AYDINLAR ÜZERİNE

Bir süredir yurt dışındayım. Bu biraz daha sürecek. Yeni yazı yazmama gerek yok. Zuladan iki yazıyı ilgi ve bilginize sunuyorum. Birincisi 1984’te yazılmış, ikincisi 1986 yılında… Biri 31 yıl önce, ikincisi 29 yıl…

Bu bir süre böyle devam edecek.

Özdemir İnce

16 Nisan 2015

***

SANATÇI AYDIN MIDIR?

Güzel sanat dallarından herhangi birinde, özgün yaratı yoluyla yapıt üreten sanatçıyla ilgili böyle bir soruya genel ve kesin bir yanıt vermek, hemen hemen olanaksız gibidir. Bu soruya kendimizce bir yanıt bulmaya çalışmadan önce, aydının sınıfsal kökeni, aydınların bir sınıf oluşturup oluşturmadıkları, aydınların toplumsal sınıflara göre durumu gibi araştırma ve tartışma konularını yazımızın dışında bırakacağız. Bu konuda azımsanmayacak sayıda ciddi incelemeler var.

Biz sorumuza dönelim: Sanatçının yaratı eyleminde, aydının eylemiyle örtüşen bölgeler vardır, ancak her sanatçı a priori ve “kerameti kendinden menkul” olarak bir aydın değildir. Burada bir çatal soru söz konusudur: “Sanatçının yaratı eylemi, bir aydın eylemi midir?” ve “Sanatçı, yaratı eyleminin dışında, başka bir eylemle mi aydın sıfatını kazanır?” Birinci soruya yanıtımız şöyle olacaktır: Her yaratı, bir aydın eylemi değildir; ancak bazı yaratılar (yapıtlar) aydın eylemi niteliğine sahiptir. Dahası, yapıtın doğrudan amacı, bir aydın eylemine dönüşmek de değildir; yapıtın temelindeki estetik amaç, yaratacağı estetik hazzın yanı sıra aydınca bir eylem ve demeç de içerebilir, ne var ki bu eylem ve demeç, sanatsal yaratının başlıca dürtüsü olamaz, estetik gereksinimin yerine geçemez. Böyle olduğu durumda, ortaya bir sanat yapıtı değil bir propaganda nesnesi çıkar. Bu, çok ince ve genellikle sanatsal yaratı eylemine dışarıdan müdahalelere ve yönlendirmelere yol açan ve bunun sonucu olarak da sanatçıyı politikaya karşı zaman zaman soğuk tutan ve isyanlarına yol açan hassas bir noktadır.

İkinci soruya yanıtımız da şöyle olacaktır: Sanatçı hem yaratı eylemiyle, hem de vatandaş eylemiyle aydın sıfatı kazanabilir. Önemli olan, sanatçı kişiliğiyle aydın kişiliğinin çelişmemesi, örtüşmesidir. Hem yaratı eylemi, hem de vatandaş eylemi bakımından aydın sıfatıyla çelişen durumlar da az değildir.

Demek ki, ressamlık, şairlik, romancılık, bestecilik de doktorluk, mühendislik, öğretmenlik, marangozluk, işçilik, çiftçilik gibi “aydın oluş” durumu ile “aydın eylemi”ni kendiliğinden içeren bir konum, bir durum, bir etkinlik değil. Aydın oluşun, bir meslekle değil bir eylemle ilişkisi var. “Aydın oluş” bir dünya görüşü, bir bilgi donanımı olgusundan çok, bir bilinç ve eylem, vicdan ve ahlak olgusu. Somut bir örnek verecek olursak: Büyük bir şair olmasına karşın faşist ideolojiyi savunan Ezra Pound ile, birer büyük romancı olmalarına karşın, aynı savaş sırasında, nazizmle işbirliği yapmış olan Fransız romancıları L.F. Celine ve Drieu la Rochelle, çağdaş anlamda birer aydın değiller.

Demek oluyor ki, bir mesleki eylem bağlamında herhangi bir kimsenin aydınlığına karar vermemiz olanaksız. Ancak, yukarıda verdiğimiz örneklerden, çok önemli bir sonuç çıkıyor ve bu da “aydının önemli bir niteliğini belirliyor: Belli bir zaman ve mekân ile topludurum (konjonktür) içinde ilerici ve demokrasi ülküsüne inanmış bir birey olma zorunluluğu. Ama bu iki zorunluluk da aydın olmayı eksiksiz içermiyor; çünkü bu zorunlu erdemlerin düşüncel duygudaşlık ve inanç düzleminden hayata geçirilmesi, eylemleşmesi söz konusudur.

Bilindiği gibi, sanatçılar da aydınlar gibi, belli bir sınıf oluşturmazlar; fakat yapıtlarının niteliğiyle, eylemleriyle belli bir sınıfın yanında ya da uzağında yer alırlar. Aydınlık, sanatçılık gibi bir meslek değildir. “Aydın”, bir toplumsal “tip”tir, tıpkı “nemelazımcı” gibi, “asalak” gibi, “vurguncu” gibi, “oportünist” gibi, “nihilist” gibi… Örneğin, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “Her koyun kendi bacağından asılır” türünden atasözleri de bir karşı-aydm konum ve eylemini simgeler. Çünkü, yılan bir başkasına dokunduğu zaman bize de dokunmuş demektir; her koyun sadece kendi bacağından değil bizim de bacağımızdan asılır. Bunun bilincinde olan kişi, aydının özelliklerinden birine sahip demektir. Batı’dan aktarma, “Herkes kendi evinin önünü süpürsün” ve “Herkes kendi bostanını iyi yetiştirerek başkalarının bostanlarına da katkıda bulunur” gibi Adam Smithçi özlü sözler de, “Ben kendi işime bakarım”ı özetler ki, aydının özelliklerinden biri olan “her şeyden ve herkesten sorumlu olmak” ilkesiyle çelişir. Sorumluluktan kaçma yoludur.

Sorumluluk işe karıştığına göre, bağlanma, aydınca bağlanma da bir ilke konumu kazanıyor. Bağlanmadan amaç, herhangi bir programa bağlanma değildir. Bu bağlanma, eksiksiz, bütünsel gerçeğe bağlanma, bir veri olarak öne sürülen gerçek parçalarına karşı çıkma, gerçekleri tarihsel ve toplumsal bağ ve ilişkilerinden soyutlamama tavrıdır. Gerçek ve bağlanmış (engagé) bir aydın için, edebiyat, sanat, politika, ekonomik düzen, bilim, bireylerin kültürel ve ruhsal durumları birbirinden bağımsız, özerk, yalıtkan parçalar değildir; hepsi birden bir toplumsal dizge oluştururlar. Bu nedenle de, aydının eylemi “tarihsellik” özelliği taşır. Bu tarihsellik özelliği ve bütünsel gerçeğe bağlanmışlığm zorunlu sonucu olan gerçeği söyleme zorunluluğu, çağdaş aydının eylemini biçimlendirip yönlendiren, onun “aydınca” duygu ve düşüncelerini hayata geçiren olanaklardır. Gerçeği söyleme arzusunun yanında “cesaret” yer alır: Kuşku, eleştiri ve ifade cesareti. Bu özelliklerinden ötürü aydın, “resmi” ortamın dışında kalır zorunlu olarak. Aydın, bir toplumun eleştiri vicdanıdır. Aydın, daha akılcı, daha insancıl, daha kusursuz, daha demokratik bir toplumsal düzenin gerçekleşmesinin karşısında bulunan engelleri saptar, tanımlar ve çözüm önerileri getirir. Böylece, toplumun bilinci, ilerici güçlerin sözcüsü durumuna gelir. Bunun sonucu olarak da, egemen ideoloji ile dönüşsüz bir uzlaşmazlığa girer. Kemikleşmeyi seçmiş olan egemen ideoloji için, aydın, “tedirgin edici” bir yaratıktır. Bilgi ve bilinciyle “etkin” olan aydın, kayıtsız ve şartsız olarak kendinden vermeyi seçmiş bir toplumsal bireydir, katılan kişidir; bağlanır ve kendini tehlikeye atar; kariyerist değildir ve çıkar gözetmez. Aydın, Gorgias, Protagoras, Diderot, Russell ve Sartre kadar kendi çağının politik hayatına derinlemesine katılmış, ancak kendini her zaman güncel politikanın dışında tutmuştur. “İktidar” genellikle saydamlık ve gerçekliği kabule yanaşmadığı için, aydının onunla uzlaşmasına olanak yoktur. Bu nedenle aydın eylemi, bir tür kabuk soymaktır, kabukların altındaki gerçeği buluncaya, gerçeği saran katmanları saydamlaştırıncaya kadar… Aydının görevi, söz ve yazı ile, mevcut gerçeği eleştirmektir, özgürlük adına eleştirmektir.

Meslek -öğretmen, bilim adamı, araştırıcı, sanatçı, hukukçu, doktor, genel olarak kafa emekçiliği- bir aydın için çıkış noktası olabilir; ama aynı zamanda onu kurulu düzene bağlayan göbek bağıdır. Aydın olabilmek için, bu göbek ve ayak bağından kurtulmak gerekir.

Aydını aydın yapan, onun “idrak”idir ve idrak dediğimiz düzey ne filozoftur, ne bilgindir, ne de sanatçıdır. Kafa emekçileri bazen aydın olabilirler, ama aydınlar çoğu zaman kafa emekçileridir. Her zaman değil ama çoğu zaman; çünkü içinde bulundukları bazı özel tarihsel koşullar içinde işçiler, köylüler, esnaf da, kafa emekçisi olmadan aydın olabilirler.

Kişisel çıkar gözetmeksizin, genel çıkar ve iyilik için her türlü baskı ve tehlikeyi göze alan, insanlığın gelişimi ve mutluluğu için “ben”i değil “biz”i seçen kişi, elbette bir ham hayalci ve densiz muamelesi görebilir; ama o, gerçekte bir alçakgönüllü kahramandır.

İsterseniz şimdi soralım başlangıçtaki soruyu: “Sanatçı aydın mıdır?” Yanıt vermemize gerek yok!

Bir insan sanatçı olmadan aydın, aydın olmadan da sanatçı olabilir. Aydının sanatçı olması diye zorunlu ve gülünç bir koşul söz konusu değil. Bir insan aydın olmadan da sanatçı, hatta büyük bir sanatçı olabilir. “Büyüklük”  göreceli bir değer ölçüsüdür. Önemli olan hem sanatçı, hem de aydın olabilmektir. İnsan o zaman gerçek sanatçı olabilir. Evet “gerçek” de bir ölçüde görecelidir (göreli, izafi, relative) ama bu görecelik eytişimsel göreceliktir ve saltık gerçek’e koparılmaz bağlarla bağlıdır.

“Büyüklük”ü seçen sanatçı, ünü, ödülü ve uzlaşmayı seçtiği için “statü quo”yu da seçmiştir; bu nedenle aydın değildir. Çünkü o kendi “ben”ini seçmiştir. Aydın sanatçı, “büyük” sanatçının tersi değildir, onun zıddıdır.

(Bilim ve Sanat dergisi, 1984, Sayı:44;  Özdemir İnce, Denek Taşı, Dünya Kitap Yayınları, 2006, s.71-75)

***

OZAN VE AYDIN

Geçen ay New York’ta toplanan 48. Uluslararası PEN Kongresi’yle ilgili olarak, 18 Ocak 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesinde şöyle bir haber var:

“NEW YORK – New York’ta toplanan 48. Uluslararası PEN Kongresi’nde, kadın yazarlar kendilerine yeterince söz hakkı verilmediği gerekçesiyle ayaklandılar ve hazırladıkları protesto bildirisinin genel kurulda okunmasını istediler.

“Kadın yazarların sözcülüğünü yapan Betty Frieden, protesto bildirisinin okunmasının reddedilmesi halinde, zorla genel kurul salonuna girecekleri tehdidinde bulundu.

“Protesto bildirisinde, ‘PEN kongresine katılan üye ve delegelerin hemen yarısı kadın olmasına rağmen, yetkili kurul ve panellere katılan 140 yazardan yalnızca 40’ı kadın. Bu durumu üzüntüyle karşılıyoruz. Oturum ve panellerde ele alınan sorunları tartışma, görüş bildirme yeteneğine sahip çok sayıda kadın yazar bulunmaktadır. Bundan böyle kadın yazarlara oturum ve panellerde daha çok söz ve temsil hakkı istiyoruz’ denildi.

“PEN yetkilileri protesto bildirisinin okunmasını kabul ettiklerini bildirirken, kadınların daha fazla temsil hakkı isteğinin hemen çözüme kavuşturulacak bir konu olmadığını belirttiler. Bu konuda görüşü sorulan PEN Kulübü Başkanı Norman Mailer, ‘Biz kadın yazarlara ilgisizlik göstermiyoruz. Nathalie Sarraute, Iris Murdoch, Mavis Gallant gibi birçok kadın yazan onur konuğu olarak davet ettik ama gelmediler. Oturum ve panellerde konuşacak yazarları saptarken kadın yazarların temsil edilmediği doğrudur. Ama biz burada ölçü olarak yazarlıktan çok entelektüel olmayı ön plana aldık. Susan Sontag gibi entelektüelliği yazarlığından önce gelen kadın yazar çok az. Erkek yazarlarda ise önce entelektüel olmayanı ağır basanlar çok sayıda. Bu durumda oturum ve panellerde erkek yazarlar doğal olarak daha çok yer aldı’ şeklinde konuştu.”

Demek ki, Norman Mailer’e göre, her yazar entelektüel (aydın) olma niteliğine sahip değil. Önemli bir saptama. Kadınlar arasında aydın yazarın az, erkekler arasında çok olması sorunu ise, bu önemli saptama karşısında ikinci planda kalıyor. Norman Mailer, aydın ve yazar ilişkisine büyük bir açıklık getiriyor: “Aydınlık” durumu, konumu ve eylemi, bir bireyin mesleğiyle kendiliğinden örtüşen ya da bir mesleğin içinde kendiliğinden bulunan bir nitelik değil; fakat, yapılan meslekten (yazar, avukat, doktor, ressam, işçi, futbolcu vb.) ayrı, ondan bağımsız bir etkinlik. Bu etkinlik elbette mesleği ve yapılan meslek sayesinde edinilen bilgileri de kapsamaktadır; yani, aydınlık, mesleği içermekte, ancak meslek, aydınlığı (zorunlu olarak) içermemektedir. Yazar-aydm ilişkisini bu bağlam içinde irdeleyecek olursak: Yazarlık’ın bir meslek, aydınlık’ın ise bir insan tipi olduğunu görürüz.

Norman Mailer’in de çıkış noktası bu. Mailer, söz konusu saptamasıyla şunu demek istiyor: Bazı yazarlar, yazarlık mesleğinin (eyleminin), yazınsal sorunlarıyla olduğu kadar, bu mesleğin sosyo-politik, ekonomik, tarihsel yönleriyle; ulusal ve uluslararası politikayla; çağdaş bilimin verilerinin toplum hayatında kullanım tarzıyla, özel olarak da askeri amaçlarla kullanılmasıyla; savaş ve barış sorunlarıyla; açlık, işkence, temel haklar ve özgürlükler, demokrasi sorunları gibi bireylerin ve toplumların varoluş durumlarıyla ilgilenirler. Bazı yazarlar ise bu gibi ayrıntılarla (?) ilgilenmezler, yalnızca yazdıkları metinleriyle uğraşırlar. Norman Mailer, ilgilileri aydın sınıfına sokuyor, ilgisizleri ise aydın sınıfına almıyor. Aynı durum, doktorlar, avukatlar, öğretmenler, işçiler, mühendisler için de söz konusu ve geçerli. Kısacası hiçbir meslek, aydın oluş’u kendiliğinden içermiyor.

Bana her bakımdan doğru gelen bir saptama ve ayrımlama. Niçin?

Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde, insanla ve insanı ilgilendiren birçok durum ve etkinliklerle ilgili tanımların çoğunun zamanla değiştiği (değişeceği) dikkate alınmıyor. Bakıyorsunuz, bir zamanlar etkin (aktif) olan bir tanım, zamanla edilginleşiyor (pasif1eşiyor), ama bu değişimin farkına varılmıyor ya da farkına varılmak istenmiyor ve olgulara, edilginleşen tanımların yörüngesinde ve bakış açısı içinde yaklaşılıyor. Bunun en çarpıcı örneğini, aydın tanımında görüyoruz. Aydın denince, akla (hâlâ) doktor, mühendis, öğretmen, avukat gibi bir üniversite eğitimi yapmış olan insanlar geliyor ilk planda. Bunun yanı sıra, herhangi bir diploma gerektirmeyen mesleklerle (yazarlık, ressamlık, sinemacılık vb.) uğraşan kişiler de kendiliğinden aydın sayılıyorlar.

Bu noktadan bir adım ileri attığımız zaman, rönesanstan gelen Batılı bir gelenekle buluşuyoruz; aydın kavram ve tanımı, erudit (bilgili, derin bilgili, büyük bilgin, uzman) sözcüğünün kapsamıyla örtüşüyor, örtüştürülüyor. Bu örtüşmeden itibaren aydın, düşünür ve bilim adamı ile karıştırılmaya başlanıyor.

Bu bakış açısı içinde yapılan bütün tanımların zamanaşımına uğradığını kim ileri sürerse, daha başlangıcında haklıdır. Çünkü aydın oluş’un artık diplomayla, bilgi donanımıyla, bilgi sayesinde sahip olunan unvanlarla hiçbir ilişkisi yok. Neden hiçbir ilişkisi yok? Şundan hiçbir ilişkisi yok: Aydın oluş, kişinin sahip olduğu bilgi donanımıyla ilgili değildir; bu bilgi, o kişinin mesleğini yapması için gereklidir; aydın oluş, kişinin, sahip olduğu özel ve genel bilgileri toplumsal, politik, ideolojik ve etik düzlemlerde doğru kullanımıyla ilgilidir.

Yazımızın başlığı: “Ozan ve Aydın”, yani ozan-aydın ilişkisi. Ama aydın kavramına bir açıklık getirmeden, bu ilişki üzerinde birtakım varsayımlarda bulunmanın yararlı olacağı kanısında değilim. Çünkü günümüz aydını için ileri sürülen tanımlar, daha çok aydının atalarına denk düşüyor. Günümüz aydını kimdir ve kimdir bu aydının ataları? İncelediğimiz zaman, tarih içinde üç önemli durak görüyoruz:

– MÖ V. yüzyılda, insanlara ansiklopedik bilgileri ve söylev (konuşma) sanatını öğretmek isteyen bazı insanların Atina’ya yerleştiklerini görüyoruz. Bu öğretmenler kimi zaman kendilerine “sofist” adını veriyorlardı. Platon da bunları böyle tanımlamaktadır (Oi sophistai). Sofist sözcüğünün içerdiği anlam (bilgici), bu kişilerin ilk aydınlar olduğunu göstermektedir.

-XVIII. yüzyılda, Fransa ve İngiltere’de kendilerine filozof adını veren, geleneklere, kilise kurumuna, metafiziğe ve kurumlaşmış dine karşı çıkan düşünürler ortaya çıktı. Geçmişin, yaşadıkları çağı boğmasına göz yummuyorlar ve deneysel bilimlerden, bunların teknik alanında uygulamalarından kaynaklanan yeni bilgileri savunuyorlardı. Düşünce tarihi, bu insanları kimi zaman yazar, kimi zaman da filozof olarak tanımlamaktadır. Bu insanların eylemleri, çağları içinde aydın tanımına uymaktadır.

-1934-1935 yıllarında, liberal demokrasilerde, kendilerine entelektüel adını veren insanlar çıktı. Bu insanlar bilginlerin, yazarların, sanatçıların ezici egemenliklerine karşı direniyorlardı. Bu entelektüeller politikaya girdiler, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, B. Russell ve J.P. Sartre gibi filozoflar, A. Einstein gibi fizikçiler, L. Schwartz gibi matematikçiler, bu aydınlara katıldılar. Ve işi mahkeme kurmaya kadar vardırdılar.

Günümüz aydınlarının, bu üç tip aydının torunları olduklarını ileri süremez miyiz? Elbette ileri sürebiliriz, ama tanımlamamızı yaparken üçüncü tipi göz önünde tutarak. Çünkü, günümüz aydınını kavramak için, geleneksel dört aydın kümesinin (bilim adamları, eğitimciler, tıp adamları ve sanatçılar) dışına çıkmak zorundayız.

Geleneksel aydın tipi ile çağdaş aydın tipini en akla yakm biçimde birbirinden ayıran çalışmayı, 26 Mart 1964’te ölen ABD’li ekonomist Paul-Alexandre Baran yapmıştır. Paul Baran ilkin ABD’de Monthly Review’de, daha sonra Fransa’da “Qu’est-ce qu’un intellectuel?” başlığı altında Partisants dergisinde[1] yayımlanan yazısında, “beyaz yakalılar”-“mavi tulumlular” ayrımından yola çıkmaktadır. Yani “kafa emekçileri” ile “kol emekçileri”. Geleneksel tanımda, bilindiği gibi, kafa emekçileri (travailleurs intellectuels) kendiliğinden entelektüeller (aydınlar) topluluğuna, toplumsal kesimine (çünkü aydınlar bir toplumsal sınıf oluşturmazlar) alınıyorlardı. Ama zaman içinde, bu kafa emekçilerinin (doktor, avukat, işletme yöneticisi vb.) kapitalist rejimlerde sistemle bütünleştikleri, onun hizmetkârı, sözcüsü, görevlisi durumuna geldikleri görüldü. Böylece, aydın ile kafa emekçisi birbirinden kesinlikle ayrıldı. Bu ayrılma, geleneksel aydında bile görülen “karşı koyma” eylemini ön plana çıkardı. Bunun sonucu olarak da, çoğunluğun üzerinde anlaşabilecekleri çağdaş aydın tipi ve tanımı ortaya çıktı: Kafa emekçileri entelektüel (aydın) olabilirler, köylüler ve zanaatçılar arasında da aydınlar vardır. Öyleyse aydın nedir, aydınlık durumu nedir? Paul Baran’a göre aydın, tarihin oluşumuna katkıda bulunan kişidir; aydın, etik tarafsızlığı olmayan (yan tutan) kişidir; aydın, gerçeği söyleyen kişidir; aydın cesur, girişimci ve akılcı araştırmalarında sonuna kadar gitmeyi (tehlikeyi) göze alan kişidir; aydın böylece, toplumun bilinç ve vicdanı, ileri güçlerin sözcüsü durumuna gelir. Aydın, Paul Baran’a göre, insanlığın ilerlemesi adına kendi kişisel çıkarlarını bir yana bırakan, kendi rahatını ve varlığını tehlikeye atabilen bir kahramandır; aydın, bilinmezcilik (l’agnosticisme), gericilik ve tutuculuk (l’obscurantisme) ve insanlık dışı davranış (l’inhumanité) ile mücadele eden kişidir.

Bu tanımlamaya göre, aydın, çağını anlamaya, yorumlamaya, çağının sorunlarını çözümlemeye çalışan ve gerektiği zaman girişimde bulunan kişidir; aydın, Sartre’ın deyimiyle, “burnunu başkalarının işine sokan” kişidir; aydın, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyen kişidir. Görüldüğü gibi, bu tanım, bir durum ve bir konumdan çok, bir eylemi gösteriyor. Yani, diplomalılar arasında kişiyi aydın yapan etken, onun derin ve engin bilgisi değil, bu kişinin sahip olduğu bilgiyi kullanım biçimi ve toplumsal olaylarda yan tutuşu ve eylemidir. Demek oluyor ki, aydın, hep ileri sürüldüğü gibi, smıflarüstü, sınıflardışı, bağımsız ve özerk bir birey değildir. Çağlar boyunca, her sınıfın içinden çıkan “organik” aydın tipinin dışında kalan, klasik ve geleneksel aydın tipi (edebiyatçı, filozof, sanatçı) de, artık bilinçli olarak bir yan’a bağlanıyor. Antonio Gramsci’nin dediği gibi, “Yeni aydının özelliği, söz ustalığında, yani duyguları ve tutkuları bir an için harekete getiren bu dış güçte aranmıyor artık. Bu yeni özellik, aydının, pratik hayata yapıcı, örgütleyici, ‘sürekli inandırıcı’ olarak karışmasındadır.” Yani, yeni aydın, politikayla ilgilenen kişidir.

Örneğin Frederic Joliot-Curie, radyoaktiflikten atom reaktörüne uzanan bilimsel buluşlarıyla büyük bir bilim adamıdır elbette; ancak onu aydın yapan şey, onun 2. Dünya Savaşı’nda Fransa Ulusal Direniş Cephesi’nin başkanı, Dünya Bilim İşçileri Federasyonu’nun ve Dünya Barış Konseyi’nin kurucusu ve genel başkanı olmasıdır. 1921 Nobel Ödülü sahibi ve izafiyet teorisinin kurucusu büyük Einstein’ın, Hitler’den kaçarak sığındığı ABD’de rahat yüzü görmemesinin, FBI tarafından izlenmesinin nedeni, bilimsel buluşlan değil, onun aydınca eylemleridir. FBI’ın çıkardığı listeye göre Einstein, 35 solcu örgüte üyeymiş. En büyük suçlarından (!) biri de, 1930’lu yılların başında, Berlin’de Fikir İşçileri Kulübü’nü kunnuş olmasıydı.

Ozan ile aydın ilişkisini yukarıda sergilenen bağlamda değerlendirecek olursak, her ozanı kendiliğinden aydın saymamızın olanağı yoktur. Nice derin bilgili, nice büyük ozan vardır ki, çağdaş tanımına uygun yeni aydın değildir. Çünkü, eskilerin ünlü deyimiyle, “Kendi fildişi kulesinde yaşamaktadır”. Hiç kimse, hiçbir ozan, elbette aydın olmak zorunda değildir. Bu bir seçim, sorumluluk sorunu. Benim, malumatfuruş (bilgiçlik taslayan) ozanlar dışında, aydın olsun ya da olmasın, bütün bilgili ozanlara karşı doğal bir  ilgim vardır. Ama benim için en önemli ozanlar, hem bilgili, hem de aydın olan ozanlardır. Çünkü bilgili-aydın ozanlarda şiir, kendisinin hem öznesi, hem de nesnesi değildir; okurla iletişim kuran, içeriği, belirgin bir izleği, genel imgesi, bir mesaj içeren anlamı olan nesne-metindir şiir onlar için. Bu şiir, duyumsanabilir, algılanabilir bir gerçek dünyanın, gerçekliğin olduğu kadar, imgelem gücünün kavrayabileceği ve nesnel gerçekler tarafından doğrulanabilecek bir yapıntı gerçekliğin de imgesel sonucudur; ve bu imgesel sonuç ne nedensiz, ne karşılıksızdır, ne de kendi kendinin nedenidir. Çünkü bu tür ozanlar, şiirin hiçbir şey’le değil, her şey’le kurulduğunu çok iyi bilirler.

Çağdaş ve yeni aydın tipini yukarıda açıkladığımız için, aynı şeyleri ozan için de tekrarlamamız gereksiz. Ozanın aydınca eylemi her zaman şiirlerine yansır; ama bu yansıma, her şiirde aynı oranda değildir: Kimi şiirlerde metni ince bir zar gibi sarar, kimilerinde ise daha alt katmanlardadır. Ne var ki, bu ince zar kemikleşirse, kabuklaşırsa, şiir soluk almakta güçlük çeker ve el ilanına, basit bildiriye dönüşür; sonuç olarak da, şiirsel söylemin dışına çıkar. Aydın ozanın şiirlerinde felsefi bir taban, geri plan duyumsamr, ama bunlar şiirsel söylemi yaralamazlar; tersine, ona bir derinlik, bir zenginlik, bir boyut getirirler. Bu boyut, evrensel boyuttur.

Bilgili ozanlar için çok önemli bir tehlike vardır (ki bu tehlike malumatfuruş ozanlar için kendiliğindendir): Evrensel olayım derken ecnebi şair ya da tercüme şair olmak. Bu ne demektir? Bu, şu demektir: Yabancı dil aracılığıyla okunmuş metinlerden, şiirlerden aktarılan duygular, izlenimler, algılar, duyarlılıklar, düşünceler ve hazır imgeler, yazılan metne kaynaklık ederler ve bunların, yerli nesnel dünyada bir karşılıkları yoktur. Bu, ozan için elbette acınılacak, yanılacak bir durumdur; ama, daha da beteri vardır: Bu belaya çeviri metinlerden bulaşmak. Bunun da (her iki durumu kapsayan) daha beteri vardır: Ozanın, içine düştüğü bu olumsuzluğu, bu çıkmazı erdemleştirmesi, aydınlığının kanıtı olarak savunması ve bu vehimlerin sonucunda da, kendini dev aynasında görmesi, kendini öncü ve yenilikçi sanması. Şiir tarihimizde bu tür şairlerin epeyce örneği vardır ve “sıkı” dönemlerde sayıları birden artar.

Gerçek aydın-ozanın, bu tür ozanlarla ilişkisi yoktur; yerel ve evrensel bireşimini yaptığı için, ne kendi toplumuna yabancı, ne de çeviri ozandır. Bu ozan, yeni ve çağdaş aydın tipinin bütün olumlu özellik ve erdemlerine sahiptir.

Sonuç olarak: Aydm-ozan ilişkisinde yapılması gereken ilk iş, aydını (entelektüel) bilgili kişiden, bilgili kişiyi de malumatfuruş’tan ayırmak, ayrı tutmak; aydını bilgili kişiye indirgeyen klasik tanımın dışına çıkıp günümüze uygun etkin tanımı üzerinde anlaşabilmek. Ancak bundan sonra, “aydın-ozan” ilişkisine, sağlıklı bir düzlemde yorum getirebiliriz. Zaten bu yapılmadan da, nesnel bir değerlendirme dizgesi kurulmasının olanağı yoktur.

(Broy dergisi, Nisan 1986, sayı: 6; Özdemir İnce, Denek Taşı, Dünya Kitap Yayınları, 2006, s.77-84)