof, karısıyla birlikte. Bana, Justine’in odama gelip gelmediğini sordu, kendisine Justine’i değil Cléa’yı beklemiş olduğumu söyledim. Bunun üzerine bayatlamış, sıradan bir cümle söyledi:

– Ben sevdiğim her kadına “Justine” adını takıyorum.

Belki bayağı, ama yazınsal eylemi oluşturan “soğan”ın katmanlarından birini simgeleyen bir cümle.


[i] -Gösteri, Ocak 1995

 – Çile Törenleri, Varlık Yayınları 1995

 –  Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004

anadolu rumları nereli?

ANADOLU RUMLARI NERELİ?  [i]   

Adam gibi bir adamın, şerefli bir yazarın elinden çıkmış bir kitap [ii] .   Tarih kitabı. Ama yazar tarihçi değil. Belki Dr. Georgios Nakracas’m tarihçi olmaması ele aldığı konu için en büyük şans. Yazarın çok belirgin bir amacı var: Anadolu Rumlarının, Anadolu’dan mübadele ile Yunanistan’a giden göçmenlerin soy kökenleri. Bu bağlamdaki yorumlar Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin en önemli hurafesini oluşturmakta: Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde Eski Yunan kolonicilerinin, İonların, vb., katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin korumuşlardır. Bunun anlamı şu: Türlü nedenlerle bundan üç bin yıl önce Anadolu’nun Ege kıyılarında koloni kuran eski Greklerin ulusal bilinci                               günümüze kadar gelmiştir.

Dr. Nakracas, Yunan halkının 1922 yılında düştüğü tuzağa tekrar düşmemesi için, zaman zaman Yunanistan Yunanlığına da değinerek Anadolu Rumluğunun üç bin yıllık sürekli Hellenizmle bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor ve bence bunu çarpıcı bir inandırıcılıkla başarıyor.

Dr. Nakracas’m kanıtlamaya çalıştığı düşünce Yunan varlığı kadar Anadolu Türklüğünü de ilgilendiriyor. Dolayısıyla kitabı Türkler için de son derece önemli, büyük bir dikkatle okunması gereken bir çalışma. “Batı Avrupa halklarının aydınlar sınıfı, “arkeon imon progonon” yani “eski atalarımızın torunlarıyız” diye düşünülebilecek bir Avrupa halkının bulunmadığını çok iyi bilmektedir.”  [iii]  Bunun ‘böyle’ olduğunu anlamak için yapmamız gerekeni yapacağız ve tarihteki insan hareketlerinde ulus kavramı ile soy ve ırk kavramlarını birbirinden ayırmayı öğreneceğiz. Tarihsel zaman içinde belki ‘varlık’ olarak varlığını sürdürmesine karşın hiçbir soy ve ırk ad, ve unvan olarak sürekli değildir; kültürel, ekonomik ve siyasal egemenliğini yitiren halk zaman içinde bir başkası olur, kılık değiştirir. Yunan milliyetçiliği günümüz Yunan halkının Antik Yunan’ın devamı olduğu savını Alman tarihçi Jacob Philipp Fallmerayer yerle bir ediyor: Fallmerayer’e göre eski Yunan soyu kaybolmuş ve onun yerini Hellenleşmiş Slavlar ve öteki halkların karışımı almıştır. [iv]  

İnsanların yurtları patates-insan tarlaları değildir ama üç bin yıllık sürekli Hellen varlığı savını irdelemek için Anadolu’nun insan yapısını betimlememiz gerekiyor. Bilinen tarih içinde Anadolu egemenleri ve halklar:

Hitit Dönemi, Frig Dönemi, Kimmerler Dönemi, Lidler Dönemi, Med (Pers) Dönemi. Anadolu tam anlamıyla bir Kavimler Kapısı, göçmen barınağı, sanki dönemin ABD’si. Hitit Devleti elbette İ.Ö.1200 yılında ortadan kalktı, ama Hititler yerlerinde ya da bir başka yerleşim yerinde ama Anadolu’da yaşamayı sürdürdüler. Her yeni gelen insan dalgası, Anadolu’nun türlü tenceresine girdi ve bir daha oradan çıkmadı.

Anadolu’da Persler Dönemini izleyen dönemler:

Madekon-Roma Çağı (İ.Ö.334-63), Roma Dönemi (İ.S.17-334), Erken Bizans (İ.S.334-610), Orta Bizans Dönemi (İ.S.610-1025), Bizans-Selçuklu Dönemi (1071-1261), Bizans-Moğol Dönemi ve Türk Emirlikleri (1261-1331), Osmanlı-Moğol Dönemi ve Karaman Emirliği (1331-1466), Osmanlı Dönemi (1446-1922). Aynı insan süreci kuşkusuz 1922’ye ve günümüze kadar sürdü.

Şimdi gelelim, “1922 bozgunundan sonra Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, daha sonra Mübadele ile  Yunanistan’a gönderilen Rumlar saf kan Hellen miydi? sorusuna olumsuz yanıt veren Dr.Georgios Nakracas’ın tezine:  “Rumların Eski Yunan koloniciler ve İoanlar ile soysal ilişkileri ya yok denecek kadar azdır ya da hiç yoktur. Eski Yunan koloniciler yalnızca kıyı şeridine yerleşmiş ve orada güçlü koloni kentleri kurmuşlardı. Sayılan nisbeten az olan Yunan koloniciler daha sonraları bir yandan yerli halklar, öbür yandan zamanla Anadolu’ya göç eden veya orada devlet kuran çeşitli uluslar kaynaşarak, Anadolu halklar mozayiğininin artık kolay ayırdedilemeyen bir öğesini oluşturmuşlardı.”  [v]  (s. 13-14)

Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılannda en azından 400 yıldır Lid,Kar  ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somudaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra  hıristiyanlığı kabul etmesiyle Ubidi’nin torunlan da hıristiyanlaştı. Buna karşdık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin hıristiyanlaştılar ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumlann ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250  yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum  tahminden çok gerçeğe yakındır.

Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğunun öteki halklan gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının  bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı; torunlarının  bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

Amatör tarihçi Dr. Georgios Natracas böyle diyor. Hemşerimizin (belki kimilerinin yakın ya da uzak akrabasıdır) yazdıktan benim aklıma yatıyor. Siz de okuyun, zaman ve emeğiniz boşa gitmez.

Yazann Türk-Yunan ilişkilerinde kullandığı tarafsız ve anlayış dolu dil beni çok etkiledi. Ancak Belge Yayınlan’rının  yayımladığı kitabın arka kapağında ise, “1922’deki Türk mezalimi yüzünden kurban vermiş bir aileden gelen yazar, bu kitabıyla 1919-1922 döneminde Anadolu’daki Yunan mezalimine verdiği kurbanlardan canı yanmış Türk ailelerine üzüntüsünü bildirir ve onlardan sembolik olarak af diler” yazmakta.

Yazar, Dr. Georgios Nakracas kitabının herhangi bir yerinde ‘Türk mezalimi’nden yani Türk zulmünden söz etmiyor. Yayıncı, yazarın kitabında kullanmadığı bir sözcüğü Türk ulusuna neden lâyık görüyor acaba? Arka kapak yazarının “Yunan Mezalimi”ni de yazdığı savunma olarak söylenebilir. Ama bir istilacı ile istilacıya karşı kendini savunan ordu ya da halkın işleri aynı kefeye konulamaz. Irkçı milliyetçiliğe, şovenizme karşı olalım, nesnelliğimizi koruyalım ama kendi ulusumuza karşı da âdil olmayı becerelim. Bu nedenle, Belge Yayınları’nın bu tutumunu tuhaf karşıladığımı söylemeliyim.
——————————————————————————–


[i] Radikal Kitap, 11 Nisan 2003

[ii] Georgios Nacracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökleri, Çeviren: İbram Onsunoğlu, Belge Yayınları, 2003

[iii] Age. s.234

[iv] Age.s.234

[v] Age. s.13-14

YOZLAŞMANIN TOHUMLARI


Son ayların siyasal  hayhuylarının yarattığı boğuntu içinde “SİTE”yle pek ilgilenemedim. Buna karşın hergün 200 dolayında arkadaş siteye girip kazı yapmış. Bugün siteye koyduğum yazı Varlık edebiyat dergisinin kasım 1994 sayısında yayımlanmıştı.25 yıl oluyor. Çile Törenleri (Varlık Yayınları, 1995) adlı kitabımda yayımlanmıştı; daha sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004) adlı kitabımda yer aldı. Çeyrek asırdır güncelliğini yitirmeyen bu yazı bu yayın döneminde Tekin Yayınları tarafından yayınlanacak olan Yozlaşmanın Tohumları adlı kitabın önsözü olarak yayımlanacak.

Tohumu olmayan hiçbir şey var olamaz!

Özdemir İnce

11 Temmuz 2019

***

ÖNSÖZ OLARAK YOZLAŞMANIN TOHUMLARI [i]  

Varlık Dergisi’nin sorusu: “Son günlerde kitle iletişim araçlarında yer alan, devlet ve hükûmet adamlarının da adlarının karıştığı yolsuzluk olayları, politika dünyasında yaşanan yozlaşmanın hangi boyutlara ulaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Politika dünyasındaki her eylemin toplumsal yaşamımızla ilgisi pek çok konuyu etkilediği, hatta belirleyici olduğu bilinen bir gerçek. Bir başka gerçek ise, yozlaşmanın toplumsal yaşamımızın hemen her alanına hızla yayılıyor olması…

• Bir edebiyatçı olarak sizce, bu noktaya gelinmesine hangi etkenler neden oldu?

• Bu yozlaşmanın önünün alınabilmesi için özellikle neler yapılmalı?”

                                                                       ***

Bugünkü yozlaşmanın tohumları, Demokrat Parti’nin Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kurulmasıyla birlikte ekilmiştir. 14 mayıs 1950 ise yalnızca Demokrat Parti muhalefetinin değil, aynı zamanda “karşıdevrim”in de iktidara geçişidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti yönetiminden İkinci Dünya Savaşı sırasında iyice bunalan halk, Demokrat Parti’yi çok somut, çok acil gereksinim ve amaçları için desteklemişti: demokrasi, özgürlük, eşitlik, toplumsal ve ekonomik gelişme, çağdaş yaşam… Halk, tek parti yönetiminin, insan haklarına dayalı çağdaş demokrasiye dönüşmesini istiyordu. Halk, bu nedenle, muhalefeti döneminde ve 1950 seçimleri öncesinde bir tür sol politik söylem kullanan Demokrat Parti’nin peşinden gitti; 1946 seçimlerinde Arslanköy (Mersin) olaylarında görüldüğü gibi oy sandığını canı pahasına savundu. 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk, ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirsin, imam-hatip okullarını açsın, öğretim birliğini bozsun, Cumhuriyet devrimlerinin temellerini dinamitlesin diye bu partiye oy vermemişti; tam tersine çağdaş cumhuriyet, çağdaş demokrasi, insan hakları, toplumsal refah için oy vermişti. Ama Demokrat Parti, kendisini iktidara getiren halka on beş gün içinde ihanet etmeye başladı. Bu ihanet, politik yelpazenin ortasının sağında yer aldığı ileri sürülen partiler (Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi) marifetiyle sürdürülmüştür. Bu partiler, evrensel anlamda merkez ve merkez sağ partiler gibi, gerçekten demokrat ve liberal partiler olmamışlar, olamamışlar; ancak, bu sıfatları, aşırı sağı besleyen bedenlerini gizlemek için kullanmışlardır. Bu partiler için demokrasi “çoğunluğun diktatoryası”, kapitalizm “vahşi kapitalizm”, liberalizm ise “vurgun ve kapkaç düzeni” olarak anlaşılmıştır. Son aylarda yılan hikâyesine dönüşen özelleştirmenin, yani KİT’lerin özelleştirilmesinin geçmişi Demokrat Parti’nin 1946 parti programına dayanır: “İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin (KİT’lerin eski adı) özel teşebbüse devri.” “KİT’ler özelleştirilsin mi, yoksa yeniden düzenlensin mi?” sorusu geride kaldığı için, biz şöyle bir soru sorma hak ve özgürlüğüne sahibiz: “Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi KİT’leri tek başlarına özelleştirebilecek milletvekili çoğunluğuna sahip olmalarına karşın bu işlemi neden gerçekleştirmemişlerdir?”

Merkez sağ partilerin yıktığı laik ve eğitim-öğretim birliğine dayalı eğitim düzeninin tarihi gözden geçirilmeden bugünkü yozlaşmanın gerçek boyutları anlaşılamaz. Bu yozlaşma haziran 1950’de başlamıştır, ancak cumhuriyetçi, demokrat ve aydınlanmacı öğretmen kadroları karşısında başlangıçta başarılı olamamış; bu kadroların emekli olmaları, kimilerinin meslekten uzaklaştırılmaları sayesinde, 1960’ların ortalarından itibaren alabildiğine hızlanmıştır.

Bu yozlaşmada basının, özellikle büyük gazetelerin olumsuz payını unutmamak gerekir. Bir soru: halktan somut bir istek gelmemesine karşın, Kuran’ı hangi gazete promosyon olarak okurlarına vermiş, bu gazeteyi hangi gazeteler izlemiştir ve bu “din sömürüsü” kaç yıl sürmüştür?[ii] Bir başka soru: dünyanın en modern binalarına, dünyanın en modern basım olanaklarına sahip olan yazılı basının meslekî yozlaşması hangi düzeydedir?

13 ekim 1994 tarihli Fransız gazetelerinde, iletişim eski bakanlarından Alain Carignon’un (aynı zamanda Grenoble kenti belediye başkanı) “pasif rüşvet” suçlamasıyla tutuklandığını okuyoruz. Bu arada İtalya’daki “Temiz eller operasyonu”nu anımsayabiliriz. Demek ki yozlaşma bağlamında Türkiye yalnız değil.

Yozlaşmanın evrensel kaynaklarında ortak noktalar var:

• Toplumsal kurtuluş idealinin, ideallerinin yıkılıp parçalanması, ortak yazgı bilincinin sarsılması, insanları “gemisini kurtaran kaptan” olmaya özendiriyor.

• Yazı kültürü ve Aydınlanma’nın yarattığı, hümanist ve toplumsal bilinçle donanmış “birey” modeli, “görüntünün imparatorluğu”nda itibarını yitiriyor;

• “Yazı”nın yerini “sayı”, “bilimci”nin yerini “mühendis”, “felsefe”nin yerini “istatistik” alıyor.

• Evrensel aydının (entelektüelin) yerine “yuppie”, yazarın yerine “gazeteci” geçiyor;

• Devlet, gangsterizm ve polis aynı mekânda yaşıyor; yeraltı dünyasının insanları politikacı oluyor, politikacılar yeraltına iniyor.

• Toplum yığışıma dönüştükçe etik denetleme gücünü yitiriyor; yığışım kitlede hızla güçlenen milliyetçilik ve köktendincilik “gayrimeşru olan”ı meşrulaştırıyor.

“Evrensel umut”un örselenmesi “köşe dönme” yanılsamasını körüklüyor ve köşe dönen örnekler yanılsamanın yanılsamasıyla, bu modeli yaygınlaştırıyor; bunun sonucu olarak da pozitivist ahlakın yerine sözde postmodern ahlak geçiyor: yani, “Her şey mümkündür, evrensel gerçek yoktur” anlayışı.

Bu kaostan, yazı ve kâğıt uygarlığını yaşamış (yaşamakta olan) toplumların kurtulmaları belki mümkün olacak; demokratik toplum totaliter ve faşist topluma dönüşmemek için direnecek. Nasıl? Demokrasiyi güçlendirerek, bireyi ve insan haklarını savunarak, açık ve saydam toplumu onararak.

Türkiye gibi yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu olamamış yığışımlar, pragmatik sayı ve görüntünün egemenliğinde, hızla sürüleşecekler ve bu sürülerin içindeki Führer larvaları “kurtarıcı” konumuna gelecektir.

Türkiye bu kıyametten kurtulabilir mi? Yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu, insan haklarına dayalı, her bakımdan demokrat ve liberal bir toplum olarak kurtulabilir. Ancak, sağduyusuna güvenilen halkların yozlaşma karşısında totaliter milliyetçiliğe ve dine sığınma kolaycılığını seçtikleri, tarih boyunca çok görülmüştür. Türkiye, yozlaşmayla birlikte, yozlaşmayla iç içe böyle bir yanılsamayı yaşıyor. Tarihin bu noktasında Türkiye’nin merkez sağına çok iş düşüyor. Yozlaşmanın durması, hiç değilse (şimdilik) gerilemesi bu kesimin demokrasiyi bütün kurumlarıyla benimsemesine, onu savunmasına ve yaygınlaştırmasına, onu toplumsal yaşama yansıtmasına ve demokrasiyi halkın umuduna dönüştürmesine bağlı.

DYP & SHP koalisyonunun ilk günlerinde bunun için tarihsel bir fırsat yakalanmıştı. Ancak DYP’nin geleneksel hastalığından kurtulamaması bu tarihsel fırsatın kaçırılmasına yol açtı. Özelleştirme ve demokratikleşme ikileminde sorumsuzca goygoyculuk yapan medyanın kamuoyunu yanıltması bu fırsatın kaçırılmasını alabildiğine hızlandırdı. Demokratikleşme olmadan, gerçek ve toplum yararına bir özelleştirmenin de olamayacağını savunanları hedef tahtası haline getirmesi, medyanın ne ölçüde çağdışına düştüğünün en önemli kanıtıdır.

Fırsat çıkmışken çuvaldızı da kendimize batıralım: edebiyatın, sanatın “ortamı” bu yozlaşmadan hangi ölçüde etkilenmiştir? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız. Edebiyat ve sanatın değerlendirme dizgelerinin bu yozlaşmadan pay almadığını ileri sürmek çok zor. Ben, kendi adıma, yazarın, uzun süredir bir yana bıraktığı aydın (entelektüel) kimliğine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum: onun, Voltaire, Diderot, Jean-Jacques Rousseau, Émile Zola, André Gide, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi yazarların geliştirdiği aydın-yazar kimliğine yeniden kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Yazar, yazı ve kâğıt uygarlığının simgesi olduğunu anımsamalı ve medya egemenliği karşısında kapıldığı aşağılık duygusundan kurtulmalıdır. Yazarı ve edebiyatı onarmamız gerektiğini düşünüyorum. Yazarın, belki de, onurunu kurtarmak için bir “şeye” angaje olması gerekecektir. “Angaje” ve “edebiyat” sözcüklerinin bir kez daha yan yana kullanılması olasılığından tüyleri diken diken olacakların yüzleri gözümün önüne geliyor. Jean-Paul Sartre’ın angaje edebiyatı savunduğu Présentatiton des Temps Modernes başlıklı yazısı dilimize, ne yazık ki, çok eksik ve biraz da saptırılarak çevrilmiştir;[iii] hele gönüllü (“engagé” sözcüğünü Türkçeye çevirenler bu sözcüğün karşılığı olarak neden “güdümlü” ve “bağımlı” sözcüklerini düşünmüşler de “gönüllü” sözcüğünü akıllarına getirmemişler, anlamıyorum) edebiyatta, gönüllü oluşun, edebiyatı hiçbir zaman unutturmaması gerektiğini anımsattığı cümle hiç çevrilmemiş ve Sartre’ın böyle bir cümle yazmış olduğu anımsanmamıştır.

Politikanın, bürokrasinin, özel girişimin, banka ve paranın içinde bulunduğu durumu tanımlamak için “yozlaşma” sözcüğü yetersiz kalıyor. Fransızlar bu tür durumlarda “la corruption” (bozulma, çürüme; bozulmuşluk, çürümüşlük; baştan çıkma, baştan çıkarılma; ahlak bozukluğu; rüşvet, para yeme, para yedirme) sözcüğünü kullanıyorlar. Bu karşıtlıkların arasından “çürüme”yi seçiyorum ben.

Toplum bütün üst katmanları ve çarklarıyla çürürken; çürüme, sistemin sürekli niteliğine dönüşürken; sokaktaki oy deposu insan çürüme modeline alışıp bu modeli kendisine örnek alırken; çürüme bir yandan milliyetçiliğe, öte yandan dine sığınıp onları bir tür zırh ve mızrağa dönüştürürken; toplum milliyetçilik ve din sayesinde (yüzünden) körleşirken; aynı toplum yazılı basın ve görsel medya yüzünden akıl ve imgelem tutulmasına uğrarken, “yazar”ın kendini kıyafet balosunda sanması, durumunu giderek güçleştirmektedir. Yazar, bir kez daha rolüne karar vermek zorundadır: kralın soytarısı, meddah, kurban, sözcü, çanak yalayıcı, erkete, vicdan muhasebecisi, paparazzi… Hangisi?

Şimdi, “Yazar, ‘yazar’ olsun!” diye haykırdığını duyuyorum tinercilerin. Ama ben, “Yazar, ‘yazar’ olmasın!” demiyorum ki, ben yazar olmanın öncesinden ve sonrasından söz ediyorum. Mademki kendini kıyafet balosunda sanıyor, bu baloya hangi kıyafetle katılacak, onu soruyorum.


[i] Varlık dergisinin açtığı soruşturmaya verilen yanıt. Kasım 1994. “Yazmasam Olmazdı”, Doğan Kitap

EKÜMENİK Mİ ÖKÜMENİK Mİ?

Prof.Dr.Ahmet Mumcu!nun Türkler; Devlet ve Hukuk (Turhan Yayınevi) adlı kitabından iki alıntı yapacağım:

“Dünyada örgütlü bir cehaletten daha feci ve tehlikeli bir şey yoktur” (Johan W.Von Goethe)

“Cahillik kuvvettir” (George Orwel)

Benim de Cehaletin Rönesansı ve Egemenlik Cehaletindir adlı iki kitabım olduğunu belki biliyorsunuzdur.

Eski Ulaştırma Bakanı, Eski Başbakan, Eski TBMM Başkanı, R.T.Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Binali Yıldırım her konuşmasında bir gaf yapıyor, fincancı dükkanını dağıtıyor. Suçun büyüğü elbette aday Yıldırım’ın danışmancılarında. Bay Binali Yıldırım, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yaş gününü kutlarken “Ekümenik Patrik” diye hitap etmiş. Binali Bey’in “Ökümenik Patrik”in ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum. Danışmanları da bilmiyor. Ancak Binali Bey’i eleştiren medya erlerinin de konuyu bilmedikleri “ekümenik” demelerinden belli.

Hürriyet’te yazarken bu konuyu bizzat Patrik Bartholomeos’la konuştum ve tartıştım. Elbette uzlaşamadık ama o bana ABD Kongresi tarafından bastırılan “Ökümenik Patrik Madalyası” armağan etti. Patrik Bartholomeos hazretleri Bozcaada doğumludur, çok kültürlü, çok zarif, hümanist bir insandır. Kendisini sever ve sayarım ama ökümenik değildir.

Eski yazılardan üçünü bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

13 Haziran 2019

***

Siyah / Beyaz Yayınları

FENER RUM PATRİKHANESİ NEDEN ÖKÜMENİK DEĞİL

( Hürriyet4.12.2004)

Başbakanlık, kamu personeli için bir genelge yayınlayarak, Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik hakkında “Ökümenik” sıfatının kullanıldığı hiçbir toplantıya katılmamalarını istedi. Bunun çok açık anlamı şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti Fener Rum Patrikanesi’nin Ökümenik olduğunu  kabul etmiyor.

Peki nedir bu kabul edilmeyen ökümeniklik? Grekçe “Oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik (oecuménique) sözcüğünün üç anlamı vardır: 1.Evrensel; 2.Bütün kiliseleri içine alan; 3.Evrensel yargılama yetkisi.

Daha kolay anlaşılması için bir örnek vereceğim: Roma’da bulunan Papalık ökümenik bir makamdır ve Katolik Papa’nın ökümenik olduğu Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

Bir kilisenin ökümenik olmasının ilk koşulu, öteki kiliseler tarafından ve aynı mezhebin kiliseleri tarafından öyle kabul edilmesidir. Roma’daki Papa’nın bu sıfatı kabul ediliyor, ama İstanbul Patriği’nin bu sıfatı kullanması  kabul edilmiyor. Ancak, Fener Rum Patrikhanesi’nin  “Primus Inter Pares” (“Eşitler Arasında Birinci”) birinci sıfatı Ortodoks kiliseleri arasında tartışılmamaktadır, ama bunun ökümeniklik ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Hıristiyanlık tarihinde yedi Genel Konsil (Din Bilginleri Kurulu) toplantısı ve kararları çok önemlidir.   

-Birinci İznik Konsili:  325yılında toplanan bu Konsil, Kilise’yi yapılandırmıştır. Buna göre üç ökümenik kilise kabul  edilmiştir: Roma, İskenderiye ve Antakya… Bu üç kilise dışında hiçbir kilise ökümenik sıfatına sahip değildir.

-İkinci  Konsil (Konstantinopolis, 381): Kilise hiyerarşisi içindeRoma’nın önceliği kabul edildi. İkinci sıra İskenderiye’nin elinden alınıp başkent olduğu için Konstantinopolis’e verildi.

MS.395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Konstantinopolis’in Doğu Roma’nın başkenti olması dolayısıyla Konstantinopolis Piskoposluğu öne çıkartıldı. Örneğin,  451 yılında Kadıköy’de toplanan Dördüncü Konsil’dePapalık delegelerinin bulunmadığı altıncı oturumda Konstantinopolis’in ikinciliği onaylandı.

1054 yılında Ortodoks Kilisesi, Roma’dan tamamen ayrıldı. Ama Bizans döneminde Patrikhane’nin ökümenik sıfatı öteki kiliseler tarafından onaylanmadı..

-Osmanlı Devleti, Ortodoks uyruklarını Fener Rum Kilisesi’nin çatısı altında toplayıp “Millet” olarak kabul etti; Fatih Sultan Mehmet, Patrik’e vezir statüsü  ve “Millet Başı” unvanı verdi. Osmanlı, temel politikası gereği, Roma’ya karşı Patrikhane’yi desteklemiştir.

24. Piskopos zamanında İznik’te toplanan Konsil’in Konstantinopolis Piskoposluğu’nu Patriklik’e dönüştürüldüğü biliniyor. Ancak, bunun Ökümenlik’i kapsayıp kapsamadığını Katolik Roma’ya,  Atina ve Kudüs kiliselerinden başka Ökümenik Antakya Süryanî ve Ökümenik İskenderiye kiliselerine,  Habeş, Bulgar, Sırp, Rus, Ermeni ve Nasturî kiliselerine sormak gerekiyor. Büyük bir olasılıkla yanıtları dinsel açıdan olumsuz olacaktır.

Başka bir deyişle, aralarında ABD de olmak üzere herhangi bir dünyevî iktidarın İstanbul Patrikhanesi’ne “Ökümenik” sıfatı verme hakkı yoktur. İsteyen öteki kiliselere sorsun!…

***

Kaynak Yayınları

PATRİKHANE’NİN ÖKÜMENİK OLAMAYIŞININ KANLI TARIHÇESİ (Hürriyet, 2.12.2004)

Düne kadar Fener Patrikhanesi’ne lânet okuyan,  “Türk Ajanı” olarak suçladığı Patrik Bartolomeos’un Ortodoks dünyasının lideri olamayacağını ileri süren  Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Hristodulos, Patrikhanenin ökümenikliğiyle ilgili olarak, “Kendi kendime soruyorum komşularımızın aklı başında mı?” diye soruyor. Eleftrotopia gazetesine göre  Patrikhane’nin ökümenik unvanını  4. Konsil’in 28.maddesine dayanıyor.

Ancak, çok yalan olmasa bile, 28. kanon yürürlükte değil. Biz işin doğru tarihçesini yazalım:

1) Bilindiği gibi MS.325 yılında yapılan 1.İznik Ökümenik Konsili’nde üç apostolik (havariler tarafından kurulmuş) kilisenin (Roma, İskenderiye, Antakya) ökümenik olduğu kabul edilmişti. Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu için Iraklia (Hereclea, Ereğli)  Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir Episkoposluk olarak kaldı.

2)  Bunu göz önünde tutan İmparator, II.Konstantinopolis Konsili’ni (381) topladı. İmparator’un önergesi üzerine Konstantinopolis Piskoposluğu’na Patriklik statüsü verildi. Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından  hain ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı kabul edip onaylamadı.

3) 431’de toplanan Efes Ökümenik Konsili’nde üç ökümenik patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz edildi.

4) Kadıköy (Halkidona) Ökümenik Konsili (451):  İmparatorlukta dinsel güce mutlaka sahip olmak isteyen İmparator Marcian konsile başkanlık etti.  Yeni Roma (Konstantinopolis)’ya Eski Roma’nın ayrıcalıklarını vermek ve ikisini aynı hizaya getirmek için ünlü 28.kanonu Konsil’e sundu.  Kanonun üslubu son derece kapalıdır ve “Ökümenik” sözcüğüne yer verilmemiştir. Bu kanon Konsil’e zorla kabul ettirildi. Böylece Konstantinopolis Patrikliği, metinde açıkca belirtilmese de dolaylı yollardan ökümenik sıfatını almış oluyordu. Ancak Roma delegeleri bütün tehditlere karşın kararı onaylamadılar.

Kararı kuşkusuz Papa Leo da kabul etmedi ve İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup yazarak, “Konsil’de kabul edilen 28.maddenin başta İznik Konsili’nin 6.maddesi  ve Konstatinopolis Konsili’nin 3.maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşürüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceği”ni bildirdi. (Doç.Dr.Mehmet Çelik, “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi, Akademi Kitabevi, İzmir, S.66)

5) Patrikhane’nin Aziz Andreas tarafından kurulduğu  iddiası düzmece bir rüyaya dayandırılan yalandır. Zira Konstantinapolis kilisesi Aziz Andreas’ın ölümünden çok sonra kurulmuştur.

6) İmparatorun kilisenin statüsüne müdahaleleri,  Fener Patrikhanesi’nin ökümenik statü elde etme hırsı  imparatorluğun bütünlüğünü tehlikeye attı. Fener Patrikhanesi’nin dünyevî iktidar tutkusu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da 100 binlerce Hıristiyanın ölümüne yol açtı.

7) 475 yılında tahta geçen İmparator Basilikos İmparatorluğun parçalanmasına ve daha fazla kan dökülmesine engel olmak için 476 yılında Konstantinapolis Konsili’ni topladı. Bu Konsil, aralarında ünlü 28.kanon da olmak üzere Kadıköy Konsili’nin aldığı bütün kararları gayrı meşru ilan etti. Ve bu kararları lânetledi. Fener Patrikhanesi’nin sözde ökümenikliğini iptal eden kararı perçinlemek  için Patrik aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırıldı.

Bu kararın Fener Patrikhanesi ile ilgili olarak Hıristiyan âlemine mesajı şu idi: “Sen bırak ökümenik statüye sahip olmayı, biz seni patrikhane olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, Kutsal Kilise Kanunları gereğince, Efes’e bağlı sıradan bir Episkoposluksun!” (Doç.Dr.Mehmet Çelik, S.77)

8. 508 yılında Konstantinapolis’te toplanan Konsil, Patrikhane’nin ökümeniklik iddialarına bahane olan Kadıköy Konsili’ni  (451) bir kez daha lânetledi. İmparator bu sorunu  kesin bir çözüme kavuşturmak için, Kadıköy Konsili’nin özgün tutanaklarını getirtti. Üç yıl süren inceleme ve tartışmalardan sonra  Kadıköy Konsili’nde alınan kararlar yaktırıldı. Böylece, Patrikhane’nin  ökümenikliğinin sözde kanıtı olan  28.Kanon da yok oldu!…

Fener Rum Patrikhanesi’nin ökümenik olamamasının kanlı öyküsü burada sona ermektedir. Bu konuyu daha iyi kavramak isteyenlere Doç.Dr.Mehmet Çelik’in “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi” adlı kitabını tavsiye ederim. Bu kitaptan ben çok yararlandım. Dr.Çelik’e teşekkür ederim.

Ayrıca, çok merak ediyorum, Patrikhane’nin, aktardığım öyküye karşı bir öyküsü var mı acaba? Bu kanlı öykü “N’olur canım, olursa oluversin!” diyenlere ithaf olunur!

Kaynak Yayınları

***

ÖKÜMENİK(LİK) NEDİR. NE DEĞİLDİR ? (Hürriyet, 3 Ocak 2009)

Cengiz Çandar geçen ay gene  öfkelenmiş, birilerine acımasızca ağzının payını veriyordu :

“Dışişleri Bakanlığı’nın basına yansıdığı kadarıyla ‘Azınlıklar Raporu”nun bazı gülünç değerlendirmeleri dikkatimi çekti. “Türkiye’de 270’in üzerinde gayrımüslim ibadethanesinin bulunduğu, bunlardan 108’inin Rum Ortodoks azınlığa ait olduğu’ kaydedilmiş ve ‘Patrikhane’ye Ekumeniklik verilmesinin söz konusu olamayacağı’ vurgulanarak Patrik Bartholomeos’un yabancı ülkelere yaptığı ziyaretlerde ‘ekumenik’ sıfatının kullanılmasına müdahale edilmediği” belirtilmiş.

Gülünç. Çünkü: Ekumenik sıfatı, Ortodoks Hristiyanlık ile ilgili. Ta 451 yılında Halkedon Konsülü adıyla bugünkü Kadıköy’de toplanan “Hristiyan Din Adamları Zirvesi”nin kararı uyarınca Konstantinopolis (yani bugünkü İstanbul) Kilisesi’nin konumu “Ekumenik” olarak belirlenmiş. Patrikhane’ye Ekumenik sıfatı verip vermemek, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın yetkisinde olmadığı gibi, işi de değil. Fener Patrikhanesi’nin bu sıfatının yaklaşık 1500 yıllık mazisi var. Dolayısıyla, Patrik Bartholomeus’un yurt dışı ziyaretlerinde “Ekumenik” sıfatının kullanılmamasına müdahale edilmemesi de, Dışişleri’nin gösterdiği bir lütuf olamaz.” (Radikal, 14.12.2008)

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Cengiz Çandar’a cevap verir mi vermez mi, verirse nasıl bir cevap verir, bunu ben bilemem. Ancak, İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ökümenik (“ekümenik” demek yanlıştır) olmadığını savunan ben, politik olmayan “Kilise” görüşünü yazacağım. Ancak bu görüşe Fener Rum Patrikhanesi’nin katılmaması çok doğal.

Bu konuda şimdiye kadar epeyce yazı yazdım. Yeterli olacaklarını düşündüğüm için sadece ikisinin adını vereceğim : “Fener Rum Patrikhanesi Neden Ökümenik Değil” (04.12.04); “Patrikhanenin Ökümenik Olamayışının Kanlı Tarihçesi” (12.12.04). Bu iki yazı ve öteki yazılar birçok site tarafından yayınlandığı için internette de bulabilirsiniz.

Grekçe (Helence) “oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik’in üç anlamı vardır : Evrensel; Bütün kiliseleri içine alan; Evrensel yargılama yetkisi.

Cengiz Çandar’ın da dediği gibi bazı kiliselere ökümeniklik sıfatı MS.451 yılında  Kadıköy Konsili’nde verilmiştir, ancak bu kiliseler arasında  İstanbul Patrikhanesi’nin adı bulunmamaktadır. Kadıköy Konsulü’nde üç kilisenin ökümenik olduğu kabul edildi : Roma, İskenderiye, Antakya. Bu üç kilise İsa’nın üç havarisi tarafından kurulduğu için ökümeniktir. Demek ki ökümenik olmak için ilk koşul bir havari (apostol) tarafından kurulmuş olmak. Havariler tarafından kurulan kiliseye “Apostolik Kilise” de denir.

Fener Patrikhanesi, Aziz Andreas’ın isim günü olan 30 Kasım’ı kuruluş günü olarak kutlamaktadır ama bu sonradan icat edilmiş bir şey.

Daha sonra Batı Roma’nın zayıflaması, Doğu Roma’nın (Bizans’ın) güçlenmesi nedeniyle İstanbul Patrikhanesi ökümenik sıfatına el koyup kullanmaya başlamış ise de bu durum Roma (Papalık) tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Bu red Roma’yla sınırlı değil. Kudüs gibi geleneksel, Atina ve Moskova gibi bölgesel kiliseler tarafından da kabul edilmemektedir. İstanbul’un ökümenikliği Kilise tarafından kabul edilmezken, ABD Senatosu bir madalyon bastırıp üzerine ökümenik  sıfatını yazmıştır.  Evrensel kiliselerin kabul etmediği ökümenik sıfatını Türkiye Cumhuriyeti neden kabul etsin ?

üç YENİ KİTAP

Değerli okurlar, bu yıl (2019) yayımlanan üç kitabımı tanıtacağım bugün: Biri şiir, ikisi siyasal ve yazınsal deneme kitabı. Üç kitabı da şu ortak sunuyla tanıtmak istiyorum.

***

Immanuel Kant’ın tanımıyla aydınlanma:  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayış insan kendi suçudur: Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

***

Atatürk, Kant’an aldığı ilhamla “En hakiki mürşit ilimdir!” demişti. İslamcılar dağa-taşa, otomobillerinin arka camına “Tek mürşit İslamdır!” diye yazan Cumhuriyet ve laiklık düşmanı İslamcı dinciler  akıl ve bilimi kabul etmezler ama siyaset gerektirdiği zaman akla, üstelilk Ortak Akıl’a sığınırlar:  [«İlk kez Parti’nin kuruluş basın toplantısında “Kollektif Akıl”dan söz etmişti R.T.Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“Ak Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse…”

R.T.Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil…Az önce de söyledim. Biz bir kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız… Bu konu gündeme gelirse, oturup, kendi aramızda konuşuruz…Bu konuda konuşmak için çok erken”

R.T.Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir…Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” »  [i]  

Şaşırtıcı değil mi?  R.T. Erdoğan, insanların aklını bir lidere teslim ettiği “Tek Adam” (Başyücelik) rejimini taa 2001 yılında tanımlıyor.

Özdemir İnce

8 Haziran 2019

***

Tekin Yayınevi, Nisan 2019

ORTAK AKILSIZLIK HALLERİ’NE ÖNSÖZ

“Başyücelik Devleti”ne [ii]  “Ortak Akıl Devleti” de denilebilir. Bu  nedenle “Başyücelik Devleti”nin devamı olan elinizdeki kitaba “Ortak Akıl Devleti” adını vermeyi düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Çünkü “Ortak Akıl” düşkünü piyasa bu kirli ve derin bir devleti filozof, erdemli ve çok temiz devlet sanabilirdi. Derken,  “Ortak Akıl”ı akılsızlık olarak tanımladığım  aklıma geldi. Bunun üzerine kitabın adını Ortak Akılsızlık Halleri  koydum. Siz, bu adı,  Ortak Akılsızlık Devleti’nin Halleri  olarak da düşünebilirsiz. Başyücelik Devleti’nde olduğu gibi Ortak Akılsızlık Halleri’nin de konusu : Kişiselleşmiş İktidar ve Kişisel İktidar.

TBMM’nin 2018 güz dönemi  açılış  toplantısında  konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in üzerindeki bütün vesayetleri kaldırdıklarını söylüyor ve kendi Başyücelik vesayet rejiminin  gururuyla dünyaya meydan okuyordu. Vesayetler kalkmaz,  her rejimin, her düzenin kendi vesayeti vardır. Günümüz Türkiyesi tek bir insanın vesayeti altındadır ki eskiden bu rejime “Mutlakiyet” denirdi.

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı kimliğiyle TBMM’de konuşuyor: «Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.» [iii]

Demokratik Cumhuriyet hiç kuşkusuz  bir “vesayet rejimi”dir. Bizzat Anayasa, Parlamento, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı bu vesayetin anayasal organlarıdır. Erdoğan özellikle 2007’den itibaren, Cumhuriyet’in güvenceleri olan  bu vesayet öğelerine karşı savaş açtı. TBMM, Kuvvetler Ayrılığı Rejimi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı toplamı,  R.T.Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, millî iradenin önündeki engeller olmayıp millî iradenin bizzat kendisidir. Kendisi idi!

«Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı» olması rejimin artık  demokrasiden koptuğu  anlamına gelir. Artık “Kişiselleşmiş İktidar” ile “Kişisel İktidar” söz konusudur. Bu iki rejim türünün tanımını Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku adlı kitabından okuyalım:

Kişiselleşmiş İktidar: Kişiselleşmiş iktidar, anayasal düzen içinde, hükümet faaliyetlerinin bireyselleşmesidir. Gerçi, anayasal düzende, tüm yetkiler belli bir kişi, ya da makama tanınmamış olabilir ama, yetkileri kullananın kişiliğinden kaynaklanan nitelikler, kendisine ayrı bir güç kazandırabilmektedir. Başka anlatımla, anayasal düzen içinde, iktidarı kullanma yetkisine sahip olan kadronun lideri, kişisel prestiji ile, iktidarın objektif kullanılışına sübjektif bir unsur katmaktadır. [iv] 

R.T.Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki yönetim tarzı kısmen kişiselleşmiş iktidar sınıfına girer. 2007’den itibaren başbakanlığı ve başbakanlı cumhurbaşkanlığı yıllarını tam anlamıyla kişiselleşmiş iktidar saymak zorundayız.

Kişisel İktidar: Kişisel iktidarda. tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukukî metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yönlendırılmesı bir kişinin iradesine, ya da kaprislerine bağlıdır. [v] 

Cumhurbaşkanı’nın “Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır” ifadesi, hiç kuşkusuz,  kişisel iktidarın bütün dünyaya ilanı sayılabilir.

Kişisel iktidar kurmak isteyen her “otorite heveslisi”; Anayasa’ya, parlamenter  rejime (TBMM) , kuvvetler ayrılığı düzenine, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a ve Yargı’ya karşı savaş açar. Nitekim AKP ve Erdoğan iktidara geldikleri ilk günden bu yana, bu evrensel demokratik vesayete karşı cihat savaşı yapmakta. Son olarak, ayaklar altında çiğnenen Laiklik ilkesinin [vi], AKP belediyelerinin yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkartan Sayıştay’ın  ve Andımız’ı savunan Danıştay üyelerinin başlarına geleni hatırlayınız.

Doğrudur: Cumhurbaşkanı’nın TBMM karşısında söylediği gibi: «Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır.» Yani: Anayasa, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay  “sizlere ömür!” olmuştur.

İnsan ve özgürlükler düşmanı, insanı ve özgürlükleri ezen böylesine bir rejim, ancak, ortak akılsızlığın ürünü olabilir.

Özdemir İnce

10 Kasım 2018

***

EKSİK PARÇA YAYINLARI, Mart 2019

SONUN SONU ÜZERİNE [vii]  

Gazete yazarlığı hayatımda (ki 30 yılı bulur) başta AKP olmak üzere siyasal partileri çok eleştirdim ama hiçbir partinin içişlerine karışmadım. “Şunu başkanlıktan atın, bunu başkan yapın!” demedim. Şimdi de demiyorum, çünkü gazeteci ancak tasvir eder ve yorumlar. Şimdi bakıyorum da kimi gazete yazıcısı, Muharrem İnce’ye “Sen parti kurmalısın arkadaş!” diyor, kimisi ise  Kemal Kılıçdaroğlu’nun adının önüne anlaşılmaz sıfatlar oturtarak  parti başkanlığından indiriyor.

Buna en kibarından “mesleki yozlaşma, mesleki deformasyon” denir ki tükenmişlik alametidir. Ayıptır! Fahişenin müşteriden para almaması da mesleki deformasyondur! Biline!

Amip tabiatlı Ahmet Hakan da “Neden Muharrem İnce’inin ayrı parti kurması şart?” diye remil atıyor! Bre akılsız imam! Muharrem İnce, kurarsa, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı değıl CHP’ye karşı  parti kuracak… CHP’nin tabelasını bile kimse yenemez!

Bir araştırma göre AKP’ye gönül verenler, evlilik programlarını, dizileri seyrediyormuş ama tartışma programlarını, belgeselleri adam yerine almıyormuş. Bu nedenle AKP’ye oy veriyormuş. Hadi be! Araştırma yapacaksan seçmenin gelir kaynak ve biçimlerine göre yapacaksın. Örneğin, mesleksizler, yoksullar neden kendilerini savunmayan, her seçimde kendilerini “kazıklayan” (?) AKP’ye oy veriyorlar. Acaba kazıklanıyorlar mı? Böyle bir düşünce, saplantı ve algıları var mı? Yoksa sarsılmaz bir inanç mı söz konusu? Benim  bu tür yazılarımdan birinden alıntı yapacağım.

Yazının adı : SADAKA EKONOMİSİ AHLAK BOZAR ( Hürriyet, 16 ARALIK 2008).

[Belki inanmayacaksınız ama “Sadaka ekonomisi” deyişinin patenti ekonomistlere değil bana ait.  Gerçi basında  “mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” hesabı yapılmıyor, referans ve göndermeler pek dikkate alınmıyor ama, izin verirseniz, gazete yazıcılığı hayatımda bir kez de ben  biraz kasılayım.

Hürriyet gazetesi Ekonomi Servisi Müdürü Vahap Munyar’a aşağıdaki haber metni dolayısıyla şükran duymam gerekiyor, ki şükran duyuyorum. Yıllardır ileri sürdüğüm bir öngörüyü belge ile kanıtladığı için kendisine teşekkür ederim. Vahap Munyar’ı Birlikte okuyalım (Hürriyet, 05.12.08) :

“Türkiye  Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) çatısı altındaki Anadolu’daki odalardan birinin başkanı, fabrikasına geçici işçiler aldı. Aldığı işçiler geçici de olsa onlardan evraklarını istedi. Kısa sürede sigortalarını yaptırdı. Bir süre sonra geçici işçiler fabrika sahibinin kapısına dayandı:

-Patron bizi neden sigortalı yaptın ?

-Yanlış bir durum mu var ?

-Bizi sigortalı yaptın, ekmeğimizi elimizden aldın.

-Nasıl yani ?

-Elimizde yeşil kart vardı. Ayrıca kömürümüz, gıdamız bedava geliyordu. ‘Yoksul maaşı’ bile aldığımız oluyordu. Sen bizi sigortalı yaptın, hepsi elimizden gitti.

-Ama bakın asgari de olsa artık bir maaşınız var, ayrıca Sosyal Sigorta güvenceniz var…

-Biz anlamayız, derhal kadrodan çıkmak istiyoruz…”]

Benim “sadakacı, tufeyli, asalak, sülük, yoz” adlarını verdiğim bu mesleksiz, lümpen yığışımı nüfusunun  kaç kişi, kaç milyon aile ve kişi olduğunu bilmezseniz “seçimler hakkında” sadece gevezelik edersiniz. Şimdi resmi kaynaklardan bir alıntı yapacağım:

[Devlet 2015’te 15 milyon kişinin yardımına koştu:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor.

2015’te devlet tarafından 3 milyon 18 bin aileye düzenli veya geçici yardımlar yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre bunların 1 milyon 93 bini düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardımlarla ulaşıldığı anlamına geliyor. 2015’te sosyal yardım ve destekler içerisinde en büyük kalemlerden birini 508 bin kişiye verilen 4.3 milyar liralık evde bakım yardımı oluşturdu. Devletin üstlendiği 6.4 milyar liralık Genel Sağlık Sigortası primleri de dikkate alındığında 2015’teki toplam destek 25 milyar liraya ulaştı. Yardım yapılan kişi sayısının tespitinde GSS primi ödemeyenlerin aynı zamanda diğer yardımları da aldığını, dolayısıyla aynı ailelelerin birden fazla destek aldığını dikkate almak gerekiyor. Sosyal yardımlar temel ihtiyacını karşılayamadığı için yaşamını sürdürmekte zorlanan kişi ve ailelere karşılıksız sağlanan ayni ve nakdi destekleri kapsıyor:

1-2015’TE 2.1 MİLYON AİLE YAKACAK DESTEĞİ ALDI:

2-EĞİTİM YARDIMI: 2 MİLYON ÖĞRENCİ:

Yoksul çocukların okula gönderilmesi için Şartlı Nakit Transferi kapsamında ilköğretimdeki erkek öğrenci için aylık 35 TL, kız öğrenci için 40 TL ödeniyor. Ortaöğretimde bu rakamlar sırasıyla 50 ve 60 TL uygulanıyor. 2015’te 2 milyon 18 bin öğrenci için 664 milyon TL ödendi. 2003’ten beri yapılan ödemeler 4.3 milyar liraya ulaştı.

Eğitim materyali: Yoksul çocukların kırtasiye, önlük, ayakkabı gibi okul ihtiyaçları için 2003- 2015 yıllarında 880 milyon lira tutarında yardım gerçekleştirildi.

Öğle yemeği: Yoksul öğrencilere 2003’ten beri öğle yemeği veriliyor. 2015 maliyeti 460 milyon lirayı buldu. 2015’teki ders kitabı desteği ise 240 milyon lira.

3-GIDA VE GİYİM YARDIMI: 681 BİN HANE:

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için her yıl Kurban Bayramı ve Ramazan ayında Sosyal Yardımlaşma Vakıfları aracılığıyla yardım yapılıyor.

4-2015’te 681 bin 364 haneye 251 milyon lira gıda ve giyecek yardımı yapıldı

5-BARINMA YARDIMLARI: 22 BİN HANE:

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan vatandaşlara evlerinin bakım-onarımı, ev eşyası alımı ve kira için ayni ve nakdi yardım yapılıyor. 2015’te 22 bin 98 haneye 79 milyon lira barınma yardımı gerçekleştirildi.

6-SOSYAL KONUT: 29 BİN KONUT:

Sosyal güvencesi olmayan fakir vatandaşlara, geri ödemeli 45 metrekare (1+1) ve 65 metrekarelik (2+1) sosyal konut yapılıyor. Yoksullara sosyal konut projeleri için 2015’te Toplu Konut İdaresi’ne 210 milyon lira aktarıldı. Konutlar 22.5 yıl (270 ay) vadeli satılıyor. 29 bin 271 konutun teslimi gerçekleştirildi.

7-YAKACAK YARDIMI: 2.1 MİLYON AİLE:

İhtiyaç sahibi ailelere 2003 yılından beri her yıl en az 500 kilogram kömür dağıtılıyor. 2015’te 2 milyon 139 bin aileye 2 milyon 609 bin ton kömür dağıtıldı

8-EŞİ ÖLEN KADINLAR: 300 BİN KADIN:

2012 yılının şubat ayından bu yana, muhtaç durumdaki eşi ölmüş kadınlara aylık 250 TL yardım yapılıyor. 2015’te 300 bin 422 kadına 820.5 milyon TL ödendi

9-ASKER AİLESİ: 3 YILDA 214 BİN:

Askerin sosyal güvenceden yoksun ve ihtiyaç sahibi ailelerine aylık 250 lira ödeniyor. 2013’te başlayan uygulama kapsamında son üç yılda 214 bin 793 asker ailesine 463 milyon lira yardım yapıldı.

10-YOKSUL ASKER ÇOCUĞU: 3.803 ÇOCUK:

Muhtaç askerlerin 18 yaşından küçük çocuğuna ayda 100 TL veriliyor. 2015’te haktan yararlanan 3 bin 803 asker çocuğuna 2.3 milyon lira ödendi

11-ÖKSÜZ VE YETİM YARDIMI: 35 BİN ÇOCUK:

Annesi veya babası vefat etmiş, 18 yaşından küçük çocuklardan muhtaç olana aylık 100 TL ödeniyor. 2015’te 35 bin 401 çocuk 22.8 milyon lira aldı.

12-ŞARTLI SAĞLIK YARDIMI: 1 MİLYON ÇOCUK / 202 BİN KADIN:

Yoksul ailelerin çocuklarını düzenli aşılatması ve kontrolü için yardımlar var. Çocuk için aylık 35 TL, hastanede doğum için 75 TL, gebelik dönemi için 35 TL ödeniyor. 2015’te 1 milyon 67 bin çocuk için 344 milyon lira ve 202 bin kadın için 19 milyon lira ödendi.

13-YAŞLI VE ENGELLI AYLIĞI: 1.3 MİLYON YAŞLI:

Yoksul yaşlı ve engelliler ile silikozis hastalarına aylık ödeniyor. Bu kapsamda 2015’te 1 milyon 302 bin kişiye 4 milyar 130 milyon lira ödeme gerçekleştirildi

14-EVDE BAKIM YARDIMI: 508 BİN KİŞİ:

Bakıma ihtiyacı olan yoksul durumdaki engellilere evde bakımları için ayda 887 TL yardım yapılıyor. 2015’te bu yardımdan 508 bin kişi yararlandı. Yıllık ödeme tutarı ise 4 milyar 378 milyon lira oldu.

15-İSTİHDAM YARDIMLARI: 1.584 KİŞİ:

İş görüşmesinde sağlık raporu, fotoğraf gibi giderler için yılda 3 defaya kadar 40-100 TL yardım var. İşe yerleştirilirse bir defaya mahsus brüt asgari ücretin üçte biri kadar para ödeniyor. 2015’te 715 kişiye işe başlama, 869 kişiye de işe yönlendirme yardımı yapıldı.

16-KIRSAL ALANDA SOSYAL DESTEK:

Köylüye süt sığırı, damızlık koyun ve seracılık yardımı yapılıyor. Bu kapsamda yardım, 2015’te 2.3 milyon lira tuttu. Ancak 2004’ten bu yana 1 milyar 83 milyon lira yardım gerçekleşti.

17-SOSYAL HİZMET PROJELERİ:

Engellilere yönelik projeler, sokak çocuklarının rehabilitasyonu, yoksul kadınlara yönelik kurslar bu kapsama giriyor. 2007- 2015 yıllarında bu projelere 584 milyon lira aktarıldı.]

Devlet kaynaklarının verdiği bilgiye göre: Devlet, 17 kalemde 20 milyon insana yardım yapıyor. Yardım alanlar kaçak işçi olarak çalışıp ayrıca para kazanıyor. Bu asalak, sadakacı, amorf yığışım, böylece,  ev yaptırıyor, araba alıyor ve gül gibi geçiniyor. Kendisine bu yaşam ortamını sunan  AKP’den başka bir partiye neden oy versin ? Demek ki AKP’nin çantada keklik 25-30 milyonluk avantacı asalak kitleden 12-15 milyon dolaylarında oyu var.

24 Aralık seçimlerinde AKP 21 milyon 335, 581 oy almış; CHP ise 11 milyon 348,878 oy almış.

Geçirimsiz (imperméable) avantacıların oyunu AKP’den çıkartın  seçimi CHP kazanır.

Seçimin düğümü burada! Ama nasıl çıkartacaksın?

Bir de 22.06.2017 tarihli BirGün gazetesinden alıntı yapacağım:

[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı veriler, Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını ortaya koydu. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında 10 milyon 610 bin kişiye sosyal yardım yapıldı. Toplam yardım miktarı ise 32 milyar 7 milyon TL’yi buldu.

Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bilgi edinme talebi doğrultusunda sosyal yardımlara ilişkin soruları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yanıtlandı.

Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılında 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye sosyal yardım yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla yapılan sosyal yardımlar 22 milyar 499 milyon TL tutarında iken sosyal yardım veren diğer kurumların yardım miktarı ile birlikte toplam sosyal yardım tutarı 32 milyar 7 milyon 123 bin TL olarak gerçekleşti.

Sosyal yardımlardan en çok pay alan ilk üç şehir İstanbul, Şanlıurfa ve Diyarbakır olurken yardımlardan en az pay alan iller Bayburt, Bilecik ve Karabük oldu. En çok ve en az pay alan illerin aldığı yardım miktarları şöyle:

En çok pay alan ilk 3 il:

1-İstanbul 1 Milyar 609 milyon TL., 203 bin 866 aile, 618 bin 611 kişi.

2-Şanlıurfa 1 milyar 46 milyon TL., 155 bin 930 aile, 618 bin 309 kişi.

3-Diyarbakır 1 milyar 4 milyon TL., 136 bin 191 aile, 510 bin 728 kişi.

En az pay alan ilk 3 il:

1-Bayburt 27 milyon 288 bin TL., 4 bin 380 aile, 15 bin 32 kişi.

2-Bilecek 33 milyon 320 bin Tl., 4 bin 376 aile, 10 bin 5 kişi.

3-Karabük 43 milyon 18 bin TL., 6 bin 967 aile, 20 bin 220 kişi.

8 KİŞİDEN BİRİ SOSYAL YARDIMA MUHTAÇ’

Bakanlığın açıkladığı verileri değerlendiren Nazlıaka, bu rakamlara göre Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardıma muhtaç olduğunu ifade ederek “Söz konusu veriler AKP hükümetlerinin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli tablonun, derinleşen yoksulluğun ve kronikleşen işsizliğin resmidir” dedi.

Sosyal yardımların, sosyal devlet anlayışının da temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayan Nazlıaka şunları söyledi: “Sosyal yardımların artmasının bir yönüyle sosyal devletin varlığını ifade etse de diğer yönüyle artan yoksulluğu göstermektedir. Sosyal yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısının azalması demek işsizliğin azalması, gelir dağılımının düzelmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması demektir. Hiç şüphesiz yoksulluk, toplumsal gelişmenin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir. AKP hükümetleri ile birlikte artan sosyal yardımlar; hükümetin, üretim, istihdam, göç, mülteci politikalarını yeniden ve ivedilikle gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece yoksulluğu yönetmeyi amaçlayan sosyal yardımlar sürdürülebilir değildir, uzun vadede yoksulluğa çözüm üretilmediği de ortadadır.”

‘YOKSULLUK SADECE SOSYAL YARDIMLA ÇÖZÜLEMEZ’

Türkiye’de yardımların suiistimal edildiği konusunda ciddi kuşkular olduğunu ifade eden Nazlıaka, yoksulluğun sadece sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini, istihdam yaratıcı politikalar izlenmesi gerektiğini ifade ederek “Bu veriler AKP’nin tarımda, hayvancılıkta, sanayide, turizmde, istihdamda 15 yıllık karnesidir. Görünen o ki çağ atladığını savunan iktidar bırakınız çağ atlamayı; bir alt sınıfa düşmüştür. AKP Türkiye’sinde yoksulluk derinleşmiş, sadaka kültürü yaratılmak için çaba sarf edilmiştir. Ancak yapılması gereken yoksulluğu ‘iyileştirmek’ değil; bir rant alanı haline gelen bu kültürü ortadan kaldırmak; gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmaktır” dedi.]

Yoksulluk kuşkusuz sosyal yardımlarla önlenemez. Ama ve acaba AKP söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyor mu yoksa koşulsuz iktidar dayanağı saydığı bu yığışımın yoksulluk ve yoksunluğunu müzminleştirerek ebedileştirmek mi istiyor? Hiç kuşkunuz olmasın bunu istiyor.  Oy deposu yığışım da iş değil avanta istiyor. Bu böyle biline! Muharrem İnce ve CHP sağlıklı düşündüğü için, yoksulun, işsizin, muhtacın kekli ve çorbalı kıraathaneyi değil de çalışacağı fabrikayı seçeceğini sanıyordu…

Bakın, bu konuda, kilitli akılları, çapaklı gözleri açmak için, 18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde ne yazmışım:

[SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında, Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında, tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşlarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

Adam  “Ekmek elden su gölden çimelim avrat  çimelim!” diyor. Yani “Bol bol sevişip, güsul abdestli yıkanalım” demeye getiriyor. Sen de adama “Çalış!” diyorsun!

Bir başka kötü slogan: “Çocuklar kreşe anneler işe!” Çocuğunu kreşe bırakıp işe gitmek isteyecek kadın %10’u bile bulmaz. Fantezidir!

1965 seçimlerinde Aydın’a gelen TİP lideri “Büyük” Mehmet Ali Aybar, birlikte yemek yerken, aralarında benim de bulunduğum birkaç gence şöyle demişti: “Çocuklar ben görmeyeceğim, siz de görmeyeceksiniz, çocuklarınız da, ama belki torunlarınız…”

Şimdi  aynı cümleyi ben tekrarlıyorum.

***

GENÇLER İÇİN 50 TURFANDA MİİR

VE YAYINLARI, Şubat 2019

Tuhaf bir kitap! İçerik ve biçim olarak “şiir”in son sınırında “klasik şiir”in bittiği yerde başlıyor. Belki de son şiir kitabım. Bundan sonra şiir (miir) yazar mıyım, yazabilir miyim ? Bilmiyorum ! Tadına bakın!


[i] Hürriyet Pazar, 16 Eylül 2001, “AK Parti’nin Kollektif  Aklı”.

[ii] Özdemir İnce, Başyücelik Devleti, Tekin Yayınları, 2018

[iii] Cumhuriyet Gazetesi,  Cumhuriyet, 2 Ekim 2018

[iv] Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku , Beta Yayınevi, 2016, 20.Basım, s.431

[v] Age. S.431

[vi] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 2 ve 4.

[vii] Site, 16 Temmuz 2018

BİR ÜST KİMLİK OLARAK İSLAM

Yanlış  ki ne yanlış! Kim ki İslam’ı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, Türk ulusunun üst kimliği yapar, İslam’ı tartışma konusu yapmıştır. İşte o zaman İslam da tartışılır. Çünkü yeryüzüne inen, dünya işlerine karışan kutsal, kutsallığını yitirir. Türk’ün üst kimliği haline getirilen İslam da din olmaktan çıkar. Bu böyle biline!

Ama Başbakan R.T. Erdoğan bilmiyor bunu! Zamanında Turgut Özal da bilmiyordu: “Ulus devlet olmayı başaramadık. Kabul edelim ki hakikat bu. O zaman Türkiye’yi bütün halinde tutmak için Müslümanlık elimizdeki tek referans” (Güneri Civaoğlu, Milliyet, 8.12.05) diyordu. Güneri Civaoğlu, bu sözlerin üzerinden bir süre geçtikten sonra, Özal’ın “Federalizmi de konuşmalıyız” diyerek nabız yokladığını anımsatıyor.

Atatürk’ün Söylevi’ni ancak cumhurbaşkanı olunca okuyan Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde somut ulusal devletin farkında olamaması, ulusal birliği değerlendirememesi ancak onun Cumhuriyeti kavrayamamış bir ehl-i tarikat olmasına bağlanabilir.

Şimdi sıra R.T. Erdoğan’da. Yeni Zellanda’dan Türkiye’ye sesleniyor: “Bizdeki etnik unsurları birbirine din bağı bağlar!” diyor.

Bir İslamcı gazete fırsat bu fırsat deyip atmış manşeti: “Üst kimlik İslam.” (8.12.05)

Hemen hatırlatalım: Alt/üst kimlik formüllerinin Türkiye için geçerli olmadığını bir yana bırakalım, Anayasa’ya ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine aykırı bir üst kimlik olmaz.

Geçmişte ve günümüzde dinin hiçbir ülkede yapıştırıcı çimento (!) olmadığını kısaca anımsayalım: Müslüman Arnavutlar Osmanlı’ya neden isyan etti, Necip Arap kavmi neden Osmanlı’ya ihanet etti, günümüz Arapları neden bir millet olamıyor? Irak ile İran neden savaştılar, günümüz Irak’ında Müslüman Kürtler Müslüman Araplara neden ihanet ediyorlar? Sünniler ile Şiiler neden ayrı duruyor? İki dünya savaşında, daha sonra İspanya’da, Yugoslavya’da, İrlanda’da Hıristiyanlar neden birbirlerini boğazladılar?

Başbakan İslam’ı çaresizlikten üst kimlik olarak önermiyor, kafasındaki gizli program gereği tek çare olarak öne sürüyor.

Din nasıl demokrasi için referans olamazsa, demokrasi de din için referans olamaz. Bu yasak ilişki yürürlüğe konulduğu zaman bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerine fitne virüsü bulaşır.

Çağdaş devletin temellerini atan demokrasinin ne Tanrısı ne de dini vardır. Demokrasi, Tanrı ve din karşısında günahkârdır, çünkü sürünün çobanlığını Tanrı’nın ve Kilise’nin elinden almıştır. Demokrasi, Tanrı ile bağlarını koparmış bir devlet ve toplumsal örgütlenme biçimidir. Öyle olmasaydı, insanoğlu bizzat kendisi ya da temsilcileri ile yasa koyucu yetkisini kullanmazdı, kullanamazdı. Bu nedenle bile olsa demokrasilerde Tanrı ve din toplumsal kimliğin belirleyicisi olamaz. Bu tavır ne Tanrı’nın ne de dinin reddi anlamına gelir. Ama demokrasi tarihi Avrupa’da bu ‘çobanlık’ hakkı mücadelesinin tarihidir.

İslam dininin egemen olduğu ülkelerde de ‘demokratik irade’nin kazandığı mücadelenin sonuçları geçerlidir. Bu sonuçlan kabul etmezseniz demokrasinin kapısından geçemezsiniz. Arap ülkeleri işte bu nedenle çağının çağdaşı olamıyor. Irak direniş hareketi genel seçimi İslam’a aykırı buluyor. Ama bizim ehl-i tarikat Başbakanımız aksini düşünüyor.

(Hürriyet, 14.12.2005)

5 MAYIS 1984 AYDINLAR DİLEKÇESİ

Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı 5 Mayıs 1984’te Cumhurbaşkanlığı ve Meclis Başkanlığı’na sunulan “Aydınlar Dilekçesi”nde, aydınlar insan hakları için demokratik taleplerini sıraladı.

Sunuş kısmıyla birlikte 6 sayfa olan dilekçe şöyle:

Türkiye, henüz atlatamadığı en ağır bunalımlarından birini yaşamaktadır. Kuşkusuz, bu büyük bunalımdan toplumumuzun bütün kesimleri, katmanları ve görevlileri ortaklaşa sorumludur. Biz Türk aydınları, eksiklerimizin ve sorumluluğumuzun öneminin ve önceliğinin bilincindeyiz. Bu bilinç, bize toplumumuzun sağlıklı ve güvenli bir düzene geçişiyle ilgili görüşlerimizi açıklama görev ve hakkını vermektedir.

Varolan düzenlemeler ve 2969 sayılı yasanın suç saymadığı çerçeve içinde görüşlerimizi açıklamayı gerekli görüyoruz. Bizler bu sınırlamaları benimsememekle birlikte, bu çerçeve içinde hareket etme durumundayız.

Bizler toplumumuzun akılcı yöntemler kullanarak aydınlık bir geleceğe ulaşacağına coşkuyla inanıyoruz. Bu inançla ve ortaklaşa sorumluluğumuzu üstlenip, kaynağını Anayasa’da bulan dilekçe hakkımızı kullanarak, kamu ile ilgili gözlem, düşünce ve istemlerimizi devletin en yüksek katlarına saygıyla sunuyoruz.

Aşağıda İmzası Bulunanların Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemleri

Demokrasi, kurumları ve ilkeleriyle yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.

Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerinin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız. Halkımız, çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz. Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal varolmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bunun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesini ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim biçimlerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının çağdaş demokrasi anlayışıyla bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması, ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen olan anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı, hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencenin yargısız, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve suçlama ile birlikte başlamalıdır. Her türlü soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık mahkûm oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payının olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için, kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık olması gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasal partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerinin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasal partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerini korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni öneriler kamuya özgürce sunulabilmelidir. Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın en koşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerili ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar. Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkâr etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar da doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

Bu dilekçe, ilgili makama, Avrupa Konseyi’nin Türkiye’deki demokrasi ve insana haklarına ilişkin kararından sonra sunulacaktır. Bunun nedeni, bu dilekçenin verilmesinin çeşitli çevrelerce bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlanmasını veya kötüye kullanılmasını önlemektir.

Bu dilekçe 1300 aydın tarafından imzalanmış olup imzalı kopyalar Ankara, Altındağ 1. Noteri’ne emanet olarak teslim edilmiştir. (ÖG/BB)

Aydınlar Dilekçesi Tam Metni

1300 imzalı Aydınlar Dilekçesinde demokratik düzen için talepler sıralanıyor, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapılıyor.

Ankara – BİA Haber Merkezi

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Bu yazıyı Sartre’ın ölüm günü olan 15 Nisan’da siteye koymayı düşünüyordum. Erteletmeyi beceremezsem, bugün, 13 Nisan’da girecek. Sartre’ın öldüğü 15 Nisan 1980 günü Doğu Berlin’den Paris’e gelmiştim. Birkaç gün kalıp Televizyon Filmleri Pazarı için Cannes’a gidecektim. Bunlar oldu. Daha nice şeyler oldu hayatımızda. Aradan 40 yıl geçmiş. O günlerden Cannes’da yağan müthiş yağmurları ve yazdığım birkaç şiiri hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra Demir Özlü, karısı Ulla ile gelecek Stockholm’dan. Auberge de Venice’de yemek yiyeceğiz. 1920’lerde 30’larda Yitik Kuşağın yuvası Dingo Bar’ı idi bu yer.

İktidarı bırakmama talimleri yapan AKP ve Başyüce’yi tiksintiyle ve acıyla izliyorum buradan. Elbette izlemekle kalmayıp hesaplaşacağım.

Özdemir İnce

**************************

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Cumhuriyet gazetesinde “Sartre ve Biz”[i] başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, bu yazıyı yazmam bir zorunluluk oldu. Şu yaşadığımız günlerde neden Jean-Paul Sartre’a bir yazın ve düşünce pusulası olarak gereksinim duydum? Aslına bakarsanız, Sartre’a her zaman gereksinim duydum. İzinden gittim. Yalnızca şiirlerimi, denemelerimi değil gazete yazılarımı da kendime sorduğum  şu “Sartre olsa nasıl yazardı?” sorusunu omuzlarımda taşıyarak yazdım. Çevirilerimi bile aynı kaygıyı duyumsayarak yaptım. Varoluşculuk, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, kimilerini sandığı gibi bir berduşluk, serserilik, bohem yaşam yöntemi ve tarzı değildir, aksine tam anlamıyla bir sorumluluk felsefesidir: İnsan herkesten, her şeyden sorumludur.[ii] Özgür iradesiyle belli bir sava, düşünceye, ideale bağlanan yazar da “güdülen yazar” değildir. “Savgüden” (angaje; engagé) bir yazarı hiçbir kimse,(içinde yer alsa da)  hiçbir siyasal örgüt güdemez.

Bizim kuşak Sartre ile 1950’lerin ortasında tanıştı. Bu tanışıklığı belgelemek için İstanbul’daki kitaplığımda bulunan Sartre ve varoluşculukla ilgili kitapları bulup indirdim. Altı çizilmiş satırlar, sayfa kenarlarına yazılmış notlar, yıllar sonra buluşan iki sevgilinin gençliğini, geçmişini hatırlatıyordu. Sartre’ın Türkçe yayınlanan ilk kitabı Gizli Oturum’dan [iii] iki adet vardı kitaplıkta: Birini Nihat Ziyalan Eylül 1955’te bana armağan etmiş. Nihat 17-18 yaşında, ben 18-19 yaşımda. İkinci kitabı ben 3 Mayıs 1958 günü, Sartre’ı İngilizceden okuması dileğiyle Ülker Müdüroğlu’na armağan etmişim.Ülker o sırada 19-20 yaşında. Ülker yoldaşla üç yıl sonra evlendik.

Gizli Oturum’da Oktay Akbal’ın önsözü ile Oğuz Peltek’in Varoluşculuk Hümanizmadır [iv] adlı küçük kitaptan yaptığı özet çeviri çok önemlidir. Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün (Güney) ve ben taa 1955’te, Başyüce Hazretlerinin buyurduğu gibi “Tek Parti Diktatoryası”nın (!) kurduğu devlet yayınevi (MEB Yayınları) sayesinde, Mersin ve Adana’da Sartre ve Varoluşculuk konuşuyoruz. Şu feleğin işine bak!  1920’lerde canlanarak kök salan Türkiye aydınlanması,  karşı devrimci Demokrat Parti’nin iktidarına (1950) karşın devam etmekte. Edebiyat, şiir, resim, sinema, müzik, tiyatro alanlarında aydınlanma patlamaları… Yaşayan bilir. Kitaplığımdaki, konuyla ilgili  en eski kitaplardan biri Jochaim Ritter’in Varoluş Felsefesi .[v]

Bizde İkinci Dünya Savaşı sonrası demokratik muhalefet hareketleri kımıldamaya başlarken,  Fransa ve dünyada 1945 güzünden itibaren Jean-Paul Sartre moda olmaya başlar. Varoluşçuluk artık heryerdedir. Sartre Çağı başlamıştır. Saint-Germain-des-Prés’nin, kahvelerin, “Cave”ların [vi]  ve cazın şanlı dönemi başlamıştır.Varoluşculuk üzerine konferanslar birbirini izler. Bunlardan en ünlüsü  de Maintenant (Şimdi) adlı “Club”te verilen ve L’existantialisme est un humanisme  (Varoluşculuk Bir Hümanizmadır) adlıyla kitap olarak yayınlanacak olanıdır. Bu sırada Sartre giderek siyasetle ilgilenmeye başlar ve Marksizm’e yönelir. Bir süre sonra Komünistlerle arasına kara kedi girer. Artık hayatının sonuna kadar “siyaset”ten kurtulamayacaktır (siyasete angaje olacaktır)..

Bu sırada Türkiye’de de tuhaf şeyler olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sona  erer ermez, daha 1946 yılında, Varoluşculuk ülkemizi de onurlandırır. Olan-biteni Asım Bezırci’den okuyalım: [vii]

«Varoluşçuluğun yankıları, savaş ertesinde, yurdumuzda da kendini gösterir. Dergilerde bu konuda çeşitli çeviriler, tanıtma yazıları çıkar. 19.5.1946’da Tercüme dergisinde, “Yeni Görüşler” başlığı altında, varoluşçuluğu tanıtmak istiyen bazı çeviriler yayımlanır. Sabahattin Eyuboğlu,  Sartre’m “Les Temps Modernes”de çıkmış bir yazısını çevirir. (Aynı yazının bir başka çevirisi de 1.2.1946 günlü İstanbul dergisinde basılır.) Oğuz Peltek ile Erol Güney Merleau Ponty’den, Simone de Beauvoir’dan, D. Aury’den çeviriler yaparlar. Ayrıca, Sartre’dan «Existentialisme Bir Hümanizmadır» adlı konuşmayı kısaltıp özetliyerek Türkçeye aktarırlar. 1.5.1959 da A dergisi [viii] «Varoluş Filozofları ve Varoluşçuluk Özel Sayısı» nı çıkarır. Behçet Necatigil Rilke’den, Selâhattin Hilâv Heinemann’dan, Turan Oflazoğlu Nietzche ve Heidegger’den, Asım Bezirci Sartre’dan, Demir Özlü (Karl) Jaspers’den, Onat Kutlar (Gabriel) Marcel’den, Önay Sözer’le Sina Akşin Kierkegaard’dan, Refik Cabi Berdiaeff’ten bazı parçalar çevirirler. Bu ortaklaşa çalışmaların dışında, dergi ve gazetelerde, zaman zaman tekil çeviriler, inceleme ve eleştiriler yer alır. Demir Özlü’nün, kısa yazıları yayımlanır.»[ix]

Mümkün olsaydı, Asım Bezirci’nin [x] Sartre kitaplarını ve  hakkında yayınlanan yazıları kapsayan  listesini buraya aktarmak isterdim. Sartre aralarında Gizli Oturum olmak üzere birçok oyununu, öykü ve romanlarını 1950’den önce yazmış. İlk kez 1944 yılında sahnelenen Gizli Oturum (Huis Clos) 1950 yılında dilimizde yayımlanmış. 1946 yılında yayımlanan L’exitantialisme est un humanisme, Gizli Oturum’unTürkçe baskısınıniçinde yer almış… Birçok yapıtı 1955-1964 yılları arasında Türkçe yayınlanmış. Bu şunu gösteriyor ve kanıtlıyor:  1950 kuşağının gençleri bilgisayarın, internetin, faksın, cep telefonun bulunmadığı bir “basılı kağıt” dönem ve ortamında dünya edebiyatını çok yakından izlemekte ve “çok satar” tuzağına düşmeden gerçek edebiyatın başyapıtlarını tanımaktadır. Küçücük yayınevleri de dünya edebiyatını yakından izlemekte ve kitaplar veresiye basılıp   1 ve 3 lira dolaylarında satılmaktadır.

Yazgıdır: Sartre ve Varoluşculuk tartışmasına katılan fedailerin çoğu bugün unutulmuştur. O dönemde Oktay Akbal, S.Eyuboğlu, Behçet Necatigil tanınmış yazarlardır, Prof.Dr.Hilmi Ziya Ülken tanunmış bir bilim adamıdır ama  günümüzün büyük yazarları olan Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil  daha (belki) ilk kitaplarını yayımlamamış çaylak takımı içinde yer almaktadırlar. Ama tamamı 1945 yılında başlayan Sartre Çağı’nın rüzgarıyla kanatlanmış ve Cumhuriyet dönemi yazınının mimarları olmuşlardır.

Daha sonraki yıllarda Sartre, Camus ile birlikte ülkemizde yayımlanmayı sürdürdü. Can Yayınları J.-P. Sartre’ın  çok önemli romanlar, öyküler ve denemelerini yayınladı [xi]. Ama 1960’larda yapılan tartışmalar giderek tavsadı. Bu arada  Ithaki  Yayınları, Sartre’ın felsefi başyapıtı  Varlık ve Hiçlik’(L’être et le néant, 1943) 2009 yılında yayınladı. Bildiğim kadarıyla geleneksel “sükut” ile  alkışlandı. Ama ben fakir Hürriyet gazetesinde «Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik”i»[xii]  başlıklı bir yazı yayımladım. Bu arada Denis Bertholet’nin  İthaki yayınevi tarafından 2009 yılında  yayımlanan Sartre biyografisi son derece önemlidir. Varoluşculuk’un yazınsal ve felsefi boyutları üzerine yapılan tavsayıp neredeyse sona erdi ama Sartre’ın kitapları dilimize çevirilerek yayınlanmayı sürdürdü.

***

 Varoluşculuk düşüncesinin (“felsefesi” demek istemiyorum), “ Varlık özden önce gelir” (“L’Existence précède l’essence”)  düşüncesine dayanır. Bu, Sartre’cı varoluşculuğun temel cümlesidir. Daha sonra Sartre “İnsan kendini nasıl yaparsa öyledir” der. Dinsel inanca göre insan Tanrı’nın bir tasarımıdır (projesidir). Yani insanın  varlık  (iskeleti, eti,kanı, kemiği, organları…)  ile özü (ruh, doğa, yaratılış, yapı, maya, hamur) birlikte dünyaya gelir. İnsan kendi özüne müdahale edemez. Tanrı, insanın özünü (essence) önceden tasarlamıiş ve onu bu modele göre bir varlık (l’être) olarak yaratmıştır.

Varoluşculuk bu görüşü, daha doğrusu dinsel inancı kabul etmez. “İnsan önce bir varlık (l’être) olarak doğar ve daha sonra yaşadığı çağ ve ortam içinde kendi özünü (‘essence), bilinçlendikçe  kendi elleriyle inşa eder (kurar, yaratır)” der. Benim deyişimle “İnsan, kendini insan yapar!”  Varoluşculuğun “Varlık, özden önce gelir! (l’existence précède l’essence) formülü bu ilişkiden kaynaklanır. Sartre, Egziztansiyalim bir Hümanizma’da insanın yaptığı seçimlerle hayatının anlamını kendisinin belirlediğini söyler.[xiii]  “Varlık özden önce gelir” tersi ile (Öz varlıktan sonra gelir) formülü, dinsel kaderciliği reddeden tam anlamıyla dünyevî ve laik bir dünya görüşüdür.

Son olarak varoluşculuğun temel direği olduğu kadar en büyük anlaşılma sorunu içeren  “Engagement” ve “litterature engagée” kavramlarına değineceğim. Sartre, kurduğu ve günümüzde de Gallimard Yayınevi’nın kanatları altında yayımlanan Les Temps Modernes adlı derginin ilk sayısında (Ekim 1945) bir sunu yazısı yayımlamıştı. Bu yazı Situations, II’nin başında bie manifesto gibi yer alır. Önemi gereği 5 Mart 2019 günü siteme [xiv] (İsmet Birkan çevirisiyle) koyduğum bu metin varoluşcu savgüden (savgüder) edebiyatın amentüsü gibidir. 23 kitap sayfası tutan bu metin ancak bir Sartre kitabı içinde yer alabilir. 1994 yılının aralık sayısında Varlık dergisnde  yayımlanan bu metin, 1961 yılında yayınlanan bir kitapta[xv] yer alan sünnetli ve traşlı  bir çeviriyi onarmayı amaçlıyordu. Bu konuda çıkan tartişmada yazdığım yazıları Mevsimsiz Yazılar [xvi] adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

“ENGAGEMENT” (Savgütme, savgüdüm): Varoluşcu anlamda, kesinlikle “Güdülme”, “Güdümlü olma”, “Bir şeye söz verme” anlamı yok. Belki “Bağlanma” olabilir ama “Kendi özgür seçimi (iradesi) ile bir “şey”e bağlanma anlamında.

“LITTÉRATURE  ENGAGÉ (Savgüden, savgüder, sav güdücü edebiyat): Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyoruz. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da olumlu yönü.

Bu arada Sartre kitaplığımda ilginç bir kitap buldum :  Ego’nun aşkınlığı. [xvii] İlginçliğin ilk nedeni: Çevirmen Serdar Rifat Kırkoğlu’nun bir felsefeci olarak 30 sayfalık bir giriş metni yazmış olması. Sartre konusunda mükemmel bir yazı. İkincisi: Benim okurken sayfa boşluklarına yazdıklarım: “Tanrı’nın ve dinin tartışılmadığı, bunların yasa ve toplum baskısıyla korunduğu bir toplumda özgürlük yoktur.”  /  “İnsan özgürlüğün ne olduğunu bilmeden özgürleşemez.” / “Özgürlük = Felsefi+ siyasal.” /  “Tek Tanrı insanın özgürlüğünü elinden aldı.” Yazı konusu olacak başlıklar.

Ülkemizde neredeyse her eğilimden yazarın kullandığı, Marksist- varoşcu kökenli “Çağına tanık olma” deyişi var.Yüklenmeyi, eylemeyi içerir. Somut konuşalım: Kendini inşa etmiş gerçek insan yaşadığımız dünyada (dünyaya) tarafsız (nötr) kalamaz. Derginin bana ayırdığı yer tamamlandı Aşamam. Siz bu arada benim sitedeki yazıyı ve “Edebiyat Nedir?”i [xviii] okuyun. İlerde, bir yerde mutlaka buluşuruz.

ÖZDEMİR İNCE


[i] 5 Mart 2019

[ii] Dostoyeski.

[iii] Jean-Paul Sartre, Gizli Oturum, Çeviren: Oktay Akbal, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları (Modern Tiyatro Eserleri Serisi), 1950

[iv] L’Existantialisme est  un humanisme

[v] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, 1954.

[vi] Mahzen, yer altı gece kulübü.

[vii] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[viii] 1950 kuşağının en önemli dergisi. Google’dan araştırıız.

[ix] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[x] Asım Bezirci (1927-2 Temmuz 1993), İnceleme yazarı, eleştirmen. 1927 yılında Erzincan’da doğdu. 2 Temmuz 1993  günü Sivas’ta Madımak Oteli’nde İslamcılar tarafından yakılarak öldürüldü.1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek gazetesinde politik fıkralar yazmaya başladı. 

[xi] Aydınlar Üzerine ; Bulantı ; Duvar; Edebiyat Nedir? ;Özgürlük Yolları 1 / Akıl Çağı ;Özgürlük Yolları 2 / Yaşanmayan Zaman;  Özgürlük Yolları 3 / Yıkılış ;Öznellik Nedir? ; Sözcükler . 

[xii] Hürriyet gazetesi, 19 Temmuz 2009

[xiii] Dans L’existentialisme est un humanisme, Sartre explique que l’être humain, par ses choix, définit lui-même le sens de sa vie (l’existence précède l’essence).

[xiv] (www.ozdemirince.com)

[xv] Sabahattin Eyuboğlu – Vedat Günyol, Çağımızın Gerçekleri. Çan Yayınları 1961, s.71

[xvi] Doğan Kitap, 2002. S.199-214

[xvii] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, 2016 (Birinci Basım)

[xviii] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir? , De Yayınları, 1967; Can Yayınları, 2017 (8.basım).

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

Bugün okuyacağınız yazı 25 Nisan 2010 günü Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Aradan 9 yıl geçmiş. Yazıda öngördüğüm belaların neredeyse yüzde sekseni gerçekleşmiş. Gerçekleşti. Yerel seçim öncesi Başyücelik yönetiminin tavrından anlıyorum ki Saraylı zat 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde başarılı olursa eksiklerini tamamlayacak ve Necip Fazıl Kısakürek’in talimatlarının tamamını yerine getirecek.

Saraylı eğer 31 Mart günü bozguna uğrarsa ne yapacağını 1 Nisan 2019 gününün ilk saatlerinde görmeye başlayacağız.  Delfi (Delphoi) Bilicisi olmak istemiyorum.

20’li yaşlarımda “Que sera, sera”  diye bir şarkı vardı, Doris Day söylerdi: “Que sera, sera / Olacak, kaderde ne varsa / Geleceği görmek elimizde değil.”

Delfi Bilicisi olmak istemiyorum ama yaşadığımız 17 yıla bakıp geleceği göremiyorsak, yuh olsun bize!

Özdemir İnce

27 Mart 2019

***

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

NASIL olacağını bilmeden kendi adıma başkanlık sistemine olumlu oy veremem.

1. ABD usulü tam başkanlık sistemi mi olacak?

2. Yoksa Fransa usulü yarı başkanlık sistemi mi?

Anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın aklından ve gönlünden geçen ABD tarzı bir tam yağlı başkanlık sistemi. Olabilir, o zaman gene iki sorum var?

1. Alaturka bir “Küçük Amerika” başkanlık sistemi mi?

2. Yoksa ABD örneğine uygun bir başkanlık sistemi mi?

SEÇMEK İSTER MİSİNİZ?

1. Alaturka “Küçük Amerika” başkanlık sistemi: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nı halk doğrudan doğruya seçecek, TBMM’nin yanı sıra (belki) uyduruk bir Senato da olacak. Başkan, Bakanlar Kurulu’nu bizzat seçecek; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu seçecek; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’nin Başkomutanı olacak; Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bizzat seçecek; bütün illerin valilerini, kaymakamlarını, polis müdürlerini seçecek; dilerse, Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi referandum yapıp kendini ebedî başkan seçtirecek; ölümünden sonra yerini, Suriye’de olduğu gibi oğluna ya da damadına bırakacak.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

2. ABD tarzı başkanlık sistemi: Türkiye’deki iller ABD eyaletleri gibi özerk olacak ya da Türkiye 8-10 eyalete bölünecek. Türkiye ister 81 ister 15 eyalet olsun, her eyalet kendi valilerini ve temsilciler meclislerini seçecek. İstanbul’da (artık Ankara başkent olarak kalamaz) senatosu ve temsilciler meclisi ile bir Kongresi olacak.

Her vilayetin kendi Anayasası, kendi yasaları, kendi vergi idareleri olacak; her vilayet kendi eğitim-öğretim sisteminde özerk olacak; kendi polis teşkilatını ve şeriflerini seçecek. Bu yerel polis teşkilatlarına paralel olarak bir de Federal Polis teşkilatı kurulacak. MİT’in adı CIA’ya çevrilecek ve başkanı doğrudan TC Başkanı’na bağlı olacak.

Başkan mebzul miktarda danışman kullanacak ve dış politikayı bizzat yönetecek.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

ANADOLU BİRLEŞİK CEMAHİRİYYESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı bu ölçüde değiştirileceğine göre mevcut Anayasa’nın değiştirilmez ilk dört maddesi değiştirilecek ve bu vesile ile Laiklik ilkesi ya tamamen kaldırılacak ya da yerine Ilımlı İslam ilkesi ikame edilecek.

Bu da yetmez: Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları yürürlükten kaldırılacak; medrese, tekke ve zaviye açmak, kılık kıyafet serbest bırakılacak.

Türkiye başkanlık sistemini kabul ederse, bunların hepsi olacak. Ancak özerk il ya da eyaletlerin hepsi böyle bir sistemi kabul etmeyecekleri için türlü-çeşitli bir Türkiye olacak!

Bazıları laik, bazıları ılımlı İslam! Devletin adı da “Anadolu Birleşik Cemahiriyyesi” olarak değiştirilecek. Haydi, hayırlı ve uğurlu olsun! (Hürriyet, 25 Nisan 2010)