BAŞKA BİR EDEBİ MODERNLEŞME MÜMKÜN MÜYDÜ?

(Varlık dergisi, şubat 2010)

Savaş Kılıç’ın yazısı beni hayal kırıklığına uğrattı. Böylesine yüzeysel bir yazı üzerinden yorumsal bir tartışma açmak yararsız. Yazar, yazısından çıkardığım kadarıyla ve kullandığı sıfatlarla, Kemalist modernleşmenin pek yanında değil : Cumhuriyet’e ya da Kemalist klişeye göre “Osmanlı’da her şey çok kötüydü, bizim Cumhuriyetimiz cennet; Osmanlı (payitaht İstanbul) taklitçiydi, Cumhuriyet geldi bizi taklitçilikten kurtardı. Oysa Osmanlı tarihine bakacak olursak, Batı’dan ithal edilen fikirlerin hiçbirinin, Cumhuriyetimizin  ‘devrimleri’ kadar şekilci, dolayısıyla da taklitçi olmadığı hemen görülür” diyor.
Tamamen yanlış. Çünkü, eğitim-öğretim devrimi (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ve hukuk devrimi Cumhuriyet devrimlerinin ne kadar özgün olduğunu gösterir.  Anayasa’nın 174 maddesinin koruması altında olan bütün Devrim Yasaları  Cumhuriyet’in özgün gerçekçiliğinin, çağının çağdaşı olma bilincinin ifadesidir. Yanlış anlaşılan “şapka kanunu” bile. Şapka kanunu, şapka giymeyi zorunlu tutmaz, “Başınıza bir şey geçirmek istiyorsanız şapka takın !” der. Çıplak kafayla gezinmeyi cezalandırmaz.

Savaş Kılıç’ın yazısını bir kez daha okuduktan sonra sorularınızı yanıtlamaktan vazgeçtim. Ben kendi yolumda gideceğim.
Yazarın en önemli yanlışı, “Osmanlı’nın son kuşağından olup da Cumhuriyet’in kültür politikalarına tereddütsüz yamanmayan Yahya Kemal, A.Hamdi Tanpınar veya A.Şinasi Hisar gibi yazarlar”ı irdelerken, bu durumda, onların karşısında yer alması gereken Cumhuriyet’in şairi Nâzım Hikmet ile romancısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu dışarıda bırakmış olmaktan kaynaklanmaktadır.
Yazarın bir başka yanlışı ise Yahya Kemal ile Tanpınar’ın “batılı” moderniteyi anladıklarını sanmış olmasıdır.
Yahya Kemal, modern şiirin kaynaklarını oluşturan Mallarmé, Lautréamont ve Rimbaud gibi şairlerin farkında bile değildir. Baudelaire’i şöyle bir okumuştur. “Paris’te bulunmuş bir bohem” şair olarak, “Tanzimat romanının (Felatun Bey ve Rakım Efendi, Araba Sevdası) alay konusu olan Batıcı tipi”nden pek farklı biri değildir.
Dahası Yahya Kemal’in bir dünya şairi olduğunu ileri sürmek bir tür Acem abartısından başka bir şey olmamak gerekir.
A.Hamdi Tanpınar’ın durumu da hocası ve şeyhi Yahya Kemal’den farklı değil. O da Fransız edebiyatında en uzak durulması gereken “krapon kağıdı” Paul Valéry’ye bağlanarak moderniteyi ıskalamış bir “müşteki”dir. Romancılığı için bir şey söyleyemem ama ne şairliği ne de poetikacılığı ciddi bir eleştiriye dayanabilir.
Öte yandan “öztürkçe” sadeleşmesini “ırkçılık” sayan Savaş Kılıç’ın da modernleşmenin ne olgunu kavraması mümkün değil.

Türkiye’de, kuşkusuz giderek artan bir kutuplaşma, dahası kırılma (bir fay hattı kırılması) yadsınamaz. Bu kutuplaşma ya da kırılmanın kökeni aşiretler arası kız kaçırma davasına dayanmıyor. O halde kökene gidelim:

Türk-İslam Sentezi Düşüncesi :Türk-İslam Sentezi düşüncesi geriye doğru XIX. Yüzyıl ortalarında Namık Kemal ve Ziya Paşa kuşağına kadar gider. Yeni Osmanlılar, Batı’nın ilim ve teknolojisini almalı, fakat İslâm dini ve ondan kaynaklanan örf ve âdetlerimizi titizlikle korumalıyız 1, diyorlardı.
1908’de İttihâd ve Terakki ideolojisini tesbit ödevi verilen Ziya Gökalp’e göre, Osmanlı toplumu için Türklük, İslâmlık ve Çağdaşlık (Batı Uygarlığı) sentezi kabul edilmelidir 2.
Bu görüş 1960’tan itibaren Aydınlar Ocağı bünyesinde iyice şekillenmiş ve bu dernek devletin kültür politikalarının hedeflerini saptamıştır. Önerilen hedeflerin birinci maddesi şöyledir :
“Batılılaşma, milli kültürü göz ardı etmektedir. Batı’dan ‘kültür’ değil, ilim ve teknoloji almalıdır. Batı’yı taklit gelişmeyi engeller, soysuzlaştırır. 3

Savaş Kılıç’ın yazdıklarına göre, Yahya Kemal, A.Hamdi Tanpınar, A.Ş.Hisar “Türk-İslâm sentezi”ne müptela görünüyor.
Komik olan Yeni Osmanlılar’dan günümüze, Türk-İslam sentezcilerinin ilim ve teknolojinin de kültür’ün temel oluşturucularından  olduğunu anlamamış olmalarıdır.
Bu püf noktayı ne mutlu ki Cumhuriyet’in kurucu kadrosu anlamış ve devrimleri gerçekleştirmenin gereklilik ve zorunluluğunu kavramışlardır.

Tarihte biraz daha gerilere gidelim : “1856’dan sonra dış ve iç yapısında Osmanlı Devleti, batı ile bütünleşme için ciddi önlemler aldı. Tanzimat’ın getirdiği reformlar (1839-1877): kanun önünde bütün tabanın eşitliği, Batı’dan bazı temel kanunların alınması, şer’i mahkemeler yanında nizâmiye mahkemelerinin kurulması, Vilâyet Kanunu ile Fransız örneği geniş yetkili mahalli idarelere vücut verilmesi gibi yenilikler içeriyordu 4”.

Osmanlı Devleti ile toplumunun kireçleşmiş  yapısı dönüşüme uğrayınca, modern batı şiirinin yapılarının ve yeni yazınsal biçimlerin edebiyatımıza girmiş olduğunu anımsayalım.

“1699’da Karlofça Barışı’nı imzalayan Râmî Mehmed Paşa sadrazam olarak iktidara geldi. Bu tarih, Osmanlılar’ın Batı medeniyetine yöneliş hareketinin başlangıcıdır. Bundan sonraki dönemde ulemanın ve gelenekçi toplumun karşısında, ilk Batıcı bürokratlar yalnız en gerekli sahada, askeri teknoloji sahasında reform hareketine girişebildiler. Ulemayı ikna için İslâm’ın şu kuralı geçerli idi : Kendini korumak için düşmanın silahını almak, kâfiri taklit etmek demek değildir ve Şerîata uygundur 5”.

Ulema yanılıyordu : Tekniği almanın, mühendislik okulları ve tıbbiye açmanın Batı’nın kültürünü de almak anlamına geldiğini bilemiyordu. “Türkiye’de esas sorun, Osmanlı’nın patrimonial âdetlerini bir tarafa atıp, rasyonel devlet yapısını getirmektir 6”.

Sözünü ettiğimiz bu dönemde başlayan Ulema ve Batıcı devlet bürokrasisi çelişkisi Cumhuriyet devrimiyle birlikte daha da derinleşmiştir. En basit tanımıyla devlet ve dinin egemenlik alanlarının birbirinden ayrılması anlamına gelen laikliğin Anayasa’ya girmesi toplumu birçok anlamda ikiye bölmüştür. Bu artık geriye dönülmez bir olgudur. Türk edebiyatı da devletin ve toplumun modernleşmesi doğrultusunda modernleşmiş olup edebiyat da ikiye bölünmüştür.
Bu nedenle “Türk devlet ve toplumu ile edebiyatının modernleşmesi başka bir yönde gelişemez miydi ?” sorusu, “Teyzemin taşakları olsaydı dayım olurdu!” varsayımını akla getiriyor. Edebiyat için bu varsayıma dayalı yapıtlar üretmek mümkündür. Yahya Kemal ile Tanpınar’ın böyle bir varsayımı denediklerini kabul etmek mümkün.
Mümkün de, “Başka bir edebiyat modernleşmesi mümkün müydü ?” sorusunu soran  Savaş Kılıç’ın bu türden bir modernleşmenin olanak ve koşullarını bize anlatması gerekirdi, ki böyle bir şeyi denemeden birkaç yazar üzerinden Cumhuriyet devrimini ve cumhuriyet modernleşmesinin eleştirisini yapıyor. Örneğin “Başka bir modernleşme”yi deneyen Sağcı-İslâmcı edebiyatın (varsa) erdem ve üstünlüklerini bize anlatabilirdi.
Savaş Kılıç’ın bu girişiminin tipik bir İkinci Cumhuriyetçilik ve Neo Liberal + postmodern bir züppelik olduğunu söyleyebiliriz.

***

Toplumsal ve tarihsel olgulardan görece bağımsız olan yazınsal yaratı son derece karmaşık bir süreçtir. İdeolojisinin (içeriğinin) doğru ya da yanlış olması estetik değerini doğrudan etkilemez.
Bu yazdıklarımı Karl Marx başka bir biçimde söylemiştir : “Bildiğimiz gibi sanatın en yüksek gelişmesinin belirli dönemleriyle ne genel toplum gelişmesinin, ne de toplum örgütünün maddi temeliyle iskelet yapısının doğrudan doğruya bir bağlantısı yoktur. 7
Karl Marx bir başka yerde şunları söyler : “Yazar işini hiçbir zaman bir araç olarak düşünmez. Bu, kendi başına bir amaçtır, onun için ve başkaları için bir araç olmaktan o derece uzaktır ki yazmak, yazar gerektiği zaman kendi varoluşunu onun varoluşu uğruna verir 8
Marx’ı özetleyecek olursak : Karl Marx bir toplumda sanatların, edebiyatın gelişme düzeyi ile ekonomik durum arasında tam anlamıyla bir örtüşme, bir denklik olmadığını söylüyor. Yani bir geri kalmış ülkenin edebiyatının, zorunlu olarak, geri kalmış olmayabileceğini söylüyor. Kuşkusuz bunun tersini de söylüyor.  Burada önemli bir gerçek gizli : Sanatsal yaratının her şeyden önce bireysel bir yaratı olduğunu, ama onun aynı zamanda toplumsal bir yaratı da olduğunu söylemektedir. Bu gerçek Türk kafası tarafından yeterince anlaşılamadığı için Türk edebiyatı uzun süre zehirlenmiş ve bu süreç hâlâ devam etmektedir.
Yazınsal yaratı görece bağımsız olmasaydı, bir kralcı olan Balzac  gerçekçiliğin en büyük yazarlarından biri olabilir miydi ?  Tanpınar’ın iyi bir romancı olması da onun politik doğruları temsil ettiği anlamına gelmez.
Ve bu nedenle iki yazarın yapıtlarındaki tutum ve yorumuna bakarak  Cumhuriyet devrimini değerlendirmek çok yanlış olur. Yaşar Kılıç böyle bir yanlışın içindedir.
Büyük sanat yapıtı geleneklere boyun eğerek değil o geleneğe karşı çıkarak oluşur.
Marksist estetik ve eleştiriye başvurmadan, örneğin Mikhaïl Bathtine’i ve Rus formalistlerini iyice öğrenmeden ne çağı ne de bu çağın sanat yapıtlarını anlamak ve yorumlamak mümkündür. 1980’lerde bu gerçeği öğrenemeyen Türk edebiyatı ve edebiyat tarihçiliği bu cehaletinde hâlâ direnmektedir.
***
“Bugün Türkiye’nin, seküler siyasi sistemle yöneltilen tek İslâm ülkesi olması ve diğer İslâm ülkelerinden farklı bir yol izlemesi olgusunun, büyük oranda Osmanlı geçmişinin deneyimine dayandığını söylersek, abartmış olmayız. 9”.

İslâmi geleneğe bir tür selefî tutuculukla bağlı kalmanın çağdaşlaşmayı ve modernleşmeyi önlediğinin en güzel kanıtları Arap toplumlarındadır. “Nahta”cı reform anlayışı Arap toplumlarını her gün daha geriye götürmektedir.
Arap dünyasının en aydın şair ve yazarı olan Adonis bu konuda şunları yazmaktadır:
“Din kamusal ve ailevi ilişkilerde karmaşık hareketlere yol açar. Toplum aşiretlere ve inanç gruplarına bölünür. Din ile devletin ayrılması işini şimdi denesek bile, bu bir mucize yaratmaz. Bu bir başlangıçtan başka bir şey olamaz, ama bu başlangıç da çok önemlidir 10
“Din kültürel bir varlık olmamalıdır; din kesinlikle bir siyasal ya da kültürel sistem olmamalı, bireysel bir pratik olmalı 11”.
Adonis Arap rejiminin ne olduğunu da şöyle yanıtlıyor : “Demokrasiye, insan haklarına, özgürlük, adalet, eşitlik ve laikliğe karşı savaşan bir rejimdir 12

Cumhuriyet Devrimi ve modernleşmesi olmasaydı, biz de Adonis’in durumunda olacaktık.

Uygarlık, kuşkusuz, bir yaşam tarzına indirgenemez. Ama “İslam temelli kültürel, özelikle estetik birim”e de indirgenemez.

Türk şiiri neden Yahya Kemal + Tanpınar ekseninde değil de Nâzım Hikmet + Dağlarca + Anday  eksen ve doğrultusunda gelişmiştir ? Gelenekçi şairler neden fotokopi şiirleri yazmaktadır ?
Bu sorunun yanıtlarını bu yazımda bulabilirsiniz !

Savaş Kılıç’ın yazısı önemsiz ve yanlış bir metin. Karşı devrilci ve postmodern saplantılarından kurtulmadan, benim deyimimle  “çağının çağdaşı” olması mümkün değil!

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Halil İnalcık’ın Kırmızı Yayınları tarafından yayınlanacak olan Müslümanlık, Türklük ve Osmanlı Mirası adlı kitabı. S.300.
  2. Age.S.300
  3. Age.S.303
  4. Age.S.319
  5. Age.S.334
  6. Age.S.343
  7. Marx-Engels, Sanat ve Edebiyat,  De Yayınevi, 1971, S.22
  8. Mikhali Lifshitz, Marx’ın Sanat Felsefesi, Ararat Yayınevi, 1968, S. 67.
  9. Halil İnalcık, S.116.
  10. Adonis + Houria Abdelouahed, Le regard d’Orphée, Fayard 2009, S.192-193.
  11. Age.S.193.
  12. Age.S.187.