BAŞYÜCE VE AKP’NİN İKTİDAR CİHADI

AKP ve CHP merkez partileriymiş ve geçmişi 100 ya da 200 yıla dayanan iki siyasal geleneği temsil edesiymiş: Bunu AKP temsilcileri ile AKP yanaşması televizyon kargaları söylemekte. Aralarında, gecekondu üniversitalarının profesörcüleri çoğunlukta…1.Şu anda Türkiye’de herhangi bir  cumhuriyetçi merkez ve merkez sağ parti yoktur. CHP bir cumhuriyetçi merkez sol partidir. AKP, cumhuriyet ve demokrasi karşıtı aşırı sağ ve islamcı partidir.

2.Akılları sıra CHP’yi Ittıhat ve Terakki geleneğine bağlıyorlar. Cumhuriyeti ve CHP’yi kuranlar arasında eski İttihatçılar vardır ama bunlar da Mustafa Kemal Paşa’nın izinde Dördüncü Tarz-ı Siyaset olan Çağdaşlaşmacı, laik ve Devrimci damarı yaratmışlardır.

AKP’nin şeceresi şöyledir:  31 Martçı Osmanlı Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Bu gelenek mürtecidir, işgalcilerle işbirlikçidir, milli mücadele karşıtıdır, dönemin bütün milli mücadele karşıtı şeriatçı isyanlarının devamıdır, Cumhuriyet, Demokrasi ve Laıklık karşıtıdır; Demokrat Parti ile hiçbir akrabalığı yoktur. Gayrı Meşru bir takiyye partisidir.

3.Akılları sıra CHP ile İttihat ve Terakki arasında ilişki kurarak AKP ve seleflerinin İttihat ve Terakki karşıtı damarda yer aldıklarını  iddia etmekteler.

Güzel,  kimdir bu muhalifler ve hangi örgütlerde yer almışlardır?

Osmanlı Ahrar Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası!

Bu iki fırkanın önemli özellikleri nelerdir?

Ahrarcılar, Ittihat ve Terakki’ye karşı Ermeni komitalarıyla işbirliği etmişlerdir. Özellikle Ahrar’cılarla Ermeni Taşnaksütyun komitesi arasında “ittifak derecesinde” bir anlaşmadan söz edilmiştir. Ermeni komiteleri atlı kuvvetleri Ahrar’a yardımcı göndermişlerdir.Dinamitli bombalar hazırlamışlardır” (Hüeyin Cahit Yalçın, “On Yılın Tarihi”. Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye’de Siyasal Partiler, Cit 1. Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984 içinde, s.147)

Bu işler 31 Mart’ta oluyor!

“Hürriyet ve İtilaf’ı oluşturan neden açıktır: Tek başlarına İttihat ve Terakki’ye karşı koyamayan kişilerin ve partileri vurucu bir güç halinde birleşmeleri, ancak asıl amaç yıkmak olmakla birlikte bu fikrin çevresinde bazı ortak noktaların da belirdiği görülebilir:

Osmanlıcılık (İttihat ve Terakki’nin Türkçülüğüne karşı), Ademi Merkeziyetcilik ve Özel Teşebbüs, Meşruiyetçilik (İttihat ve Terakki gibi)  ve Liberal Ekonomi.”

 İşte size AKP’nin geldiği ana damarın yüksek idealleri(!)…

Şimdi 2 eski yazımı okuyalım. Gerisini getiririrz.                               ***                                                                                                    BİR KEZ DAHA: AKP İKTİDARI ASLA  BIRAKMAYACAK (Aydınlık Gazetesi, 24 Mart 2014)

Genç okurlarımdan Serkan İ., bir ileti göndererek,  27 Mart 2009 (Hürriyet) tarihinde yayımlananan “AKP İktidarı Asla Bırakmayacak” başlıklı yazımı “Bir Kez Daha” dizisine almamın isabetli olacağını haber etti. Kendisine teşekkür ederim.

Serkan’ın dediğini yapıp yazıyı okuyalım:

[Dilerim yanılıyorumdur. İnşallah tarih önünde mahcup olurum ! Ama o zamana kadar bu kanımda ısrarlı olacağım. AKP partiler yasasına göre kurulduğuna göre, kuruluş biçiminde ve programında yasalara ve Cumhuriyet ilkelerine aykırı herhangi bir şey yok demektir.

Biçimsel (usul) olarak doğru bu ! Ama ya içerik (esas)?

Bir siyasal parti bir eve benzer: Yangın, sel ve zelzele gibi bir doğal afet olmadıkça yerinde durur. Yapı malzemesi de evin ömrünü belirler. Yapı malzemesi yenilenmezse, yapı desteklenmezse doğal ömrünü tamamlar ve yıkılır.

Ancak ev ruhsatsız yapılmış ise kamu yıkımına karar verir. Yapı amaçları dışında kullanılıyorsa, mesken tanımlı konut işyeri olarak kullanılıyorsa bu dönüşüm Belediye tarafından yasaklanır.

Bu emsal, AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) Anayasal statükonun kurallarına göre kurulmuştur. Ancak bu binanın sahipleri, Milli Görüş partilerinin mirasçıları olarak şaibeli maliklerdir. Nitekim bu şaibe bir süre sonra fiile dönüşmüş ve AKP Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak”tan mahkûm edilmiştir. Ancak, her ne hikmetten ise, AKP’ye kesilen kapatma cezası, para cezasına çevrilmiştir. Bir Anayasal suç işlemiş olan bu parti şu anda ülkenin iktidar dizginlerini elinde bulundurmaktadır.                                                                          Anayasa Mahkemesi’nin kararını tercüme edelim: “Laiklik”, cumhuriyet ve demokrasi rejimlerinin olmazsa olmaz oluşturanıdır, “oksiyen”dir. Bu karara göre AKP, cumhuriyet, demokrasi ve laiklik karşıtıdır. Ama ne var ki Türkiye otobüsünün ehliyetsiz şoförü olarak şoför mahallinde direksiyon sallamakta ve ülkeyi imam-valilere, imam-kaymakamlara teslim etmeyi normal saymaktadır. İmam-Başbakan döneminde bütün il ve ilçeleri “imamlar” yönetecek, hakim ve savcılarıyla adalet ve polis teşkilatı da imamlaştırılacaktır.

AKP gibi maskeli takiye partileri demokratik seçimlerle iktidara gelirler. Ancak demokratik seçimlerle iktidarı kaybedecek olurlarsa bir daha iktidara gelemeyeceklerini de bilirler. Seçmen halkın “Bunlar gitsin de kim gelirse gelsin!” evresine gelmesi AKP türünden partilerin iktidardan gitmemeye karar verdikleri menzildir.

İktidardan gittikleri an Başbakan’ın ve milletvekillerinin dokunulmazlıkları kalkacak ve kendilerini Yüce Divan ve bağımsız yargının önünde bulacaklardır. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak zorundadırlar.                                           İktidarda kalmanın bir de ideolojik yanı vardır ki, bu da işleme  koyduğu sivil darbe’nin tamamlanması için, her ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmayı zorunlu kılar.

AKP henüz Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini değiştirme olanağını elde edememiştir. Cumhuriyet’in laik yapılarını tamamen değiştirememiş; Devrim Yasaları’nı yürürlükten kaldıramamış; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ilga edecek duruma gelmemiştir.

Türkiye’yi sarıp sarmalayan iç ve dış güçler AKP’nin bu misyonunu tamamlamasını istemektedirler. AKP bu nedenle, misyonunu yerine getirmek için demokrasiyi ve cumhuriyeti, yapılarıyla birlikte tahrip etme girişimini her ne pahasına olursa olsun devam ettirecek ! AKP’ye oy vermeye niyetli (lümpen ve çıkarcı olmayan) demokrat seçmen bu gerçeği görüyor mu? İşbirlikçi, lümpen kafalı zibidi tayfası televizyonda benimle dalga geçse bile ben uyarılarımı sürdüreceğim!]

(Ö.İnce,  Direnen Cumhuriyet, Destek Yayınları,2010.S.93)

Okuduğunuz yazı 27 Mart 2009 günü, yerel seçimlerden iki gün önce yayınlanmış. Bugün 24 Mart 2014. Üç gün sonra 5 yıl dolup altıncısı başlayacak. Yerel seçimlere 6 gün var. Ne yazık ki yazdıklarımın tamamı gerçekleşti. 1980’lerden itibaren her yazdığım gerçekleşti. Şom ağızlı bir dahi miyim, yoksa vahiy benzeri mesajlar alan bir meczup muyum? İkisi de değilim. Ancak akıl almaz ölçüde gerçekçiyim ve en önemlisi 1950’lerin başından itibaren bir “tıfıl” olarak oturduğum Cumhuriyetçi pencere önünde bir “dinozor” olarak hâlâ oturuyorum. Hikmet işte burada!

Hayatım ortadadır, bütün İslamcı kadrolar ve Fethullah Cemaati yıllardır o “Hayatım”ı hallaç pamuğu gibi attılar. Tek bir çizik, tek bir falso, tek bir sapma, tek bir onursuzluk bulamadılar. Bu nedenle yanılmadım! Kim yanıldıysa, ya budaladır ya da hayatında bir yığın çizik, falso, sapma ve onursuzluk vardır. Kanıtlanmıştır!

Bu nedenle, AKP tarikatı iktidarı ile Fethullah Cemaati ortaklığına çıkar karşılığı kapıkulu hizmeti basit bir “yanılmışım”la kimse atlatamaz.

Çünkü: TSK’yı çökertmeye yönelik bütün operasyonlara hizmet ettiler; AKP tarikatı iktidarının belgeleriyle kanıtlandığı iddia edilen soygunlarına erkete durdular; Cumhuriyet’in geleneksel dış politikasının Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de çökmesine alkış tuttular.

Bu felaketler AKP tarikatı iktidarının belediyelerden ve hükümetten uzaklaştırılması ile kısa zamanda tamir edilebilir. Çok kısa zamanda üstelik.

AKP tarikatı & Fethullah Cemaati ortaklığının yasama, yürütme ve hukuk alanında yaptığı tahribat da birkaç yasa ile onarılabilir.

Ama, bu şeytanî ortaklığın milli eğitim ve okullar bağlamında  (Tevhid-i Tedrisat, imam-hatip okulları, medreseleştirme, vb.) ve tarikatlar, camilerin siyasallaştırılması alanlarında yaptıkları “atom bombası” etkili yıkımı onarmak Türkiye’nin en azından 50 yılını alır.

Kürtçülük konusunda yarattıkları yıkım da bir daha asla onarılamaz: Önümüzdeki kısa dönemde, Kürtçüler ve hempaları bu kafayla giderse, ülkenin bölünmesini kimse engelleyemez. Bu konuda ayrıntıya girmek istemiyorum.

Bunların  olmaması, yıkımın durması için, bozulan AKP Tarikatı & Cemaat ortaklığının iktidardan mutlaka uzaklaştırılması gerekiyor. Bunun gerçekleştirilmesi için, bir kısım seçmenin mutlaka “negatif oy” kullanması yani AKP tarikatının şer iktidarını yıkacak oy kitlesine katılması kaçınılmaz oluyor.

(Aydınlık, 24 MART 2014, PAZARTESİ)

DEMEK LAİKLİK ELDEN GİDECEK?

Sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. Bu sayede yeni siyasal İslamcıların laiklik tanımlarını öğrenmiş olduk:                                                                                                     “Laiklik, demokrasinin teminatıdır. AKP, laikliği her türlü dini inanç karşısında devletin tarafsızlığı olarak görür. Laiklik, bireyi değil, devleti sınırlayan bir anlayıştır. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi’ne göre laiklik toplumsal barışın temel ilkesidir.”                                                                                                                             “Laik” kavramı konusunda “tanımlanmazlık” ve anlam bulanıklığını tercih edenler, şimdi, gerçek ve doğruları tersyüz eden bir tanımla karşımıza çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir tanımı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü, laiklik bağlamında devletin muhatabı birey değil bizzat dindir. Devletin karşısına bireyi çıkarmak birinci saptırmadır. Batı düşüncesinde, “laisizm” ya da “sekülarizm”, devlet ile dinin alanlarının ayrılmasından çok devletin kilise egemenliğinden kurtulması anlamını taşır.                                                                                                                                          İkinci saptırmayı da düzeltelim: Laik düzende, dinin dünyevî sınırlarını devlet belirler. Sadece Siyasal İslamcılar değil, aynı zamanda Liberalciler, İkinci Cumhuriyetçiler de laikliği paşa gönüllerine göre tarif ediyorlar:                                                         “Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün koruyucusu”ymuş…                 “Laik devlet bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede ve tarafsız olmalı”ymış. ..

Ya yalan söylüyorlar ya da adam kandırıyorlar!…                             Laik Devlet, dinsel inançlar “arasında” eşit mesafede ve tarafsız olabilir; ama dünyayı da yönetmek (egemen olmak) isteyen semavî (uhrevî) egemenlik karşısında kendi dünyevî egemenliğini savunmak zorunda olduğu için, dinler “karşısında” tarafsız değildir.                                                                                                             Din ve vicdan özgürlüklerini korumak yükümlülüğü demokratik devletin görevidir. Laiklik onların sınırlarını belirler.                            Din ile devlet arasında toplumsal anlaşma imzalamadan ve bu anlaşmaya göre din (kilise, sinagog, cami) dünyevî ve siyasal iddialarından vazgeçmeden, devlet dinlere ve vicdan özgürlüklerine karşı (için) hiçbir yükümlülük altına girmez.

Girmez, çünkü gerçek tanımı yapılmadan, ilgili taraflar bu tanımı kabul etmeden, kabul    ettiklerini “bütün dünya”ya açıklamadan LAİKLİK hiçbir yükümlülük altına girmez. Laiklik’in kabul edilmesini istediği evrensel ve tarihsel tanımı şudur:

LAİKLİK, KATOLİKLİK’İN (DİNİN) BASKI VE MÜDAHALELERİNE KARŞI BİREYİ VE TOPLUMU KORUMAK GEREKSİNİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKMIŞTIR!

Laikliğin o tarihteki amacı, “Aman, ne yapalım da insanlar Katolik inancının gereklerini özgürce yerine getirsinler!” değildi. Çünkü Katolikler özgürdü, Katolik olmayanlar özgür değildi. Laikliğin o tarihteki amacı, semavî (céleste) ve dünyevî (terrestre) iktidarı birlikte isteyen Katoliklik karşısında insanı özgürleştirmek, onun kişiliğini, bireyselliğini, bireysel inançlarını ve ifade özgürlüğünü korumak, sağlamak, sağladıktan sonra gene korumak ve savunmaktı.                                                                                       Semavî ve dünyevî iktidarın bir tek merkezde toplanması insanı köleleştirir. Günümüzde de durum aynıdır. Değişmemiştir. İsterseniz, Katolik sözcüğünün yerine İslâm sözcüğünü koyabilirsiniz. Hiç­bir şey değişmez. Ama olguyu güncelleştirmiş olursunuz.        Âlimlerin, muallimlerin beceremediğini, bir edebiyatçı ola­rak Attila İlhan yapıyor ve “Laiklik”in püf noktasını açıklıyor:                                                                                    “Demokrasi, hâkimiyeti ‘kayıtsız şartsız halka veriyor; partiler ancak ‘iktidar’ olabilirler, eğer tüzüklerine rağmen, işi ‘hâkimiyet’e el uzatmağa götürürlerse, Cumhuriyet’i korumakla görevli kurumlar ve kuruluşlar (Güvenlik güçleri, Adalet Kuruluşları, hat­ta Silahlı Kuvvetler) harekete geçerler.” (Cumhuriyet, 10. 8. 2001)                                                                                                                         Laiklik, sadece Devlet’in Kilise’nin egemenliğinden kurtul­ması sürecini içermez; ekonomik, toplumsal ve kültürel örgütle­rin, bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, halkın gündelik ya­şamının da dinin denetiminden kurtulması anlamına gelir.                                                                                                                                         Siyasal partiler bu gerçekleri kabul ederek iktidara talip olur­lar. Yani demokrasi, siyasal partilere toplumsal düzene “ege­men” olma hakkını değil, iktidar olma hakkını veriyor.

R.T. Erdoğan, 1994 yılında, Refah Partililerin dağa taşa “Egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır!” sloganını yazdıkları sı­rada “Laik Müslüman olamaz” demişti.                                                Kimi âlim, muallim ve gazete yazmanları, bu sözleri, R.T. Erdoğan’ın “din ve vicdan özgürlükleri” kapsamında değerlen­dirilecek olursa, laiklik bu görüşlerin koruyucusu mu olacak?                                                                                                                     Tam tersine, laiklik, bu görüşlere karşı toplumu ve bireyi ko­rumak zorunda. Gerçek laiklik dine karşı değildir; dinin devlet ve toplumsal düzen üzerinde egemenliğine karşıdır. Varoluş ne­denidir bu! Bu tanımından başka bir tanımı da yoktur!                     Değiştiğini iddia eden siyasal İslamcı ilkin bu tanımı kabul etmeli.

Siz ne dersiniz bilimadamları?

(Hürriyet Pazar, 2 Eylül 2001; Pazar Yazıları, Gendaş Yayınları, 2002, s.232)

****

7 Haziran 2015 seçiminden sonra olan-biteni biliyorsunuz. Dün (13 Ağustos) AKP, CHP ile eşitlik ilkesine dayalı bir koalisyon hükümeti kurmayacağını açıkladı. Koalisyon kursaydı iktidarının yarısından yoksun kalacaktı. Başyüce RTE böyle bir şeyi kabul edemez. Aynı yolun yolcusu MHP ile koalisyon kurulursa sorun yok. Olmazsa erken seçime gayrı meşru bir AKP hükümetiyle gitmek için  her türlü gayrı meşru yola baş vuracak.Erken seçimden AKP iktidarı çıkmazsa gene koalisyon hükümeti kurulmayacak ve o zaman Başyüce kendi özel yönetimini kuracak. Türkiye’de bu darbeyi önleyebilecek herhangi bir güç var mı? Başyüce RTE’nin cumhurbaşkanlığına geldiği günden başlayarak ve tarafsız cumhurbaşkanı  olarak (!) AKP kongresini yönetmesiden ve seçim meydanlarında AKP propagandası yapmasından itibaren,  anayasayı çiğnemesine kim ve ne engel olabildi? TBMM mi, Anayasa Mahkemesi mi, Yüksek Seçim kurulu mu yoksa Yargıtay Baş Savcılığı mı?

“Başka çare kalmadığı ve ülkenin selameti için ülkeyi bizzat ben yöneteceğim!” derse…

Özdemir İnce                                                                                     14 Ağustos 2015

 

“BAŞYÜCE VE AKP’NİN İKTİDAR CİHADI” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.