ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

AYDIN DENEN YARATIK

Aydın karanlığı gören, karanlıkta gören bir insandır. Aydınlanmanın ürünüdür. Aklının ortağı yoktur. Kendi aklı vardır ve bu aklı ortak akıl havuzunun bekçisine teslim etmez. Aydın kimsenin müridi olmaz ve yanında mürit istemez. Kimseye (Tanrıya, başyüceye, hükumete, devlete, makam ve paraya…)  biat ve itaat etmez. Özgürdür! Bu nedenle “kimse” sevmez aydını. Sevilmemek, nefret edilmek umurunda bile değildir aydının. Çünkü: İnsanlık tarihini komutanlar ve fatihler kadar aydınlar da yapmıştır. Okumaya devam et

İLBER ORTAYLI’NIN İPİYLE KUYUYA İNMEK

Herkesin nabzına göre şerbet vermekte mahir Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın bir Atatürk kitabı yazdığı müjdesi verildi. Kitabı elbette henüz okumadım.  Bu nedenle bu yazı kitabın tanıtımı ve eleştirisi amaçlı kaleme alınmadı. Hürriyet gazetesinin 14 Ocak 2018 tarihli Pazar Eki’nde, İlber Ortaylı ile yapılmış tam iki sayfalık bir söyleşi yayınlandı. Ben nedense, yayınlanan kitapla ilgili olarak, yazarıyla yapılan söyleşilere pek meraklıyımdır. Bu söyleşilerde hep itiraflar, kitabın özü ve amacı konusunda gizlemeler ve saptırmalar olur. Okumaya devam et

ÖNCÜLÜK FALAN FISTIK

1986 yılında Marais’deki (Paris) Picasso Müzesi’ni gezerken, Picasso’nun kuşaktaşı ressamlara ve daha genç kuşaklardan ressamlara acımıştım. Çünkü, malzeme, biçim ve öz (nesne) bağlamlarında mevcuda tecavüz ediyor ve deneysel önerileriyle de, daha doğmadan, birçok “şey”in ırzına geçiyordu. Sanki, derebeylik geleneğine özgü, derebeyin “ilk gece hakkı”nı  (droit du seigneur) kullanıyor  gibiydi. Ayrıca denediklerinin epeycesini de geliştirmemişti ama buluşun patenti ona aitti. Okumaya devam et

“SİYASAL İSLAM İFLAS ETTİ” İMİŞ…

“Siyasal İslam İflas Eder mi?” sorusuna, hemen ve kestirmeden cevap vermek zorundayım: Siyasal İslam iflas etmez, çünkü bizzat İslamın kendisi siyasaldır. Ondan!

Bu yazı durup dururken ortaya çıkmadı, bir değil birden çok nedeni var. Ben sonuncusundan söz edeceğim: 11 Aralık 2017 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Siyasal İslam İflas Etti” başlıklı bir söyleşi tam sayfa yayınlandı.

Söyleşiyi yapan kişi Nazan Özcan adında bir gazeteci. Nazan Özcan’da siyasal İslamın iflas ettiği kanısının oluşmasına da Levent Gültekin adında bir “Eski İslamcı”  neden olmuş. Çünkü “Yıllarca inandığı ideolojinin yanlışlığını gören Levent Gültekin” siyasal İslamın ne olduğunu anlatınca anlamış. Demek ki: Nazan Özcan’ın siyasal İslamın ne olduğuna dair daha önceden bir fikri yokmuş… Yokmuş ki, söyleşisini şöyle sunuyor: “Yıllarca siyasal İslamın takipçisi olan ama son dönemlerde siyasal İslamın Türkiye’yi iyice kutuplaştırdığını ve içinin tamamen boşaldığını gördüğü için eski mahallesini terk eden gazeteci Levent Gültekin, yeni kitabı “Onurlu Çıkış”ta “Gelin demokrat olalım, bu ülke hepimizin” diyor. Ve kendi hikayesini mihenk taşı yaparak, iktidarın çıldırmış uygulamalarından bunalan Müslümanlara yollar sunuyor. Gültekin’le siyasal İslamın geldiği noktayı ve Türkiyedeki uuygulamalarını konuştuk.”,

Bu sunudan şunu anlıyorum, anladım:Siyasal İslam toplumu (en azından) Meşrutiyetlerden bu yana kutuplaştırmıyormuş da AKP saltanatında  (“iyice”) kutuplaştırmış ve siyasal islam’ın  “içinin tamamen boşaltıldığını”  görmese siyasal islamdan vazgeçmezmiş… Bu sunuma göre Bay Levent Gültekin özünde  hâlâ siyasal islamcı olmalı, öyle değil mi?

Ve Bayan Nazan Özcan, bu göz kamaştırıcı yorumdan sonra Bay Levent Gültekin’e topu kaldırıyor:

“Onurlu Çıkış”la neyi kastediyorsunuz?

Bu soru üzerine, Levent Gültekin, “Haddini Bilmez Çıkış”ını özetleyiveriyor:

“Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben. Fakat çıkarken yenilmişlik duygusuna da kapılmamamız lazım. “Davayı sattı”, “Kendi mahallesinde tutunamadı”, “Zaten orada istenmiyordu” gibi ithamlar yapılmamalı. Çünkü bunlar ôzeleştiriyi ya da ôzrü değersizleştiriyor. İdeoloji, inanç, mezhep eksenli tartışmanın tarafı olmus insanlar bu tutumlarından vazgeçtiklerinde, bu davranışı bilgelikle karşılanırsa onurlu bir çıkış hakkı da verilmiş olur.”

Soran da soruyu yanıtlayan da konuştukları “şey”in ne olduğunun farkında bile değil. Bayan Nazan Özcan daha önce Radikal gazetesinde yazmış bir “gazeteci” imiş… Konuyla ilgili yüzeysel bir bilgisi bile yok. 

Levent Gültekin’e gelince: 1972 yılında Ardahan’ın Göle ilçesinde doğmuş. Üniversite yıllarına kadar eğitimine bu ilçede devam etmiş. Anadolu Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans, Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamlamış. Yeni Şafak gazetesinde çalışmaya başlamasıyla gazetecilik mesleğine de girmiş. Yaklaşık beş yıl farklı görevler almış ve bir süre Yeni Şafak’ın haber müdürü olmuş. 2000 yılında Yeni Şafak’tan ayrılan Gültekin, Gerçek Hayat dergisini çıkartmaya başlamış ve derginin genel yayın yönetmenliği görevini de üstlenmiş. İnternet haber sitelerinde Cenk Açık takma adıyla yazılar yazmış. 2007 senesinde Star Medya Grubu’nda İcra Kurulu Başkan Yardımcısı, 2009’da TMSF idaresi altındaki Cine5’te yönetici olarak çalışmış. Günümüzde Diken İnternet gazetesinde köşe yazıları yazmakta ve Medyascope yorum ve haber platformunda Ruşen Çakır ile gündemi değerlendirmekteymiş.”

Sanki  Siyasal İslam’ın kurucularından Seyyid Kutub ya da Tunus’un Gannuşi’si ve (ya da) Recep Tayyip Erdoğan yollarından dönmüş gibi yaygara yapılıyor. Levent Gültekin çok cahilken İslamcı yapılmış, cehaleti azalınca ve kendi hayatından çıkardığı derslerle (kendi deyişiyle) mahalle değiştirmiş bir adam. Ters yönden giderek, komünistken islamcı olan İsmet Özel’in dönüşünden çok daha önemsiz bir olay. İlk soruya verilen cevaptan da anlıyoruz ki mahalle değiştirmesinin nedenlerini açıklamak yeteneğinden de çok uzak: “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben.”

 Bu cevap Levent Gültekin’in içine düştüğü çıkmazın ne olduğunun farkında bile olmadığını gösteriyor. Kendisi, çağının çağdaşı olamamış bir dogmalar dünyasından geliyor ama “aydınlanma” ile tanışmış olanları da içine alacak şekilde “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık.” diyor.

Halifeler döneminden bu yana  dogmalar dünyasında yaşayan ve dünyayı, evreni ve bunların gerçeklerini din kitaplarına göre açıklayan bir kesim ile dünya ve evreni akıl ve bilimle yeniden tanımlayanların birbirine yabancılaşmasından daha doğal ne olabilir?

Levent Gültekin’in içinden geldiği kesim Rönesans’a ve Aydınlanma’ya düşman bir kesim. Çağdaşlaşmanın ürünlerini iştahla kullanıyor ama onu yaratan temel düşünceye karşı. “İslamcı” dünya, evren ve nesnel çağ bilincine hiçbir zaman sahip olmadığı için “bilinç bunalımı” yaşamamış bir kesim. Karşısında ise, “Bilinç bunalımı” yüzünden (sayesine) teolojik ya da metafizik çözümleri , geleneklerin otoritesini reddeden ve bunun sonucu olarak insanın kaderi ve toplumun örgütlenmesine ilişkin temel ilke ve anlayışları değiştirmek istemiş ve değiştirmiş  bir kesim.

Bu ayrışma sadece Batı’da olmadı, Aydınlanma rüzgarından esinlenen Osmanlı’da da oldu. Kutuplaşma ta o zaman başladı.

“Cumhuriyet” bizim aydınlanmacılarımızın eseridir. “Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben” diyor Levent Gültekin. Cumhuriyet’i mi tartışacağız, Cumhuriyet’i kötürüm edenlerle minuzlaşacağız?  El ele verip laikliği mi kurban edeceğiz?

Bunlar zavallı düşünceler: Laik Cumhuriyet tartışılmaz, pazarlık konusu edilemez.

Yobaz Müslümanlar, devleti Kuran’la yönetmek saplantılarından vazgeçecekler; camiden dışarı çıkmayacaklar. Tek uzlaşma budur.

Dünyayı Allah adına yönetmek isteyen Müslüman’a  yobaz ve militan İslamcı denir.

Bu dünyada Allah adına yönetilmeyi (güdülmeyi) kabul eden Müslüman’a  da “dindar” denmez, “İslamcı” denir.

“Müslüman”,  laik dünyada yaşamayı içtenlikle, takiyesiz kabul etmeden, bunu öğrenmeden ne kendisine ne de dünyaya huzur var. Bu böyle biline!

Levent Gültekin “Yeniden bir kurucu iradeye ihtiyaç var” diyor. Bu cümlenin önü arkası olmasa ne iyi…  Ama “Kurucu irade” başka “Bir kurucu irade” başka… Bay Gültekin, demek ki, “Ortak Akıl” ürünü olan (bir) kurucu iradenin  icat edilmesini istiyor.

Nazan Özcan soruyor: “Kitapta diyorsunuz ki, şu anda yaşadığımız “Demokrasi görünümlü faşizm, cumhuriyet görünümlü saltanat, devlet görünümlü mafya…”.

Levent Gültekin cevap veriyor: “Öyle. Demokrasinin içinde çokseslilik var, var mı şimdi? Ağzını açanı içeriye tıkıyorlar. Demokrasi sadece sandık değil ki! Saltanata gelelim, bir adam geliyor oturuyor ve ben gidersem ülke yıkılır diyor. Damadını bakan yapıyor, belediye başkanını atıyor, seçime ne gerek var diyor, rektör atıyor, bu mu cumhuriyet yönetimi? Saltanat  bu. Devletle mafyayı ayıran  tek şey hukuk, bu ülkede hukuk kaldı mı? Aslında bizim yeniden bir kurucu iradeye ihtiyacımız var. Bunu da ancak 20l9’a giderken bir araya gelir, ortak akıl[i] ve dil oluşturulur, herkesin mutlu olduğu, hakkını aldığı, huzurlu olduğu bir Türkiye vaat edersek[ii] becerebiliriz. Çünkü Erdoğan çok yıprandı. Aynı referandumda olduğu gibi. Ama bunu yapamazlar, kimlik, mezhep, inanç üzerinden giderse 2019 seçimleri, Erdoğan kazanır ve hepimize geçmiş olsun.”

Cumhuriyet’i kurucu felsefesi, kurucu iradesi Anayasa’nın Giriş Bölümü’nde, ilk dört maddesinde yazmıyormuş gibi 2019’dan önce bir araya gelip yeni bir kurucu felsefe ve kurucu irade üzerinde uzlaşılacakmış…

Yok canım?! Cumhuriyetçiler İslamcılarla bir araya gelip Cumhuriyeti yeniden kuracakmış. Nerede o yoğurdun bolluğu. . Damadını bakan yapan, belediye başkanını işinden atan ademoğlu, Anayasa’ya karşın, bizzat İslam’dan almıyor mu gücünü?

Türkiye için bir tek kurtuluş var: Bütün vatandaşların, bütün siyasal partilerin 1923 Cumhuriyetinin  kurucu  irade ve felsefesini kabul etmesi.

Bu böyle olmadığı için, Laik Cumhuriyet tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’ının Cumhuriyet düşmanı başkanı, çıkıp, fetvalarıyla Cumhuriyet’in temellerini dinamitliyor. 17 Aralık 2017 tarihli Birgün gazetesinin haberini okuyalım:

[“DİYANET ŞİMDİ DE LAİKLİĞİ TARTIŞMAYA AÇTI

Laiklik, Diyanet’e sorun haline geldi

Diyanet İsleri Başkanı Ali Erbaş, bir kez daha laikliği hedef alarak, Diyanet tarafından verilen fetvalara yönelik yurttaşların tepkilerini değerlendirdi: Fetvalara dönük tepkiler din-devlet ikileminden kaynaklanıyor.

“Milli Piyango haramdır” fetvası ile gündeme gelen Diyanet işleri Başkanı Ali Erbaş, fetvaya ilişkin açıklamalarda bulundu. İstanbul Halkalı’da düzenlenen 2. Avrasya İslam Şurası Fetva Meclisi Toplantısı’nın açılışına katılan Erbaş, laikliği hedef alarak Diyanet işleri Başkanlığı tarafından verilen fetvalara dönük sosyal medyadaki tepkileri değerlendirdi. Tepkilerin sebebinin din-devlet ilişkilerinde yaşanan ikilemden kaynaklandığını savunan Erbaş, “Örneğin, devletin yürürlükte olan sistemi içerisinde yasal olan bir uygulama dini açıdan caiz olmayabiliyor. Yani haram olabilir. Bir örnek vereyim; faiz meselesi. Yasaldır ama haramdır. Ya da içki, kumar, şans oyunları… Ayetler açık açıktır. Bu konuda sorulan bir soruya ‘caiz değildir’ ya da ‘haramdır’ fetvası verildiğinde kimi kesimler biraz da spekülasyon katarak bu fetvaya karşı çıkıyor. Burada yasal olan bir şeyin bazen caiz olmadığı haram olduğu ortaya çıkmakta, vatandaşlarımız kurulumuzun vermiş olduğu fetvaları gördüğünde buna dikkat etmelerini özellikle istirham ediyorum” diye konuştu.

“Özelikle bazı kesimler, ‘devletin yasal olarak yaptığı bir faaliyete nasıl haram dersin’ diyerek bir takım eleştiriler getiriyor” diyen Erbaş, şöyle devam etti: “Burada kurulumuz ya da fetva verme görevini ifa edenlerin dayanakları Kur’an, sünnet, icma ve kıyastır. Ayrıca mezheplerin görüşleridir.”]

Adam, laikliğin temeli olan “din”/”devlet” ayrımını “ikilem”ini kabul etmiyor; Devlet’i Allah adına yöneten İslamcı bir yönetim istiyor. Cumhuriyet “Cumhuriyet” olsa Cumhuriyet savcıları bu adamın ossaat yakasına yapışır. Çünkü bu “adam” Anayasa’ya karşı suç işlemiştir.

Bay Levent Gültekin, Cumhuriyet’in bu adamlarla uzlaşmasını tavsiye ediyor. Edebilir! Ama bu tavsiyenin yapıldığı yerin Cumhuriyet gazetesi olmaması gerekirdi. “Cumhuriyet”siz kalan Cumhuriyet gazetesi için bile çok ağır bir bilinç yoksunluğudur.

Çok yazık, çok ayıp!

ÖZDEMİR İNCE

18  ARALIK 2017

————————————————————————————-

[i] “Ortak Akıl”, faşizmdir. “Çoğul Akıl” sadece demokraside yaşar.

[ii] Bunu, “Kurucu İrade”yi temsi eden  CHP pek güzel yapıyor.

VATANA İHANET, MİLLİ, GAYRİ MİLLİ

Vatan nedir? Bu sorunun cevabını vikipediden aktarıyorum : “Vatan, bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hakim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun havası ile karasularına denir. Vatan ile yurt aynı manadadır. Vatanın geniş manada tarifi ise ülkedir.”

Felsefi, bilimsel, dinsel-minsel bir tanımın da gereği yok!

“Vatan,  milleti  meydana getiren değerlerin başında gelir. Millet dediğimiz varlık vatan denilen toprak parçası üzerinde yaşar. Vatan dar manada yalnızca doğup büyünen, üzerinde yaşanan toprak parçası değildir. O, bir milletin tamamının barındığı ülke veya ülke topraklarıdır (Bkz. Ülke). Bir kimse bağlı bulunduğu ülkenin vatandaşı, yurttaşıdır. Ülke, vatan toprağının altında yatan şehitlerin hatıralarıyla kutsaldır. Vatan, topraklarından başka deniz ve hava sahalarını da içine alır. Gemiler ve uçaklar temsil ettikleri ülkenin bayrağını çekmiş olarak dolaştıkları vakit de tek başına vatan kabul edilirler.”

Sıradan ama doyurucu bir yanıt!

Peki “Vatana ihanet” nedir?

[“Vatana ihanetvatan hainliği ya da hıyanet-i vataniye, meşrû egemenlik organını devirmeye veya otoritesini yıkmaya, bağlı olduğu devlete karşı savaşmaya veya düşmanla iş birliği etmeye yönelik eylemleri kapsayan suç türü. Tarih boyunca birçok hukuk sisteminde tüm suçların en büyüğü olarak değerlendirilmiş ve en şiddetli biçimlerde cezalandırılmıştır.

Türkiye’de 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu, 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu‘nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla iş birliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302-308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.

Türkiye‘de Cumhurbaşkanının yargılanabileceği tek suçtur.”] (Vikipedi)

Ancak, vatana ihanet görece bir kavramdır. Unutmayalım ki Mustafa Kemal Paşa vatana ihanet fetvası ile Padişahlık tarafından ölüme mahkum edilmişti.

Peki “Ne oldum delisi” olmuş bir iktidarı eleştirmek, onun dış siyasetine karşı olmak vatana ihanet sayılabilir mi? Olması ve sayılabilmesi için “siyasal iktidar” ile, yani “hükümet” ile, ve dahi “akp hükümeti” ile “vatan” sözcük ve kavramının eşanlamlı olması gerekir. Dolayısıyla, “hükümet” denen aygıt “vatan” değildir; “hükümete ihanet” diye bir suç yoktur. Günümüz Türkiyesinde “vatan” ve “millet” kavramları, AKP’ye ve hükümetine indirgenecek kadar küçük değildir!

“Hükümet”in “Vatan” sayılmayacağını en kapsamlı olarak Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi dile getirmektedir:

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, se­nin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülme­miş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabi­lirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazi­fen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!”

 “Ne oldum delisi olan iktidarlar”ın panzehiri entelektüeldir. “Aslanlaşan koyun”, “panterleşen keçi”,  entelektüelin, entelektüelliğin simgesi olabilir. Bir entelektüel, bir siyasal iktidarın diktatörleşmesini kendine hakaret, bir meydan okuma  sayar.  Saymalıdır!

“Entellektüelin birinci görevi kendi yoldaşlarını eleştirmektir (‘Düşünmek’, Doğrucu Davut rolü oynamak demektir… Entelektüel işlevin ahlaksal işlevden ayrı tutulamayacağı da bir gerçektir. Entelektüel işlevi yerine getirmeye karar vermek ahlaksal bir seçimdir, tıpkı cerrahın bir yaşamı kurtarmak  için canlı eti kesme kararı almasının  ahlaksal bir seçim olması gibi…” [i]

 Lafı nereye getirmek istediğimi belki anlamışsınızdır. Elbette şu Zarraf Davası’na getirmek istiyorum. İktidar, kendini de yakından ilgilendiren bir davayı, vatan ve memleket  sorunu haline getirmek istiyor. Siyasal iktidarın vatan sayılmayacağını yukarıda açıklamıştık. İktidar değişir ama vatan değişmez. AKP iktidarı, kendini doğrudan ilgilendiren bu pis davayı vatan-millet davasına dönüştürüp bunu sıradan insana (havasa) yutturabilir ama gerçek bir entelektüel bu hapı asla yutmaz. Çünkü “ulusal çıkar”ın ne anlama geldiğini, ulusal çıkarın nasıl suç aleti haline getirildiğini çok iyi bilir.

Üniformalı, resmi, devletçi ve faşist milliyetçilikle bir entelektüelin işi, bizim işimiz olamaz. Kaldı ki, Zarrap Davası bağlamında AKP milliyetçiliği sadece bir parti ve hükümet milliyetçiliği. Devlet milliyetçiliği bile değil, pespaye bir milliyetçilik.Böyle bir milliyetçilikle işimiz olamaz.

Newyork mahkemesinde ABD Türkiye’yi yargılayamazmış… Newyork mahkemesi Türkiye’yi yargılamıyor ki… Halk Bank Genel Müdür Yardımcısını yargılıyor. Bir dolandırıcılığı, bir rüşvet olayını yargılıyor. Z(S)arraf konusunda ABD’ye iki nota veren hükümet, kendi “üst” ve “ast”  aklıyla davaya bulaşmış ve taraf olmuş oldu. Birisi “az pilavlı”, öteki “Sülün Osmanlı” iki Türkiye vatandaşının yargılandığı davayı millî davaya dönüştürenler, Türkiye’yi bu dava ile özdeşleştiren gafiller, Türkiye’yi de sanık sandalyesine oturtuyorlar. Görülen manzara odur ki AKP hükümeti “gıyabî” olarak sanık sandalyesinde oturmaktadır.

Ne AKP, ne de Başyücelik rejimi Türkiye’dir! Bu biline! Türkiye bir “entité”, bir “kendilik”, bir “varlık”tır. Yüce bir varlıktır. Kirlenmez, kirletilemez bir kavramdır!

Newyork mahkemesinde sanık değildir, Türkiye mağdur ve tanıktır!

Ama, hakkında ABD’ye kostaklanarak iki nota gönderdiği sevgili ve örnek vatandaşi Reza Zarrab’ı casuslukla suçlayan hükümet sanık rolünü üstlenmeye mi  hazırlanmaktadır?

NOTA BENE: Şimdi, internetten Georges Delerue’nün “Le Concerto de l’Adieu”sünü (Veda[nın]  Konçertosu) dinleyin.

DOĞRU SÖZ: KİMSE PAZUSUNA GÜVENEREK HUKUKU YOK SAYAMAZ!

(R.T.Erdoğan, Hürriyet, 10.12.2017)

 

ÖZDEMİR İNCE

11 ARALIK 2017

—————————————————————

[i] Umberto Eco, Beş Ahlak Yazısı, Çev: Kemal Atakay, Can Yayınları 1998,  s.15