BAŞKANLIK GEÇMEMELİ

“İkisi de  Cumhurbaşkanı Olamaz, Olmamalı!” başlıklı dizide yer alan beş yazı Aydınlık gazetesinin 22, 23, 24, 25 ve 29 Nisan 2014 tarihli  sayılarında yayınlandı. “İkisi” dediğim Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan.

Yazılar genel seçimlerle ve cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgiliydi. Yazıların öngördüğü ama temenni etmediği durum ne yazık ki gerçekleşti.  Şimdi artık demokratik cumhuriyete veda etme ve Başyücelik diktatoryasına boyun eğdirilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu süreç, anayasa değişikliği önerisinin TBMM’de 339 oyla kabul edilmesinden sonra resmen başlamış oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkenin “İkinci Kurtuluş Savaşı” verdiğini söylüyor ve ancak bir olay sona erdikten sonra verilebilecek  adı kendisine ikram ediyor.  Arzu ve tahminine göre İkinci Kurtuluş’un “Halaskâr”ı (kurtarıcı) kendisi olacak. İkinci “Hakaskâr Gazi” yani İkinci Mustafa Kemal.

“Kurtuluş Savaşı”, Sevr’den sonra Anadolu’nun düşman tarafından işgal edilmesinden sonra başlamıştı. 15 yıllık AKP hükümetlerinin yürüttüğü ve uyguladığı yanlış iç ve dış siyasetin yol açtığı kargaşaya ancak “kendin ettin kendin buldun durumu” denir.  PKK hariç öteki terör kaynaklarının müsebbibi bizzat AKP hükümetleri. AKP’nin kurtarıcı rolünü kapma açıkgözlülüğü Damat Ferit Paşa’nın kurtarıcı olma iddiasına benziyor.

Gerçekten de, AKP yüzünden,”Memleket meçhul bir akıbete doğru sürüklenmektedir”[i].

İktidara geldiğinden itibaren neredeyse her gün anayasayı çiğneyen ve Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın anayasayı ve yasaları hiçe saymasına göz yuman AKP, anayasa değişikliği operasyonunda da Anayasa, yasa ve TBMM İçtüzüğünü tepe tepe çiğnedi. Bu cinayete gözcülük yaparak ortak olan MHP tarih önünde hesap veremez. Tarih ve siyaset bilincine sahip bir parti olsaydı ülkeyi paramparça edecek olan referanduma gidilmesine asla izin vermezdi.

Özgür ve kendine saygılı bir Anayasa Mahkemesi, AKP & MHP koalisyonunun 339 oyla aldığı kararı kesinlikle iptal eder. Etmesi gerekli ve zorunlu! Ülke referandumun Sırat Köprüsü’nden kesinlikle geçmemeli. Çünkü, iki sonuçtan biri ülkeyi travmaya, ikincisi ise komaya sokar. Referandum sonuçlarının yaratacağı küslük, çok uzun yıllar sonra bile barışla sonuçlanamaz. Hele AKP cephesinin yapacağı tezvirat kampanyasından ve Cumhurbaşkanı’nın bu kampanyanın meydanlarına (adeti olduğu üzere anayasaya  aykırı olarak)  inmesinden sonra!… Çünkü:

“Zor kapıdan girerse, şeriat bacadan kaçar'”

“Atılan ok geri dönmez!”

 ÖZDEMİR İNCE

23 OCAK 2017

 ***

İKİSİ DE CUMHURBAŞKANI OLAMAZ, OLMAMALI[ii]

1.

“İkisi de cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı” derken, Gül & Erdoğan kumpanyası halktan oy alamaz demek istemiyorum, oy almamalı, oy verilmemeli diyorum.

Neden?

“Neden?”ini yanıtlamadan önce  ülkenin seçmen ekolojisine bakalım: Kronik ve olağan işsizlerden, sınıf  bilinciden yoksun sendikasız ve taşeron işçi yığışımından, ürünü değerlendirilmeyen çiftçiden, pek okur-yazar olmayan üniversiteliden, şaşkın ve baygın emekliden, lümpenleşmiş memur ve küçük burjuvaziden, umudunu lotaryaya ve sadakaya bağlamış vasıfsızlardan, kimi temsil ettiği belli olmayan sendikalardan, gerçek hiçbir şey üretmeyen sanayiciden, AKP tipi ölü soyucu sırtlan girişimciden oluşan, dinsizlerin diniyle kendinden geçmiş bir “kof” kalabalık… Bu kalabalık R.T.Erdoğan ile Abdullah Gül’ü elbette seçecektir. Şansları yaver gitmeseydi, bu ikisi de o kalabalığın içinde  olurlardı.

Seçilerek bir yerlere gelmiş bu iki insana gereken saygıyı gösterelim ve göreve geldiklerinde ettikleri yeminden sınava sokalım. Bu da bizim hakkımız. Çünkü “İkisi de cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı” iddiamızı kanıtlamak zorundayız.

Şimdi, şaibeli de olsa seçmenin oyuyla seçilmiş bir milletvekilinin göreve başlamadan önce ettiği yemini okuyalım:

MİLLETVEKİLİ ANDI:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

R.T.Erdoğan’ın TBMM kürsüsünden 12 yıl içinde  üç kez ettiği yemini okuduk mu? Okuduk!

Söyler misiniz, R.T.Erdoğan bu yeminin kaçta kaçına bağlı kaldı, “itaat” ve “biat” etti?

-Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini  gerçekten korudu mu?

-Dış siyasette, Cumhuriyet’in “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini hor gören, saldırgan ve kibirli Yeni Osmanlı politikasıyla, iyi-kötü geçindiğimiz komşularımızı düşman haline getirdi. Suriye yüzünden her an savaşa girebiliriz. Sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti, 90 yıl içinde hiçbir zaman bu kadar itibarsız olmadı.

Sayesinde “Millet” bölündü, paramparça oldu; sökülmüş, dağılmış bir saate döndü. Bundan sonra saat bir araya zor gelir. Geçmiş ola!

Vatanın şimdilik ikiye bölünmüş olduğunu kim inkar edebilir? Devlet, “Kuzey Kürdistan”da “kayıtsız ve  şartsız” egemen mi? Bu egemenlik yokluğunda hükümet hükümet edebiliyor mu? Elbette, hayır!

-Hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kaldı mı?

Acaba Türkiye’de ve dünyada “bağlı kaldı” diye cevap verecek kaç onurlu insan var? “Hukuk” bizzat Başyüce’nin iki dudağı arasında! Demokratik ve laik cumhuriyeti, referansı “dinsiz din” olan bir ucube rejime dönüştürmeye yeminli bir insan, demokrasi ve laiklik ilkesine bağlı kalır mı?

Mustafa Sabri, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Sait, Sait Nursi, Necip Fazıl Kısakürek gibi müseccel cumhuriyet ve devrim düşmanı mürteci ve siyasal İslamcı mürşitlerin müridi,  Milli Görüş talebesi  R.T.Erdoğan bir cumhuriyetçi olabilir mi?

12 yıllık icraatı yeminin bu bölümünü ayaklarının altında ezdiğini kanıtlamaktadır.

-Toplumun huzur ve refahı için olumlu ne yaptı?

-Hangi huzur, hangi refah? Vatandaşların birey ve toplum olarak hukukun koruması altında olmadığı, hukukun Osmanlı’nın “kadı hukuku”nu bile arattığı, adaletin uygulayıcısı yargı mensuplarının iktidar partisinin militanı haline getirildiği, emniyet teşkilatının bir partinin özel “polis”ine dönüştüğü, özel hayat ve konut dokunulmazlığının yol geçen hanına benzediği, cumhuriyetçilerin, devrimcilerin, çağdaş hayatı savunanların düzmece belge ve kanıtlarla zindanlara tıkıldığı, halk ve öğrencilerin, işçilerin örgütlenme haklarından yoksun bırakıldığı bir ülkede huzur-muzur kalır mı?

Hangi refah? Nüfusun yarısının yoksulluk sınırının altında sadakayla yaşadığı, halkın yüzde 90’ının borç ve icra tehlikesi altında kıvrandığı bir ülkede hangi çılgın  yasal refahtan söz edebilir?

-Milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsüne saygı gösterip bağlı kaldı mı?

-Hangi milli dayanışma?  Onun yerini AKP tarikatı mensupları ile uşaklarının dayanışması aldı. Hukukun olmadığı yerde adalet mi olur?

Hukuk ve adaletin bulunmadığı bir ülkede insan hakları mı olur? Hangi temel hürriyetler? Gezi olaylarından sonra tanık olduğumuz biber gazı, basınçlı su, toma, plastik mermi özgürlüğü mü?

Toplanma ve yürüyüş özgürlüğünü kullanan halkın üzerine polisi kim saldı?

-Anayasaya sadık kaldı mı?

-Cumhuriyet ve devrim ilkelerine karşı olan kişi onun anayasasına nasıl sadık olur? Sadık ise anayasanın ilk dört maddesini neden değiştirmek istesin, anayasanın 174.maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları’nı neden ayakları altında çiğnesin?

R.T.Erdoğan işte bu nedenlerden dolayı Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı!

Başka neler var vukuat olarak?   Düzmece olduğunu iddia ettiği 17 ve 25 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluklarının hesabının yargı huzurunda verilmesinden kaçınmak için hukuk dışı her türlü yolu denedi. Kendisi ve hükümeti yargı önünde aklanmadan nasıl cumhurbaşkanı olur?

Twitter konusunda ise, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyduklarını ancak saygı duymadıklarını belirterek  “Anayasa Mahkemesi’nde bunca dosya varken, Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir karar almasını milli bulmuyorum” dedi.

Yerel Seçimleri, türlü hile ile kazanırken hukuku bir kez daha çiğnemiş bir düzen ve hükümetin başbakanı nasıl cumhurbaşkanı olur.

2.

İnsan hayatında 15-25 yaşları arası son derece önemlidir. Bu dönemde insanlar kişilik tezgahında bir yandan dokunurlar bir yandan da kendi bezlerini dokurlar. Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi, Abdullah Gül ile R.T.Erdoğan kumaşının dokumacısı, üstad ve mürşitleri Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bu ikilinin Necip Fazıl’la ilişkisini Aydınlık’ta ayrıntılı olarak yazdım.

Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları (Büyük Doğu Yayınları) adlı kitabında hayranlıkta savunduğu II.Abdülhamid, Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Esad Efendi (Menemen), Said Nursi, Süleyman Efendi ve Esseyid Abdülhakîm Arvasî Gül-Erdoğan ikilisinin de, bir gelenekten söz ettiklerine göre, düşüncel ataları arasında yer almaktadır.

 NECİP FAZIL VE CUMHURBAŞKANI  GÜL (Aydınlık, 05.07.2012)

Devrim Yasaları’na karşı silah kuşandıklarını, sanki yanlarındaymışım gibi, biliyorum. “Üstat ve Mürşit”, hiç kuşkusuz, görüşmelerinde ve konferanslarında,  devletten aldığı bursu Paris kumarhanelerinde nasıl ütüldüğünü anlatmıyordu. Necip Fazıl’ın özel internet sitesine girerseniz, neler anlattığını kendi gözlerinizle okur, kendi kulaklarınızla duyarsınız.                                                                        Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olarak, 4+4+4 yasası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu bağlamında Anayasa’nın ve Devrim Yasaları’nın hükümet tarafından ilga edilmesine neden göz yummuştur? Bunun için yüzeysel bir kazı yapalım:

Kuru deriden bal çıkartmıyorum! Tulum vıcık vıcık ıslak! Herkes tarihle, cumhuriyetle yüzleştiğine, hesaplaştığına göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu zevkten neden mahrum kalsın?

1)O halde, 29 Ekim 1950 doğumlu ve 14 yaşından itibaren Büyük Doğucu Kısakürek’in müridi olan Aldullah Gül’ün 19 yaşında (1969’da)  iki arkadaşıyla birlikte Necip Fazıl Kısakürek’e çektiği telgrafı okuyalım:

“İslam davasının zerre tavizsiz müdafii Üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliğinin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arzeder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir.”

Bu telgraf metninden anlaşılacağı üzere, Abdullah Gül 1969 yılında, tam anlamıyla bir militan İslamcıdır. Mürşidi Necip Fazıl’ ın izinde ve peşinde Cumhuriyet ve Devrim karşıtıdır.

2)“Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi artık sona ermiştir. Laik sistemi kesinlikte değiştirmek istiyoruz.”

Bu cümle İngiliz The Guardian gazetesinin 27 Kasım 1995 tarihli sayısında yayınlanmış. 1995 yılında TBMM Dışişleri Komisyon üyesi Abdullah Gül gazeteyi tekzip etmiş ama söyleşiyi yapan gazeteci israrcı.  Bir Türk gazetecisi olsa neyse, adam bir İngiliz, söylenmemiş böyle bir cümleyi söyleşiye neden sıkıştırsın? Bir anlamı yok!                                                                                                       1995 yılında başta Erbakan olmak üzere, Refah Partisi ileri gelenlerinin ve R.T.Erdoğan’ın buna benzer onlarca cümlesi var. Söylemiş ya da söylememiş, önemli değil! Ama 2012 yılında,  Cumhuriyet’in laik sistemini değiştiren yasaların altında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak onay imzası var. Hukuki sorumluluğunun olmamasının da önemi yok

3) Abdullah Gül Çankaya’ya çıktığı zaman Can Dündar bir belgesel film yapmıştı. Can Dündar’ın gönderdiği metinden aktarıyorum: Yakın dostu Sami Küçük, o yıllarda, milliyetçi-muhafazatkar  Milli Türk Talebe Birliği’ini, İstanbul Milliyetçiler Derneği’ni, Büyük Doğu dernek ve dergisini, Necip Fazıl’ı, Abdullah Gül’ün düşünsel ve ideoloji kaynakları arasında sayıyor. (Üçü de Cumhuriyet ve Devrimler karşıtıdır).

Büyük  Doğu Yayınevi çalışanı olarak Mehmet Tekelioğlu ile birlikte Necip Fazıl’ın Çile kitabını yayına hazırlar. Kitap yayınlanınca Necip Fazıl, Gül ile Tekelioğlu’nu Konyalı Lokantası’na götürür ve her ikisine birer takım elbiselik kumaş hediye eder.

İsteyen daha fazla araştırma yapar ve Abdullah Gül’ün, 1923 cumhuriyeti ile devrimlerine kökten karşı olduğu sonucuna ulaşır. Benim için yukarıda sunduğum üç örnek yeter.                                   Gene Can Dündar’ın gönderdiği metinden aktarıyorum: “O dönem Gül ve arkadaşları, günün modasına uyarak saç uzatıyor, İspanyol paça pantolon giyiyorlardı. Bir gün Sultanahmet Camii’ndeki bir namazdan sonra Necip Fazıl ona bakıp  ‘Bu kubbe altı böyle züppelerle dolmadıkça Türkiye’nin kurtuluşu yoktur’ demiş.”                   Necip Fazıl Kısakürek’in Türkiye’nin kurtuluşundan söz ederken, kuşkusuz, laik rejimin sona ermesini ima ediyordu.  Abdullah Gül, The Guardian’a söylediği sözleri yalanlasa da, 14 yaşından bu yana ve şimdi, Laik Cumhuriyet’in sona ermesi için elinden geleni yaptı ve yapmaktadır.](Özdemir İnce, Edebiyattan Politikaya Türkiye’de Ne Var Ne Yok, Destek Yayınları, S.297)

 Kuşkusuz, insanların çocukluklarında, ilk gençlik çağlarında düşündüklerini yapıp ettiklerini ebedîleştirecek değiliz. Ancak Cumhurbaşkanı Gül olsun, Başbakan Erdoğan olsun, her ikisi de, biri cumhurbaşkanı öteki başbakan koltuklarında otururken, 2002-2014 yılları arasında, görev başında ve kamuya açık yerlerde üstadları Necip Fazıl’a olan bağlılıklarını teyid etmişlerdir.

Kimileri Nazım Hikmet örneğinden hareketle, Necip Fazıl’in iki müridini savunabilir. Biri çıkıp Abdullah Gül ile R.T.Erdoğan Necip Fazıl hayranı ama CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da Nazım Hikmet hayranı değil mi? diye sorabilir.

Ancak bu iki hayranlık arasında büyük bir fark var: Nazım Hikmet, haksız yere mahkum edilmesine karşın Cumhuriyet’in kurucularına, cumhuriyet ilke ve devrimlerine karşı ya da düşmanca eleştiriler yöneltmez. Komünisttir ama cumhuriyetçi ve kemalisttir.

Ben, bir şair ve edebiyat düşünürü olarak Necip Fazıl’ı hiç beğenmem ama Gül ve Erdoğan ikilisi ona hayran olabilirler. Haklarıdır. Burası önemli değil. Önemli olan Necip Fazıl’ın müseccel bir Cumhuriyet ve Devrim düşmanı olmasıdır.

3.

18.04.2014 Cuma günkü yazımda, Abdullah Gül’den verdiğim iki örneğin birincisi 19 yaşından, ikincisi ise, 1995 yılında  Refah Partisi milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyon üyesi olduğu günlerden hatıra.

Bugünkü örneğimiz, 22.05.2013 tarihli Anadolu Haber Günlüğü sitesinde bulabileceğiniz, Çankaya’dan gönderilmiş bir kutlama metni. Okuyalım:

[Himayemde düzenlenen “Vefatının 30. yılında Necip Fazıl Kısakürek’i Anma Etkinlikleri”ne programım müsaade etmediği için katılamıyorum. Birkaç cümle ile sizlere selam vermek ve Üstad’ı anmak isterim.

Necip Fazıl, hem benim hem de neşet ettiğim siyasi hareketin kollektif muhayyilesini şekillendiren en önemli düşünce adamlarından birisidir. Başta rahmetli Erbakan Hoca olmak üzere, muhafazakar düşüncenin siyasal söylemini inşa eden kadrolar, Üstad’ın perspektifine çok şey borçludur.

Üstad, sadece bir düşünce adamı değildi; aynı zamanda bir siyaset adamı, eylem adamıydı. Coşkulu bir hatip, naif bir âşıktı. Onda aşk düşünceden, düşünce, aksiyondan, aksiyon da imandan bağımsız değildi. İşte bu yüzden bu kadar geniş bir alanda etkisi oldu.

Kısakürek, kendi yerli değerlerimizin modernite ile problematik yüzleşmesini çözümlemeye çalışan ilk mütefekkirlerimizdendir. Bugün kendi değerlerimizin modernite ile, demokrasi ile olan yüzleşme sürecinden yerli, orijinal ve başarılı sonuçların doğması, Üstad’ın da aralarında bulunduğu o dönemin muhafazakar aydınlarının sayesindedir.

Necip Fazıl, bir zamanlar devlet eliyle empoze edilen jakoben bir modernleşmenin toplumumuzda daha önce eşi görülmemiş bir yabancılaşmaya ve beraberinde büyük sosyal yıkımlara yol açtığı bir dönemde, insanlara inancımızı, değerlerimizi ve tarihimizi hatırlatmak, anlatmak gibi cesur ve ulvi bir misyon üstlenmiştir.

Üstad bu misyonu icra ederken estetik boyuttan hiçbir zaman uzaklaşmamış, siyasal söylemini derinlikli bir sanat ve edebiyat ile bir araya getirebilmiştir.

Üstad’ı son yıllarda daha önce olduğundan daha zengin, daha çoğul çalışmalarla hatırlamaya, anmaya başladık. Tek tip, tek boyutlu övgülerin yerini çok boyutlu değerlendirmeler,analizler aldı. Üstad’ın bize bıraktıklarından daha farklı alanlarda faydalanmamızı sağlayacak bu yeni yönelim, aynı zamanda onun düşüncesinin yeni nesillere aktarılmasını da sağlayacaktır.

Bu etkinliklerin de bu yolda önemli bir vazife icra edeceğine can-ı gönülden inanıyor; organize eden, hazırlanmasında emeği geçen tüm arkadaşları ve desteklerini esirgemeyen Konya’daki tüm kurumlarımızı tebrik ediyor, herkese selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Abdullah Gül

Cumhurbaşkanı]

Geçmişten gelen aleyhte bu kadar kanıt yeter. Şimdi, Cumhurbaşkanı Hazretlerinin 2007 yılında göreve başlarken içtiği andı okuyalım ve bir de denek taşında deneyelim:

CUMHURBAŞKANLIĞI ANDI:

Anayasanın 103. maddesine göre cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer :

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

 Abdullah Gül Cumhurbaşkanı sıfatıyla, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini tam anlamıyla koruduğu söylenebilir mi?

PKK’nın, Başbakan ve AKP’nin toprak, inanç ve etnik köken bağlamında yaptıkları acımasız saldırılara karşı görevini tam anlamıyla yerine getirdiği söylenebilir mi?

Cumhurbaşkanı Gül, “Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma….ant içerim” demiş.

Peki andını yerine getirmiş mi?

Cumhurbaşkanı Gül göreve geldiği 28.08.2007 tarihinden 20.02.2014 tarihine kadar 836 yasayı onaylamış. Sadece 4’ünü veto etmiş.

Oysa, Cemal Gürsel: 2 yasa,  Fahri Korutürk: 13 yasa, Süleyman Demirel: 14 yasa, Cevdet Sunay:  18 yasa, Turgut Özal:   18 yasa, Kenan Evren:  26 yasa, Ahmet Necdet Sezer: 34 yasa veto etmişler.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gelmiş geçmiş en hukuk ve yasa tanımaz TBMM ve hükümetinin çıkardığı yasaların sadece 4 tanesini veto etmiş.

AKP tarikatı ile R.T.Erdoğan hükümet dönemini eleştirenler, anayasayı ilga denemelerinin, hukuk  ve yasa tanımazlığın yıl olarak tarihini verirler. Erdoğan otoriterleşmeye, otoktratik ve despotik yönelimler göstermeye 2007 yılından itibaren başladığını söylerler ama işin bam telini görmezler.

28.08.2007 günü, 34 yasa veto etmiş olan Ahmet Necdet Sezer görevden ayrılmış ve önüne gelen 836 yasanın sadece dördünü veto etmiş olan Abdullah Gül göreve başlamıştır.

Bu olgu, Cumhurbaşkanı’nın veto yetkisinin ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Acaba Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığı görevine devam etseydi önüne gelen 836 yasanın en azından bir 34’ünü daha veto etmez miydi? Kesinlikle ederdi. Zaten onun cumhurbaşkanlığı makamında bulunması, AKP grubunun ve hükümetinin cesaretini kırar, onlara Anayasayı, Cumhuriyet ilke ve devrimlerini hatırlatırdı.

A.N.Sezer, 4+4+4 yasası ile imam-hatip okullarının laik okulları boğmasına izin veren yasaları kesinlikte onaylamaz, veto ederdi.

A.N.Sezer, cumhurbaşkanlığı makamında bulunsaydı 30 mart yerel seçimleri kesinlikle bu denli hileli ve şaibeli olmazdı.

AKP tarikatı hükümeti ile Başbakan Erdoğan’ın hukuk, demokrasi ve insan hakları sınırları dışına çıkmasının en büyük sorumlusu Abdullah Gül’dür.

4.

Okurlarımız da aralarında olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde 99’undan fazlası Anayasa’yı açıp cumhurbaşkanının görev ve yetkileriyle ilgili 104.maddesini okumamıştır. Bu vesile ile bu maddeyi okuyalım. Okuyalım ki önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimlerinde bu madde bir tür mihenk taşı olsun.

Ama bunu yapmadan önce yadsınması olanaksız bir gerçeği de söylemek zorundayım: Ahmet Necdet Sezer korkusuyla Anayasa ve yasaların sınırları içinde  kalmaya çalışan AKP ve Erdoğan, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Cumhuriyet’i yıkmaya kararlı olduğunu göstermeye başladı ve gösterdi. Şu anda ülkenin içinde bulunduğu kötü durumdan Gül de Erdoğan ve AKP kadar sorumludur.

Şimdi cumhurbaşkanının görev ve sorumluluklarını okuyalım. Gerektiği zaman ben araya gireceğim.

CUMHURBAŞKANININ GÖREV VE YETKİLERİ:

Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. 

– Gül,  ne Anayasa’nın uygulanmasını ne de Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmiştir.
Bu amaçlarla Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen koşullara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar :

* Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,

-Sadece açılış konuşması yapmıştır.
* Yasaları yayımlamak, * Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,

-Görevde bulunduğu 7 yıl içinde sadece 4 yasayı TBMM’ne geri göndermiş yani veto etmiştir. Ancak, Anayasa Mahkemesi her iptal kararında Cumhurbaşkanı’nın onayını da iptal etmiştir. Bu çok anlamlıdır!
* Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,

-Evet sunmuştur. 12 Eylül 2010 tarihde yapılan referandum ile yapılan değişiklikler cumhuriyetin ve demokrasinin canına kasteden değişiklikler içermektedir.
* Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin,Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,

-Hatırlamıyorum ve araştırma yapma gereği bile görmüyorum:İptal davası açmamıştır!
* Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

* Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,
* Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
* Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,

-Böyle bir şey yapmamıştır.
* Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

-Bol bol yapmıştır.
* Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
* Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,

-Hakkıyla temsil etmemiş, Suriye politikasında gerekeni yapmamıştır.
* Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek, * Genelkurmay Başkanı’nı atamak,
* Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak, * Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek, * Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak, * Kararnameleri imzalamak,

* Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,

-Parmağını oynatmamıştır.
* Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak, * Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,

-Araştırma ve denetleme yaptırmamak için yedi dereden su getirmiştir.
* Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek, * Üniversite rektörlerini seçmek,

-Seçmiştir ama üniversitelerin oylarına saygı göstermemiş, seçimlerinde ideoloji ve partizanlık ağır basmıştır. Üçüncü sıradayken Dicle Üniversitesi’ne rektör seçtiği Prof.Dr.Ayşegül Jale Saraç türbanlanarak tarihe geçmiştir.

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

Abdullah Gül daha önce de yazdığım gibi R.T.Erdoğan’ın tek yumurta ikizidir. Ortak mürşitleri müseccel cumhuriyet ve demokrasi düşmanı (Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü) Necip Fazıl’dır. Cumhurbaşkanı olmamaları için bu kadarı bile yeter.

5.

Devlet, Cumhuriyet, Demokrasi görgüsünden yoksun, siyasal ufku bir toprak ağasının özel ve öznel tutmularıyla sınırlı biri Türkiye Cumhuriyeti’ne Cumhurbaşkanı olamaz.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’na “Erkeksen dışarı gel!” diyen biri kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’ne Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı!

Bir başbakanın böylesine baştan ve yoldan çıkmasına göz yuman, izin veren, dahası onu teşvik eden bir cumhurbaşkanı tekrar cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı.

Yerlerini değiştirmeye kalkışırlarsa, bu daha büyük felaket olur.

Türkiye’nin kurtuluş kapısını açmak  için, bu iki talihsizliğe son vermek, devlet ve hükümet kapılarının yüzlerine kapatmak  gerekiyor.

Romalı senatör ve komutan Publius Cornelius Scipio Africanus Major’un dediği gibi Kartaca mutlaka  yıkılmalıdır (carthaginem esse delendam) , AKP ESSE DELENDAM!

Bu mümkün müdür, bunu anlamak için, ilkin 30 mart seçimlerinin partilere yüzdeli dağılımına bakalım. Yüksek Seçim Kurulu 30 Mart 2014 seçimlerinin kesin sonuçlarını henüz açıklamadı, ama bir yerde şöyle bir seçim sonucu buldum. Bu da bize bir fikir verebilir: Yüzde olarak: AKP: 44.19, CHP: 28.67, MHP: 15.83, BDP: 3.74, HDP: 2, SP: 2.27 = 97.70 Diğer: 2.30. (Bazı sonuçlara göre AKP %43 oy almış).

Bu dağılıma göre:

AKP adayına verilecek oy: AKP (44.19)+BDP (3.74)+SP (2.27)+HDP (2.00),BBP (1.00) = % 53.20

Muhalif adaya verilecek oy: CHP (28.67)+MHP (15.83)+Diğer (2.30) = %46.80

BDP ile HDP’nin AKP’ye oy vermemesi durumunda, AKP adayı % 47.46 oy alır. Seçilemez.

SP ve BBP oyları AKP adayına gitmeyebilir mi? Çok zor.

Kimileri CHP’ye akıl veriyor. CHP mütedeyyinlere (dindar, muhafazakar), Kürtlere ve varoşlara kendini beğendiremiyormuş. Bunu ileri sürenler kendilerini çok akıllı sananlar. CHP’nin dindar olduğu iddia edilen kesime kendini beğendirmesi için laiklikten vazgeçmesi gerekir. Kendini Kürtçülere beğendirmesi için üniter devlet ilkesinden uzaklaşması zorunlu. CHP en azından “Anadilde eğitim”i kabul etmez. CHP’ye kala kala varoşlar, yani “Borçlu kesim” kalıyor.

İster iyi, ister kötü olsun CHP dindarlar ile Kürtçülere gidemez, onların gelmesini bekler. Bu da yanlış bir politika değildir.

AKP’nin kemikleşmiş tabanının  %45 olması mümkün değil. Bu oran son yıllardaki iktidar olmanın semirtmesiyle %20-25 olabilir. AKP’nin 30 Mart seçimlerinde aldığı geçici yüzde olan %45 (%43) düşmeden, borçlu kesim (%20-25) bu partiyi terk etmeden, muhalefetin adayı seçimi kazanamaz.

Özetlersek: Muhalefetin adayının AKP adayını yenmesi için fazladan  % 4 ya da 5 oya ihtiyacı var.

 MHP’ye gelince: MHP tuhaf bir parti. Tam anlamıyla laik ve cumhuriyetçi, anayasanın 2.maddesine yürekten bağlı bir parti mi? Sanmıyorum. İslamcılar gibi Tekbir getiren taraftarını nereye oturtacağız?

Kendilerine kalsa, MHP taraftarları AKP adayına oy verir, ama parti disiplini gereği genel başkanı ve parti yönetimini izleyecekler.

Bu konuda MHP’ye güven olmaz.  MHP, gerçek bir “Merkez Sağ” parti değil.  Dünyada şu bilinir: Merkez sağ partiler cumhuriyetçi ve laik olurlar. Bu partinin geçmişte bu konuda epeyce sabıkası var.

Türkiye’nin merkez sağ partileri (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti,) gerçekten laik ve cumhuriyetçi olmadıkları için, içlerinde islamcı ve şeriatçı unsurları besleyip korudular ve onlar tarafından yok edildiler.

MHP, tanıma uygun bir laik cumhuriyetçi, bir merkez sağ partisi değildir: Türk-İslamcı, milliyetçi-muhafazakar bir partidir. Bu nedenle, ilk ve ikinci turda Gül & Erdoğan kumpanyasına oy verebilirler.

Gösterilecek cumhurbaşkanı adaylarının kimlik ve kişiliklerinden fazla, 14 ve 15 nisan günlerinde yayımlanan “Halkımız AKP’ye Değil (Bozuk) Düzene Oy Veriyor” adlı iki yazımda tanımlanan ve durumu tasvir edilen, şu henüz kazanmadığı parayı harcayan, “sürekli borçlanma ekonomisi”nin bataklığında çırpınan, “yalancı mutluluk” içinde mayışmış; borcun ve kredi kartının baştan çıkardığı çaresiz halk kesiminin vereceği karar çok önemli.

Daha önce ve en son olarak 30 Mart seçimlerindeki gibi  AKP’yi desteklerse, Cumhuriyet’in kapısına kilit vurulması kaçınılmaz olur. Laiklik, cumhuriyet ilkeleri, ideal demokrasi bu kesimin umurunda bile değil. Son derece bencil, benmerkezci ve etik bakımından epeyce yozlaşmış bir kesim bu. Demokrasi için, cumhuriyet için tehlike arz eden kader kurbanı bir kitle. Bu kitleden  % 4 ya da 5’lik dilim AKP’den nasıl uzaklaştırılabilir?

CHP’yi eleştirmeyi, CHP’ye yararsız akıl vermeyi unutup, bu kitleyi korkusundan ve AKP tutsaklığından kurtarmak gerekiyor.

Bu, en azından %20-25’lik borç ve kredi kartı kurbanı ve mahkumu kitle, doğruya yönlendirilemezse sonuç felaket olur. Bu kitlenin oyunu alarak % 55 oyla Cumhurbaşkanı olan AKP adayını artık kimse tutamaz. Hele seçilen Başyüce Erdoğan olursa…

Bu sonuç ne kendisi, ne Cumhuriyet ne de millet için hayırlı olur. Tam tersine felakettir.

Bütün bunlara karşın AKP adayının sonuçlardan emin olabileceği kanısında değilim. Eğer muhalif kesim borçlu kitleyi inandırıp yola getiremezse elinde tek bir koz kalıyor. Seçim sonuçlarından emin olmayan AKP adayı ile, %10  seçim barajının  kaldırılması, siyasal partiler yasasının demokratikleşmesi koşuluyla cumhurbaşkanı seçilmesini kolaylaştırmak. Çünkü %10 barajının kaldırılması büyük bir ferahlık yaratırdı. Bu da mümkün değil!

Son ve umutsuz bir söz:  BDP ve HDP’nin AKP adayını desteklemesi kendilerinin de sonu olur. Türkiye bölünür.

MHP tabanı ikinci turda CHP adayına oy vermez, AKP adayını destekler. Bu nedenle CHP, içine sindirebileceği bir MHP’liyi desteklemeli, belki de aday çıkarmamalıdır. Bu da zor iş!

Bu durumda CHP, MHP, BDP ve HDP cumhurbaşkanlığı için bir aday üzerinde anlaşabilir mi? Ülkenin selameti, şu ya da bu oranda demokrasi yandaşı oldukları için, bu dört partinin uzlaşmasına bağlı.

————————————————————————-

[i]  Mustafa Kemal’in 1908 yılında söylediği bir cümle. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, S.65

[ii]  Yazılar  22, 23, 24, 25, 29 Nisan 2014 tarihli Aydınlık gazetesinde yayınlandı.