ozdemiri tarafından yazılmış tüm yazılar

LETTRE OUVERTE À MONSIEUR PAUL POUDADE, AMBASSADEUR DE DE FRANCE À ANKARA

(Publié le 16 janvier 2005)

Monsieur l’Ambassadeur,

J’ai l’honneur de vous informer que, accompagné de mon épouse, j’ai eu le plaisir de participer à la réception donnée le 8 Décembre 2004 au Palais de France à l’occasion de la remise de votre lettre de créance au Président de la République de Turquie.

Toutefois, n’ayant pas eu l’honneur de vous être présenté personnellement, je n’ai pas pu vous présenter mes souhaits de succès.

Si j’avais pu avoir l’occasion de vous adresser la parole, je vous aurais dit que la partie la plus difficile de votre mission serait le “problème arménien”.

Bien que la France ait reconnu, dans son Parlement, le “génocide arménien” et voté une loi par laquelle elle interdisait de manière antidémocratique et contraire à la liberté universelle de parole – en effet, affirmer qu’un tel génocide n’a pas eu lieu est passible de sanction – ; j’attribue tout cela à une ignorance profonde où s’est enfoncée la France à propos du problème arménien.

Monsieur l’Ambassadeur,

Vous est-il jamais arrivé de vous demander sur la présence d’une communauté arménienne aussi importante dans votre pays ? D’après mes humbles connaissances, les Arméniens ne sont pas originaires de France, celle-ci n’a pas de frontières communes avec l’Arménie, la France n’a pas importé de la main-d’oeuvre d’Arménie. Comment expliquer alors la présence de tant d’Arméniens en France ?

Je ne crois pas que vous en connaissiez la réponse pas plus que votre président de la République J. Chirac, ni votre ministre des affaires étrangères, Michel Barnier, qui fait de la “reconnaissance du génocide arménien” l’une des conditions de l’adhésion de la Turquie à l’UE. La France, s’appuyant sur l’armistice de Moudros et l’accord Sykes-Picot, conclu en 1916 entre la France et la Grande-Bretagne, a occupé, à compter du 1er Novembre 1918, la Cilicie et une partie de l’Anatolie du sud-est.

Lorsque la Grande-Bretagne s’est retirée de la partie, la France, consciente de l’impossibilité de contrôler seule les régions occupées, s’est entendue avec les Arméniens, tout en les alléchant par la promesse de la création d’un Etat arménien ; ils ont commencé par la création de bataillons formés de volontaires arméniens, ensuite une légion arménienne fut attachée à la Légion Etrangère sur l’arrivée de quelque 200 000 Arméniens des Etats-Unis, d’Egypte, de Syrie et même de France.

Ces légionnaires portaient des uniformes aux couleurs françaises et étaient munis d’armes de fabrication française. Cette légion a perpétré des massacres innommables jusqu’à 1921 sous l’uniforme français et avec des armes françaises. D’autre part, les Français ont ramené quelque 50 000 Arméniens en France au moment où ils évacuaient la région occupée après la signature en date du 20 Octobre 1921 du traité “Ankara” conclu entre la France et le Gouvernement de la Grande Assemblée Nationale de Turquie. L’émigration arménienne vers la France s’est poursuivie encore au cours des années suivantes.

Monsieur l’Ambassadeur,

Je pense que si l’opinion publique française, les politiciens français, le ministre français des Affaires étrangères et le Président de la République accusent la Turquie, c’est parce qu’ils ne connaissent pas les réalités historiques. S’ils les connaissent et continuent de se comporter comme ils le font depuis des années, alors nous nous trouvons devant une tragédie éthique très grave. Si vous désirez vraiment accomplir une mission juste et performante, vous devriez absolument lire le premier volume des “Archives des Affaires Etrangères de France, Levant, Arménie 1918-1919”. Drôle de situation : c’est la France qui a (ou qui devrait avoir) la mauvaise conscience mais elle voudrait que ce soit la Turquie qui l’expie !

Özdemir INCE

Editorialiste au quotidien Hürriyet ;
Poète et écrivain ;
Officier de l’Ordre des Arts et des Lettres (France) ;
Membre de l’Académie Mallarmé (France) ;
Membre de l’Académie européenne de poésie (Luxembourg).

Note : lettre reçue par notre rédaction et publiée avec l’aimable autorisation de M. Ince.

BİR KEZ DAHA “OLACAĞI BUYDU”

BİR KEZ DAHA “OLACAĞI BUYDU” 1

(Hürriyet Gösteri, Kasım 2002)

Demek ki edebiyatın roman ve öykü türleri birer kurmaca (fic­tion) yapıya sahip. Ama her kurmaca da roman ve öykü, dolayısıy­la yazınsal değil, olamıyor. Bir kurmacanm yazınsal olması için, ya­zarın metinde, dilin yazınsal söyleminden, dilin yazınsal işlevinden yararlanması gerekiyor.
Anlatı (le récit, la narration) dediğimiz metin, alımlayıcı (okur) ile öykünün birbirinden ayrıldığı, araya mesafenin girdiği çizgide başlar. Alımlayıcı okur, öyküyü ancak bir anlatıcı (yazar) ve anlatı (öykü) sayesinde öğrenebilir, bilebilir. Başka bir deyişle, okur, izleksel açıdan, öyküyü romanın kapağını açıp romanı okumadan, romanı okuyup bitirmeden bilemez. Ama, okurun, romanın izleğini kabataslak bildiği (örn: İzmir suikastı, Refah faciası, Titanik’in batışı vb.) durumlar da vardır. Böyle bir durumda, kurmaca anlatı­nın dilsel, söylemsel özelliği öne çıkar. Ancak, “İzmir Suikastı” izleğinin bir roman üretmesi için metinde kurmaca öğelerin, kurmaca kişilik ve tiplerin bulunması kaçınılmazdır. Bu olmazsa, yazılı met­ni, roman olarak değil “tarih” ya da “anı” olarak tanımlayabiliriz. Anlatının ayakları gerçeğe bassa da metnin romana, öyküye dönüş­mesi için bir “sapma” eyleminin, gerçekten uzaklaşma girişiminin olması gerekir. Yani romancı “gerçek gerçek”ten sapmadan “yazın­sal gerçek”i bulamaz, onu yaratamaz.

Bir futbol maçında Oktay adlı bir futbolcunun ayağının kırıldı­ğını düşünelim. Olayı gazetesine yazan gazeteci “Yirminci dakika­da, Recep’in kasti olmayan bir müdahalesi sonunda, Oktay’ın ka­val kemiği üç yerinden kırıldı. Bu dakikadan itibaren Yıldırımspor’un orta sahası ile ileri ucu arasında büyük bir boş alan oluştu” diye yazabilir.
Aynı gazetede yazan spor köşe yazarı ise, futbol oyununda mey­dana gelen yaralanmalara değinerek bütün futbolcuları daha dik­katli olmaya davet eder ve “her futbolcu, karnını bu meslek sayesin­de doyurduğunu unutmamalı ve mestektaşlarını korumalıdır” der.
Maçı anlatan radyo ve televizyon yorumcusu ise Oktay’ın yerde kıvranışım betimler ve yüzündeki acı ifadesine dikkat çeker.
Ama, başta Oktay’ın kendisi olmak üzere, Recep’in, hakemin, seyircilerin, Oktay’ın futbol oynadığı takımın teknik direktörünün, yöneticilerinin, anne-babasının ve nişanlısının, Oktay’ın ayağının kırıldığı anda hissettiklerinin ve düşündüklerinin yarattığı bir baş­ka dünya vardır. Bu dünya da gerçektir, ama gözümüzün önünde bulunan somut bir dünya değildir bu. Bunu birinin (yazarın, öykü­cünün) bize anlatması gerekir. Ve bu anlatıldığı zaman, bir anlatı (öykü) olarak bize ulaşır. Öyküyü alımladığımız zaman, ona duy­gusal, zihinsel ve imgelemsel olarak katılırız. Bu katılımın sonucu olarak da, öykü yazın ve yazım kurallarına uygun biçimde yazılmış­sa, bir estetik haz alırız.
Gazetecinin, spor köşe yazarının, radyo ve televizyon anlatıcısı­nın bize aktardıklarını “bilgi” olarak tanımlayabiliriz. Oysa yazarın bize aktardığı bilgi değil, bir izleği (içeriği) ve biçimi olan öyküdür. Yazar, Oktay’ın sakatlanmasından yola çıkarak, onunkiyle ilgisi ol­mayan bir futbolcu öyküsü kurabilir. Bu öykü tikel olmasına kar­şın, bütün futbol dünyasının içinde soluk aldığı bir metne (öyküye, romana) dönüşebilir.
Rainer-Maria Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan bir alıntı yapacağım: “Mümkün müdür, ‘Tanrı’ diyen ve Tanrının ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu ça­kıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğrenci çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır çakılar arasında, – başka başka eller­de çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hattâ: Sizin elinizde zaten ne sağlam kalır ki…) Evet, evet: in­sanın bir Tanrı’sı olsun da kullanmasın mümkün müdür?”
Rilke, “Mümkün müdür?” sorusunu, “Evet, mümkündür” diye yanıtlıyor.
Ben de soruyorum: “Mümkün müdür, gerçekliğin ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Mümkün müdür, gerçekliğin bireysel bir şey olduğunu sanmayan insanlar bulunsun? Mümkün müdür, insanın elinde bir ‘gerçek’ olsun da onu kullanmasın?”
Mümkündür! Mümkün değildir!
Dürüst bir gazeteci, bir tutanak yazmanı, “gerçek”in dışındadır, onu nesnelliğiyle betimler, kurgudan (fiction) yararlanmaz. Kur­guya başvurduğu anda gazetecilik ve yazmanlık niteliğini yitirir.
Oysa bir romancı, (Aristoteles’in dediği gibi) gerçeğe öykünse de, olduğu gibi değil, olmasını düşündüğü, olmasını istediği gibi öykünür. Gerçeğin yapısını bozar ve yeniden düzenler; ayrıştırır, seçer, yapıştırır. Duvar saatini parçalara ayırır, masanın üzerine ya­yar. Daha sonra aynı parçalardan, bazen bazı parçaları atarak, ba­zen başka saatlerden parçalar ekleyerek, kol saati yapar; bazen lo­komotif yaptığı da olur.
Romanın “gerçeklik”i kurmaca (fiction) gerçektir. Ancak kur­maca gerçek, “gerçekdışı” değildir. Onun bir başka boyutu, bir başka katmanıdır. Onun bir başka boyutunda, bir başka katmanındadır.
***

“Yalnızca bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmek. Bir roma­nın varoluşunun tek nedeni budur. Yaşamın o zamana kadar bilin­meyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlâka aykırıdır.” 2

“Roman gerçekliği değil varoluşu inceler. Varoluş, olup biten değildir. İnsan olanaklarının alanıdır, insanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir. Romancılar insanın şu ya da bu olanağını keşfederek varoluşun haritasını çizerler. Ama bir kez daha ortaya çı­kıyor: Varolmak, ‘dünyada konumlanmış olmak’ demektir.” 3
* * *
“Roman gerçekliği değil var oluşu inceler” demek, ne demek? Bu cümlenin ne anlama geldiğini düşünmeye başladığımız an­da, kendimizi “kuram”ın kapısının önünde buluruz.
Kuralsız ve kuramsız edebiyat dünyası köpeksiz köye benzer.
Önüne gelen yağmalar mülkünüzü.
Her gözboyayıcı size kendi safsatalarını yutturur.

Notes:

  1. Özdemir İnce, Hürriyet Gösteri, Sayı: Kasım 2002.
    Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap 2004, s.29-38.
  2. Milan Kundera, Roman Sanatı, s.13
  3. Age. s.53

NAZIM HİKMET DOSYASI

(Hürriyet Gösteri,   Şubat 2002     )

Dosyanın ortaya attığı sorunsalı ele almadan önce 15 Ocak 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde, Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümü münasebetiyle yayımlanan “Nâzım Hikmet Yaşıyor” başlıklı yazımı birlikte okuyalım :

[“Akıllarınca bir denge sağlamak için Nâzım Hikmet’le birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in adını da anarlar. Şiir severler ise, sağ hır çıkarmasın diye bu saçma eşleştirmeye karşı çıkmazlar. Oysa Necip Fazıl sıradan bir  şairinden daha fazla bir şair değildir. Çünkü ne çağının çağdaşıdır, ne de bir simyacıdır. Uyguladığı ölçü (vezin) ve uyak (kafiye) zevkiyle takır-tukur bir şiir esnafı.
Ben 1930’larda yazılan dünya şiirinin mihenk taşına vurmadan hiçbir Türk şairini değerlendiremem. Aynı şeyi 2010’lar için yaparım, yapacağım.

Bütün zamanların en büyük dünya şairlerinden biri olan Nâzım’ın hiç kötü şiiri yok mu ? Olmaz olur mu ? Kötü şiir yüzde on, miadı ve kullanım süresi dolmuş şiir yüzde on, zamandan kaynaklanan hasar yüzde beş. Kimileri bu toplamı yüzde elliye çıkartır ama ben yüzde 25’ten yukarı çıkmam.
Ama Nâzım’da fire oranı yüzde 10’u bile bulmaz. Yüzde 90 üretim yepyeni, gıcır gıcır, ayakta ! Köhneme, çatlama, tıknefeslik arama !
Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğmuştu. Demek ki 108 yaşında.
Babam da 1902 doğumluydu. Nâzım 1963 yılında öldü, babam 1978’de. Oğlum Tanbey Nâzım’ın öldüğü yıl doğdu. Babam Nâzım’ın yattığının üçte biri kadar yattı damda !
Görüldüğü gibi bizim ailenin simya ve kimya ilişkileri vardır Nâzım’la !

Cumhuriyet’i ve tek parti CHP’sini yere vurmak için  ikisinin Nâzım’ı haksız yere hapsettiğini ileri sürerler. Doğrudur  ! Nâzım haksız yere mahkum edilmiş ve 15 küsur yıl mahpus damında yatırılmış.
Cumhuriyet ve CHP iktidarının Nâzım’a zulmetmesinin önemsiz olduğunu söyleyecek değilim elbette ! Ama Nâzım, kendisine düşman muamelesi yapan düzen ve hükümet ile “devlet”, “ülke” ve “millet”i birbirine karıştırmadı.  Hayır !
Nâzım kurulu düzeni değiştirmek istiyordu. Düzen Nâzım’a karşı kendini korudu ve bu koruma işlemi içinde türlü fesat çevirerek onu alt etti, yendi. Ama bu bir güreş gibi, boks maçı gibi düşünülmeli. Nâzım o maçta sadece yenildi ve yenilgisini centilmence kabul etti. Soylu bir şövalye gibi kabul etti ama  sapmadan, değişip dönüşmeden yoluna devam etti.
Nâzım’ı Türkiye Cumhuriyeti devletine, Türkiye toplumuna düşman etmeyen, onlardan nefret ettirmeyen ve öç alma serüvenine sürüklemeyen işte bu iç dengedir; ruhsal ve zihinsel dengedir. Nâzım bu denge sayesinde sağlığını korumuş ve büyük yapıtını mahpus damında bile yaratmayı sürdürmüştür.
Nâzım’ın yurtiçi hayatında olduğu gibi yurtdışı hayatında da ülke aleyhine tek bir eyleme, tek bir yapıta, tek bir söz ve yazıya rastlanmaz. O düzeni, düzenin iktidarını ve düzenin bekçi köpeklerini eleştirmiştir ! Onu örnek alanlara ne mutlu !

Nâzım ile, 12 mart ve 12 eylül  “zede” ve “zâde”lerinin arasındaki kapanmaz uçurum işte buradadır. Nâzım, geçmişi, günceli ve geleceği değerlendirecek sanatsal, kültürel ve siyasal zekâ ve dehâya sahip olduğu için savrulmamış, aksine bilenerek yoluna devam etmiştir.
12 mart ve 12 eylül’ün yeteneksiz mağdurları (!) ise yenilgilerinin nedenini ilahileştirerek cumhuriyet, devlet ve halk düşmanı olmuşlar; kimlik ve kişiliklerini yitirmişler, iktidar kervanının peşinde sindirilmemiş arpa arayan farelere dönüşmüşlerdir.”]

***

Nâzım Hikmet başta olmak üzere parmakla sayılacak birkaç şairin dışında Türk şairi genel olarak şiiri, özel olarak çağdaş şiiri hiç mi hiç anlamamıştır. Şiir eleştirmencilerinin hiçbiri poetika bağlamında dişe dokunur bir düşünce üretememiştir.
Bunları dört kitabımda toplanan, 1980’lerin başından itibaren kaleme aldığım kuramsal kitaplarda 1 anlatmışımdır.

Yüksek izninizle dersimize başlayalım :

1.Bir şiiri tek başına ve bağlantılarından yalıtarak değerlendirmek yanıltıcı ve geçici sonuçlar verir. Ancak, ‘bana göre’li, ‘bence’li öznel yöntemleri  seçmiş olanlar, güncel hasatlara meraklı olduklarından, böyle bir yanılgı ve geçiciliği göze alabilirler.
Bir şiir (her şiir), bir takımada dizgesinde bağımsız bir ada oluşturur, ama ‘bütün’e yaptığı katkı ile anlam kazanır.
Bir şiir estetik, anlamsal, sessel, organik, tarihsel, toplumsal bir örgütlenmedir. Doğal olarak da bir dilsel dizgedir. Ama bir şiiri bu niteliklerinden yalnızca birinin görüngesinden değerlendirmemiz yanlış olur. 2

Tamı tamına 26 yıl önce, 1984 yılında yayınlanmış bir yazı.

2. Okuma Ödevi : “Parçalanan Şiir” 3 Yazının tamamı okunacak.

Roman Jakobson :  “Şiirsel dil kuramı, ancak, şiiri bir toplumsal olgu olarak ele alır ve bir tür şiir lehçebilimi (dialectologie) yaratabilirse gelişebilir 4”.
Jakobson  “Şiir Nedir?” başlıklı makalesinde, sanatla toplum arasındaki ilişkiyi yadsımadıklarını söyler.
Roman Jakobson : “Ne Tynianov ne Mukarovski ne Chklovski ne de ben, sanatın kendi kendine yeteceğini savunuyoruz, tersine sanatın toplumsal yapının bir parçası, öteki oluşturucularla (composant) ilişkili, bağıntılı olduğunu gösteriyoruz, çünkü sanat alanı ve bu alanın toplum yapısının öteki alanlarıyla olan ilişkisi, durmadan, eytişimsel olarak değişir. Bizim vurguladığımız sanatın ayrılması değil fakat estetik işlevin özerkliğidir. 5

Şimdi sizin “Nâzım Hikmet Dosyası”ndan buraya bölüm aktararak okuyalım:
“…insanlık için kurtarıcı olduğu kabul edilen ama bugün eski ihtişamını yitirmiş gözüken ideolojilerin yanı sıra, kapitalizmi tek ve geçerli sistem olarak kabul eden dünya görüşlerinin de inandırıcılıklarını kaybettiği; öte yandan geçerliliklerini yitirseler de insan tarafından yaratılmış uygarlıkların aynı biçimde olmasa da insanal değerler taşıdığı ve demokrasinin, ve gittikçe gelişen demokratik değerler olarak taçlandırıldıkları bir dönem.
Böyle bakınca ve N.Hikmet şiirini oluşturan temel parametreler (sosyalizm, sınıf savaşı, eşitlik, kardeşlik,vb.) göz önüne alınınca N.Hikmet’in günümüz için taşıdığı poetik değer ne olabilir sizce ? Ya da N.Hikmet günümüz insanına ve geleceğine ne söyler ?”

Gelin ilkin şu noktada anlaşalım : Bir şiir yapıtı de değildir ?
Yanıt : Marx-Engels’in Manifesto’su değildir.
Yanıt : Hitler’in Kavgam’ı değildir.
Yanıt : Adam Smith’in Ulusların Zenginliği değildir.
Yanıt : Ekonomi, tarih, coğrafya, yurtbilgisi değildir.

Yukarda yazdığım yanıtların içerdiği mesajlar, belli bir çağ, zaman ve mekânın yani Roman Jakobson’un sözünü ettiği toplumsal yapınınoluşturuculardır. Ve sanat yapıtı bu toplumsal yapıdan görece bağımsızdır; bu toplumsal yapıya görece bağımlıdır.
Sanat yapıtını oluşturan asıl etken yani estetik eylem, estetik işlev tamamen özerktir.
Bizi ilgilendiren de estetik eylem ve işlevin yarattığı sonuçlardır.
Sanat yapıtının özsuyu, hayat suyu ve motoru da bu sonuçların yarattığı doğal üründür.
Estetik eylem ve işlevin dışında kalan oluşturucuların tamamına ideoloji diyelim. Estetik eylem ve işlev bu ideolojiye  görece bağımlı olsa bile estetik planda tamamen özerktir. Yoksa Komünist Manifesto, Kavgam ve Ulusların Zenginliği en büyük şiir olurdu.

Okurlar, yazarlar ve şairler arasında Lucien Goldmann’ın adını anımsayan var mı ? Geçen yüzyılın 70’li ve 80’li yıllarında adı çok geçerdi. Yani Türk edebiyatı günümüzdeki kadar cahilleşmeden önce. Lucien Goldmann, herhangi bir çağın düşünsel yapısını o çağda üretilmiş önemli yapıtları özetleyerek anlayabileceğimizi söyler 6.
Bu, her gerçek sanat yapıtının yaratıldığı dönemin zihinsel yapısını yansıttığı anlamına gelir. Burada dikkatlerimizi toparlayalım: Zihinsel yapının ortadan kalkması, değişmesi, evrim geçirmesi o sanat yapıtının estetik işlev ve değerlerinin yok olmasına yol açmaz. Çünkü sanat yapıtı para olmadığı için bir yasa ya da yönetmelik ile yürürlükten (tedavülden) kalkmaz.
Böyle olmasaydı, ulusal ve evrensel edebiyatlar, sanatlar birbirlerine zincir baklalarıyla bağlanarak ortaya çıkmazlardı.

Ezra Pound bir faşisttir.
T.S.Eliot bir katoliktir.
Paul Claudel sıkı bir katoliktir.
Mayakovski sıkı bir devrimci komünisttir.
Pasternak, Anna Ahmadova dönemin komünist partisi ile uzlaşmamıştır.
Nâzım Hikmet, Türkiye’nin düzeni tarafından cezalandırılmış, Sovyetler Birliği yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış bir komünisttir.
Yannis Ritsos, Nicolas Guillen, Rafael Alberti komünist idiler.

Komünizm öldü, o halde bu şairlerin şiirleri de mi öldü ? Sanat ve edebiyatın bu türden ilişkisi yoktur siyaset ile. Diyelim ki öldü. O zaman nereye koyacağız Berthold Brecht’i ?

Ezra Pound’un Kantolar’ı ile N.Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları arasında, oluşturucu malzemeler bakımından büyük bir benzerlik vardır. Biri faşist, öteki komünist !
İki yapıt da henüz aşılmamış bir yeniliği temsil ediyorlar. Nedir o yenilik ?
İki şair de yapıtlarında sinema montaj (kurgu) tekniğini, mevcut bütün anlatı olanaklarını (roman, tiyatro), gazeteyi şiire sokmuşlardır. Bu iki yapıt da bir söylemler bireşimidir. N.Hikmet bu bireşimi yaparken geleceğin şiirini yazdığının bilincindeydi.

İnsanlar bu cehaletleriyle  bezdiriyorlar beni. Nâzım Hikmet büyük komünist olduğu için büyük şair olmadı. Büyük bir humanist, büyük bir hak ve adalet savunucusu, büyük bir şiir teknisyeni olduğu için baş şair oldu.

Sanayi toplumu ile yeni yazınsal biçimler arasında karşılıklı bağımlılıklar vardır. Bu bağımlılıkları  Kantolar  ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ve N.Hikmet’in bütün dramatik şiirlerinde görürüz.
Okumayı bilen biri, Homeros’ta, Kral’ın kızı ile köle kızın ırmak kıyısında birlikte çamaşır yıkayışlarının betimlemesini okurken, toplumsal yapının “aile köleliği” evresinde olduğunu şıp diye anlar. Aile köleliği, toprak köleliği ortadan kalkmıştır ama Homeros’un yapıtı okunmaktadır.

Lucien Goldmann’ın yazınsal yaratı ile ilgili şu  sözlerini birlikte okuyalım :
“Yazınsal yapıt toplumsal hayatta iki temel görevi yerine getirir:
Sadece kolektif bilinci yansıtmaz ya da sadece gerçekliği kayıt altına almaz, ama,  kurmaca (sanal) bir planda içeriği kolektif bilinçten tamamen farklı bir evren yaratmak suretiyle insanların kendi kendilerinin bilincine, kendi duygusal, zihinsel ve pratik yönelimlerinin bilincine varmasını sağlar.
İkinci olarak ve aynı zamanda, uzlaşmaların yol açtığı çeşitli engellenme ve yoksunlukları
ve gerçeklerin zorladığı kaçınılmaz tutarsızlıkları telafi edebilecek bir doyumu da sanal planda insanlara vermek zorundadır.” 7

Arkadaşlar ! Okuyun lütfen ! Bütün Türk şiiri antolojisini döne döne okuyun lütfen. Sizin cahil  paşa gönlünüz istiyor diye, oluşturucu göstergeler değişti diye büyük bir şiir ve şair tedavülden kalkmaz. Aksine, okur ve yazar olarak, siz dolaşımın dışına atılırsınız. Bu nedenle atanız Nâzım Hikmet’i adam gibi, sindire sindire okuyun !

Antolojiyi okumak da yetmez. Nabzınıza göre şerbet veren yeteneksiz ve donanımsız eleştirmencileri atlayıp, yasınsal yapı ve söylemi ele alan, doğru-dürüst öğretici kitaplar okuyun.

Ve en sonunda ağzınızı iyice dezenfekte ettikten sonra Nâzım Hikmet adını ağzınıza alın.
Biraz ağır mı oldu ? Eh olacak o kadar. Siz kaşındınız !

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Şiir ve Gerçeklik; Tabula Rasa; Yazınsal Söylem Üzerine; Şiirde Devrim (İş Bankası Kültür Yayınları).
  2. Şiir ve Gerçeklik, “Şiir İnsana  Benzer”, S.16-17.  İlk yayımlandığı yer: Varlık Dergisi, Eylül 1984, Sayı : 924
  3. Tabula Rasa, “Parçalanan Şiir”, S.34-51. İlk yayımlandığı yer :  Adam Sanat Dergisi, Mayıs 1988.
  4. Age. S.49
  5. Age.S.49-50
  6. Şiir ve Gerçeklik, “Yapısalcılık Karşısında Zorunlu Bir Alan Savunması”, S.189-191. İlk  yayımlandığı yer :  Varlık Dergisi, Kasım 1983, Sayı: 916.
  7. Lucien Goldmann, La Création culturelle dans la société moderne, Denoël/Gonthier, 1971, S.97