AYDINLIK GAZETESİNDEKİ BEŞ GÜNLÜK SÖYLEŞİ

Bayram öncesi Hüseyin Haydar aracılığıyla Aydınlık gazetesinden bir öneri geldi: Bu sitede yayımlanan “Modern Türkçe Şiir Antolojisi” başlıklı yazımı gazetede yayınlamak istiyorlarmış ve benimle 5 gün sürecek bir söyleşi yayınlamak istiyorlarmış. Memnuniyetle kabul ettim. Sonuçtan ayrıca memnunum. Memnunum da Türk edebiyat ortamı dedikoducudur,  dıdırcıdır ve korkaktır. Düşünce ve sözlerini yazıya dökmekten korkarlar. Yani bana hiç mi hiç benzemeyen bir tiptir.

Gene öyle oldu galiba. Ortalıkta homudananlar varmış. Bunu dolaylı olarak söyleşiyi yapan Seyyid Nezir kardeşimizden öğrendim. Bunun üzerize kendisine bir elektronik mektup yazım. Bu metni, Aydınlık gazetesinde  6, 7, 8 , 9 ve 10 Temmuz 2016 günlerinde yayınlanan söyleşinin “sunu”su olarak okuyacaksınız.

ÖZDEMİR İNCE

11 Temmuz 2016

******

{Nezir Kardeş,

1970’lerde Sol’un büyük bir kesimini kastederek “Sol pskiyatri kliniği”değildir diye yazmıştım. O tarihten bu yana bu cümle yazılarıma her yıl birkaç kez girdi. Söyleşi sırasında aydın muhiti için “Tembel Teneke” tanımlaması yaptım.

Son e-postanda “Tepkiler genellikle olumlu” diye yazıyorsun. O zaman ben “Olumsuz tepki gösterenler ne yapmayı düşünmekteler?” diye soruyorum orta yere.

Aydınlık’ın bugünkü (11 Temmuz) sayısında yayımlanan  yazında da  söyleşinin “Kimilerince, çok bilinen şeylerin bir daha vurgulandığı, köklü değişim ya da yenilenmeyi haber vermekten uzak kaldığının söylendiği”ni yazıyorsun.

“Miskinler Tekkesi” Türk edebiyatının bazı şeyleri sadece söylemeyip yazıya dökmesi çok iyi olur. Söylediklerim eğer “çok” değil sadece biraz bilinseydi Türk edebiyatının olduğu yer bok çukuru olmazdı. “Miskinler Tekkesi” yenilenmeyi ve değişimi neden başkalarından  bekliyor? Kendisi yapsın! Gözleri ve beyinleri olsa değişim ve yenilenmenin somut örneğini karşılarında görürler.

Görüyorlar görmesine ama 50 yıldır benden korkuyorlar, korktukları için benden nefret ediyorlar.]

****

AYDINLIK SÖYLEŞİSİ[ii]

 (1)

 SEYYİD NEZİR–Özdemir İnce, Türk şiirinin olgunluğa çok genç yaşta ulaşmış ama hep genç kalmayı başarmış ustalarından… 1 Eylül 2016’da 80 yaşında olacaksın. Kemal Özer’in yönettiği Varlık’ta Veysel Atayman, Aziz Çalışlar, Atilla Birkiye ve Cengiz Gündoğdu’nun da bulunduğu, birkaçına benim de katıldığım toplantılardan sonra 1986’da –çoğunu Varlık’taki yazılarının oluşturduğu– ilk kuramsal şiir tartışmalarını topladığın Şiir ve Gerçeklik kitabını Broy’da yayımladığımızdan bu yana tam 30 yıl geçti. Modern anlamda ilk Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’ni o sıralarda (Adam Y., 1985) yayımlayan Memet Fuat, senin şiirinden söz ederken şöyle yazdı: “Batı şiiriyle ilişkileri, siyasal etkinliklerin hızlandığı bu dönemde [1960’larda] aşırılıklara düşmesini önledi.” Neydi senin şiirinin bulaşmadığı bu aşırılıklar?

–  Memet Fuat sanırım “Devrimci Şiir”, “Slogan Şiiri” denen şiirlerden, siyasal gündelik mesajın şiirin “şiirsel mesajı”nın önüne geçmesinden ve o mesajın şiirin bizzat kendisi olduğu sanısından söz ediyordu. Öyle ki bir devrimci şairin her şiirinin devrimci (yani sosyalist devrim, komünist devrim, halk devrimi) şiir olduğuna inananlar vardı. Güney Amerika ve Filistin şiiri model olarak anılıyordu. O zamanlar yayınlanan Devrimci Şiir Antolojilerinin genç şiirimiz üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur.

60’lı yıllarda genç Arap şiiri Nâzım Hikmet’i örnek almıştı. Nazım Hikmet’ten en çok etkilenenler de Filistinli şairlerdi. Uzun süre Fas hapishanelerinde yatan Abdellatif Lâabi’nin esin kaynağı Nâzım Hikmet idi. Bunu bana 80’lerde Paris’te tanıştığımız zaman kendisi söylemişti. Filistin şairleri modern Arap Şiirini tam anlamıyla temsil etmiyordu. Ama ne tuhaftır ki Nâzım Hikmet’ten etkilenen Filistin şairleri  1970’li yıllarda genç ve devrimci Türk şairlerini etkilemiştir. Ama özellikle Fransızca yazan Abdellatif Laâbi, Salah Stetie, Venus Khoury-Ghata, Abdelwahab Meddeb gibi şairler dünya standartlarında önemli şairlerdi, bu şairleri ülkemizde tanıtarak, şiirlerinin ve kitaplarının yayınlanmasını sağlayarak “devrimci” anlayışındaki sapmayı düzeltmeye çalıştım. Biliyorsunuz, bu arada, Arapça yazan ama yazdığı yazılar ve şiirler hemen Fransızca’ya tercüme edilen Adonis’i ülkemizde tanıttım. Amacım şiir ve edebiyat ortamını çaktırmadan dezenfekte etmekti.

Memet Fuat’ın beni olumlu örnek göstererek eleştirdiği olumsuz şiir ortamın sorumlusu 1960 ve 70’li yılların genç şairleri değil. Ne yazık ki, dünya Nâzım Hikmet’in şiirini bizden yıllar önce tanıdı. Ben de onu 1965 yılında Fransa’da Fransızca çevirilerinden okudum.

Her ulusal edebiyat başka ulusal edebiyatlarla durmadan emişir. Romantizmin kaynağı Anglosakson edebiyatıdır ama daha sonra kendisinden etkilenen Fransız ve Alman romantizimlerinden etkilenmiştir. Yabancı edebiyata açık olmayan edebiyatlar aile içi evlilikler ve ensestler yapmak zorunda kaldıkları için  soyları bozulur. Osmanlı edebiyatının kapalı olmasının ve bir türlü reform yapamamasının nedeni toplumsal ve mülki yapıların kemikleşmiş olmasıdır. Bu yapı Tanzimat’la kırılınca edebiyat da çeperlerini kırdı ve dünyaya açıldı. Edebi türler yenilendi. Mürteci sağ tanzimatı bir yıkım olarak görür ama bence Türk rönesansının başlangıcıdır. Tanzimat ve daha sonraki dönemler de edebiyatımız ne yazık ki araştırmacı olamadı ve birkaç isim üzerinde odaklandı.

Cumhuriyet edebiyatımız da ne yazık ki böyledir. Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Ahmet Mühip Dranas’a bir bakın  neredeyse Charles Baudelaire’den başka bir şair tanımazlar. Ahmet Hamdi Tanpınar yazdığı edebiyat tarihinde  Baudelaire’e Paul Valéry’yi ekler. Oysa 1920-1950 arasında dünya edebiyatında neler olmuştur neler. İkinci Yeni’ye kadar bu iki isme neredeyse yeni isimler eklenmez. Bu arada şiirimize Arthur Rimbaud da girer ama o da klasik ölçülü “Sarhoş Gemi” şiiriyle.

Türk şiiri bunlarla eğleşirken Nâzım Hikmet başta Bedreddin şiiri ve “Memleketimden İnsan Manzaraları” olmak üzere dünya şiirine de yeni yollar açan, biçim ve içerik olarak, öncü şiirlerini yazmış ama Türk şiiri neredeyse bunlardan habersizdir. Tıpkı günümüzdeki gibi.

Bunlar olurken ben Mersin’de tek başımaydım. Sadece, Adana’da yaşayan Nihat Ziyalan ve Yılmaz Pütün (Güney)’le ilişkim vardı. Durmadan Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerini okuyordum. Dergilerde okuduğum Türk şairlerinin şiirlerini beğenmiyordum. Sadece Attila İlhan’ın şiirlerini ilginç buluyordum. 1954’ten sonra yazdığım hiçbir şiirimi atmadım. Tamamı Toplu Şiirler olarak yayınladığım külliyatın ilk cildinde yer alırlar.

1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Fransızca Bölümü’ne girdim. Orada Fransız hocalardan okuma, öğrenme ve yazma disiplinini öğrendim. Fransız edebiyatını başlangıcından 20.yüzyıla kadar iyice öğrendim ve birkaç yıl içinde iki dilli ve iki edebiyatlı oldum. Aragon devrimci şiirler yazıyordu ama Elsa’ya aşk şiirleri de yazıyordu. Fransız şiirinin belki de en kapalı şairi olan René Char İkinci Dünya Savaşı’nda çete yüzbaşısı idi ve kendi usulünce direnme şiirleri de yazmıştır.

1971-1975 yılları arasında, şiir yazmadım. Bilerek ve isteyerek! 1975’den sonra tekrar yazmaya ve yayınlamaya başladıktan sonra çevirilerimle ve teorik yazılarımla Türk şiirine müdahale etmeye başladım. 1975-1980 arası bir geçiş dönemidir. Gerçek ve etkin müdahale 1980’lerde başladı. İlk baskısı Broy tarafından yapılan Şiir ve Gerçeklik (1985)’te yayınlanan yazılar, 1925-1975 yılları arasında edebiyatımızda başrol oynayan şairlerin, eleştirmenlerin, estetikçilerin yazması gereken yazılardı. Edebiyatımız ve şiirimiz öylesine kemikleşmişti ki rahatsız edici bir sinek vızıltısı sayıldı. Şiire ikinci müdahalem Yannis Rirsos’tan yayınladığım “Taşlar, Yinelemeler, Parmaklıklar”dır (Can Yayınları, 1978).

(2)

SEYYİD NEZİR–Aynı yerde şunu da söylüyor Memet Fuat: “Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de, düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı.” Şiirinizin erken yaşlarda olgunluk düzeyine ulaşmasında bu saptamalarda işaret edilen verilerin rolü oldu mu? –Tam burada bir araya girme sanırım yerinde olur: Memet Fuat’ın antolojisi, daha sonrakiler için kanon işlevi yüklendi. Daha sonra, “Yazınsal Söylem Üzerine” kitabında (Can Y., 1993), “Gelenek ve Şiir” adlı kapsamlı tartışmaya girerken, sen de zaten geleneği antoloji anlamında kullandın. Onun belirlemesini dikey ve yatay uzanımlarıyla senin değerlendirmeni istemekle, Türk şiirinin serüveni içinde durduğun eğimin de doğru tanımlanması kaygısını taşıyorum.–    

Sadece şiir bağlamında değil siyasal doğrultuda da savrulmadım. 1950’lerde ahlak ve davranış olarak soldaydım. 60 ve 70’lerde Marksizmin ne olduğunu öğrendim. Haramzadelerin ve birtakım “zedeler”in dediği gibi, bir dinozor olarak hep aynı otlakta otluyorum.

Felsefeciler, eleştirmenler, estetikçiler, edebiyat kuramcıları dünyada ve özellikle de batı kültür alanlarında Üniversite’den çıkar.Bunların çoğu üniversite hocasıdır. Bu insanlar ülkelerinin felsefi, sanatsal ve yazınsal kanunlarını oluştururlar. Şairler, yazarlar, sanatçılar bu kanunlara uyarlar ya da uymazlar ama hiza ve istikamete bakılacak yazılı kanunlar vardır.  Cumhuriyet’in Darülfunun yerine bu amaçla kurduğu Üniversite ne yazık ki özellikle felsefe ve edebiyat alanlarında modern medrese olmanın ötesine geçemedi. Bu alanlarda çalışan akademisyenler (gene ne yazık ki) “hoca” ama bilim insanı değiller. Bu nedenle ortam edebiyat alanında alaylılara kaldı. Bunlar arasında bilim insanı kimliğinde Hüseyin Cöntürk ve Bedrettin Cömert’ten başkası yok. Biraz da Aziz Çalışlar.  Memet Fuat da bugün ve gelecekte referans olabilecek bir edebiyat insanı. Bir zamanlar edebiyat ortamının egemenleri olan Ataç,Tahir Alangu, Adnan Benk, Vedat Günyol, Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Fethi Naci ve Mehmet H.Doğan’dan geriye ne kaldı? Bir hiç! Sadece kişi ve kitap eleştirisi ve değiniler. Kuram olmadan sağlam eleştiri de olmaz. Sağlam eleştiri yoksa ortaya deforme ve yığma yapıtlar çıkar.

Örneğin, Necip Fazıl Kısakürek her yerde şiirin amacının Allah arayışı olduğunu söyler ve yazar. “Benim “poetik” anlayışımda sanat, Allah’ın sırlarına doğru ebedî bir arayıcılıktır. Allah ki, mücerredin mücerredi; iş, onu gayeleştiren şiirde…”[iii] der. O zamanlar bir Allah’ın kulu çıkıp “Şair sadece Allah’ı değil, evreni ve dünyanın her şeyini arar!” demiş midir? Sanmıyorum.

Memet Fuat, benimle ilgili olarak “Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de, düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı” derken N.F.Kısakürek’e de karşı çıkmaktadır. Şiirde, edebiyatta ve sanatta ne teolojik, ne siyasal, ne toplumsal, ne de ekonomik varsayımların  kanun olamayacağını söylüyor. Bunlar kendi özel kanunlarına uyarlar. Demek ki, Memet Fuat’a göre ben sadece şiirin özel kanunlarına önem vermişim, ki doğrudur. Dikkatle bakanlar, benim, ilk kitabım olan “Kargı”dan bu yana bu kurala uyduğum görürler. Bu yüzden benim şiirlerimde büyük bir tema ve konu zenginliği vardır. Her şiir bir heykel gibi somut olmalıdır. Soyut sayılan heykeller bile somuttur.

Hilmi Yavuz ve tilmizleriyle tartıştığım “Gelenekten Yararlanmak” sorunu son derece önemlidir. Çünkü şair ve şiiri, gelenek de aralarında olmak üzere, her şeye karşı özgür ve anarşiktir. Bu özelliği en iyi Nâzım Hikmet’te ve İkinci Yeni’de (kimileyin başarısız olsa da) görürüz.

Yazınsal ve sanatsal ürün veren “fail” de öteki bütün meslek insanlarının yaşadığı ortak bir tarihsel ve toplumsal ortamda yaşarlar. Atipik (dinbazlar, saltanatçılar, kavimciler, etnikçiler, cemaatçiler) olanlar dışında kalanlar laiktir, özgürlükçüdür, cumhuriyetçidir, demokrattır, eşitlikçidir, humanisttir, insan ve canlı ve cansız dünyanın adalet içinde haklarına saygılıdır. Fauna (hayvan dünyası) ve flora (bitki dünyası) sanatsal yaratının en temel ögelerindendir. Çağının çağdaşı olması gereken estetik yapıt yaratıcısı  barışçı ve dünya dostudur. Bu nedenle 2016 yılında bilimin, sanatın ve edebiyatın Tanrı’yı araması atipik ve marjinal bir durum ve konum.

Şairin, sanatçının, yarattığı eserden başka bir efendisi olamaz. Çünkü o bir tür epitkendir.[iv] Karşısında “var” olarak duran dünyayı kendince düzenler. Taşındığı döşeli evdeki eşyaların yerini  değiştirir gibi dünyanın düzenini iyi ve iyilik, güzel ve güzellik, adalet ve eşitlik yönünde değiştirir. Türkiye’de insan, şair ve yazar olarak işte burada durmakta ve eylemekteyim.

Memet Fuat “Aydınlar Sözlüğü”nde benimle ilgili olarak şunları yazar: “Özdemir İnce şair olmasaydı da, yalnızca üç deneme kitabı yayınlamış olsaydı, nasıl değerlendirilirdi? Hiç kuşkusuz, eleştiri dünyasında saygın bir yer edinirdi, başarılı bir eleştirmen olarak anılırdı.”

(3)

SEYYİD NEZİR–”Elmanın Tarihi” (Papirüs, Ekim 1968) yayımlandığında, Turgut Uyar Soyut Dergisi’nde, işi gücü bırakıp bu şiir üstüne nasıl da çarpıcı bir yazı yazmıştı.

68 Kuşağı’nın bütün bir hayatı bir anda ateşleyen hızını yansıtıyordu şiir:

“Elma çürür ama öcünü içinde taşır

bir filiz olmanın bir ağaç olmanın öcünü /…/”

68’in coşkusu içinde kimi dizelerini ezbere okuduğumuz şiir, sanki 45 yıl sonraki Gezi Kuşağı’nı da haber veriyordu:

          “Elmanın hızını düşün sevgilim

          seni beklemenin hızını düşün”

Genç yaşta olgunluk, “beklemenin hızını” bilince çıkarmış olmakla mı ilgili?

 Turgut Uyar’ın o yazısını ne yazık ki hatırlamıyorum. Turgut Uyar ve Cemal Süreya pinti karakterli şair değillerdi. Beni zaman zaman övmüşlerdir. Ve ben onları acımasızca eleştirmekten geri durmadım ama bana gücenmediler. Buna “yazınsal ahlak” denir O şiire esin kaynağı olan metni çok iyi hatırlıyorum: Dünyanın diyalektik düzeniyle ilgili bir bilimsel metindi. Kitabı hatırlamıyorum. Ama şiirin teması olarak insanın ve dünyanın değişim ve dönüşümü söz konusuydu. Bu da sürekli devrimdi. Benim şiirime tarih, coğrafya, yurtbilgisi. hayatbilgisi, matematik esin kaynağı olarak girmiştir. Yaşanan “şey” her zaman girmiştir. “Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler” (Kaynak Yayınları, 2014)  adlı yayınlanmış son şiir kitabımdaki şiirlerin yarısında Gezi Direnişi vardır. Üzerinde çalıştığım “Opera Kahkahası”nda R.T.Erdoğan “Başyüce” kimliğiyle sık sık boy gösterir.

Şiirlerim, denemelerimden, siyasal gazete yazılarımdan bağımsız değil. Onlar da şiirlerime girerler. Bir siyasal makalemde yer alan bir cümlenin şiirimde dizeleştiğini görebilirsiniz.

Neden yazınsal kuramla ilgilendim, neden çeviri yaptım, neden gazete yazarlığına ve siyasete bulaştım?  Cevabı: Tam insan ve sorumlu bir vatandaş olduğum için! “Tamirci” kimliğim!

Düşünsenize: Bir genç hatta yaşlı şair imgenin (image) ne anlama geldiğini bilmiyordu. Oktay Rifat “görüntü” olduğunu sanıyordu. Bu nedenle “lambanın saçları” diye bir şeyleri dize diye yazıyordu. Felsefecilerin (!), estetikçilerin (!) imgenin ne olduğu umurlarında bile değildi. Kimileri imge yapıyor ama yaptıklarının imge olduğunu bilmiyordu. Aylarca çalıştım 1983 yılının temmuz, ağustos, eylül, ekim ve kasım aylarında “İmge ve Serüvenleri”ni yazdım. Bu yazıyı “Dil ve Anlam”, “Şiirsel Gerçek ve Boyutları”, “Şiir ve Gerçeklik”, ardından Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar ve Oktay Rifat’ın belli görüşlerini eleştiren “Sözcük, Dize, Çıkmaz ve Saçlar”ı yazdım. Tıssss! Türk şiirine ilk kez birtakım kanun önerileri, taslakları geliyordu ama akademiya, edebiyat ortamı ve burnundan kıl çektirmeyen eleştiri susuyordu. Daha birkaç yazı eklenerek “ŞİİR VE GERÇEKLİK” (Broy Yayınları, 1985) yayınlandı. Gene tıssssssssss! Eleştiriye eleştirinin ne olduğunu anlatmak için, şiirin yapı, biçim ve ses sorumlarını ele alan yazıları, ardından “Şiirin Dört Atlısı” (Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Edip Cansever) üzerine yorumlarımı içeren TABULA TASA’yı yayınladım (Can Yayınları, 1993). Gene tıssssss! Burada durmadım: “Şiirin Dili”, “Dilin Yazınsal İşlevi”, “Yazınsallık”, “Şiir ve Gelenek” ve “İlhan Berk’in Poetikası: Sıfıra Sıfır Elde Var”ın yer aldığı YAZINSAL SÖYLEM ÜZERİNE’yi  (Can Yayınları, 1993) yayınladım. Gene tısssssss! Bu da yetmedi. Modern şiirin kurucuları Rimbaud, Lautréamont, Aloysius Bertrand’ı yorumlayan yazıları Adam Sanat dergisinde (1999) yayınladım. Bu arada, Akşit Göktürk’ün Türk şiirinde büyük yara açan bir çeviri adlandırmasını düzelten “Nesnel Karşılık Değil, Nesnel Bağlılaşık” yazımı Varlık dergisinde (Şubat 1997) yayınlamıştım. Bu yazılar ŞİİRDE DEVRİM (2000) adıyla yayınladım. Ve gene tısssssssss!

Sadece Memet Fuat’ın  “Aydınlar Sözlüğü”nde benimle ilgili olarak iki-üç satırı: “Özdemir İnce şair olmasaydı da, yalnızca üç deneme kitabı yayınlamış olsaydı, nasıl değerlendirilirdi? Hiç kuşkusuz, eleştiri dünyasında saygın bir yer edinirdi, başarılı bir eleştirmen olarak anılırdı.”

Bu dört kitap Türk edebiyatı ve şiiri için büyük bir yenilikti. (Bu kitapların yeni baskılarını İmge Yayınevi yaptı.) Akademisyen olsaydım çoktan “profesör” rütbesi almıştım. Akıl almaz bir tepkisizlik, geçirimsizlik! Sanki başçavuşun eşeği ossurmuştu.Bütün bunları, yanlışlıkları düzelterek, Türk şiir ve edebiyatının çağdaşlaşmasına katkıda bulunmak için yapmıştım. Bu türden kitaplar 1950’lerde yazılmış olsaydı İkinci Yeni girişimi bir başka türlü olur, çok daha yüksek bir başarıya ulaşırdı. Olmadı! Şu anda Türk şiiri İkinci Yeni’nin çok daha gerilerinde, bir cehalet ve kaos içinde. Çok yazık, çok!

Şiir çevirilerine gelince: Her girişimimde bir amacım olduğu gibi Arthur Rimbaud’nın bütün düzyazı şiirlerini (BEN BİR BAŞKASIDIR) , Lautréamont’un MALDOROR’UN ŞARKILARI’nı, Aloysius Bertrand’ın GASPARD DE LA NUIT’sini dilimize çevirirken de büyük bir amacım vardı: Çağdaş şiirin üç kurucusunun doğru çevirilerini bol not ve açıklamalarla Türk şairlerin kullanımına sunmak. Bu üç çeviri için hayatımın 25 yılını vermişim. Bu çalışmalarımın bir bölümü için (ve elbette kendi şiirim için) “Mallarmé Akademisi” ile “Avrupa Şiir Akademisi” üyeliğine seçilirken, Fransızca bilmeyen Ece Ayhan “Maldoror’un Şarkıları” için “Bir ortaokul öğretmeni için iyi ama keşke bir şair çevirseydi” diye yazıyordu. Aynı günlerde Belçika’nın en önemli dergilerinden biri benimle ayrıntılı bir röportaj yayınlıyordu. Bu üç kitabın yeni basımlarını İmge Yayınevi yaptı.

Bu da yetmedi İoanna Kuçuradi ve Herkül (İraklis) Millas ile birlikte Ritsos’u, Kavafis’i (Bütün Şiirleri) ve Seferis’i (Bütün Şiirleri) de çevirdim. Neden? Tarihi, coğrafyayı, toprak ve denizi, ülkenin flora ve faunasını çok iyi değerlendiriyorlardı. Türk şairlerine örnek olsunlar diye yapmıştım, sadece ne olduğunu bilmedikleri “Çiriş Otu” sözcüğünü şiirleri soktular. Birbirlerine bakarak. Beklemenin bir hızı var ama ben hâlâ Türk şiir, edebiyat ve siyaset ortamının “adam” olmasını bekliyorum.

(4)

SEYYİD NEZİR–Şiirde ve düşünsel yönelimlerde, görebildiğim kadarıyla, toplu çıkışları pek seçmedin. Ama hiç de susmadın. Susmayı, Ahmet Telli’nin bir sorusu üzerine, “şiirsel çevre kirlenmesinin tipi örneği” saydın (Broy, Aralık 1986). Bu senin şairliğinin aynı zamanda bir aydın tavrını da tohum halinde saklamasından ileri geliyor kanımca. Yine de sen sanatçı ve aydının her zaman aynı kişi olmadığını savundun hep. Seninle burada hemen, L.-P. Fargue üzerinden bir polemiğe giriyorum: “Sanatçı, aydını içerir. Bunun karşıtı kırk yılda bir doğrudur.”

3 Ekim 1971 – 18 Ocak 1977 arasında şiir yazmadım. Ankara Yıldırım Beyazıt mapusanesinde yazdığım 6 gözaltı şiirini bitirdikten sonra 5 yıl 2 ay 15 gün şiir yazmadım. Ahmet Telli kardeşimizin çok derinlikli ve zeki sorularla yaptığı söyleşiyi yıllar sonra tekrar okudum. Söylediklerimden gurur duydum. Demek ki 5 yıl içinde verdiğim kararı uygulamaya başlamışım: “Edebiyat ortamında, barış içinde birlikte yaşama  riyasına son verme kararım”dan söz ediyorum. Edebiyat dünyasında “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer” anlayışı ile “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ilkel çıkarcılığı egemendir. Şiir yazmadığım dönemde müthiş silahlar yaptım kendime okumalarımdan. Bilgimle eleştirmenleri, postmodern ve yapısacı bilgiçleri, malumatfuruşları titretmeye karar vermiştim. Doğrusunu isterseniz “titrettim”. Amacım kişisel tatmin değildi. Edebiyatı, özellikle de gençleri edebiyatın tiranları karşısında özgürleştirmek istiyordum. Ama edebiyatçı ve şair özgürleşmek istemedi. Bunun son örneği “Modern Türkçe Şiir Antholojisi”ne karşı tepkisizlikte görüldü. Adamın antolojide kıçı kırık birkaç şiiri yayınlanmış, onun uğruna şiirinin ve edebiyatının ulusal  adını satıyor. 10 bin metre koşan Afrika kökenli Yasemin Can Avrupa şampiyonu olunca, “Türkiyeli” değil Türk Milli marşı çalındı

Toplu çıkışlarda yer almadım, şiirimle kimsenin peşinden gitmedim. Herhangi bir yazın şeyh ya da mürşidinin müridi olmadım. Şimdi de şeyh ya da mürşit değilim. Kimsenin yanımda mürid olmasına katlanamam. Önemli olan eşitlik temelinde varoluş ve iletişimdir.

Gerçek şair yazmadığı zaman da yol alır. Trende uyumak gibi. Yazarın, şairin yazmaması (susması) ortalığı kirletmez. Ortalığı, yazar ve şairin, sanatçının yapıtı karşısında  ortamının susma fesadıdır. Söyleşiye dönelim.  Ahmet Telli kardeşimiz soruyor:

[- Bir yazınızda “yaşadığınız sanatsal çevre kirlenmesi”nden söz etmiştiniz. Bir “şiirsel çevre kirliliği”nden söz edebilir misiniz bize ?

Ben cevap veriyorum:

– Resim ve roman çevresinde oluşan çevre kirlenmesi düzeyinde olmamakla birlikte bu durum şiir için de söz konusu. Gizli orman kanununun egemen olduğu ve kapitalizmin başdanışman-lık, tekseçicilik yaptığı; kendi anlayışına göre ödül dağıttığı bir ortamda çevre kirlenmesinin olmaması mümkün mü ?

Şairlerin ve sanatçıların tek başına kalmaktan ürktükleri; uzlaşma, uyuşma, nabza göre şerbet verme, barış içinde birlikte yaşama formüllerinin egemen olduğu bir ortamda çevre kirlenmesi olmasın, mümkün mü? Sağda ve solda, kerameti kendinden menkul “hiyerarşiler”in kurulduğu; “takım ruhu’nun estetik değer ölçüsü sayıldığı bir ortamda çevre kirlenmesi olmasın, mümkün mü ?]

Şimdi durum daha da berbat: Siyasal diktatörlük, internet diktotoryası, medya ihaneti, “kendin pişir kendin ye!” ahlakı, klanlar, cemaatler. Şairler kendi klanlarının,kendi cemaatlerinin en yüksek atlayanı olmak istiyor. Şiirin Sotomayor’u yıllar önce 2 metre 45 cm. yüksek atlamış haberleri bile yok.

 –P. D. La Rochelle, aydını şöyle tanımlıyor: “Gerçek bir aydın her zaman bir partizandır, ama her zaman sürgünde bir partizandır: her zaman inanç adamıdır ama her zaman sapkındır.” Sartre, bu sözü doğrularcasına konuşuyor: “Benim için bir aydın, siyasal ve toplumsal bir birliğe uyan, gene de o birliği yadsımaktan geri durmayan kimsedir.” Kendinle ve dünyayla nice hesaplaşmalardan sonra sen ne diyorsun? Burada anımsatmama izin ver: Sartre 68’li devrimcilerle bildiri dağıttı. Sen, gazete üzerinde en kara baskıların sürdüğü günlerde çok açık tavır koyarak Aydınlık Gazetesi’nde yıllarca üstelik siyasal yazılar yazdın…

– :  L.-P. Fargue’ın “Sanatçı, aydını içerir. Bunun karşıtı kırk yılda bir doğrudur” tanımlamasına burada cevap vereceğim: Bazı sanatçılar aydındır!Aydının sanatçı olmak gibi bir iddiası yoktur. Aydın olmanın diplomayla, bilgiyle ilgisi yoktur. Diplomalı ve bilgili olması elbette göz çıkarmaz. Aydın, bir insan türüdür; aydın olmak bu türün davranış tarzıdır. Aydın, “Beni sokmayan yılan bin yaşasın”, “Her koyun kendi başağından asılır” demeyen bir insan türüdür. Üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokar. Bu nedenle her zaman muhalefettedir. İktidar’ın sefasını süremez. La Rochelle’in “partizan” sözcüğü biraz ağır. Aydın ne militandır, ne  partizandır. Militan ve partizan özgür değil angajedir. Aydın, hem her şeyden sorumlu, hemi de özgürdür. Özgür vicdandır.

Sartre ve Camus benim kendime örnek aldığım iki yazardır. Aragon ve Picasso Fransız Komünist Partisi üyesi idi. Camus, yazarın siyasal partiye girmesini hoş görmüyordu. Sartre’ın gençlerle  birlikte gazete sattığını, bildiri dağıttığını gözlerimle gördüm. 1945 yılının aydını ile 2016’nın aydını aynı ailedendir. Hayır demesini bilen, kendisini satmayan adamdır. Aydın (entellektüel) denen kişi günümüzde AKP iktidarına yakın durmaz, onu kesinlikle olumlamaz. Aslında gerçek aydın AKP hükümetine 2002’den itibaeren tavizsiz karşı olmak zorundaydı. Çünkü Türk aydını cumhuriyetçi ve laik olmak zorundadır.

Yeni Yüzyıl’da 6 ay kadar, Hürriyet’te 12 yıl, Aydınlık’ta 2 yıl gazete yazarlığı yaptım. İki yıldır kendi sitemde (blog galiba) yazıyorum. Aydın yazar olarak insanları baştan çıkarmalıyım. İnsanları baştan çıkartamıyorsam yazmak hiçbir işe yaramaz.Özellikle Hürriyet’te insanları baştan çıkarmak konusunda çok başarılı olmuş olmalıyım ki her gün ölüm tehditleri alıyordum. İktidarın gazeteleri beni hedef almıştı. Yazılarıma dinbazlar, yandaş tarihçiler, çanak yalayıcı rektör ve dekanlar ceza ve 20-30 bin liralık tazminat davaları açılıyordu. 1 Nisan 2012 tarihinde AKP hükümetinin  baskısıyla gazeteden atıldığım zaman en çok referans verilen ve küfredilen yazardım.

(5)

 SEYYİD NEZİR– Dünyanın gidişini nasıl görüyorsun? Teknolojinin insana her yerde her

durumda her an yön verdiği bir dünyada Yeni Ortaçağ’ın basıncını sürekli

duymak zorunda kalış insanda öfkeyi mi, yoksa ürküntü ve teslim oluşu mu

körüklüyor sence?

 Dünya teknoloji bakımından beni çok kaygılandırmıyor. Beni kaygılandıran bu teknolojileri yaratıp üretemeyen Müslüman ülkeler, Afrika ve Orta Asya. Katolik kilisenin çağdaşlaşma çabasında olduğu Güney Amerika da pek kaygılandırmıyor. Kilise artık özel hayata, bireyin kişiliğine, ifade özgürlüğüne karışmıyor, geri çekildi. Kilise kurum olarak çağa ayak uydurmaya çalışıyor.

Asıl sorun İslam dünyası. Bin yıldır benmerkezcilikten kurtulup kendisinin dışındaki dünyayı anlayamıyor, anlamaya çalışmıyor.Uyumsuzluğun yarattığı aşağılık duygusu yüzünden hep savunma halinde. Bütün sorun “Son Din, Son Peygamber, Son Kitap” saplantısından kaynaklanıyor. Bu anlayış, “son” olduğuna göre, “en mükemmel” yanılsamasına götürüyor onu. Kuran’ın da Tevrat ve İncil gibi insan elinden çıktığı olasılığını küfür sayıyor.

Güya her şeyin en mükemmeli kendisinde ama kendisi ve insanları           “en”i bırakın mükemmel bile değil. Parası olan bastırıp teknoloji ürünlerini alıyor ama tekrara dayalı kendi bilgisinden başka özgür akla dayalı ilerleyen ve üreten bilgi istemiyor. Kendini kurtaracak çağdaş birey ve toplum bilincinden yoksun. Demokrasi ve laik devleti küfür sayıyor ve Tanrı’nın gölgesi peygamberimsi bir liderin peşinde bir koyun sürüsü halinde yaşıyor. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. Din sanıldığı gibi birleştirici değil. Din kurumu ve kurumun din adamları yüzünden düşmanlaştırıcısı.  Emperyalizmin, kapitalizmin yeni bir antitezi oluşabilir. İslam’daki disiplinsizliğin, başıbozukluğun ve feodalitenin şimdilik çaresi yok görünüyor. İŞİD gibi sapkınlara dayanak olan Hadis’siz, fetvasız bir İslam belki bir antitez olabilir. Fakat bu da olanaksız!

 – Bugün şiirde bir atılım olanağı var mı? Sen, şiirini bütün toplumsal dolayımlara açık tutan bir şair olarak bunu daha doğrudan duyumsuyor olabilirsin. Ben biraz yoğunlaştırarak şöyle sormak istiyorum: Her şeyin bulanıklığa ve metafor kirlenmesine uğratıldığı bir dünyada şiir yalınlığın lirizmine yönelik arayışlardan kaçabilir mi?

  Şiir mühendislik, doktorluk gibi eğitim, görgü ve pratik işi. İnsanın vücudunda bilgi ve şiir salgılayan bir organ yok. Beyindeki aküyü doldurmak, yüklemek gerekir. Benim şiirim var olan her şeye açık, her şeyi şiir biçiminde algılamaya çalışıyorum. 60 yıldır her dilin şiirine açığım. Algıladığım her şeye kendi damgamı vurmaya çalışıyorum. Önce şunun anlaşılması gerek: Şiir yazmak ev yapmaya benzer: Salon, odalar, mutfak, banyo. Şiir bir anlam yaratma sanatıdır. Bir anlam deposu olan sözcüklerle belli bir anlam yaratılır. Şair (bütün sanatçılar) sıfırdan değil dünya şiirinin (sanatının), kendi dilinin eriştiği düzeyden başlamak zorundadır.

Ben yıllardır bunu anlatmaya çalışıyorum. Şair, yazar, ressam, müzik bestecisi şunu mutlaka anlamak zorunda: Rakibi, döğüşmesi gereken fail geçmiştedir. Genç Türk şairinin rakibi Türk Şiiri Antolojisinde yer alan 10-15 şairdir.Bir o kadar da dünya şairi. Öyle okuyacak ki okuduğu failin suyunu çıkartacak. Aklı varsa bunu yapar. Bunu yapmaz ise özgürleşemez, dünya karşısında aşağılık duygusundan kurtulamaz.

 –Aydınlık’tan ayrılırken, “Yazılarımı okuyorlar, ama aynı gazete okurları

kitaplarıma dönüp bakmıyor” dedin. Bu haklı bir eleştiri elbette. Aydınlık okurlarına kırgın mısın?

 O cümleyi her zaman, her yerde söylüyorum. Aydınlık’tan bu nedenle ayrılmadım. Aydınlık okurlarına kırgın da değilim. Kronik (süreğen, müzmin) hayal kırıklığı yaşayan bir insan kolay kolay kimseye kırılmaz. Ben insanları baştan çıkarmak için, rahatsız etmek, süsmek ve bizziklemek (dürtmek) için yazıyorum. Aydınlık okurlarının kendilerince baştan çıkmış olduklarını gördüm. Yazmam için en ideal gazete, şimdi de, Hürriyet.Şu günler Hürriyet’te yazıyor olmak isterdim. Hürriyet’te, Kuran’a insan elinin müdahale ettiğini yazdığım zaman kıyamet kopmuştu. Aydınlık okurlarının % 90’ı bunun mümkün olduğunu düşünür.

Aynı şey benim site okurları (beleşine 750 abone, birkaç bin izleyici) için de geçerli. Son aylarda Tekin Yayınevi tarafından üç kitabım yayınlandı. 1-TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ: AÇILIM MASALI; 2- İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ; 3-DİN İMAN MASA KASA. Okurların mutlaka ilgisini çekmesi gereken kitaplar. Ama epeyce kafa yoracak, yeni bilgiler yüklü üç tane “hazine” gibi kitap.  “Cepheden Haberler” başlıklı yazımı şöyle bitirdim.:

[(özdemirince.com)’un abonelerinin ve izleyenlerin bir bölümü satın alsa, bugün bu iki kitap şırp diye biter. Bitmeyeceğini elbette biliyorum. Hürrriyet gazetesinin en çok okunan iki yazarından biri, en çok referans verilen yazarı olduğum zaman da, Aydınlık okurunu birkaç bin kadar çoğalttığım dönemde de böyleydi. Halim CHP’nin hali gibi, okur sayım bir türlü artmıyor. Doğrusunu isterseniz: Okurlar, izleyiciler, seyirciler, dinleyiciler benim umurumda bile değil. Ben yazmam  gerektiği için, yazdıklarımı bir başkasının yazamayacağını bildiğim için yazıyorum. Her türlü tür için geçerli bu.

Bazan bana “Ne olacak bu memleketin hali?” diye soruyorlar. Bunun cevabını şimdi veriyorum: “Kurtuluş, benim kitaplarımın ilk baskıları 100 bin sattığı zaman!” O zaman balığın kavağa çıktığı görülecektir!]

–Aydınlık’ta bir atılıma yöneldik. Bunu KültürSanat’ta başlattık. Okunaklı bir

KültürSanat sayfası için neler öneriyorsun?

 Başarılar dilerim. Fedakarlık, dayanışma, inat ve tutucu olmamayıöneriyorum. Bana ihtiyacınız olursa, nasıl bulacağınızı biliyorsunuz.

1968 yılı aralık ayında yazdığım uzun “Duruşma” adlı şiirin son 6 dizesiye bitirmek istiyorum ifademi: “Önemli olan güldür / Asya’da,  Afrika’da, Güney Amerika’da açan güldür / allı turnam akça gülüm / kazanılacak bir dünyam var benim / kazanılacak bir dünyamız var bizim! // Suçsuzum ve kalkıyorum ayağa!..”

————————————-

[i]  Aydınlık, 6, 7, 8, 9, 10 Temmuz 2016

[ii]  Aydınlık, 6, 7, 8, 9, 10 Temmuz 2016

[iii] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, 1975, s.145

[iv] [iv] Epitken = Demiurgos = Akl-ı Faal ya da Demiurgos, birçok kültürde görülen Dünya’yı oluşturan ilaha eski Yunan tradisyonunda verilen addır. Bu ad, “insanlar” anlamındaki “demos” sözcüğü ile “iş” anlamındaki “ergon” sözcüğünden türetilmiş olup, “insanlar için imal eden, şekil veren, mimar” anlamına gelmektedir. Fakat bu ilahın Yaratıcı olmadığı da belirtilir. Akl-ı Faal’in en belirgin özelliği bir şeyi yoktan var etmemesidir; yaratmaz, yoktan bir şey var etmez, fakat yaratılmış olana biçim vererek bir şeyler meydana getirir, yaratılmış

olanı düzenleyerek yeni  şeyler meydana getirir. Dünya’yı da böyle, biçimlendirerek ve unsurlarını düzenleyerek oluşturmuştur.