BAŞYÜCELİK MUAMMASI

Türk basını; devrimci, cumhuriyetçi, aydınlanmacı olsalar da pek tuhaftır. “Klik”, “fraksiyon”, “hempa” illetinden kurtulamamıştır.

Yazıcılar kendilerinden önce yazılanlardan habersizdirler ya da öyle davranırlar. Okudukları, öğrendikleri yeri ve kişiyi referans olarak vermezler. Verirlerse, biliniz ki aynı kliğin, aynı ekürinin hempalarıdır. Oysa devrimcilik, cumhuriyetçilik, aydınlanmacılık bir “imece cephesi” işidir. Yaygınlaşmak, dayanışmak, yoldaşlaşmak, kardeşleşmek gerekir. Zorunludur.

Oysa yazıcılar, sanki kurşunu altına çeviren ilk simyacı kendileriymiş gibi davranırlar. Oysa o işi ondan önce yapmış simyacı(lar) vardır.

Biliyorsunuz, bu sitede ve daha önce Aydınlık ve Hürriyet’te, Necip Fazıl ve onun kuramsal kitabı  İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ adlı kitabından  onlarca kez söz edip “R.T.Erdoğan’ın tek adam yönetimini anlamak için bu kitabı mutlaka okumanız gerekir” diye yazdım. Yıllarca kimse tınmadı. Ama Necip Fazıl’a bir ödül verilince, başta Cumhuriyet gazetesininkiler olmak üzere sol kesim yazıcıları Necip Fazıl’ı, “İdeolocya Örgüsü”ni ve “Başyüce”yi keşfettiler. R.T.Erdoğan’ın, 15 yıldır, Necip Fazıl’dan mülhem “Başyücelik Devleti” kurmakta olduğunu anlayamayan zevat, kurşunu birden altına çevirdi.  15 yıldır yayınladığım yazılara, kitaplara  arka çıkılsaydı, okutulsaydı, bugün, “Başyücelik Devleti” karşısında bilinçli bir muhalefet (belki) oluşabilirdi. Ama bugün “Başyücelik” kavramını dillerine dolayanlar, kitaplarımı ve yazılarımı görmezden geldiler.  Kitaplarıma “Vitrindekiler” sayfalarında bile yer vermediler. Sanki ben “Cumhuriyet’in Şairi Nazım Hikmet Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl” diye bir kitap ve ayrıca onlarca yazı yayınlamamışım gibi… Ne beni ne de öteki kaynaklarını referans olarak verdiler. Bre ademler, yazı mesleğinde bir “referans etiği” diye bir şey var. Ki insanı “intihal” suçlamasından koruduğu gibi, önceki kaynakların da okunmasını sağlar. “Kaynaklar”, “Dipnot” işlemleri bunun için vardır.

İlgililere bu minvalde uyarı mesajları gönderdim ama bu gerçeğin alenileşmesi, resmiyet kazanması için de bu yazıyı sitede yayınlıyorum.

Bu yazı, cumhuriyetçilere ve sol cenaha bir kınama ve uyarı dilekçesidir. 

Çünkü: Cumhuriyetçiliğin, devrimciliğin, aydınlanmanın karşısındaki  en büyük engel hizipçilik, bencillik ve benmerkezciliktir (egoizmdir)!

 Özdemir İnce

2 Ocak 2018

EKSİK PARÇA YAYINLARI

 

YÜCELERİN YÜCESİ BAŞYÜCE R.T ERDOĞAN DEYORKİNE!

 Aradan 22 yıl geçmiş: 1993 yılının ağustos ayında “2.CUMHURİYET TARTIŞMALARI” (Başak Yayınları) adlı bir kitap yayınlanmıştı. Kitap biçim olarak bir söyleşi kitabı idi. Metin Sever ve Cem Dizdar adlı iki gazeteci dönemin önemli saydıkları kişilerine (Turgut Özal, Mehmet Altan, Aydın Menderes, Hikmet Özdemir, Cengiz Çandar, Asaf Savaş Akat, Mete Tuncay, Toktamış Ateş, Bülent Tanör, Cem Eroğul, Yalçın Küçük, Melih Pekdemir, Turgut Savran, Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü, Aydın Çubukçu, Fikret Başkaya, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, Recep Tayyip Erdoğan) o günlerin en önemli sayılan sorunu “2.Cumhuriyet” konusunda söyleşiler yapmışlardı.

2000’li yılların başında bu kitaba ihtiyacım oldu. Aradım, hiçbir yerde bulamadım. İade etmek koşuluyla, Metin Sever’den istedim. Gönderdi. İşim bitince iade ettim.

Kitap dönemin Başbakanı R.T.Erdoğan bağlamında çok önemliydi. Adı geçen kişi o zamanlar sadece Refah Partisi MKYK üyesi ve Refah Partisi İstanbul İl Başkanı idi. Ne İstanbul Belediye Başkanı, ne Başbakan ve AKP Genel Başkanı idi. Demek istediğim şu: 1993 yılında kendisine özgürce sorular sorulabilir, burnundan kıl çekilebilirdi. Biraz sonra okuyacağınız söyleşi metni işte bu bakımdan önemlidir.

***

Demokrasi amaç değil, araçtır

“İşletmeci. 26 Şubat 1954 İstanbul doğumlu. Evli. İstanbul İmam- Hatip Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisat Ticaret Fakültesi mezunu. Refah Partisi MKYK üyesi olan Recep Tayyip Erdoğan halen Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini yürütmektedir.”

[Nota Bene: R.T.Erdoğan Marmara Üniversitesi İktisat Ve Ticaret Fakültesi mezunu değildir. Aksaray Yüksek Ticaret Okulu, yeni adıyla İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi‘nden 1981 yılında mezun olmuş. (Wikipedi-Internet)]

“…2. Cumhuriyet “Batılılaşma süreci” içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken; bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir. Kaldı ki 70 yıllık tarihimizi “cumhuriyet” olarak kabul eder ve rakamlarsak bu sayının ikiden de çok olması gerekir. Herşeyden önce Birinci Meclis, her yönüyle farklı bir dönemdir. İkinci Meclis’le çok partili döneme kadar olan süre ikinci aşamadır. DP iktidarı, 60 ihtilaline kadar ayrı bir özellik arzeder ve üçüncü olarak nitelenme hakkı vardır. 1960-83 arasını “Dördüncü Cumhuriyet” olarak numaralarsak, bu döneme de “Beşinci Cumhuriyet” diyebiliriz. Ancak gerek

  1. Cumhuriyetçilerin gerek Yeni-Osmanlıcıların, toplumun düşünce ufuklarının genişlemesi, haklarının farkına varması ve bir kimlik arayışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik kazanmanın imkânsızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur. Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir zorunluluktur…”

[Yukarıdaki R.T.Erdoğan’ın ağzından çıkan satırlar o gün de bu gün de paylaşmamız dışında kalan düşünceler. Özellikle de  “…2. Cumhuriyet ‘Batılılaşma süreci’ içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken; bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir” iddiası…  Daha sonraki yıllarda görüldüğü gibi anti Kemalist ve  Erken Cumhuriyet dönemi karşıtıdır. Dahası düşmanıdır.]

..

SORU:Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihindeki ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN CEVABI: Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihine çok kestirme bir biçimde, kuşbakışı baktığımızda rejimin yüz aklığı ile çıktığım söyleyemeyiz. Birinci Meclis hariç Türkiye Cumhuriyeti gerek temel hak ve özgürlükler açısından  gerekse halkın egemenliği açısından üzerinde taşıdığı “demokrasi” ve “cumhuriyet” kavramlarının gereğini yerine getirmemiştir.

Rejimi kuran militarist ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet kavramlarım kendi egemenliklerini ve dayatmalarını halka kabul ettirmek için aracı olarak kullanmıştır.

Bu bürokrasinin gözünde halk; birtakım hakları kullanmaya lâyık olamamıştır. Aksine halk her zaman gariban zavallı eğitilmeye muhtaç yaratıklardır. Ve, onları “adam etmek” için uygulanacak her yöntem meşru görülmüştür.

Demokrasi bugüne kadar bazen amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem amaç hem de araç olarak yorumlayanlar da olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey. Ve bu noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde tanılayabiliriz. Fakat bugün ülkemizde demokrasi bir amaç olarak yorumlanıyor. Ve bir amaç olarak görülen demokrasi, ne yazık ki bugün Türkiye’de totaliter bir yapıyı gündemde tutuyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi adına bir dikta rejimi görüyoruz. Ne yazık ki demokrasi kavramı bizde tam olarak yerine oturmamıştır.

ÖZDEMİR İNCE’NİN MÜDAHALESİ: Başyüce R.T.Erdoğan, “Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler  gelir, düzenler gider” diyor. Yanlış ki ne yanlış! Demokratik seçimlerle rejimler değişmez. Demokratik  seçimlerle sadece iktidar değişir. Türkiye Cumhuriyet’in rejimi Anayasa’nın 2.maddesinde yazılıdır. Bu maddeyi seçimlerde haylkın %100’ünün oyunu da alsanız değiştiremezsiniz. Yani Cumhurbaykanı iken Başkan olamazsınız!

——————————————————————————————————

SORU: Halk iradesinin tecelli şekli dediniz. Eğer demokrasi sadece bir araç olarak tanımlanabilirse; halk iradesi adına iktidara yerleşmiş düşünce demokrasinin aleyhinde işlemeye başladığında, yani totaliter özellik kazandığında ne olacak? Kısaca tanımlamanız üzerinden konuşulduğunda; demokrasinin araç edinilmesiyle iktidara gelmiş bir totaliter rejimden vazgeçebilmenin şartları en azından demokratik yollardan mümkün görünmüyor….

CEVAP:Halka rağmen iktidar olunamaz. Tarihe baktığımız zaman totaliter rejimlerin hep halk tarafından yıkıldığını görürüz. Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu değiştirecek olan yine halktır.

SORU: Peki bu değişimin aracı sizce ne olabilir?..

CEVAP:Yine halk. Rejimlerin hiçbiri halka rağmen orada duramaz.

SORU: 70 yıllık tarihin sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel problemleri neler? 70 yıllık tarihin taşıyıcısı Kemalizm, gelinen noktada kendini yenileyebilir mi? Toplumsal sorunlar karşısında yanıt verebilecek bir çekim merkezi olabilir mi?…

CEVAP:70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda “tekçi” olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir. Hukuk halka sorulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte ettirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s. Hatta Türkiye, din konusunda da aynı anlayışı seçmiş; kendisine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiç bir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir.

Ancak hem dünyadaki değişim rüzgârları nedeniyle, hem de halktan kopuk olan sistemlerin uzun süre yaşayamayacağı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanan değişim dalgası sonucu resmi ideoloji taraftar bulamaz hale gelmiştir.

Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Bu süre içinde halkın refah seviyesi, diğer dünya devletleriyle eşit oranda artmamıştır.Temel halk ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Her sene ilgili dünya örgütlerince azar-lanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923’dan bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir. Bunu bir kaç başlık altında toplamak istiyorum;

Ekonomide; 1923’te dünyada altıncı sıradayız. Bugün 46. sıraya düşmüşüz. 1924 yılında bir dolar doksan kuruş; sene 1993, bir dolar dokuz bin liranın üzerinde. Para ekonominin namusudur. Paramızın bu noktadaki durumu bizim nereye geldiğimizin ifadesidir. 0,gün istihdam noktasında açığımız yokken, bugün resmi açığımız 4.5 milyondur. O günü, o günkü dünya ölçülerine; bugünü ise, bugünkü dünya ölçülerine göre değerlendirmek durumundayız. Dolayısıyla o gün fabrikamız yoktu bugün var dememiz bir şey ifade etmez.

Ekonominin yanında ahlaki düzenimiz bozuk. Bugün İstanbul’un göbeğinde fuhuş sektörü aldı başını gitti. Ahlaki olarak çöken bir toplumun bağımsızlığını kazanması imkansızdır. Yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak takdim edilmeye başlandı. Bir devlet memuru rüşvet almasını bilmiyorsa ona aptal gözüyle bakılıyor.

İlmi düzende büyük bir çöküntü var. Eğitim var ama üretim yok. Üniversitelerimiz düşünce üretemiyor. Resmi ideolojinin tekelinden kurtarılmış bir eğitim, öğretim programı gerekiyor.

Bir diğer sorunumuz askeri bağımsızlığımızın da tehlikeye girmesi. NATO’nun baskısı elimizi kolumuzu bağlıyor. Bir diğer sıkıntımız da milli bütünlüğümüzün tehlikede olması. Bunu şu şekilde açayım; resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye  Türklerindir” gibi tezler yanlıştır.  Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların   bütünlüğünü    sağlayabilir. Aksi takdirde milli bü tünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir. Temel sorunlarımız noktasında ana başlıklar olarak bunları söyleyebiliriz.

ÖZDEMİR İNCE: Bu cevapta itiraz edilecek bir çok yer var ama ben sadece şunu ifade edeceğim. Bay Başyüce, “Hukuk halka sorulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte ettirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s.” diye Cumhuriyet Devrimi’de itiraz ediyor. Cumhuriyet Devrimi’ni yasalaştıran TBMM 1924 yılında halk iradesini temsil etmiyor muydu? Bugünkü milletvekillerinden daha çok temsil ediyordu.

———————————————————————————————————

SORU: Milli bütünlüğün korunmasından söz ettiniz. Bu değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?…

CEVAP:Onun kararını yine halk verecek.

SORU: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler…

CEVAP:Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir..

SORU: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…

CEVAP:Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa….

SORU: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir….

CEVAP: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.

SORU: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?..

CEVAP: Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık  içerisinde hayır.

SORU:Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Milli sınırları mı?..

CEVAP: Ona orda hudut tayin edemem..

SORU: O zaman bu hakta meşru değildir diyorsunuz…

CEVAP: Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

SORU: Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam diyorsunuz.

CEVAP:Tasarlayamam. Çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki…

SORU:Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda… “Biz kendi kimliğimizle, bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu Öğrenmek istiyorum…

CEVAP: Onu meşru olarak görmüyorum.

SORU: Burada zikredilen milli tanımı, İslâmm ümmet kavramıyla çelişik gözükmüyor mu?.. Ayrıca bütünlüğünü çalışmaya uğraştığınız bu sınırlar içerisinde siz de söylediniz değişik etnik yapılar ve dinsel gruplar var. Bunları hem ümmet çerçevesinde hem de milli devlet içinde nasıl düşünebiliyorsunuz?…

CEVAP: Ümmet kavramı içerisinde düşünmüyorum ki, İslamın devlet planı içinde düşünüyorum. “Adil Düzen” dİye tanımladığım bir devlet çerçevesinde ele alıyoruz. Ümmetin içinde zaten Hıristiyanın, Yahudinin olması söz konusu değil. Ama bu ümmet, Hıristiyanla da, Yahudiyle de kendi hukuklarını belirleyerek yaşayabilir.

SORU:Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıl sonunda karşısına çıkan temel problemleri kendinize göre ifade ettiniz ve resmi ideolojinin altını çizdiniz. Resmi idelojinin izdüşümü olarak görülen Kemalizm gelinen noktada kendini yeniden üretebilir mi; toplumsal sorunlara yanıt verebilir mi?..

CEVAP: Gelinen 70 yıllık sürenin sonuda Türkiye’nin GSMH’sı ne yazık ki bir Japon firmasının, bir ITT’nin yıllık cirosundan daha azdır. Yani Japonların veya Amerikalıların milyonu dahi bulmayan bir insan topluluğu ile gerçekleştirdiği üretimi, Türkiye 60 milyonla başaramamaktadır . Bunun suçlusu halk değil rejimdir. Gelinen bu noktada; Türkiye tam bir kaosla karşı karşıyadır. Rejim tıkanmıştır, çürümüştür, etrafa rahatsız edici kokular salmaktadır. Kimsenin rejime güveni kalmamıştır. Bu nedenle Türkiye’de bizzat rejimin kurum ve kuruluşlarında herşey illegal olarak işlemektedir. Örneğin: Her yıl Milli Eğitim Bakanı, okullara yeni kayıtlarda ücret alınmayacağım söyler ama, hiçbir aile para vermeden kayıt yaptıramaz. Esnaf vergisini dahi rüşvetsiz yatıramaz. vs.

Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin yarınında artık “Kemalizme” veya başkaca herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir alt yapıya ve argümanlara sahip değildir. Aradan 70 yıl geçti. Artık, mi-litarist ve sivil bürokrasi, “devleti biz kurduk, korumak ve kollamak görevi de bizimdir” diyemez. Çünkü insanlar böyle bir devleti istemiyor. En önemlisi de bu düşüncelerini açıkça dile getiriyorlar.

Bu bağlamda Kemalizmin kendini yeniden üretmesi söz konusu değildir. 2000’li yılların dünyasında ve büyük dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık Kemalizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Eğer rejim, bu yeni şartlara, zamana ve mekana uygun yeni bir sistem geliştirirse, bu Kemalizmin yeniden kendisini üretmesi olmayacaktır. Artık o başka bir sistemdir. Ve hatta bu tür arayışlar da mevcuttur.

SORU: Değişim taleplerini ve 2. Cumhuriyet tanımlamasının argümanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?.

CEVAP:Yukarıda artık Kemalizmin devrini tamamladığını ve kendisini yeniden üretmesinin söz konusu olmadığını söylerken, insanların farklı bir sistem arayışı içinde olduğunu söylemiştik. İşte bu noktada, sisteme ilişkin yeni ve evrensel bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz; “DEĞİŞİM”.

Özellikle  8. Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümüyle, geriye doğru göndermeler yapılarak konuşulan, ama elitler ve okumuşlar katmanında daha önceden tartışılmaya başlanan bir kavram “değişim”.

Biz bu kavrama iki yönden yaklaşmanın  uygun olacağına inanıyoruz.

Birincisi: Kelimenin bizzat lügat anlamı açısından. Eğer değişim, doğada ve insan hayatında şu anın dünden, yarının bugünden farklı olacağını, olması lâzımlığını anlatmak için kullanılıyorsa; inanıyoruz ki herkesin değişimden yana olması gerekir. Çünkü doğada hiçbir şey sabit ve muhkem değildir. Az önce akan suyla bu su, az önce esen rüzgârla bu rüzgâr, az önce nefes aldığım havayla bıraktığım hava aynı şey değildir. Evrenin yapısı sürekli değişim ve hareket üzerinedir. Bu anlayış bize inancımızın sıkı sıkıya tenbihlediği bir şeydir…Allah’ın “ol” emri (ki herşey o emir mucibindedir) hem “külli”dir, hem de “sürekli”dir.Yani her an yeniden yaratılır ve birbirinden farklıdır. Yine Peygamerimizin biz müslümanlarca çok önem verdiği bir sözü de şöyledir: “Bir günü bir gününe eşit olan zarardadır”.

Biz kendi inanç kaynaklarımızdan daha birçok örnek gösterebiliriz. Ancak uzatmamak için bu kadarla yetinerek şunları da söylemek istiyorum: Değişim, her zaman tekamül değildir. Arzulanan tekamülle örtüşen bir değişimdir. Ama pratik her zaman böyle olmaz, olmamıştır da.

İkinci nokta: “Değişim” kavramının bugünkü kullanılışı daha farklı boyutlar içermektedir. Herşeyden önce felsefi bir yönü vardır. Öyleyse bu felsefi düşüncenin   kavranması   gerekir.   Bu   konudaki   düşüncelerimizi birkaç madde halinde özetlemeye çalışırsak:

1-Kavram bizim üretimimiz olmayıp dışımızdan bir oluşumun bize dayatmasıdır.

2-Batı her ne kadar dün “demokrasi insanlığın ulaşabileceği en faziletli sistemdir” demişse de bugün, demokrasi de dahil bütün sistemlerde bir tıkanma vardır. Batı kendini yenileyebilmek, dünya hakimiyetini devam ettirebilmek için yeni kavramlar üretmektedir. En son üretimleri ise budur.

3-Bu özellikleri ile ve radikal değişimcilerin söyleyiş biçimleri ile “değişim” yeni bir din söylemidir. Çünkü insanları kalın çizgilerle en üst belirleyici olarak “değişimden yana olmak” ve “değişime karşı çıkmak – statükoculuk” biçiminde ikiye ayırmaktadır. Oysa biz müslümanlar için din “İslâmdır”. En üst belirleyici islâmın ilkeleridir. Herşey ona göre belirlenir.

Bu mülahazalarla baktığımızda son yıllarda çokça gündeme gelen “İkinci Cumhuriyet”, “Yeni-Osmanlıcılık”, “tarihle barışmak” gibi söylemlere farklı bakışımız ve değerlendirmelerimiz vardır. Bu değerlendirme toptancı bir bakış değildir. Ne toptan red ne de körükörüne angaje olmak bizim tavrımız olamaz.                                                                 SORU: 2. Cumhuriyetin temel argümanlarından birisi devletin ekonomideki payının azaltılması ve serbest piyasa ekonomisi. Bu arada iktisasi liberalizasyonun siyasi li-beralizasyonu da beraberinde getireceği düşünülüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?..

CEVAP: Özellikle Mehmet Altan’ın başını çektiği 2. Cumhuriyet “Batılılaşma süreci” içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken;

bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir. Kaldı ki 70 yıllık tarihimizi “cumhuriyet” olarak kabul eder ve rakamlarsak bu sayının ikiden de çok olması gerekir. Herşeyden önce Birinci Meclis, her yönüyle farklı bir dönemdir. İkinci Meclis’le çok partili döneme kadar olan süre ikinci aşamadır. DP iktidarı, 60 ihtilaline kadar аул bir özellik arzeder ve üçüncü olarak nitelenme hakkı vardır. 1960-83 arasını “Dördüncü Cumhuriyet” olarak numaralarsak, bu döneme de “Beşinci Cumhuriyet” diyebiliriz.

Ancak yine de gerek 2.Cumhuriyetçilerin gerek Yeni-Osmanlıcılarm, toplumun düşünce ufuklarının genişlemesi, haklarının farkına varması ve bir kimlik arayışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik kazanmanın imkânsızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur. Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir zorunluluktur.

Yeniden Türkiye’deki değişim isteklerine dönelim. Yeni Dünya Düzeni diye bir kavram sıkça teleffuz edilmeye başlandı. Yeni Dünya Düzeni’nden söz edilebilir mi? Böyle bir düzen bizim karşımıza nasıl çıkacaktır? Ne yazık ki Türkiye’deki değişim talepleri “Yeni Dünya Düzeni” talepleri ile paralellik içindedir. Bu bir nakısadır. Çünkü Yeni Dünya Düzeni uğruna ölünecek bir hülya değildir. Dünya egemen sisteminin bulaştığı bir patronaj biçimidir. Dün iki başlılık içinde sürdürülen bu sistem son değişimlerle birlikte tek başlılığa dönüştürülmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nde ana espri hiç bir ülkenin tek başına ayakta kalmasına yetecek güçte ve kendi kendine yeter özellikte olmaması; aynı zamanda da, komşu olan ülkeler için, her ülkenin birbirleri ile sorunlarının olmasıdır. Bu sayede her ülke, geleceği için, ” büyük abiye” muhtaç olmakta ve ona bağımlı kalmakta. Bizim açımızdan önemli bir başka konuda “büyük abi” ailesini oluşturan devletlerin tamamının hıristiyan olmalarıdır ve ısrarla müslüman ülkelerde istikrarsızlık ve iktidarsızlık peşinde koşmalarıdır.

SORU: İktisadi liberalizasyonun siyasi liberalizasyonuda be-raberinde getireceğini düşünüyor musunuz?

CEVAP:Ben getireceğine inanmıyorum. Eğer siyasi liberalizasyon olursa ekonomide de liberalizasyon olacaktır. Öncelikle siyasetin serbest bırakılması gerekmektedir.

SORU:Ama netice olarak siz ekonomik yapıda serbest piyasa ilişkilerinden yanaşınız, onu savunuyorsunuz…

CEVAP:Serbest piyasayı savunuyorum.

SORU: Bu bağlamda da kapitalizmi savunmuş olmuyor musunuz?..

CEVAP:Hayır. Kapitalizmde bugün serbest piyasa ekonomisi kesinlikle yok. Güdümlü serbest piyasa onlar.

SORU:Benim açmaya çalıştığım bu ülkedeki işleyiş değil. Doktriner olarak soruyorum. Siz kapitalist üretim ilişkilerinden yana mısınız?

CEVAP: Kapitalist üretim ilişkilerinden yana değilim. Ancak, islâmi anlayışta da, kesinlikle sınır koymak mümkün değildir. Yani ne fiyatlara sınır koyabilirsiniz, ne üretime. Çünkü orada ahlak esastır. Nedir o? “Emronulduğu gibi dosdoğru ol.” Üretimde çürüğü sağlam diye takdim edemezsin, en iyisini yapmaya mecbursun. Kapitalizmin böyle bir kuralı yok ki. Dolayısıyla kapitalist üretimdeki serbest piyasa diye ortaya konulan olay eksiktir.                                  SORU: Şimdi düşünelim; bizde üretilen Tofaş’ların Almanya’da satılma şansı var mı? O çürük çarık malın Almanların pazarlarında satılma şansı yok. Alman pazarlarında savaşan otoların hepsi birbirinden kaliteli. Bu da İslamın “Dosdoğru ol” ilkesine denk düşüyor. Yani piyasa o ilkeyi yaşama geçiriyor.

CEVAP:Kapitalizm bunu İslam’dan akmıştır.

SORU: Değişim tartışmaları yapılırken birbiriyle ilişkili iki değişik açılım daha ortaya çıktı. Bir tanesi Türkiye’nin emperyalist bir vizyona sahip olabileceği iddiasını taşıyordu, buna bağlı olarak Neo-Osmanlılık tartışması yapıldı. Bu konularda ne diyeceksiniz?..

CEVAP: Türkiye’nin emperyal bir vizyon taşıyacak bir gücü vardır. Hatta eğer Türkiye 2000’li yılların dünya ailesinde saygın üye olarak yer almak istiyorsa (ki istemelidir) emperyalist bir vizyon üstlenmeye mahkumdur. Bu mahkumiyetin  gerekçeleri tarihindedir, coğrafyasmdadır, etnikyapısındadır.

Yetişmiş eleman gücü, genç nüfusu Türkiye’yi bu yönde zorlamaktadır. Hatta böyle bir vizyonu üstlenmiş Türkiye, bu vizyonun kapsamına girecek diğer ülkeler ve insanlar içinde tek kurtuluş kapısıdır. Bu nedenle biz hem dünya vatandaşı olarak, hem müslüman olarak, hem Ortadoğulu olarak hem de tüm ezilmişler olarak Türkiye’yi çok önemsiyoruz ve zaten Türkiyeliler olarakta buna mecburuz.

SORU: Başkanlık sistemi için neler söyleceksiniz?

CEVAP: Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lazım.

SORU: Peki son olarak konu dağılacak ama demokrasi ve islâm hukuku noktasında birşeyler sormak istiyorum. İnsanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı?

CEVAP: Sormak istediğiniz şeyi anlıyorum. Sorunuza öncelikle tarafsız biri olarak hatta teknik bir anlayışla yaklaşmak istiyorum. Sorunuzun ikinci kısmında insanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı diyorsunuz? Bu soruya olumsuz cevap vermek (garipsediğimi söyleyerek belirtmeliyim ki sizin sorunuzun içinde kendi cevabınızın bu yönde olduğuna dair şeyler seziyorum) her şeyden önce insanı bir varlık

olarak tanımadığımızı ya da günümüz Türkiyelilerini hafife aldığımızı gösterir. İnsanların benimsedikleri bir şeyi terketme şansı niçin olmasın?  O zaman yukarıda sözünü ettiğimiz değişimin hiçbir anlamı kalmaz. Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona laikliği benimsemiş insanların, bu anlaşım terkedip, İslâmi bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız, öncelikle şunu hatırlatmak isterim: Bu insanların atalarının 100 yıl önce, 200 yıl önce hangi hukuk sisteminde yaşıyorlardı? Bugünkü hukuk sistemini kabullenmeleri  ve adapte olmaları nelerin pahasına, hangi yöntemlerle gerçekleştirildi? Bundan 30 sene önce halkm islâma ilgisi ne kadardı, bugün hangi seviyede? Biz inanıyoruz ki Türkiye’de insanların hemen hemen tamamı gerek varlık olarak fıtratları gereği, gerekse üzerinde yaşadıkları coğrafya ve tarihi misyon gereği zaten müslümandırlar. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebri yollarla bastırılmıştır. Eğer insanların beyinlerindeki ipotekleri kaldırırsak onlar kendiliğinden islâmı seçecektir. Çünkü özlerinde inanç vardır.                                                                                                                               Bu arada, biz inancımızı ve dinimizi başka sistemlerle mukayese etmekten hoşlanmasak da, sorunuzu cevapsız bırakmamak için demokrasi ve islâm noktasmda da özetle düşüncelerimi söyleyeyim:

Biz Türkiyelilere ve insanlığa diyoruz ki, bu konuda gerek teorik gerekse pratik referanslarımız sayılamayacak kadar çoktur. Uzun sayılacak bir süredir müslamanlar bir fetret devri yaşamışlardı. Bu nedenle müslümanlar inançlarını, düşüncülerini çağın diline uygun bir söylemle ve çağdaş bir insanın algılayabileceği bir biçimde ortaya koyamamışlardır. Buna belki de iç fetretten daha çok dış dayatmalar, tuzaklar, hileler etkili olmuştur. Burada sırf müslümanlara reva görülenleri hatırlatmak yeterlidir: İstiklal Mahkemeleri vasıtası ile kurulan dar ağaçlarında kimlerin ve hangi suçlamayla idam edildiğini nasıl izah edecekler? Tevhid-i Tedrisat kanunu nelerin önünü tıkamak, nelerin önünü açmak içindi. Harf inkılabı vasıtası ile bir ülkenin tamamının bir anda sıfır okur yazar seviyesine indirgenmesi kimlere yaramıştır?

Bir fazilet rejimi olarak takdim edilen demokrasinin ana özelliği çoğunluğu elde etmektir. Yani %51, %49’a tahakküm eder. Oysa bize göre %99’un, %1 üzerinde dahi tahaküm kurma hakkı yoktur. Bir ferdin dahi bir ülke menfaati için hakları elinden alınamaz. Bizim geçmişimiz bunun referansları ile doludur.

***

“2.CUMHURİYET TARTIŞMALARI” adlı  bu çok önemli kitap 1993 yılında yaptığı baskının dışında bir başka baskı yapmadı. Bunun nedeni kitabın hazırlayıcısı iki gazeteciden kaynaklanıyor. Kitabı okuduktan sonra, Metin Sever’e yayınlama güçlüğü varsa kendisine yardım edebileceğimi söyledim. Bana, söyleşiye katılanların, aradan geçen zaman içinde, düşüncelerini değiştirmiş oyabileceklerini söyledi. Mümkündür! Ama buna karşın bu bahanenin geçerli olamayacağını düşünüyorum.

Şimdilik, en azından R.T. Erdoğan’ın “Başyüce” projesini yürürlüğe koymadan önceki düşüncelerini öğrenmeniz için sitemde yayınlıyorum. Çünkü önümüzdeki günlerde bu metne ihtiyacınız olacak.

ÖZDEMİR İNCE

2 ŞUBAT 2014

***

BAŞYÜCE VE AKP’NİN İKTİDAR CİHADI

AKP ve CHP merkez partileriymiş ve geçmişi 100 ya da 200 yıla dayanan iki siyasal geleneği temsil edesiymiş: Bunu AKP temsilcileri ile AKP yanaşması televizyon kargaları söylemekte. Aralarında, gecekondu üniversitalarının profesörcüleri çoğunlukta…

1.Şu anda Türkiye’de herhangi bir  cumhuriyetçi merkez ve merkez sağ parti yoktur. CHP bir cumhuriyetçi merkez sol partidir. AKP, cumhuriyet ve demokrasi karşıtı aşırı sağ ve islamcı partidir.

2.Akılları sıra CHP’yi Ittıhat ve Terakki geleneğine bağlıyorlar. Cumhuriyeti ve CHP’yi kuranlar arasında eski İttihatçılar vardır ama bunlar da Mustafa Kemal Paşa’nın izinde Dördüncü Tarz-ı Siyaset olan Çağdaşlaşmacı, laik ve Devrimci damarı yaratmışlardır.

AKP’nin şeceresi şöyledir:  31 Martçı Osmanlı Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Bu gelenek mürtecidir, işgalcilerle işbirlikçidir, milli mücadele karşıtıdır, dönemin bütün milli mücadele karşıtı şeriatçı isyanlarının devamıdır, Cumhuriyet, Demokrasi ve Laıklık karşıtıdır; Demokrat Parti ile hiçbir akrabalığı yoktur. Gayrı Meşru bir takiyye partisidir.

3.Akılları sıra CHP ile İttihat ve Terakki arasında ilişki kurarak AKP ve seleflerinin İttihat ve Terakki karşıtı damarda yer aldıklarını  iddia etmekteler.

Güzel,  kimdir bu muhalifler ve hangi örgütlerde yer almışlardır?

Osmanlı Ahrar Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası!

Bu iki fırkanın önemli özellikleri nelerdir?

 

Ahrarcılar, Ittihat ve Terakki’ye karşı Ermeni komitalarıyla işbirliği etmişlerdir. Özellikle Ahrar’cılarla Ermeni Taşnaksütyun komitesi arasında “ittifak derecesinde” bir anlaşmadan söz edilmiştir. Ermeni komiteleri atlı kuvvetleri Ahrar’a yardımcı göndermişlerdir.Dinamitli bombalar hazırlamışlardır” (Hüeyin Cahit Yalçın, “On Yılın Tarihi”. Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye’de Siyasal Partiler, Cit 1. Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984 içinde, s.147)

Bu işler 31 Mart’ta oluyor!

“Hürriyet ve İtilaf’ı oluşturan neden açıktır: Tek başlarına İttihat ve Terakki’ye karşı koyamayan kişilerin ve partileri vurucu bir güç halinde birleşmeleri, ancak asıl amaç yıkmak olmakla birlikte bu fikrin çevresinde bazı ortak noktaların da belirdiği görülebilir:

Osmanlıcılık (İttihat ve Terakki’nin Türkçülüğüne karşı), Ademi Merkeziyetcilik ve Özel Teşebbüs, Meşruiyetçilik (İttihat ve Terakki gibi)  ve Liberal Ekonomi.”

 İşte size AKP’nin geldiği ana damarın yüksek idealleri(!)…

Şimdi 2 eski yazımı okuyalım. Gerisini getiririrz.

***

BİR KEZ DAHA: AKP İKTİDARI ASLA  BIRAKMAYACAK (Aydınlık Gazetesi, 24 Mart 2014)

 Genç okurlarımdan Serkan İ., bir ileti göndererek,  27 Mart 2009 (Hürriyet) tarihinde yayımlananan “AKP İktidarı Asla Bırakmayacak” başlıklı yazımı “Bir Kez Daha” dizisine almamın isabetli olacağını haber etti. Kendisine teşekkür ederim.

Serkan’ın dediğini yapıp yazıyı okuyalım:

 [Dilerim yanılıyorumdur. İnşallah tarih önünde mahcup olurum ! Ama o zamana kadar bu kanımda ısrarlı olacağım. AKP partiler yasasına göre kurulduğuna göre, kuruluş biçiminde ve programında yasalara ve Cumhuriyet ilkelerine aykırı herhangi bir şey yok demektir.

Biçimsel (usul) olarak doğru bu ! Ama ya içerik (esas)?

Bir siyasal parti bir eve benzer: Yangın, sel ve zelzele gibi bir doğal afet olmadıkça yerinde durur. Yapı malzemesi de evin ömrünü belirler. Yapı malzemesi yenilenmezse, yapı desteklenmezse doğal ömrünü tamamlar ve yıkılır.

Ancak ev ruhsatsız yapılmış ise kamu yıkımına karar verir. Yapı amaçları dışında kullanılıyorsa, mesken tanımlı konut işyeri olarak kullanılıyorsa bu dönüşüm Belediye tarafından yasaklanır.

Bu emsal, AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) Anayasal statükonun kurallarına göre kurulmuştur. Ancak bu binanın sahipleri, Milli Görüş partilerinin mirasçıları olarak şaibeli maliklerdir. Nitekim bu şaibe bir süre sonra fiile dönüşmüş ve AKP Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak”tan mahkûm edilmiştir. Ancak, her ne hikmetten ise, AKP’ye kesilen kapatma cezası, para cezasına çevrilmiştir. Bir Anayasal suç işlemiş olan bu parti şu anda ülkenin iktidar dizginlerini elinde bulundurmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin kararını tercüme edelim: “Laiklik”, cumhuriyet ve demokrasi rejimlerinin olmazsa olmaz oluşturanıdır, “oksiyen”dir. Bu karara göre AKP, cumhuriyet, demokrasi ve laiklik karşıtıdır. Ama ne var ki Türkiye otobüsünün ehliyetsiz şoförü olarak şoför mahallinde direksiyon sallamakta ve ülkeyi imam-valilere, imam-kaymakamlara teslim etmeyi normal saymaktadır. İmam-Başbakan döneminde bütün il ve ilçeleri “imamlar” yönetecek, hakim ve savcılarıyla adalet ve polis teşkilatı da imamlaştırılacaktır.

AKP gibi maskeli takiye partileri demokratik seçimlerle iktidara gelirler. Ancak demokratik seçimlerle iktidarı kaybedecek olurlarsa bir daha iktidara gelemeyeceklerini de bilirler. Seçmen halkın “Bunlar gitsin de kim gelirse gelsin!” evresine gelmesi AKP türünden partilerin iktidardan gitmemeye karar verdikleri menzildir.

İktidardan gittikleri an Başbakan’ın ve milletvekillerinin dokunulmazlıkları kalkacak ve kendilerini Yüce Divan ve bağımsız yargının önünde bulacaklardır. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak zorundadırlar.

İktidarda kalmanın bir de ideolojik yanı vardır ki, bu da işleme  koyduğu sivil darbe’nin tamamlanması için, her ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmayı zorunlu kılar.

AKP henüz Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini değiştirme olanağını elde edememiştir. Cumhuriyet’in laik yapılarını tamamen değiştirememiş; Devrim Yasaları’nı yürürlükten kaldıramamış; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ilga edecek duruma gelmemiştir.

Türkiye’yi sarıp sarmalayan iç ve dış güçler AKP’nin bu misyonunu tamamlamasını istemektedirler. AKP bu nedenle, misyonunu yerine getirmek için demokrasiyi ve cumhuriyeti, yapılarıyla birlikte tahrip etme girişimini her ne pahasına olursa olsun devam ettirecek ! AKP’ye oy vermeye niyetli (lümpen ve çıkarcı olmayan) demokrat seçmen bu gerçeği görüyor mu? İşbirlikçi, lümpen kafalı zibidi tayfası televizyonda benimle dalga geçse bile ben uyarılarımı sürdüreceğim!]

(Ö.İnce,  Direnen Cumhuriyet, Destek Yayınları,2010.S.93)

Okuduğunuz yazı 27 Mart 2009 günü, yerel seçimlerden iki gün önce yayınlanmış. Bugün 24 Mart 2014. Üç gün sonra 5 yıl dolup altıncısı başlayacak. Yerel seçimlere 6 gün var. Ne yazık ki yazdıklarımın tamamı gerçekleşti. 1980’lerden itibaren her yazdığım gerçekleşti. Şom ağızlı bir dahi miyim, yoksa vahiy benzeri mesajlar alan bir meczup muyum? İkisi de değilim. Ancak akıl almaz ölçüde gerçekçiyim ve en önemlisi 1950’lerin başından itibaren bir “tıfıl” olarak oturduğum Cumhuriyetçi pencere önünde bir “dinozor” olarak hâlâ oturuyorum. Hikmet işte burada!

Hayatım ortadadır, bütün İslamcı kadrolar ve Fethullah Cemaati yıllardır o “Hayatım”ı hallaç pamuğu gibi attılar. Tek bir çizik, tek bir falso, tek bir sapma, tek bir onursuzluk bulamadılar. Bu nedenle yanılmadım! Kim yanıldıysa, ya budaladır ya da hayatında bir yığın çizik, falso, sapma ve onursuzluk vardır. Kanıtlanmıştır!

Bu nedenle, AKP tarikatı iktidarı ile Fethullah Cemaati ortaklığına çıkar karşılığı kapıkulu hizmeti basit bir “yanılmışım”la kimse atlatamaz.

Çünkü: TSK’yı çökertmeye yönelik bütün operasyonlara hizmet ettiler; AKP tarikatı iktidarının belgeleriyle kanıtlandığı iddia edilen soygunlarına erkete durdular; Cumhuriyet’in geleneksel dış politikasının Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de çökmesine alkış tuttular.

Bu felaketler AKP tarikatı iktidarının belediyelerden ve hükümetten uzaklaştırılması ile kısa zamanda tamir edilebilir. Çok kısa zamanda üstelik.

AKP tarikatı & Fethullah Cemaati ortaklığının yasama, yürütme ve hukuk alanında yaptığı tahribat da birkaç yasa ile onarılabilir.

Ama, bu şeytanî ortaklığın milli eğitim ve okullar bağlamında  (Tevhid-i Tedrisat, imam-hatip okulları, medreseleştirme, vb.) ve tarikatlar, camilerin siyasallaştırılması alanlarında yaptıkları “atom bombası” etkili yıkımı onarmak Türkiye’nin en azından 50 yılını alır.

Kürtçülük konusunda yarattıkları yıkım da bir daha asla onarılamaz: Önümüzdeki kısa dönemde, Kürtçüler ve hempaları bu kafayla giderse, ülkenin bölünmesini kimse engelleyemez. Bu konuda ayrıntıya girmek istemiyorum.

Bunların  olmaması, yıkımın durması için, bozulan AKP Tarikatı & Cemaat ortaklığının iktidardan mutlaka uzaklaştırılması gerekiyor. Bunun gerçekleştirilmesi için, bir kısım seçmenin mutlaka “negatif oy” kullanması yani AKP tarikatının şer iktidarını yıkacak oy kitlesine katılması kaçınılmaz oluyor.

(Aydınlık, 24 MART 2014, PAZARTESİ)

DEMEK LAİKLİK ELDEN GİDECEK?

Sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. Bu sayede yeni siyasal İslamcıların laiklik tanımlarını öğrenmiş olduk:                                                                                                    

“Laiklik, demokrasinin teminatıdır. AKP, laikliği her türlü dini inanç karşısında devletin tarafsızlığı olarak görür. Laiklik, bireyi değil, devleti sınırlayan bir anlayıştır. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi’ne göre laiklik toplumsal barışın temel ilkesidir.”                                    “Laik” kavramı konusunda “tanımlanmazlık” ve anlam bulanıklığını tercih edenler, şimdi, gerçek ve doğruları tersyüz eden bir tanımla karşımıza çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir tanımı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü, laiklik bağlamında devletin muhatabı birey değil bizzat dindir. Devletin karşısına bireyi çıkarmak birinci saptırmadır. Batı düşüncesinde, “laisizm” ya da “sekülarizm”, devlet ile dinin alanlarının ayrılmasından çok devletin kilise egemenliğinden kurtulması anlamını taşır.                                                                      

İkinci saptırmayı da düzeltelim: Laik düzende, dinin dünyevî sınırlarını devlet belirler.               Sadece Siyasal İslamcılar değil, aynı zamanda Liberalciler, İkinci Cumhuriyetçiler de laikliği paşa gönüllerine göre tarif ediyorlar:                                                                                 “Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün koruyucusu”ymuş…                                                 

“Laik devlet bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede ve tarafsız olmalı”ymış. ..  Ya yalan söylüyorlar ya da adam kandırıyorlar!…                                                                       Laik Devlet, dinsel inançlar “arasında” eşit mesafede ve tarafsız olabilir; ama dünyayı da yönetmek (egemen olmak) isteyen semavî (uhrevî) egemenlik karşısında kendi dünyevî egemenliğini savunmak zorunda olduğu için, dinler “karşısında” tarafsız değildir.                    Din ve vicdan özgürlüklerini korumak yükümlülüğü demokratik devletin görevidir. Laiklik onların sınırlarını belirler.                                                                                                           Din ile devlet arasında toplumsal anlaşma imzalamadan ve bu anlaşmaya göre din (kilise, sinagog, cami) dünyevî ve siyasal iddialarından vazgeçmeden, devlet dinlere ve vicdan özgürlüklerine karşı (için) hiçbir yükümlülük altına girmez.                                                       Girmez, çünkü gerçek tanımı yapılmadan, ilgili taraflar bu tanımı kabul etmeden, kabul                                     ettiklerini “bütün dünya”ya açıklamadan LAİKLİK hiçbir yükümlülük altına girmez.                       Laiklik’in kabul edilmesini istediği evrensel ve tarihsel tanımı şudur:

LAİKLİK, KATOLİKLİK’İN (DİNİN) BASKI VE MÜDAHALELERİNE KARŞI BİREYİ VE TOPLUMU KORUMAK GEREKSİNİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKMIŞTIR!

Laikliğin o tarihteki amacı, “Aman, ne yapalım da insanlar Katolik inancının gereklerini özgürce yerine getirsinler!” değildi. Çünkü Katolikler özgürdü, Katolik olmayanlar özgür değildi. Laikliğin o tarihteki amacı, semavî (céleste) ve dünyevî (terrestre) iktidarı birlikte isteyen Katoliklik karşısında insanı özgürleştirmek, onun kişiliğini, bireyselliğini, bireysel inançlarını ve ifade özgürlüğünü korumak, sağlamak, sağladıktan sonra gene korumak ve savunmaktı.                                                                                                                             Semavî ve dünyevî iktidarın bir tek merkezde toplanması insanı köleleştirir.                          Günümüzde de durum aynıdır. Değişmemiştir. İsterseniz, Katolik sözcüğünün yerine İslâm sözcüğünü koyabilirsiniz. Hiç­bir şey değişmez. Ama olguyu güncelleştirmiş olursunuz.        Âlimlerin, muallimlerin beceremediğini, bir edebiyatçı ola­rak Attila İlhan yapıyor ve “Laiklik”in püf noktasını açıklıyor:                                                                                      “Demokrasi, hâkimiyeti ‘kayıtsız şartsız halka veriyor; partiler ancak ‘iktidar’ olabilirler, eğer tüzüklerine rağmen, işi ‘hâkimiyet’e el uzatmağa götürürlerse, Cumhuriyet’i korumakla görevli kurumlar ve kuruluşlar (Güvenlik güçleri, Adalet Kuruluşları, hat­ta Silahlı Kuvvetler) harekete geçerler.” (Cumhuriyet, 10. 8. 2001)                                                                             Laiklik, sadece Devlet’in Kilise’nin egemenliğinden kurtul­ması sürecini içermez; ekonomik, toplumsal ve kültürel örgütle­rin, bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, halkın gündelik ya­şamının da dinin denetiminden kurtulması anlamına gelir.                                                         Siyasal partiler bu gerçekleri kabul ederek iktidara talip olur­lar. Yani demokrasi, siyasal partilere toplumsal düzene “ege­men” olma hakkını değil, iktidar olma hakkını veriyor.

R.T. Erdoğan, 1994 yılında, Refah Partililerin dağa taşa “Egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır!” sloganını yazdıkları sı­rada “Laik Müslüman olamaz” demişti.                                     Kimi âlim, muallim ve gazete yazmanları, bu sözleri, R.T. Erdoğan’ın “din ve vicdan özgürlükleri” kapsamında değerlen­dirilecek olursa, laiklik bu görüşlerin koruyucusu mu olacak?                                                                                                                                            Tam tersine, laiklik, bu görüşlere karşı toplumu ve bireyi ko­rumak zorunda. Gerçek laiklik dine karşı değildir; dinin devlet ve toplumsal düzen üzerinde egemenliğine karşıdır. Varoluş ne­denidir bu! Bu tanımından başka bir tanımı da yoktur!                                                               Değiştiğini iddia eden siyasal İslamcı ilkin bu tanımı kabul etmeli.

Siz ne dersiniz bilimadamları?

(Hürriyet Pazar, 2 Eylül 2001; Pazar Yazıları, Gendaş Yayınları, 2002, s.232)

****

7 Haziran 2015 seçiminden sonra olan-biteni biliyorsunuz. Dün (13 Ağustos) AKP, CHP ile eşitlik ilkesine dayalı bir koalisyon hükümeti kurmayacağını açıkladı. Koalisyon kursaydı iktidarının yarısından yoksun kalacaktı. Başyüce RTE böyle bir şeyi kabul edemez. Aynı yolun yolcusu MHP ile koalisyon kurulursa sorun yok. Olmazsa erken seçime gayrı meşru bir AKP hükümetiyle gitmek için  her türlü gayrı meşru yola baş vuracak.Erken seçimden AKP iktidarı çıkmazsa gene koalisyon hükümeti kurulmayacak ve o zaman Başyüce kendi özel yönetimini kuracak. Türkiye’de bu darbeyi önleyebilecek herhangi bir güç var mı? Başyüce RTE’nin cumhurbaşkanlığına geldiği günden başlayarak ve tarafsız cumhurbaşkanı  olarak (!) AKP kongresini yönetmesiden ve seçim meydanlarında AKP propagandası yapmasından itibaren,  anayasayı çiğnemesine kim ve ne engel olabildi? TBMM mi, Anayasa Mahkemesi mi, Yüksek Seçim kurulu mu yoksa Yargıtay Baş Savcılığı mı?

“Başka çare kalmadığı ve ülkenin selameti için ülkeyi bizzat ben yöneteceğim!” derse…

Özdemir İnce                                                                                                                          14 Ağustos 2015

***

MİLLET CAN DERDİNDE, BAŞYÜCE 400 MİLLETVEKİLİ

Hatırlayalım: AKP kantonunda,  kuzusundan kurduna, bakanından bakmayanına, 7 Haziran seçiminden sonra çılgınca yükselişe geçen PKK terörü karşisinda, “Erdoğan başkan olsaydı kaos olmazdı” anlamına gelecek zıvalar söylenmeye başlandı. Gümülcineli Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Bursa’dan sonra Edirne’de yaptığı konuşmada da “Bugün yaşanan kaosların sebebi bu ülkede başkanlık sistemi olmadığı içindir” dedi.

Son olarak, Başyüce, ATV televizyonunda aynı minvalde bir cümle söyledi. Hürriyet Com. Web Sitesi de konuşmanın can alıcı cümlesini manşet yaptı. Bunun üzerine AKP dünyası  nasırına basılmış gibi ayağa kalktı. Güya Başyüce böyle bir şey söylememiş. AKP Milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdurrahim Boynukalın komutasında gençlik kolları üyeleri Hürriyet gazetesini bastı ve Boynukalın kendiden geçerek “1 Kasım’daki seçimden sonra ne çıkarsa çıksın… Seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız” diyerek  yumruk salladı.

 

Kuru deriden bal çıkartmaya meraklı AKP yandaşlarını çılgına çeviren, Başyüce’den alıntı konuşma bölümü şöyle:

 

[.”400 MİLLETVEKİLİ” TARTIŞMASI

SORU: “Terör haberleri ve çatışma ortamına gerek Cumhurbaşkanlığı’ndan gerekse de siyasilerden gelen sert açıklamaların neden olduğu yönünde muhalefetin eleştirileri var. Hatta sizin bir metro açılışında söylediğiniz ‘400 vekil istiyorum’ sözünüzün bu çatışmalı ortama gelmesinde etkili olduğu söyleniyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?” sorusuna şu yanıtı verdi:

ERDOĞAN: “Bunu anlamak mümkün değil. Bu 400 hedefini gösterme, aslında yeni Anayasa’nın inşası noktasında, inşa edebilsin, kurabilsin. Bu yeni Anayasa temelinde Yeni Türkiye adımını rahatlıkla atabilelim. Buna yönelik bir hedeftir bu. Bunun yanında şunu da görmek lazım. Parlamentoya girme gayreti içerisinde olanların, 80 vekille girdikleri halde, parlamentoda daha zayıf oldukları dönemlerde olmadığı kadar bu dönemde yaptıkları tahribatı ne ile izah edeceğiz. Biliyorsunuz 6-7-8 Ekim olaylarını yaşadık. Suruç olayını, Diyarbakır olayını yaşadık. Burada başka yerlere fatura kesmenin anlamı yok. Bunlar hep bir dayanışmanın, yardımlaşmanın neticesinde ülkemizde bir terör belası estirilmesinden başka bir şey değildi. Terörden rant elde ediyorlar. Yaptıkları şey bu. Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir Anayasa’yı inşa edecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı, durum bugün çok daha farklı olurdu.”

SORU: “O zaman istikrar mı olurdu?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

ERDOĞAN: “Her şeyden önce Yeni Türkiye adımını atmak için böyle bir şey çok çok iyi olurdu. Ben Sayın Başbakanımıza hükümeti kurma görevi verdim. Ve CHP ile görüşmeler yapıldı. CHP ile mutabık kalınsaydı, iki partinin sayısı Anayasa’yı inşa etmek için yeterliydi. Ama malesef belli yerlere takılmak suretiyle bu olmadı. Daha sonra MHP ile görüşmeler oldu. O tabi Anayasa’yı yapmak için yeterli değildi ama en azından millete gitme, referandum noktasında böyle bire imkanı sağlayabilirdi. Fakat MHP ile de böyle bir şey yapılamadı. Bir taraftan teröre karşı olduğunu söyleyeceksin, kalkıp da elini, vücudunu taşın altına koymayacaksın. Böyle bir anlayış, bir milli duruş olamaz.”]

***

Yukarıdaki metinden iki cümleyi alıp anlam kazısı yapalım:

1-“Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir Anayasa’yı inşa edecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı, durum bugün çok daha farklı olurdu.”

Pek güzel!.. Söz konusu 400 milletvekilini CHP, HDP ya da TKP (Türkiye Komünist Partisi) çıkarsaydı, ya da bu üç partinin 1 Kasım seçiminde böyle bir sonuç elde etmesi ihtimali olsaydı, Başyüce Erdoğan  böyle konuşabilir miydi?                                                        Başyüce’nin işaret ettiği parti AKP. Dolayısıyla , cümleyi şöyle tercüme edebiliriz: “Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir Anayasa’yı inşa edecek sayıyı AKP yakalamış olsaydı, durum bugün çok daha farklı olurdu.”

Bunlar bütün Türkiye’yi budala sayıyorlar.

2- “Ve CHP ile görüşmeler yapıldı. CHP ile mutabık kalınsaydı, iki partinin sayısı Anayasa’yı inşa etmek için yeterliydi. Ama malesef belli yerlere takılmak suretiyle bu olmadı.”

CHP’nin başkanlığa yol açacak Anayasa’uı kabul edeceğini nereden çıkartıyor? Herkesi kör ve sağır sanıyor bunlar. Başyüce’nin istediği anayasayı sadece AKP çıkartır. Buna da “Aç tavuğun rüyası” denir.

Ayrıca Başyücenin şöyle cümleleri de var:

ÇATIŞMALAR NEDEN YENİDEN BAŞLADI

[Gidilecek seçimde yine bölge halkını tehdit altında tutmak suretiyle, buradaki oy potansiyelini korumak istiyorlar. Dün vatandaşlar yürüyüş yaptılar. Artık çekin elinizi yakamızdan dediler. Benim Güneydoğu’daki vatandaşımın bunu daha fazla yapması lazım. Çünkü siz bizim evlatlarımızı dağa kaçırdınız. Hala biliyorsunuz kaçırılmış olan yüzlerce, binlerce çocuk var. Bölücü terör örgütü böyle bir yöntemi kendisine seçmişse, diğer vatandaşlara korku salmak için bunu yapıyor. Temenni ederim ki halkımız onun bu durumunu görür ve kararını verir, bu kararını da sandığa yansıtır.

Tüm şehit yakınlarına sesleniyorum. Bizim dinimizde şehitler ölmez. Dünyanın başka hiçbir yerinde askerine Mehmetçik diyen yoktur. Küçük Muhammed adına Mehmetçik denir bizim askerimize. Biliyorsunuz bizde iki yerde kına yakılır. Bir evlenirken bir de askere giderken. Onun için kınalı kuzu vardır. Kınalı kuzu tabirinin altında da bu yatar.]

Yukarıdan şu cümleyi alalım:

Temenni ederim ki halkımız onun bu durumunu görür ve kararını verir, bu kararını da sandığa yansıtır.”

Yani “Halkımız”ın HDP’ye oy vermemesini temenni edıyor. AKP lehine partizanlık yapıyor.

***

Doğal olarak CHP Genel Başkanı konuyla ilgili söz alıyor:

[CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Twitter’daki hesabından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Dağlıca’daki hain saldırı hakkındaki söylediği “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” açıklamasını çok sert bir şekilde eleştirdi.

İşte Kılıçdaroğlu’nun attığı o tweetler:

Dağlıca’da yüreğimize ateş düştü. Her gün aynı acı… Bu acıyı bize yaşatanlara da kandan, gözyaşından beslenenlere de lanet olsun! Her gün şehit haberleri ile yüreğimizin yandığı bu ortamda bile, 400 vekil hesabı yapan Cumhurbaşkanı’nın utancı tüm ülkeye yeter! Ne 400 vekilmiş be… Uğruna ülkeyi kan gölüne çevirdin, anaları evlatsız, evlatları yetim bıraktın. Sende vicdanın kırıntısı bile yok!]

 

***

HÜRRİYET GAZETESİNDEN SUÇ DUYURUSU:

 

[Hürriyet Gazetesi  Gazetesi’ne düzenlenen saldırının ardından gazete avukatları, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Savcılığa sunulan dilekçede, AK Parti Gençlik Kolları Başka­nı ve İstanbul Milletvekili Abdurrahim Boynukalın ile gençlik kolları üyeleri ve kimliği belirlenemeyen protestocuların mala zarar verme, halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit, konut dokunulmazlığını ihlal, suç işlemeye tahrik ve hürriyeti tahdit suçlarından yargılanmaları talep edildi.

Hürriyet Gazetesi’nin avukatları Şehnaz Yüzer, Erem Turgut Yücel ve Eren Şener, saldırının ardından dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundu. Gazetenin Bağcılar’daki yöne­tim binasına gece yarısı gelen yaklaşık 200 kişinin tehditler savurduğu, binaya zorla girdiği, demirbaşlara zarar verdiği, güvenlik görevlilerine saldırdığı ve binayı 3 saat ablukaya aldığı anlatılan  suç duyu­rusu dilekçesinde özetle şöyle denildi:

“Şüpheliler eylemlerini çeşitli sosyal ağlar üzerinden bilinçli ve planlı bir şekilde, yoğun bir kast ile belli bir amaç doğrultusunda gerçekleştirmişlerdir. Dolayısıyla organize ve örgütlü bir eylem olduğu, bu sayede çok geniş kitlelere yayıldığı, bizzat bu paylaşımları yapan şahısların yine Twitter ve benzeri ağlar üzerinden eyleme katıldıklarım ikrar etmeleri ile ayrıca kanıtlanmıştır.

Gazete önünde örgütlü bir biçimde toplanan şüpheliler sloganlar eşliğinde, korku ve panik ortamı yaratarak basım ve çalışanlarını tehdit etmişler, halkı galeyana getirmeye ve müvekkilimize karşı suç işlemeye teşvik etmişlerdir. Bu eylemlerin Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde ifade bulan temel hak ve özgürlüklerden ifade özgürlüğü, kamunun haber alma hakkı ve basmm haber verme hakkmı engellemek amacıyla yapıldığı açıktır. Ülkemizin en köklü, güvenilir ve tarafsız medya orgamnm bu şekilde, üstelik bir milletvekili ve parti mensubu olduğunu belirten kişilerce hedef seçilme­si, son derece vahim bir olaydır. Bu neden­le tarafımızdan belirlenen Abdurrahim Boynukalm ve belirlenecek diğer kişilere kamu davası açılmasını talep etmek zorunluluğu doğmuştur.]

***                                                                                                                                                          Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan’ın  8 Eylül 2015 tarihli yazısından bir alıntı yaparak  bu zırvalamalardan kurtulacağım:

[Ak Parti seçimden sonra darbe mi yapacak?

AK Parti Milletvekili Abdürrahim Boynukalın, Hürriyet’in önünde haykırdı.

Dedi ki:

“1 Kasım’daki seçimden sonra ne çıkarsa çıksın… Seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız.”

*

Abdurrahim Boyukalın’a soruyorum:

-Ne yapacaksınız Abdürrahim Boynukalın?

-Milli iradeyi yok mu sayacaksınız?

-Seçim sonuçlarını tanımayacak mısınız?

-Fiili bir darbeyle Erdoğan’ı “başkan” mı ilan edeceksiniz?

-Polisi ve askeri kullanarak yüzbinlerce insanı hapse mi tıkacaksınız?

-Plan tamam da galeyana gelip ağzından mı kaçırdın?

-Tanklar, panzerler, stadyumlar falan hazır mı?]

 

ÖZDEMİR İNCE

9 EYLÜL 2015

KILIÇDAROĞLU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Twitter’daki hesabından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Dağlıca’daki hain saldırı hakkındaki söylediği “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” açıklamasını çok sert bir şekilde eleştirdi.

İşte Kılıçdaroğlu’nun attığı o tweetler:

Dağlıca’da yüreğimize ateş düştü. Her gün aynı acı… Bu acıyı bize yaşatanlara da kandan, gözyaşından beslenenlere de lanet olsun! Her gün şehit haberleri ile yüreğimizin yandığı bu ortamda bile, 400 vekil hesabı yapan Cumhurbaşkanı’nın utancı tüm ülkeye yeter! Ne 400 vekilmiş be… Uğruna ülkeyi kan gölüne çevirdin, anaları evlatsız, evlatları yetim bıraktın. Sende vicdanın kırıntısı bile yok!

***

Ak Parti seçimden sonra darbe mi yapacak?

AK Parti Milletvekili Abdürrahim Boynukalın, Hürriyet’in önünde haykırdı.

Dedi ki:

“1 Kasım’daki seçimden sonra ne çıkarsa çıksın… Seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız.”

*

Abdurrahim Bounu Kalın’a soruyorum:

-Ne yapacaksınız Abdürrahim Boynukalın?

-Milli iradeyi yok mu sayacaksınız?

-Seçim sonuçlarını tanımayacak mısınız?

-Fiili bir darbeyle Erdoğan’ı “başkan” mı ilan edeceksiniz?

-Polisi ve askeri kullanarak yüzbinlerce insanı hapse mi tıkacaksınız?

-Plan tamam da galeyana gelip ağzından mı kaçırdın?

-Tanklar, panzerler, stadyumlar falan hazır mı?

***

 NECİP FAZIL KISAKÜREK VE BAŞYÜCE HAZRETLERİ

 Necip Fazıl Kısakürek, Başyüce R.T. Erdoğan’ın şeyhidir. Kurmak istediği rejim Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” adlı kitabında anlattığı faşist diktatörlük rejimidir. Bu rejimde seçim ve meclis (parlamento) yoktur: kimler tarafından seçildiği belli olmayan bir Yüceler Meclisi vardır. Başyüceyi bu meclis seçer. Başyüce’nin kararkarı yasa değerindedir. Aslında Hitler’in “Kavgam”ı se ise Necip Fazıl”ın “İdeolocya Örgüsü” de öyle bir şey.

 Başyüce, pîrini bir aziz, bir yalvaç düzeyine çıkartıyor ama onun önderi her bakımdan kalp para ile bile beş para etmez biridir.

 Genç Cumhuriyet’in okuyup adam olsun diye 1924 yılında  Pariss’e gönderdiği; aldığı bursu kumara yatıran ve bir baltaya sap olmadan ülkeye dönmek zorunda kalan bir asalaktır.   Milli Eğitim Bakanlığı’nın Necip Fazıl’ın yaşadığı rezil hayattan haberi oluyor ve Berlin’deki talebe müfettişini Paris’e yolluyor. Tufeyli kumarbaz, Zeki Mesut adlı talebe müfettişini “alelâde” buluyor. “Hârikülâde” bulsa ne yazar! Ama o olayı utanmadan anlatıyor (“Bâbıâli”s.29-32):

“Müfettiş Bey, ona, kısaca:

-Vekâlet, sürdüğünüz hayat bakımından tahsisatınızı kesiyor, dedi; işte son aylığınız ve memlekete dönüş paranız!…”

Necip Fazıl, talebe müfettişinden aldığı parayı cebine koyup, hepsini o akşam kumar masasında kaybediyor.

Ben, her şeyi bağışlarım ama 1924 yılında Cumhuriyet’in  parasıyla kumar oynayan adamı, hoş göremem. Rezil bir adamdır! Kanını satıp kumar oynasa, anlattıklarını ilgi ve saygı ile okurdum. Kumar masasında savaştan yeni çıkmış bir halkın parasını kaybediyor ve bundan utanmıyor. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı olan kişilerin “mürşit” kabul ettiği işte böyle bir adam!

 

Önce Başyüce’nin övgülerini daha sonra da benim onun pîri hakkındaki düşüncelerimi okuyacaksınız.

 

Özdemir İnce

28 Aralık 2015

****

[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasından satırbaşları:

Bu yıl ikincisi takdim edilen Necip Fazıl Kısakürek ödüllerinin yayın hayatımız ve fikir dünyamız için hayırlara vesile olmasını Rabbimiz’den niyaz ediyorum. Rabbim ondan razı olsun. Şefkatiyle merhametiyle bizleri kuşatsın.

Büyüklerimiz ne güzel söylemiş: Ehl-i hünerin kadrini bilmek de büyük bir hünerdir.

Temelinde sevgi olmayan, ilim, irfan, merhamet olmayan bir devletin, fiziki gücü ne kadar büyük olursa olsun, büyük devlet olması mümkün değildir.

Tarih, belli bir dönem zulümle, kanla, savaşla, geniş topraklar işgal etmiş ancak, kısa zaman sonra saman alevi gibi sönmüş bir devletler kabristanıdır. Çünkü zulüm payidar olmaz. Bizi tarihteki diğer devletlerden, diğer medeniyetlerden ayıran asıl fark işte budur. Bizim farkımız işgal değil ihya, yağma değil fetihtir. Farkımız budur. Bizim farkımız, göçmen kuşlara dahi sığınacak bir yuva kuran inceliktir.

Fakirleri incitmemek için sokağın köşesine sadaka taşını yerleştiren zerafettir.

Necip Fazıl, ihtilal içinde bir ihtilal olarak ortaya çıkar. Ben yazmazsam kimse yazmaz düşüncesiyle edebiyatın her alanında eserler vermiştir.”Onun tiyatro eserleri, medeniyetin, tarihin, bu milleti var kılan değerlerin savunulduğu bir mücadele arenasıdır.

Necip Fazıl’ın kitapları, yazıları, şiirleri kadar hayatı da bir eserdir. Hepimizin, bilhassa da gençlerimizin üstadı tekrar tekrar okumaya, anlamaya, onu idrak etmeye ihtiyacı var. Onu elbette tabulaştırmadan ve putlaştırmadan ama hatırasına gerekli hürmeti de göstererek, abimiz, yol arkadaşımız olduğunu unutmayarak, kendisini anlamaya çalışmalıyız. Zira onun eserleri ve mücadelesi, bizim olduğu kadar, gençlerimizin ve gelecek nesillerin de yolunu aydınlatacak kıymettedir, güçtedir

Onun kavgası, makbul olmanın, kabul görmenin, kendi milletinin değerlerini yok saymaktan geçtiğini zannedenlerle geçmiştir.

O, kalabalıklar içinde yalnızdır. Hani diyor ya, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak”. Mesele bu.

Necip Fazıl her zaman basit olanın kolaycılığına karşı, ulvi olanın zorluğunu, meşakkati ve çileyi seçti.] [“Düşüncelere zincir konulduğu zaman, “Ben varım. Ben varsam Türkiye vardır” diyen bir özgüven abidesiydi. İçinizden bazıları onun şiirlerini, yazılarını okumamış olabilir. Ama bugün şahit olduğumuz dimdik duruş ve özgüven, onun diklenmeden dik duruşunun bir eseridir. Necip Fazıl, yeni nesle şiirden, yazıdan, fikirden ziyade özgüven aşılamıştır. Bugün eğer dünün ezilmişleri, mazlumları, ötekileştirilenleri ‘Siyasette ben de varım’ diyor, adaletle yönetilmenin mücadelesini veriyorsa, bunda Necip Fazıl’ın aşıladığı özgüvenin etkisi büyüktür. Bugün yerli, milli değerlerle örtüşen şiirler yazılıyor, hikayeler yazılıyor, filmler yapılıyorsa, bunda Necip Fazıl duruşunun katkısı vardır.”

“FİKİR NAMUSU”

“Kusura bakmayın, bir şeye daha değineceğim. Necip Fazıl için fikir çilesi de, fikir namusu da son derece önemli kavramlardır. Hata yaptığında hatasını kabul eden, ama doğru bildiğinden de vazgeçmeyen bir fikir namusuna sahiptir. Şu anda, esen her rüzgarın önünde eğilen, dün söylediğinin tam tersini söyleyenleri gördükçe, Necip Fazıl’ın miras bıraktığı fikir namusunu daha iyi anlıyoruz. İşte en son birisi çıktı, yazdığı bir makalede, devletin geleceği için seküler güçleri sorumluluk almaya davet etti. Birkaç yıl önce bazı kesimler ‘Ordu göreve’ diye çağrı yapıyorlardı. Bugün de aynı ırkçı zihniyetler seküler güçleri davet ediyor. Eğer fikrin namusu yoksa, ruhu yoksa, işte insan böyle en uçlarda dolaşır durur. Bir gün bakarsınız devlet düşmanı olmuş, bir gün bakarsınız darbeci olmuş. Bir gün bakarsınız barış güvercini olmuş, bir gün bakarsınız elinde taş askere atıyor. Bununla asla bir kişiyi kastetmiyorum. Türkiye’nin son 12 yılına bakın, böyle çok örnek göreceksiniz. Necip Fazıl, kendisinden öncekiler gibi, bize ahlaki olmayan her mücadelenin yanlış olduğunu öğretti. İnşallah bizler de, bizden sonraki nesiller de mücadeleyi namusla, ahlakla sürdürmenin gayreti içinde olacağız. Başkalarının yanlış yapması, bizi haklı ve mazur göstermez. Onlar ne kadar eğilirse eğilsin, biz elif gibi dimdik duracağız.”]

***

NECİP FAZIL KISAKÜREK (1904-1983)

 

Hiçbir şeyde ve hiçbir yerde “Bir onlardan bir bizden” anlayışına razı olmamışımdır. Bu karşı olduğum anlayış şiir dünyasında bilinen eşleşmeleri yapar: Tevfik Fikret / Mehmet Akif, Nazım Hikmet/Necip Fazıl, Cemal Süreya/Sezai Karakoç…

Benim yaşadığım dönemin dışında olduğu için Tevfik Fikret/Mehmet Akif eşleşmesine sesimi çıkartmadım. Nazım Hikmet/Necip Fazıl eşleşmesine her zaman  karşı çıktım ve Nazım Hikmet’in devrimci, büyük, uluslar arası bir şair olduğunu, Necip Fazıl’ın ise karşı devrimci, yerel bir manzumeci olduğunu yazdım ve söyledim.

Karşı devrimci, cumhuriyet karşıtı İslamcılar küplere bindiler: Hangi hakla böyle konuşurmuşum?  “O zaman zahmet edin, önce biyografimi sonra kitaplarımı okuyun, hangi hakla böyle konuştuğumu çok iyi anlarsınız!” demem gerekirdi, demedim, şimdi söylüyorum.

Sezai Karakoç da Cemal Süreya’nın ve öteki İkinci Yeni şairlerinin yanında, sanıldığı ve sandırıldığı kadar önemli bir şair değildir. İtirazı olan mı var?  O zaman okuyun!

Cafer Yıldırım, Aydınlık Kitap’ta (25.05.2012) “Necip Fazıl ve kendisine sırlar atfedilen bir karakterin  otopsisi, ‘Üstat’ın Genç Şair’lik dönemi”  başlıklı yazısını okuduktan sonra, Necip Fazıl’ın “Bâbıâli” (Büyük Doğu Yayınları, 1975) kitabını bir İstanbul sahafında buldurtup köye getirttim. Son derece ilginç ve bizim edebiyatımızda benzeri olmayan bir kitap…

Özgür Edebiyat dergisinde Necip Fazıl’ın “Cumhuriyet ve devrim düşmanlığı ve hidayete erişi” başlıklı bir yazı yazmayı düşünürken, bu kez, Radikal Pazar’da (03,06.2012), Ömer Şahin’in Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Şener (d.1962) hakkında yazdığı yazıyı okudum. Okudum ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Şimdi, bu kararın nedenini anlamak için  Ömer Şahin’in yazısından bir alıntı yapalım.”

“[Taner Yıldız] lise ve gençlik yıllarında Milli Türk Talebe Birliği’ndeydi. Yani Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin çekirdek kadrosu gibi Necip Fazıl’ın etkisindeydi. Üstat’ın yolundan gitmeye başladı. İstanbul’da Teknik Üniversite’yi kazanınca da irtibatı kopmadı. Okul çıkışları, hafta sonları, ikinci adresi Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” dergisiydi. Sohbetlerini dinlemekle yetinmedi, bir de görev üstlendi. ‘1979-1982 yılları arasında üç yıl boyunca üstadın çaycılığını yaptım. Çayını veriyordum.’ AK Parti kadrolarının önemli bölümü Büyük Doğu’nun müdavimiydi. O döneme ilişkin bir fotoğraf ilginç olabilirdi. Bakan Yıldız, ‘Hiç fotoğrafım yok’ dediğinde şaşırdım. Meğer sorun teknik imkânsızlık değilmiş. ‘Üstad, çok otoriterdi. Bize çok kızdığı olmuştur. Fotoğraf çektirelim demeye cesaret bile edemezdik’ diye açıklıyor gerekçesini.” ]

Edebiyatla ilgili yazı ve kitaplarımı okuyanlar, benim, edebiyatta gelenek bağlamında şeyh/mürşit-mürid ilişkisinden nefret ettiğimi  “Gençliğimde kimsenin müridi olmadım, şimdi yanımda tek bir mürid istemem!” diye konuştuğumu,  yazdığım çok iyi bilirler. Hilmi Yavuz bey biraderimizle yaptığımız  “gelenek/gidenek” polemiğini hatırlarlar.  Bu okurlar, “İsteyen istediği iple intihar edebilir!” diye yazdığımı da bilirler.

Benim gözümde, bir üstadın dizinin dibinde oturup ağzının içine bakmak,  okuldan çıkıp mürîdâne rütbe ve kıdem kazanmak amacıyla  “üstad”ın dergi bürosuna kapılanmak ve orada çaycılık yapmak… Sonra, mürid olduğun için,” üstad”tan bir şey istemeye cesaret edememek…

Benim gözümde bunlar, özel saygıya değmez, ama son derece önemli niteliklerdir, itiraflardır. Hastalıklı ilişkilerdir. Bu nedenle, bu türden “kerameti gayrı  menkul” durumlar için,  “Üstad-ı Azam Abdülmuntazamlık durum” derim.

Örneğin, Necip Fazıl, “Genç Şair” olarak kabul edildiği 1924-1934  yılları arasında bir yığın zırzopluk yapmış ama başta Nurullah Ataç olmak üzere çoğu cumhuriyetçi, devrimci, Kemalist ve solcu olan kuşak arkadaşlarından  “dâhî” muamelesi görmüştür. Necip Fazıl 1954-1964 yılları arasında İkinci Yeni şairleri arasında yaşasaydı kendisiyle dalga geçilirdi. En azından ben kendisine, hakkında atıp tuttuğu Rimbaud konusunda “Reis önce sen şu Rimbaud’yu öğren de gel!” derdim. Oysa 1924-1934 yılları arasında, bütün arkadaşları “genç şair”in yaptığı bütün şımarıklıklara katlanmışlar. Oysa, 1960’ların  Sezai Karakoç’u gibi İkinci Yeniciler arasında  yaşasaydı ya da ilgi alanımızda  olsaydı, çok hırpalanırdı.

Bakan Taner Yıldız’ın, bürosunda çaycılık yaptığı dönemde, Necip Fazıl’ın en önemsiz ve en önemli özelliği, Cumhuriyet ve Devrim Düşmanlığı idi. Bu düşmanlık yeni değildi, kökleri çok eskiye dayanıyordu. Necip Fazıl, “Bâbıâli” adlı kitabında devrim düşmanlığını arkadaşlarına söylüyor, kendi kendine mırıldanıyor ama bu düşmanlığın nedenini bir türlü açıklayamıyor. Basmakalıp şeyler söylüyor.

 

Şair Necip Fazıl Kısakürek’le ilgili düşüncelerimi edebiyat dergilerinde yazarım, burada değil.  Ama birkaç kitap var, onları bulunca bu konuda birkaç yazı daha yazabilirim.

1978-1982 yılları arasında  “Üstad”a hizmet eden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bu dönemi iftihar ederek anlatıyor. Anladığım kadarıyla, “Üstad”tan öğrendiklerine çok değer veriyor  ve hâlâ onun izinden gitmekte. Ve bu çok mu çok belli oluyor!

Sadece Taner Yıldız mı? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da mürşitleri  “Üstad Necip Fazıl”ın rahle-i tedrisinden geçmişler. Bunu iftiharla söylüyorlar.

Bu ilişki konusunda büyük araştırmalar yapmak, binlerce sayfa kitap okumak gerekmez.  Olgu çok basit: Bir Cumhuriyet Düşmanı “Mürşit” ve bu mürşidin  Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan olmuş müridleri. Hepsi bu kadar!

(Aydınlık, 12  Haziran 2012)

***

NECİP FAZIL VE TALEBELERİ

 

Değerli okur! Biraz daha iyi tanışalım: Ben, gölgesi olmadan uçsuz bucaksız gölgesi varmış gibi davrananlardan; şeyh ve meyhlerden, mürşitlerden hiç mi hiç hoşlanmam. Terso giderim, balonu patlatmak için hemen bir iğne ararım.

Yılını tam hatırlamıyorum ama yetmişlerin ortası olmalı. Ya da 12 Eylül’den sonra, eski bir kayıt.  Görevde olduğum sırada kayıt yapılmış olsaydı hatırlardım: TRT Televizyonu’nda Necip Fazıl Kısakürek. Söyleşiyi  yapan kişi yeni Türk şiirinin durumunu soruyor. Necip Fazıl soruya soruyla cevap veriyor:

“Benden sonra şiir mi yazıldı ki? Benden sonra şair geldi mi?

“Seni gidi manzumeci, seni gidi!” diye söyleniyorum.

Kısakürek’in söylediklerini bir gerçek şair ancak kendi kendisiyle alay etmek için söylerdi, söyler. Ama o çok ciddiydi!

 

Bazı durumlarda  “İsteyen isteği iple intihar edebilir!” dediğimi dünkü yazımda da yazmıştım. “İp” geleneği, üstadları ve şeyhleri simgelemektedir. Bir geleneğe, üstada, şeyh ve benzerlerine bağlanmayı, demek ki, bir intihar olarak görüyormuşum, görüyorum.

Ancak, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Taner Yıldız örneklerinde de görüldüğü gibi, bir meczubu mürşit sanıp biat ederek  intihar etmekle kalmamışlar, bir de  üstüne üstlük Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakan olmuşlar. İlginç bir durum! İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de bir Necip Fazıl müridi mi(ydi)  acaba?

Cafer Yıldırım kardeşimiz, Necip Fazıl Kısakürek’in gençlik dönemi (1924-1934) kötü alışkanlığı kumardan söz ediyordu (Aydınlık Kitap,25.05.12). Necip Fazıl da “Bâbıâli” adlı kitabının (Büyük Doğu Yayınları, 1975) “Uçurum” bölümünde (S.25) anlatır  kumar çilesini. İçtenlikle mi anlatıyor? Bunun hiçbir önemi yok! Bir insan hırsızlık yapar, kumar oynar, kumar oynamak için pezevenklik yapar, rüşvet alır, çalıştığı yerde zimmetine para geçirir ve kumar oynar,  aile servetini kumara yatırır, dostlarını dolandırır ve kumar oynar. Bunların hepsini anlarım ve bunların anlatısından büyük sanat yapıtları da çıkar. Örnekleri var. Ama, “Genç Şair, “1924 ve 1925 yıllarında çilelerin en can yakıcısıyla hayat sürdüğü  Paris”i  utanmadan anlatıyor:  Genç Cumhuriyet’in okuyup adam olsun diye 1924 yılında  burs verdiği parayla kumar oynuyor herif. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu rezaletten haberi oluyor ve Berlin’deki talebe müfettişini Paris’e yolluyor. Genç Şair, Zeki Mesut adlı talebe müfettişini “alelâde” buluyor. “Hârikülâde” bulsa ne yazar! Ama o utanmadan kendi kitabında anlatıyor (Bâbıâli s.29-32):

“Müfettiş Bey, ona, kısaca:

-Vekâlet, sürdüğünüz hayat bakımından tahsisatınızı kesiyor, dedi; işte son aylığınız ve memlekete dönüş paranız!…”

Necip Fazıl, talebe müfettişinden aldığı parayı cebine koyup, hepsini o akşam kumar masasında kaybediyor.

Ben, her şeyi bağışlarım ama 1924 yılında Cumhuriyet’in  parasıyla kumar oynayan adamı, hoş göremem. Rezil bir adamdır! Kanını satıp kumar oynasa, anlattıklarını ilgi ve saygı ile okurdum. Kumar masasında savaştan yeni çıkmış bir halkın parasını kaybediyor ve bundan utanmıyor. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı olan kişilerin “mürşit” kabul ettiği işte böyle bir adam!

“Peyami’ye sorarsanız yeni harfleri beğenen ahmaktır; bu da söz mü?… Yeni harfler bu memleket kültürünü, zekâ inkişafını sıfıra indiren bir uyuşturucu zehirdir, temel kültürümüzle aramızı açmaktan başka bir şeye yaramayacak, eski Yunan ve Latin  kültürüne de yol açamayacak , milli tefekkür  istidatını karartacak…” (S.131)

Genç şairin bu dahice  sözlerini duyan Yahya Kemal, ağzının iki yanından pastanın çukulatası sızarken “Altunla yazılacak bu sözler” diyesiymiş.

Genç Şair, bu pisboğaz şaire söyle cevap vermiş:

“Ama yeni harflerle değil!” (S.132)

Cumhuriyet edebiyatımız,  bu iki kaltabana bol keseden verdiği avansları geri çekip, bu türden şair ve yazarlarla mutlaka hesaplaşmalıdır!  Ben kaç zamandır bunu yapıyorum zaten: Yahya Kemal şiirlerinin biçim ve içeriğiyle çağ dışı yerel bir şairdir! N.F.Kısakürek’in  yerel bir manzumeci olduğunu yazdım zaten. Bu işler böyledir, yüz verirsen astarını da isterler.

Saygı Öztürk kardeşimizin  4 Haziran 2012 tarihli Sözcü’de yayınlanan haberine göre, Milli Eğitim  Bakanlığı, Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiirinin  bir bölümü, Bakan’ının dediğine göre, “ öğrencileri iyiye, güzele, doğruya” yöneltmediği için çıkarttırmış. Buna karşın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın  her fırsatta övgüyle şiirlerini okuduğu N.F.Kısakürek’in ders kitaplarındaki şiirleri çoğaltılacakmış. Haberin devamı şöyle: “Erdoğan’ın , Necip Fazıl Kısakürek’in ders kitaplarında bulunan 3 şiirine ek olarak değişecek ders kitaplarına yeni şiirlerinin eklenmesini istediği öğrenildi. Bakanlık yetkilileri, ‘Bu durumda Başbakan’ın okuduğu şiirlere kitaplarda öncelik verilmesi gerekeceğini’ söylediler.”

Her alanda “tek seçici” olmaya heveslenen  Başvekil bu gidişle edebiyat alanında da “tek seçici” olmaya kalkışacağa  benzer. Kendisi için çok tehlikeli olacak bir heves!

Başbakan’a, N.F.Kısakürek’in 1924/1925 yıllarında,  yoksul halkın verdiği bursla Paris’te nasıl kumar oynadığını anlattığı (“Bâbıâli” adlı kitabının “Uçurum” bölümü) metni de öğrencilere örnek olması için ders kitaplarına  aldırmasını  tavsiye edeceğim. Ayrıca, mürşidi, aynı kitapta (s.326)  Adnan Menderes’in örtülü ödeneğinden para aldığını itiraf etmektedir. 1951-1959 yılları arasında aldığı 147 bin liralık avantanın  öyküsü Yassıada davası tutanaklarında yer almaktadır.  O tarihlerde 5 tonluk bir Austin kamyonun fiatı 5 bin lira idi ki bu para ile 30 kamyon satın alınırdı. Kendisi, “Bâbıâli” adlı kitabında  (s.300) 1950’lerin 110 bin lirasının 1970’lerde 10 milyon lira ettiğini yazıyor.

 

NOTA BENE:  Şimdilik bu kadar! Ama Abdullah Gül ile R.T.Erdoğan’ın ortak mürşitlerinin hayat öyküsüne bu yakınlarda geri döneceğim! Kendilerini özel tarihleriyle yüzleştirmek için bu fırsat kaçırılmaz!

(Aydınlık, 13 Haziran 2012)

***

NECİP FAZIL’IN ATATÜRK HAYRANLIĞI

Osman Selim Kocahanoğlu’nun “Atatürk’ün Üç Muhalifi, 1. Kâzım Karabekir” (Temel Yayınları)  adlı kitabını okurken 548.sayfada hiç beklemediğim bir bölümle karşılaştım: “Necip Fazıl’ın Atatürk Hayranlığı…”. Hayret ki ne hayret!

Necip Fazıl’ın “Bâbıâli”sini (Büyük Doğu Yayınları) okurken de, onun Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığının 1924 yılında devrim yasalarının çıkmasıyla başladığını sanmıştım. Yanılmışım.  Aslında beni Necip Fazıl yanıltmış. 1975 yılında Bâbâli anılarını yazarken düşünsel ve duygusal bir kronolojik sıra izlememiş, 1975 yılındaki duygu ve düşüncelerini 20’li, 30’lu yıllarına da yansıtıp yamamış. Geçmişi güncelleştirmiş.

O.S.Kocahanoğlu, “Necip Fazıl henüz Abdülhakim Arvasî’nin manevi halkasına girip iman tazelememiş…” diyor.  Bu durumda, Necip Fazıl’ın, Abdülhakim Arvasî’nin müridi olması, Atatürk’ün ölümünden, 1938’den sonra olmalı. Ama değil.

Ancak, Vikipedi’de şöyle bir bilgi var: “Necip Fazıl için 1934 yılı hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü hayat felsefesinin değişmesine neden olan ve Beyoğlu Ağa Camii’nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasî  ile bu dönemde tanıştı. Ve bu kişiden bir daha kopmadı. Necip Fazıl’ın, üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar (Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak).”

Demek ki, şair, kendi dediği gibi “Efendi”sine bağlandıktan dört yıl sonra bile Atatürk sevgisini (?)  sürdürüyormuş. Bu da nasıl bir sevgi ise…

Şimdi alıntısını yapacağım yazıların kaynakları, Kocahanoğlu’nun kitabının 548, 549 ve 550.sayfalarındaki dipnotlarında gösteriliyor:

“…Gözüme görünen şeyi açıkça, kaidesiz, tertipsiz ve imansız söylüyorum. Eğer inkılâbı zayıf tutarsan, eğer inkılâbın  yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin… Türkiye’nin nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar…” (Ankara Türkocağı’nda Kubilay’ı anma toplantısında yaptığı konuşmadan.”Hakimiyeti Milliye”, No: 3406, 5 Ocak 1931)

1934 yılına kadar Oscar Wilde hayranı bir züppe (bir “snop”, bir “dandy”)  olan ve Arvasî müridi olduktan sonra “Mustafa Kemal vatanı kurtardıktan sonra ırzına geçti”  (O.S.Kocahanoğlu, s.548) diyen Necip Fazıl’ın hayatını ve bir gecede Kafka’nın hamamböceğine dönüşmesini çok merak ediyorum. Çevrede onu tanıyan pek insan kalmadı. Bu yıl 90.yaşını idrak eden ve Necip Fazıl’ın  “Büyük Doğu” dergisinde de öyküler  yayınlamış olan  Oktay Akbal’ın bu ayın başlarında bana söylediği bir cümleyi çok iyi anımsıyorum: “Bizimle sohbet ederken içeri bir dinci yandaşı girerse hemen tavır  ve ağız değiştirir, namaz ve niyazdan söz etmeye başlardı.”

Oktay Akbal, keşke tanıdığı Necip Fazıl’ı anlatan bir yazı yazsa…

“…Onu tarife hacet yok. Onu tanırız. Yürüyüşünden, duruşundan, bakışından, kaçışından tanırız. O zaten kendini gizlemiyor. Dün başına sarık sarıyordu. Bugün giydiği şapka, hüsnü nazarında gene sarık. Bugünün sarıklısı dünden daha çok, daha yezittir. (…) Softanın en bariz vasfı kafasının sertliğidir. (…) Zamanın akışını zorlayan, kendi iddiasından başka hiçbir yenilik olmayan deliller müstesna, her yeni şey karşısında ‘eski’nin ısrarı softalıktır. İslamlık çıktığı gün putperestler softaydı. Asırlardır ilim ve cemiyetin  terakkisi  karşısında da İslamlık softadır.” (Necip Fazıl, “Bir Hikaye Birkaç Tahlil”, 1933. s.75-76)

Necip Fazıl bu yazıyı, Nakşibendi tarikatının Halidî  kolunun şeyhlerinden Seyyid  Abdülhakim Arvasî’nin müritliğine yazılmadan kısa bir süre önce kaleme almış, 1933 yılında yayınlamış. Şimdi ben “İslam dini demokrasiyle bağdaşmaz, Müslüman toplumlar laikleşmeden bunlardan demokrasi çıkmaz “ diye yazıyorum,  Necip Fazıl’ın günümüzdeki müridleri “Vay İslam düşmanı!” diye beni parmakla gösteriyorlar. Yazının alıntıladığım bölümünün altına adımı yazıp yayınlasam vay başıma gelecek olanlar!

“…Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi iki Atatürk var.  Zaman tasnifinde bunlardan biri düşmanın denize dökülüşüne, öbürü bugüne kadar sürer… Biri ölüm hükmü giymiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir başarıyla madde ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, bir an evvelki ölüm tehlikesini doğuran sebepler  âlemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti. .. İnkilâbcı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetini asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesi iki Atatürk’ten her biri ayrı isim taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk… İnkilâbcı Atatürk, Tanzimattan beri Türk cemiyetinin Avrupa medeniyet manzumesine kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi… Milli Kahraman’ın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusu ile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk’ü yoğuran Türk milletinin, için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti…”  (Cumhuriyet Gazetesi, 26.10.1938,S.2)

Necip Fazıl Kısakürek’in  okuduğunuz bu yazıyı M.K.Atatürk’ün ölümünden 16 gün sonra Cumhuriyet gazetesinde yayınlamış olması, iki müridi Abdullah Gül ile R.T.Erdoğan’ı ne ölçüde şaşırtır acaba?

Beni şaşırtıyor! Ne oldu da bu adam Komünizmle Mücadele Derneği’nin öncülerinden oldu ve  Cumhuriyet  karşıtı Büyük Doğu ideolojisinin kurucusuna dönüştü?

İflah olmaz bir Kemalist ve “Kökten Laikçi” olarak vaftiz edilip kurşuna dizilen  ben, Atatürk için şiirler yazıp 10 Kasımlarda dergilerde, gazetelerde yayınlamadım ve yukarıdaki metin benzeri bir yazının altına imzamı  atmadım.

Bir “züppe”den Cumhuriyet düşmanı fanatik bir İslamcı militana dönüşen bu insan birkaç on yıldır iktidardadır ve onun müridleri, şu anda, bu ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakan ve milletvekili olarak, onun 1938 yılında hâlâ fanatik hayranı olduğu cumhuriyeti yıkma operasyonuna devam etmektedirler. (Yarın bir başka Kısakürek).

(Aydınlık, 21 Haziran 2015)

***

BİR MÜRŞİT OLARAK NECİP FAZIL KISAKÜREK

Ben,  www.Sabah.com.tr’ye 15.08.2011 günü saat 16:36’da giren haberin yalancısıyım. Haber şöyle:

[“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün 19 yaşındayken iki arkadaşıyla birlikte Necip Fazıl Kısakürek‘e çektiği telgraf yayınlandı. Gül ve arkadaşları Kısakürek’e ’emrinizdeyiz’ diyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün 19 yaşında iken,  şimdi AK Parti İzmir Milletvekili olan eniştesi Mehmet Tekelioğlu ve arkadaşı Ahmet Taşçı ile Necip Fazıl Kısakürek‘e yazdığı telgrafta “Hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız” deniliyor.
Haber 7’nin haberine göre; Kısakürek’in adını taşıyan, http://www.necipfazil.com/ adlı internet sitesinde yayınlanan telgraf şöyle:

“Necip Fazıl Kısakürek’e…
İslam davasının zerre tavizsiz müdafii Üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliğinin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arzeder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir.
Mehmet Tekelioğlu,  Abdullah Gül,  Ahmet Taşcı” ]

Başbakan R.T.Erdoğan durmadan şiirlerini okuduğuna ve ders kitaplarına daha fazla şiirinin alınması için ilgililere talimat verdiğine göre,  Necip Fazıl Kısakürek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da mürşidi ve üstadı olmalı. İlişkileri ne durumda diye bir internete bakayım dedim, karşıma şu metin çıktı:

[Halen Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görevli Sıddık Akbayır, ilginç bir çalışma  yapmış… “Aynı Göğün Uzak Yıldızları” adlı bu çalışma, Asur Yayınları tarafından kitaplaştırılmış… Kitap elime geçeli birkaç ay oluyor… Ama, biraz önce de dediğim gibi, okuyamamıştım… Birkaç gün önce, sayfalarını karıştırınca  gördüm ki; merhum Necip Fazıl Kısakürek’ten ve Nazım Hikmet’ten “karşılaştırmalı” olarak bahsediliyor. Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’in “benzerlik”leri ve “aykırılık”ları tek tek irdelenmiş… İlginç bir kitap…
İşte bu kitabı karıştırırken, bir olay çekti dikkatimi…
Olay şu: Merhum Necip Fazıl, İstanbul’da bir “konferans” verecektir… Ama onu kim “takdim” edecek?..
Öyle ya; Necip Fazıl, “titiz” bir adam… Her şeyi ve herkesi beğenmez… Uzatmayalım, sonunda Tayyip Erdoğan’ı işaret eder; “Beni bu delikanlı takdim etsin!”
Tayyip Erdoğan, o günlerde “genç bir delikanlı”dır…
Alır mikrofonu eline ve Necip Fazıl’ı takdim eder.
Bu, şu demek oluyor: Tayyip Erdoğan, daha “lise” ve “üniversite” yıllarında “iyi bir hatip” ve “iyi bir münazaracı”dır… Zaman zaman kendisi de diyor ya; “Biz bu işe tepeden inme başlamadık… Biz, çekirdekten yetiştik.”
Gerçekten de öyle…
Tayyip Erdoğan’ın “mikrofon”la tanışması, “siyaset”le tanışması, “lise yılları”na dayanır!.. Daha o yıllarda kendisine bir “hedef” tayin etmiş ve “kilitlendiği hedefe” doğru; “azim”le, “sabır”la ve “kararlılık”la  yürümüştür!
Hasan Karakaya – Vakit”
]

İncil’de (Matta,1) kim kimin nesidir, nesebi nedir şöyle yazar: “İbrahim, İshak’ın babası idi; İshak, Yakub’un babası idi;  Yakub, Yahuda ve kardeşlerinin babası idi” der ve devam eder. İşte o hesap: Mevlana Halid-i Bağdadi (1770-1827) Seyyid Taha-i Hakkari’nin  (Öl:1853) şeyhi idi; Seyyid Taha-i Hakkari, Nakşi şeyhi Seyyid Fehim Arvasi’nin (1825-1896) şeyhi idi; Seyyid Fehim Arvasi, Abdülhakim Arvasi’nin (1860-1943) şeyhi idi; Abdülhakim Arvasi, Necip Fazıl Kısakürek’in mürşidi idi; Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983), Abdullah Gül (1950)  ile Recep Tayyip Erdoğan’ın (1954) mürşidi idi…

Abdullah Gül (1950) öğrencilik yıllarında Gençlik Örgütü Millî Türk Talebe Birliği bünyesinde yer aldı. Memleketinde Necip Fazıl Ekolünden Söğüt Fikir Kulübü’nde çalıştı.

Recep Tayyip Erdoğan (1954), Üniversite yıllarında Milli Türk Talebe Birliği‘ne girdi, 1976 yılında Millî Selâmet Partisi (MSP) Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığına ve aynı yıl MSP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığına seçildi.

Abdullah Gül ile R.T.Erdoğan’ın Necip Fazıl ve Abdülhakîm Arvâsî dışında öteki kimseleri tanıdıklarını sanmam. Ama biad kültürü geleneği içinde geldikleri çizgi belli. Böyle bir çizgiden devrimci, laik, cumhuriyetçi ve  demokrat bir bireyin  çıkması beklenemezdi. Beklenemez!  Mucize olurdu!  İkisinin de “fıtrat”ında bağlanma eğilimi varmış ki gidip Necip Fazıl Kısakürek’e bağlanmışlar, onu üstad ve mürşid  seçmişler.

Mürşid  ne demek? “Mürşid”, “Doğru yolu gösteren, kılavuz, tarikat pîri ve şeyhi anlamına geliyor.

Benim naturamda, fıtratımda bağlanma diye bir şey yokmuş ki yılkı atı gibi dağ-bayır dolandım. Adamlar bağlandılar ama feyzini de gördüler. İyi de bağlandıkları kim, mürşidlerinden ne gibi feyz aldılar?  Mürşitleri Kısakürek, cumhuriyetçi, devrimci, laik ve demokrat değildi. Dahası: Karşıtı ve düşmanı idi! Hiç kuşkusuz devrimci, laik ve demokratik cumhuriyeti “doğru yol” olarak göstermemiştir;  devrimci, laik ve demokratik cumhuriyeti bulmaları için onlara kılavuzluk etmemiştir. Tam tersine: Buldukları yerde, yakaladıkları yerde başını ezmelerini, yok etmelerini öğretmiştir.

“Tek tip adam”  üretmekle  etmekle suçlanan bir Cumhuriyet düşünün ki kendi  olası düşmanlarının cumhurbaşkanı ve başbakan olmalarına engel ol(a)mamıştır.

Anayasa’nın 174.maddesinin koruması altında olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yürürlükten kaldırmak Cumhuriyet düşmanlığıdır!  Bu yasanın  yürürlükte olduğu bir ülkede laik okulları din okullarına çevirmek vatana ihanet gibi bir şeydir!

Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma kararlarını, Danıştay’ın çiğnenen kararını ağzıma bile almıyorum. Ama devir dönerse Özel Yetkili Mahkemeler’e çok iş düşebilir!

(Aydınlık, 22 Haziran 2012)

***

NECİP FAZIL VE CUMHURBAŞKANI  GÜL

 

GİRİŞ

Silivri ve Balyoz&Hasdal  hayalî ve sahte (falsifié) darbe davaları görülürken, AKP iktidarı kendi sivil ve sefil darbesini Türkiye’nin ve dünyanın gözü önünde gerçekleştirmeyi sürdürüyor. Sanki milletin aklına ve tepki duyularına nüzul inmiş.

Eveleyip gevelemeden söyleyeyim: Bu  sivil ve sefil darbenin AKP’den sonra ikinci sorumlusu CHP’dir. Çünkü taa 1950’den, özelikle de 1970’lerden  bu yana devrim yasalarına sahip çıkmamış ve çok daha acısı şu ki kendi çıkardığı devrim yasalarının ne anlama geldiğini unutmuştur.

Oysa cumhuriyet düzeninin hayat kaynağı Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. CHP tuttu, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun adını bile anmadan, “4+4+4 yasası”nın biçimdern iptali için Anayasa Makemesi’ne gitti.

 

GELİŞME

AKP iktidarının sözünü ettiğim sivil ve sefil darbesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Üstad” Necip Fazıl Kısakürek’in bir müridi olarak başrollerden birini oynamaktadır. Cumhurbaşkanı Gül, imam-hatiplerle ilgili uygulamaların ve 4+4+4 yasasının  Anayasa’nın ilk üç maddesi ile 174.maddesine aykırı olduğunu bilmiyor mu? Kendisi bilmiyor diyelim, hukuk danışmanları ne demeye maaş alıyor?

Ben, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın taa “Üstad” Necip Fazıl’ın rahle-i tedrisinde iken, Devrim Yasaları’da karşı silah kuşandıklarını, sanki yanlarındaymışım gibi, biliyorum. “Üstat ve Mürşit”, hiç kuşkusuz, görüşmelerinde ve konferanslarında,  devletten aldığı bursu Paris kumarhanelerinde nasıl ütüldüğünü anlatmıyordu. Necip Fazıl’ın özel internet sitesine girerseniz, neler anlattığını kendi gözlerinizle okur, kendi kulaklarınızla duyarsınız.

Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olarak, 4+4+4 yasası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu bağlamında Anayasa’nın ve Devrim Yasaları’nın hükümet tarafından ilga edilmesine neden göz yummuştur? Bunun için yüzeysel bir kazı yapalım:

 

DÜĞÜM

Kuru deriden bal çıkartmıyorum! Tulum vıcık vıcık ıslak! Herkes tarihle, cumhuriyetle yüzleştiğine, hesaplaştığına göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu zevkten neden mahrum kalsın?

1)O halde, 29 Ekim 1950 doğumlu ve 14 yaşından itibaren Büyük Doğucu Kısakürek’in müridi olan Aldullah Gül’ün 19 yaşında (1969’da)  iki arkadaşıyla birlikte Necip Fazıl Kırakürek’e çektiği telgrafı okuyalım:

“İslam davasının zerre tavizsiz müdafii Üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliğinin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arzeder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir.”

Bu telgraf metninden anlaşılacağı üzere, Abdullah Gül 1969 yılında, tam anlamıyla bir militan İslamcıdır. Mürşidi Necip Fazıl’ın izinde ve peşinde Cumhuriyet ve Devrim karşıtıdır.

2)“Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi artık sona ermiştir. Laik sistemi kesinlikte değiştirmek istiyoruz.”

Bu cümle İngiliz The Guardian gazetesinin 27 Kasım 1995 tarihli sayısında yayınlanmış. 1995 yılında TBMM Dışişleri Komisyon üyesi Abdullah Gül gazeteyi tekzip etmiş ama söyleşiyi yapan gazeteci israrcı.  Bir Türk gazetecisi olsa neyse, adam bir İngiliz, söylenmemiş böyle bir cümleyi söyleşiye neden sıkıştırsın? Bir anlamı yok!

1995 yılında başta Erbakan olmak üzere, Refah Partisi ileri gelenlerinin ve R.T.Erdoğan’ın buna benzer onlarca cümlesi var. Söylemiş ya da söylememiş, önemli değil! Ama 2012 yılında,  Cumhuriyet’in laik sistemini değiştiren yasaların altında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak onay imzası var. Hukuki sorumluluğunun olmamasının da önemi yok

  1. Abdullah Gül Çankaya’ya çıktığı zaman Can Dündar bir belgesel film yapmıştı. Can Dündar’ın gönderdiği metinden aktarıyorum: Yakın dostu Sami Küçük, o yıllarda, milliyetçi-muhafazakar Milli Türk Talebe Birliği’ini, İstanbul Milliyetçiler Derneği’ni, Büyük Doğu dernek ve dergisini, Necip Fazıl’ı, Abdullah Gül’ün düşünsel ve ideoloji kaynakları arasında sayıyor. (Bu üç dernek de Cumhuriyet ve Devrimler karşıtıdır).

Abdullah Gül, Büyük Doğu Yayınevi çalışanı olarak Mehmet Tekelioğlu ile birlikte Necip Fazıl’ın Çile kitabını yayına hazırlar. Kitap yayınlanınca Necip Fazıl, Gül ile Tekelioğlu’nu Konyalı Lokantası’na götürür ve her ikisine birer takım elbiselik kumaş hediye eder.

 

SONUÇ

İsteyen daha fazla araştırma yapar ve Abdullah Gül’ün, 1923 cumhuriyeti ile devrimlerine kökten karşı olduğu sonucuna ulaşır. Benim için yukarıda sunduğum üç örnek yeter.

Gene Can Dündar’ın gönderdiği metinden aktarıyorum: “O dönem Gül ve arkadaşları, günün modasına uyarak saç uzatıyor, İspanyol paça pantolon giyiyorlardı. Bir gün Sultanahmet Camii’ndeki bir namazdan sonra Necip Fazıl ona bakıp  ‘Bu kubbe altı böyle züppelerle dolmadıkça Türkiye’nin kurtuluşu yoktur’ demiş.”

Necip Fazıl Kısakürek’in Türkiye’nin kurtuluşundan söz ederken, kuşkusuz, laik rejimin sona ermesini ima ediyordu.  Abdullah Gül, The Guardian’a söylediği sözleri yalanlasa da, 14 yaşından bu yana ve şimdi, Laik Cumhuriyet’in sona ermesi için elinden geleni yaptı ve yapmaktadır.

(Aydınlık, 5 Temmuz 2012)

***

NECİP FAZIL, BAYAR, MENDERES VE ÖTEKİLER…

 

Yanlış anlaşılmasın: Necip Fazıl Kısakürek’le ilgili yazılarım,  bu şair ve İslâm militanını anlatmak için değil, onun müridleri R.T.Erdoğan ile Abdullah Gül’ün gerçekçi portrelerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak için kaleme alıyorum. Çünkü, “Şeyh uçmaz mürit  uçurur!” misali bu durum için de geçerli. Üstelik çok geçerli!

Artık Stalin dönemi Moskova Duruşmaları kadar ünlenmiş olan Silivri  Duruşmaları’nı tezgâhlayanların, bu tezgâhı bir intikam ateşiyle ve geriye dönük olarak harlatıp, onaylayıp alkışlayanların,  Necip Fazıl davalarını bahane ederek Cumhuriyet’in geçmişini mahkûm etmeye kalkışmaları kabul edilemez. Necip Fazıl davalarıyla,  ne CHP’nin tek parti dönemi, ne de Demokrat Parti dönemi mahkûm edilebilir.

Demek ki, müridi Abdullah Gül’ün anımsamasıyla “Kanunları gerebildiğiniz kadar gerin, ama kanunları koparmayın” diye öğüt veren “Üstat” Necip Fazıl’ın kendisi bu hususta pek dikkatli davranmamış… (Can Dündar belgeseli metninden).

Hal ve Gidiş’inden bir “Bey Oğlu, Bey Torunu” kabadayısı ve şımarığı olduğu görülen Necip Fazıl’ın, 1934 yılından itibaren kendine kendi elleriyle bir Kurban Heykeli yonttuğu anlaşılıyor. Benim açımdan bu kesin!

Bu tarihten ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî ile tanıştıktan (1934) sonra hayatını bir tiyatro olarak sahnelediğini  görüyorum.

Anılar kitabı Bâbıâli’de  (Büyük Doğu Yayınları) geçmiş yıllarını, özellikle de 1930 öncesini değerlendirirken,  60’lı, 70’li yaşlarında eriştiği  bilgi  dağarını geçmiş yıllarına  boca ettiğini, gençlik yıllarına aşı yaptığını saptadım. Bu saptama (yazarsam) bir başka yazının konusu olacak. Küçük bir örnek: 22-23 yaşındaki Necip Fazıl Efendi, 1970’lerin üstadı gibi konuşuyor. Anı yazımında sık sık kullanılan bir tür sahteciliktir bu…

Necip Fazıl’ın bir  yaşam öyküsünden şu bilgileri öğreniyoruz: “İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris’te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye’ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı”.

Çoğu  yaşam öykülerinde İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okuduğu yazar. Kanımca, Necip Fazıl Bey, Fransa’ya Edebiyat Fakültesi’nin  Felsefe Bölümü’nü bitirmeden gitmiş ve orada da üniversite diploması alamamıştır. Böyle bir insanın yaptığı işlere bakın!

Daha ayrıntılı bir yaşam öyküsünü bulup okursanız şaşırıp kalırsınız: Tek Parti döneminde başı sıkıştığı, canı istediği zaman iş bulup çalışmış, çalışırken sık sık iş yeri değiştirmiş…

Anılar kitabı Bâbıâli’nin 195-196.sayfalarından bir alıntı:

[“Hemen Ankara… Eski Umum Müdürü, o zaman İktisat Vekili Celâl Bayar’la karşı karşıya:

-Gel bakalım, şair, nerelerdesin? Duyduğuma göre bankadan istifa etmişsin!..

-Öyle oldu. Bir mevsim, suların dibinde yatan bir denizaltıya döndüm. Şimdi su yüzüne çıkabiliyorum.

Celâl Bayar, fazla tafsilat istemeksizin, “Şair!” diye hitap ettiği insanın her kaprisini kabule hazır ve gülümsemeli:

-Tekrar bankaya girmek ister misin?

-Onun için geldim.

Bir telefon ve her şey tamam… Kendisine bankanın kurucusu Celâl Bayar tarafından himayeli bir adam gözüyle bakılıyor,  fazla ve yorucu iş verilmiyor  ve “Teftiş Heyeti” kadrosuna alınmış bulunuyor.”]

Düşmanı olduğu CHP Tek Parti döneminde bürokraside “şair”e “el bebek gül bebek” muamelesi yapılıyor, edebiyat eleştirisi  de onu el üzerinde tutuyor. Yedi yıldır İş Bankası’nda çalışırken aklına bir edebiyat dergisi çıkartmak geliyor ve İktisat Vekili Celâl Bayar’ın evine gidiyor ve teklifini yapıyor. 210.sayfadan okuyalım:

[“Memleketin buna ihtiyacını takdir edersiniz. Eğer emrinizdeki bankalardan İş Bankası ve Sümerbank bana bir senelik peşin ilân karşılığı muayyen bir para verirlerse bir mesele kalmaz…

Celâl Bayar, teklifi müsait karşılıyor ve Mistik Şair’in eline o zamanın parasıyla 1600 lira toslanıyor. Bugünün 200 bin lirası denilse yanlış olmaz. Bir mebusun ayda 200 küsur lira aldığı devir.”]

Midem bulanıyor!

Sadece Tek Parti Dönemi’nin Bayar’ı  mı?  “Maarif  Vekili Hasan Âli Yücel bir kitabını ‘hakkında her vasfın âciz kaldığı şaire’ diye ithaf ettiği sanatkârı Dil Tarih Fakültesi kadrosundan Ankara’da Yüksek Devlet Konservatuarı’na tayin etti.” (S.255)

Kitabı bulup olayın gerisini okuyun. Adnan Menderes’i okuyun, Türkeş’i okuyun…

Bu arada ben size kendimle ilgili bir sır vereyim: Yaşar Kemal’in tavsiyesi üzerine, Kültür Bakanı Fikri Sağlar bendenizi Paris Büyükelçiliği’ne  Kültür Ataşesi ya da Müsteşarı olarak tayin edecekmiş… 7 Şubat 1992 günü görüşmek üzere beni davet etti…  Zamanın Başbakan Yardımcısı (20.10.1991-11.09.1993) Erdal İnönü.  Ama randevu günü Mevhibe İnönü vefat etti ve buluşma iptal edildi. Bir daha arayan soran olmadı. O sırada Mehmet Altan, Kültür Bakanlığı Başdanışmanı,  Hasan Bülent Kahraman ise danışman (1991-1995)…

Hemşerim Fikri Sağlar’ı görürsem benim tayinimi neden çıkartamadı, kendisine soracağım.

(Aydınlık, 6 Temmuz 2012)

***

 

ÇÖPLÜK, KÖPEK VE NECİP FAZIL’A DAİR

 

12, 13, 21, 22 haziran ve 5, 6 temmuz tarihlerinde Necip Fazıl Kısakürek’i konu alan 6 yazı yayınlamıştım Aydınlık’ta. Yazılar, Necip Fazıl’ın önemsemediğim şairliğiyle ilgili değildi. O günler AKP’nin başbakanı R.T.Erdoğan ve bazı bakanları ve milletvekilleri kamuya açık yerlerde Necip Fazıl Kısakürek’ten nasıl ilham aldıklarını, mürşit saydıklarını ilan ediyorlardı. Bu nedenle yazmıştım bu altı yazıyı

1934 yılında, 30 yaşında, Nakşibendî şeyhi Abdülhakim Arvasî’nin müridi olduktan sonra, amansız bir cumhuriyet, demokrasi ve devrim düşmanına dönüşen,  İslâmî bir şeriat diktatörlüğünü savunan bir insanı mürşit kabul eden insanların, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı ve milletvekili olmalarındaki garabete dikkat çekmek istemiştim

Abdullah Kılıç’ın, büyük bir olasılıkla bu yazılardan esinlenerek hazırladığı ve Haber Türk gazetesinde yayınlanan “Necip Fazıl’dan Menderes’e yalvaran mektuplar” dizisinden sonra yer gök inlemeye başladı. Basında, gene benim yazılardan nemalanan yazılar yayınlandı. Televizyonlarda lâf ebeleri boy göstermeye başladı. Nilgün Cerrahoğlu’nun 5 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısını bu gevezeliklerden ayırmak gerekiyor.

 

Bu arada, kaynak göstermeden yazılarımdan yararlananlar susarken,  kimi Kısakürek müritleri, bana, hakkımda yazılmış ve internette gezen bazı yazılardan örnekler göndermeye başladılar. “Özdemir İnce ‘çöpçülüğe’ soyundu” başlıklısından birkaç satır aktaracağım:

“Birkaç gündür,Necip Fazıl’ı diline dolayan sözde ‘şair’ İnce’nin bu faaliyelerini değerlendirmesini istediğimiz edebiyat çevreleri, kendisini değerlendirmeye layık bulmadılar.

İnce’nin zaman zaman bu çeşit çıkışlarla gündeme gelmeyi hedeflediğini belirten uzmanlar, cevaba değer olmasa da, Üstadın bu konuda da yıllar önce gerekli açıklamada bulunduğunu bildirdiler.

Necip Fazıl Kısakürek, Arvasî Hazretleri’yle tanışmamadan önceki dönemde ortaya koyduğu çalışmalarını reddetmiş, bunları çöpe attığını bildirmişti. Üstad, ‘çöplükleri ise ancak köpekler karıştırır’ demişti.” (Habervaktim.com)

 

Necip Fazıl, 1934 yılından önce yazdıklarını çöpe attığını ilan etmiş. Çöpe attıkları arasında, müritlerinin her vesile ile dillendirdikleri “Kaldırımlar” adlı şiiri de var. Necip Fazıl’ın kendi bileceği iş.  Muhteremin tavrı, bir seri katilin, cinayetlerini inkâr ederek temize çıkma çabasına benziyor. Edebiyat tarihinde bir dönemden önce kaleme  aldığı yazıları yadsıyan yazar ve şair örnekleri çok görülür. Ama edebiyat tarihi bu türden çıkışları ciddiye almaz.

Necip Fazıl’ın Haber Türk gazetesinde yayınlanan mektupları sahip çıktığı 1934 sonrasına ait. Bunlar beni ilgilendirmiyor. Büyük Doğu da aralarında olmak üzere dergi çıkarmak için, Celal Bayar ve Adnan Menderes’ten para istemesi; CHP’nin tek parti döneminde, öğretmenlik istemek için Hasan Ali Yücel’e, İş Bankası’na atanmak için İktisat Bakanı Celal Bayar’a yaltaklanmaları beni ilgilendirmiyor. Bu atamalar için gereken yüksek tahsil diplomalarına sahip olmaması da…

Beni onun geçmişinde bir tek olay ilgilendiriyor: 1924 yılında, öğrenim görmesi için Cumhuriyet tarafından Paris’e burslu olarak gönderilmesi ve bu kentte burs paralarını kumara yatırmaktan başka bir iş yapmayarak geri dönmek zorunda kalması. “Bâbıâli”  (Büyük Doğu Yayınları, 10.Basım, Mart 2004) adlı kitabında (S.27-39) bunları kendisi anlatıyor. Biyografilerinde ve hakkında yazılan yazılarda, sürdüğü sefil hayat yüzünden devletin bursunu kestiğinden hiç söz etmezler. Bu olaydan dolayı en küçük utanç duymaz. Bursunun kesildiğini tebliğ eden müfettişten ve kumar yüzünden gene parasız kaldığı Marsilya’da sırnaştığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin konsolosundan küçümsemeyle söz eder. Tam anlamıyla patalojik bir durum. Ama o yaptıklarından kendine övünç payı çıkartır.

Beni sadece bu ilgilendirir: Yoksul halkın parasını Paris’te kumara basmış ve bundan hiç utanmayan bir dejenere!

 

  1. F.Kısakürek hakkındaki büyük tevatürlerden biri de, oğlu Mehmet Kısakürek’in, babasının, 27 Mayıs 1960 sabahı 102 yıllık bir mahkûmiyeti olduğu iddiası. (Haber Türk, S.14, 03.01.13). Aynı tarihli gazetenin 7.sayfasında, dizi yazının sahibi Abdullah Kılıç, 102 yıllık mahkûmiyet için 1981 yılını verir.

Necip Fazıl hakkında yapılan konuşmaları dinleyenler, yazılan yazıları okuyanlar, muhteremin ömrünün yarısını hapishanede geçirdiğini sanabilir. Ama gerçek böyle değil: Tamı tamına 3 yıl 8 ay 14 gün hapis yatmış.

Dökümünü yapalım:

CHP iktidarında:

21.12.1943-22.12.1943: 1 gün;

9.6.1947-5.8.1947: 1 ay 27 gün;

21.4.1950-15.7.1950: 3 ay, 25 gün;

Demokrat Parti döneminde:

31.3.1951-18.4.1951: 19 gün;

12.12.1952-30.9.1953: 9 ay, 12 gün;

30.9.1953-2.12.1953: 64 gün;

24.6.1957-25.2.1958: 8 ay, 4 gün;

26.3.1959-29.3.1959: 3 gün (60 saat 51 dakika);

27 Mayıs 1960’tan sonra:

6.6.1960-15.10.1960: 4 ay, 4 gün;

15.10.1960-18.12.1961: 1 yıl 65 gün.

1981 yılında 19 ay hapse mahkûm edilir. Hasta olduğu için infaz ertelenir ve Necip Fazıl 15.05.1983 günü vefat eder.

İşte size,  AKP’ye yol gösteren  bir Cumhuriyet düşmanı megalomanın  yalan kerpiçleriyle örülmüş utanç dolu geçmişi.

NOTA BENE:

Yazımın başında yayın tarihlerini verdiğim 6 yazıyı, Cafer Yıldırım’ın  Aydınlık Kitap’ta (25.05.2012) yayınlanan “Necip Fazıl ve kendisine sırlar atfedilen bir karakterin  otopsisi, ‘Üstat’ın Genç Şair’lik dönemi”  başlıklı yazısını okuduktan sonra  yazmıştım. Kaynakta benden önce Cafer Yıldırım vardır. Kendisini kutlar ve teşekkür ederim.

(Aydınlık,16 Ocak 2013)

***

BAŞYÜCE  İLE  ATIŞMA VE KAPIŞMA

Başyüce gene esip gürlemiş. O esip gürlerse biz de esip gürleriz. Elimiz armut toplamıyor, ağzımızı da hiçbir terzi dikemez.

Söylevi 29 Ocak 2016 tarihli Hürriyet gazetesinden aktarıyorum. İsterseniz birinci bölümdeki Başyüce’nin söylevini okumadan atışma ve kapışmalı ikinci bölüme geçebilirsiniz. Çünkü aynı metin ikinci bölüme (hallaç bölümüne) de şeref vermekte…

Bu söylevden sonra artık kimse Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir Başkanlık sistemi istediğini sormamalı. Kendisinden başka kimseyi istemiyor. Benim yıllar önce keşfettiğim özel anayasası da masasının üzerinde duruyor: Necip Fazıl’ın “İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ”. Kimse zahmet edip anayasa falan hazırlamasın, çünkü şimdiden hükümsüzdür.

 

Bilgi ve ilginize: 7 Şubat 2016 pazar günü saat 11:00’de, HALK TV’de, sürekli konuğu Erol Mütercimler’le birlikte  Gürkan Hacır’ın  “Şimdiki Zaman” programına çıkacağım. Benim için yeni bir yenilik!

 

Özdemir İnce

1 Şubat 2016

***

1.

[Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni anayasa ve başkanlık sistemini halka anlatmak için düğmeye bastı. “Başkanlık sistemini dışlayan anayasa çalışması sakat kalır. Millet hazır, millet meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor” diyen Erdoğan, 300’e yakın STK’nın desteklediği Yeni Anayasa Platformu toplantısında şu mesajları verdi:

 

MİLLET STK’LARLA SAHİP ÇIKIYOR

 

“Yeni anayasa konusuna, milletimizin değerlerini yaşatma noktasında hassasiyet sahibi sivil toplum kuruluşlarımızın öncülük etmesi, rastgele bir durum, bir tesadüf değildir. Millet kendi meselesi olan yeni anayasa talebine kendisini temsil eden STK’lar aracılığıyla sahip çıkıyor. Bugüne kadar kurulan anayasaların hepsi ithaldir, yerli değildir. İthal ürünlerle yöneltildik, ithal mantıklar bize hâkim oldu. Şimdi biz yerliye, milliye dönmeliyiz. Seçimler yapıldı yeni anayasayı konuştuğumuz zaman meydanlar kükrüyordu. Bizdeki anayasa metinleri dayatmadır, darbe direktifleri olarak hazırlanmıştır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi belirlemeliyiz. Şimdi sivil toplum kuruluşlarımız aracılığıyla milletimizin tüm kesimlerini de içine alacak bir anayasa yazım süreci yürütmeliyiz.

 

ÇATIŞMA YERİNE UYUM

 

Seçkinci değil kapsayıcı, böyle bir anayasa metnini ancak bu şekilde ortaya çıkarabiliriz. Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada. Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor. Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır.

Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır. Yeni anayasanın ruhu çatışma yerine uyum ve denge, birbirilerini yıpratma yerine birbirlerini destekleme mantığıyla oluşturulduğunda bu sıkıntı kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz.

 

MEDYADA ANLATILACAK

 

Yapmamız gereken nedir? Bir; halkımızın yeni anayasa veya başkanlık sistemiyle ilgili daha da bilgilendirilmesi. İki; televizyonlarda, gazetelerde bunun anlatımı ve bu konuda milletimizin bir an önce bilgilendirilmesi büyük önem arz ediyor. İşte STK’lar bu adımı atmış durumdalar. Üniversitelerimizin başta hukuk fakülteleri olmak üzere, uluslararası ilişkilerde, ekonomi, iktisat fakültelerinde bunlar artık tartışılır noktaya geldi ve oralarda da paneller, sempozyumlar başlıyor, başlayacak.

 

Yeni anayasa başkanlık sistemi tartışmaları birtakım kesimler tarafından kasıtlı olarak üniter yapımızla, ülke bütünlüğümüzle, milli birliğimizle ilişkili hale getirilmeye çalışılıyor. Nasıl sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız.”

 

MEVCUT SİSTEM ANORMALLİK HALİ

 

“Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür. Hadi bugün aynı siyasi gelenekten gelen Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak uyum içinde çalışıyoruz. Ama aynı siyasi gelenekten gelmemiş bir cumhurbaşkanıyla da çalıştım. Ne getirdiğini ne götürdüğünü ben biliyorum. Yapmamız gereken bu kriz halinin ortaya çıkmasını, yaşanmasını beklemeden bugünden tedbiri almak, yarım kalan işi tamamlamaktır. Yani başkanlık sistemine geçmektir. Yeni anayasanın bu anlayışla hazırlanması en doğrusudur. Bu ihtiyacı tümden dışlayan bir anayasa sürecinin sakat doğacağı da açıktır. Nihai kararı vekiller değil asil olan millet vermelidir.”

 

MEVZUAT AMCAYLA YANMIŞTIK

 

“Türkiye’nin yeniden yapılanma ihtiyacı had safhadadır. Eğer mevzuat amcayla bu işi yürütmeye kalksaydık yanmıştık. Onu kendimize uydurduğumuz için, onun bağlayıcılığına ‘evet’ demediğimiz için bu işi başardık. Bürokratik oligarşi gelir önüne mevzuatı, yasaları önüne koyar ve sen de bunun altından kalkamazsın. Hele bir de korkak siyasetçiysen yanmışsın. Başkanlık sistemi, sağladığı mutlak istikrarla Türkiye’yi bu tür risklerden koruyabilme özelliğine sahiptir.”]

***

2.

ATIŞMA VE KAPIŞMA

 

MİLLET STK’LARLA SAHİP ÇIKIYOR

 

BAŞYÜCE :“Yeni anayasa konusuna, milletimizin değerlerini yaşatma noktasında hassasiyet sahibi sivil toplum kuruluşlarımızın öncülük etmesi, rastgele bir durum, bir tesadüf değildir. Millet kendi meselesi olan yeni anayasa talebine kendisini temsil eden STK’lar aracılığıyla sahip çıkıyor. Bugüne kadar kurulan anayasaların hepsi ithaldir, yerli değildir. İthal ürünlerle yöneltildik, ithal mantıklar bize hâkim oldu. Şimdi biz yerliye, milliye dönmeliyiz. Seçimler yapıldı yeni anayasayı konuştuğumuz zaman meydanlar kükrüyordu. Bizdeki anayasa metinleri dayatmadır, darbe direktifleri olarak hazırlanmıştır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi belirlemeliyiz. Şimdi sivil toplum kuruluşlarımız aracılığıyla milletimizin tüm kesimlerini de içine alacak bir anayasa yazım süreci yürütmeliyiz.”

 

ÖZDEMİR İNCE: Bir kez daha göz boyamak: Yandaş sefil toplum örgütleri ne zaman halkın taleplerini temsil eden STK (Sivil Toplum Kuruluşu) oldu? Sivil Toplum Örgütü’nün evrensel adı NGO’dur, yani devlet kurumlarıyla her hangi bir ilişkisi olmayan toplum kuruluşu. Bu türden bir kuruluşu Başyüce Aksaray dedikleri Akkondu’sunun bahçe kapısından bile içeri sokmaz.

Anayasa’nın yerlisi, yersizi olmaz. Her gerçek demokratik ülke anayasasının   % 99’u temel madde olarak evrensel değerlere dayanır. % 1 yerli katkı anayasanın rengini değiştiremez. Bu nedenle 1921, 1924, 1961 anayasaları % 100 yerli ve evrenseldir. Evrensel anayasa hukukunun  ilke ve değerleri ithal karpuza benzemez. Bu nedenle “İthal Anayasa” iddiası demagojiden, mugalatadan ibarettir. Elma şekeriyle çocuk kandırmaya benzer. Başyüce, anayasaya benzer bir anayasa yapılmasını istiyorsa, tavsiye ederim, Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in ANAYASA HUKUKU kitabını bizzat okumalıdır.

Direktifle hazırlanan sadece anayasa mı? Yüzlerce yasa ve yönetmelik ısmarlama değil mi?

 

ÇATIŞMA YERİNE UYUM

 

BAŞYÜCE: “Seçkinci değil kapsayıcı, böyle bir anayasa metnini ancak bu şekilde ortaya çıkarabiliriz. Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada. Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor. Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır.

Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır. Yeni anayasanın ruhu çatışma yerine uyum ve denge, birbirilerini yıpratma yerine birbirlerini destekleme mantığıyla oluşturulduğunda bu sıkıntı kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz.”

 

ÖZDEMİR İNCE: “Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır” demek, adıyla sanıyla “güçler birliği” anlamına gelir: Yasama (TBMM) ve Yargı (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, yukardan aşağıya bütün mahkemeler) Yürütme’nin (Başyüce’nin) elinde ve emrinde olacak. Mevcut  “Mevzuat”a aykırı fiili durum bu. Yargı önünde hesap verilmesi gereken bir suç durumu. Cumhurbaşkanı gayrı meşru Başyücelik rejimini anti demokratik anayasa vasıtasıyla meşrulaştırmak ve kendi şahsına dokunulmazlık kazandırmak istiyor.

Mevcut yönetimsel anarşinin sorumlusu anayasa değil bizzat Cumhurbaşkanlığı makamıdır. “Seçkinci” ile “kapsayıcı” sıfatları aynı kategoriden olmadıkları için karşılaştırılamaz. Elma ile armudu toplamaya benzer. “Seçkinci”nin antipodu  (karşı ucu) “sıradancı”dır ve hiçbir anayasa sıradan olamaz. “Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada.”cümlesinin hiçbir anlamı yok. Çünkü Başyüce’nin  “millet”  dediği  İslamcı “ayaktakımı”  anayasayı da babayasayı da umursamaz. “Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor” ise içi boş bir iddia. “Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır” da gerçek dışı bir iddia. Kadim geleneğimiz denen “şey”, kapı kulu milletiyle birlikte,   halkı  hiçbir zaman merkez olarak almamıştır. Demokrasilerde “tek boyutlu”, “tek sesli” MİLLET değil, “çok boyutlu” ve “çok sesli” HALK merkezde olur. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti “Türk Milleti”nin değil, “Türk Halkı”nın yönetim şeklidir. Ancak Başyüce’nin sözünü ettiği millet Türk milleti değil İslam Ümmeti’dir.

Ne İslam öncesinde ne de İslam sonrasında insan yazımı  bir  töre külliyatı (anayasa) vardır. Yönetim tek adamın elinde ve ağzındadır. Asya tipi (Mogol-Türk tipi) yönetim her bakıma kanlı bir despotizmi ifade eder.

“Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır” da havai bir iddia. Yargı ile yasama asla uyum içinde olamaz. Yargı, yasama ile uyum halinde olursa, onun iş ve eylemlerini denetleyemez. Yargı, yasama ve yürütmenin güç sınırlarını denetlemek, sınırlamak zorundadır. Yargı, anayasanın ve yasaların bekçisidir. Ne yürütme ne de  yasama ile laubali olabilir. Buna da demokratik ilişki denir. Anayasa Mahkemesi yasama erkini (TBMM) denetler ve onun erkini (kuvvetini) sınırlandırır. Danıştay, hükümetin (yürütmenin)  eylem ve işlerini denetler ve erkini (kuvvetini) sınırlar. Yargı Erki’ni ne Yasama (TBMM) ne Yürütme (Hükümet) denetleyebilir, ne de onun erkini (kuvvetini) sınırlandırabilir. Bir bakıma Yargı erki Yasama ve Yürütme’nin üzerindedir. Denetim ve denge denen şey işte budur. Üç erk arasında “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi yoktur. Olması gerekmez zaten!

Başyüce, “Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz” diyerek ağzındaki baklayı çıkartıyor zaten. Yürütme, “malı götürme” anlamında düşünülmüyorsa, kuşkusuz, Yargı ve Yasama (TBMM) tarafından denetlenecek. İster parlamenter sistemin hükümeti, ister Başkanlık siteminin başkanı olsun mutlaka denetlenecek ve sınırlandırılacak. Özellikle de Başkan. Ancak Başyüce ne denetlenme ne de sınırlandırılma istiyor. Astığı astık, kestiği kestik olmak istiyor, kimseye hesap vermek istemiyor.

Başyücelik hayalleri kuran bir muhteris “Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz” derse, biz de parlamenter sistemin tekerine çomak sokanın, “İdeolocya Örgüsü”nü yastık yapan Necip Fazıl müritlerİ olduğunu söyleriz.

 

MEDYADA ANLATILACAK

 

BAŞYÜCE: “Yapmamız gereken nedir? Bir; halkımızın yeni anayasa veya başkanlık sistemiyle ilgili daha da bilgilendirilmesi. İki; televizyonlarda, gazetelerde bunun anlatımı ve bu konuda milletimizin bir an önce bilgilendirilmesi büyük önem arz ediyor. (Hani millet meydanlarda “Yeni anayasa, yeni anayasa” deyu meydanlarda kükrüyordu. Aydınlatmanın ne gereği var?) İşte STK’lar bu adımı atmış durumdalar. Üniversitelerimizin başta hukuk fakülteleri olmak üzere, uluslararası ilişkilerde, ekonomi, iktisat fakültelerinde bunlar artık tartışılır noktaya geldi ve oralarda da paneller, sempozyumlar başlıyor, başlayacak.

 

Yeni anayasa başkanlık sistemi tartışmaları birtakım kesimler tarafından kasıtlı olarak üniter yapımızla, ülke bütünlüğümüzle, milli birliğimizle ilişkili hale getirilmeye çalışılıyor. Nasıl sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız.”

 

ÖZDEMİR İNCE:  Birinci paragrafı geçelim. Aklı kendinin olan, “ortak akıl”ın akılsızlık olduğunu bilen, hiçbir  birey, kuruluş ve kurum, Türkiye için başkanlık sistemini savunmaz. Havuz medya, yandaş medya, sefil toplum örgütleri, gecekondu üniversiteler kuşkusuz sahibinin sesiyle ötecek.

İkinci paragrafa gelince: Sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar edebilirsin, ama, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkamazsın. Yıkamıyorsun zaten. Cin, sayenizde şişeden çıkmıştır artık. Cini şişeden kendi ellerinle sen çıkardın!

 

MEVCUT SİSTEM ANORMALLİK HALİ

 

BAŞYÜCE: “Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür. Hadi bugün aynı siyasi gelenekten gelen Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak uyum içinde çalışıyoruz. Ama aynı siyasi gelenekten gelmemiş bir cumhurbaşkanıyla da çalıştım. Ne getirdiğini ne götürdüğünü ben biliyorum. Yapmamız gereken bu kriz halinin ortaya çıkmasını, yaşanmasını beklemeden bugünden tedbiri almak, yarım kalan işi tamamlamaktır. Yani başkanlık sistemine geçmektir. Yeni anayasanın bu anlayışla hazırlanması en doğrusudur. Bu ihtiyacı tümden dışlayan bir anayasa sürecinin sakat doğacağı da açıktır. Nihai kararı vekiller değil asil olan millet vermelidir.”

 

ÖZDEMİR İNCE: “Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür” iddiası tamamen düzmecedir. Seçilmiş başbakan hükümet kurmak ve hükümet etmek için seçilmiştır. Seçilmiş Cumhurbaşkanı hükümet kurmak ve hükümet etmek için seçilmemiştir. Cumhurbaşkanı hükümet etme yetkisini gasp etmezse “anormallik hali” olmaz, bu hal varsa bile sona erer.

Dünya tarihi bu düzeyde bir demagojiyle ilk kez karşılaşıyor. Elhak, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın uyumlu çalışması alliyülâlâ: Mağrip’ten Maşrık’a Arap Dünyası’nı ülkemizin düşmanı ettiler, Moskof Rusya ile savaşın eli kulağında, Suriye Türkiye’ye kuma geldi, çevrede tuz isteyecek komşu kalmadı, İran’la papaz olmak pek yakın…   Ama Kaf dağının arkasındaki Malezya ile işler tıkırında…  İktidar koşullarını elbise ısmarlar gibi terziye ısmarlayamazsın.

“Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür” diye buyuruluyor. İyi ama milletvekilleri de seçilmiş değil mi, onları da atamak (atmak) mı istiyorsun? İstemezlikten gelme, istersin, istiyorsun. Ülkeyi çöplük, kendisini de kümesin tek horozu sanıyor. Tek kalmak için demokrasi horozlarının tamamının (kendi hariç) kesilmesini istiyor. Kendisi zaten demokrasi horozu değil.

 

MEVZUAT AMCAYLA YANMIŞTIK

 

BAŞYÜCE: “Türkiye’nin yeniden yapılanma ihtiyacı had safhadadır. Eğer mevzuat amcayla bu işi yürütmeye kalksaydık yanmıştık. Onu kendimize uydurduğumuz için, onun bağlayıcılığına ‘evet’ demediğimiz için bu işi başardık. Bürokratik oligarşi gelir önüne mevzuatı, yasaları önüne koyar ve sen de bunun altından kalkamazsın. Hele bir de korkak siyasetçiysen yanmışsın. Başkanlık sistemi, sağladığı mutlak istikrarla Türkiye’yi bu tür risklerden koruyabilme özelliğine sahiptir.”]

 

ÖZDEMİR İNCE: “Mevzuat Amca”yı uyutabilirsin, arkasından dolanıp puan alabilirsin, ama Mevzuat Amca’nın eli pek ağırdır, bir yerinden yakalarsa, yandın ki ne yandın!

Hiçbir yeğen Mevzuat Amca’nın hakkını yiyemez,  kendi rengine boyayamaz, ona kendi diktiği biçimsiz giysiyi giydiremez.

Başyüce’nin bu itirafları  sayesinde (yüzünden), Mahşer Günü, gayrı meşru saltanatın işlerinin fatura olarak masaya geldiğini mutlaka görecektir. “Ben Mevzuat Amca’yı atlattım ama Mevzuat Amca’nın Anayasa, yasalar, yönetmelikler, tüzükler anlamına geldiğini bilmiyordum” diye savunma yapmak da işe yaramayacaktır. Sırat  Köprüsü’nden geçtin diyelim, ama tarih unutmaz, hesabı mutlaka tahsil eder.

***

Bu lagalugayı bırakıp işin aslına bakalım:  Mevcut anayasa bir darbe anayasasıdır! Amenna! Ama 12 Eylül sadece anayasa çıkarmadı ki yüzlerce yasa, binlerce yönetmelik ve tüzük çıkardı. Bu anayasa ile bile ülkeyi evrensel  demokratik normlara  uygun olarak yönetmek mümkün. Sen önce anti demokratik Siyasal Partiler Yasası ile Seçim Yasası’nı değiştir, Seçim Barajı’nı kaldır. Bu işleri tek başına yapabilirsin. Öteki partilerle uzlaşmana gerek yok.  Hepsi seni koşulsuz destekler. Önce sen mıntıka temizliği yap. Samimiyetini kanıtla. Sonra Anayasa yapmakla görevli bir Kurucu Meclis için seçim yaptır. Kurucu Meclis, (içerden ve dışardan) bir karma Anayasa  Yazım Kurulu oluştursun. Örnek: İspanya. Ona bak! Anayasa değiştirmenin  hiç acelesi yok.

Ama amaç başka: Önce başkanlık rejimine uygun anayasa yapılacak ve ardından 12 Eylül rejiminin çıkardığı bütün yasalar olduğu gibi kalacak.

Başyüce bey entelektüellerden hiç hoşlanmaz ama entelektüellikten “entellekdübeklik”e yükselmiş zevata mutlaka ihtiyacı var.  31 Ocak 2016 tarihli Cumhuriyet gazetesinde  şöyle bir haber var:

Murat Belge: İtaat toplumu. Akademisyen-yazar Murat Belge, “Bugünkü durumda toplumun kendini savunma aletleri, kültürü, bilinci yok. Böyle bir tarihten gelen toplumun kendi kendine bir demokratik siyasi gelenek yaratması çok zor” dedi. 34. Abant Platformu Toplantısında konuşan Belge, “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, devletinin gözetiminde medeniyete yol alacak ama devletine de itaat edecek bir toplum tasarlanmış. Bu da dar sayıda gerçekten ya da kendinden menkul elit olan, varılacak hedefleri daha iyi bildiğini varsayan bir ekibin önceden koyulmuş hedeflere götürmesi. Dikensiz gül bahçesi diyebileceğim bir jakobenlik” dedi. • CHA”

Murat Belge, tam Başyüce’ye göre bir entellekdübektir. Başbakan’ın bir Etyen Mahcupyan’ı olur da Başyüce’nin neden bir Murat Belge’si olmasın?

Murat Belge haberini yayınlayan Cumhuriyet tam anlamıyla bir muzır gazete. Bir de İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW)’nün 2016 Dünya Raporu’yla ilgili bir haberi var. HRW’nin İcra Direktörü Kennetth Roth, “AKP denetleyici tüm kurumları kasten yıpratıyor. Türk toplumu otoriter rejim için zemin yaratılığına çok geç olmadan uyanmalı” diyesiymiş…

 

Kennetth Roth’tan habersiz biz ne demiştik, ne dedik, ne diyoruz?

 

ÖZDEMİR İNCE

1.2.2016

***

BAŞYÜCELİK  FERMANI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen Kaymakamlar Toplantısı’nda konuşuyor ve kamu yönetimi reformlarının son 200 yıldır gündemden hiç düşmediğini, Cumhuriyet döneminde de aynı arayışın kesintisiz şekilde devam ettiğini, Türkiye’nin son 13 yılının bu bakımdan çok önemli kritik düzenlemelerin hayata geçirildiği bir dönem olduğunu söylüyor.

Konuşmanın bu bölümünde olağan dışı bir husus yok. Gerisini basından aktarıyorum:

[Sadece kanun çıkarmak, kanunu değiştirmek, yönetmeliklerle ve diğer mevzuat düzenlemeleriyle uğraşmanın sorunu çözmediğini ifade eden Erdoğan, mevzuatla birlikte zihniyeti de değiştirmek gerektiğini belirtti.

Zihniyet değişmeyince hangi kanun çıkartılırsa çıkarılsın, hangi yönetmelik değiştirilirse değiştirilsin uygulamanın aşağı yukarı aynı kaldığını anlatan Erdoğan, bu bakımdan Türkiye’nin sistem reformu ile yönetici reformunu da gerçekleştirmesi gerektiğini vurguladı.

Kurumsal organizasyon olarak idareyi yenilemenin nispeten kolayken idareyi maslahatçı anlayışı değiştirmenin çok zor olduğuna değinen Erdoğan, “Türkiye’nin, 2023 hedeflerine ulaşabilmesi için idari reformlarını zihniyet reformuyla desteklemesi gerekiyor. Vizyon sahibi, yetişmiş, kendini sürekli bilgiyle besleyen ve yenileyen, liderlik vasıflarına sahip idarecilerin sayısını ne kadar çoğaltırsak hedeflerimize ulaşma şansı da bir o kadar artacaktır. Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye sadece patinaj yaptırır. Sizden ricam bu. Mevzuat şöyledir, böyledir, yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara, kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun. ‘Ben bunu bu şekilde yaparım’ deyin ve yapın. İşte bu, idareyi kullanmaktır. Kim için kullanıyorsunuz bunu. Vatandaş için. Hiç çekinmeyin kullanın” diye konuştu.]

***

“Zihniyet”i statüko ve mevzuat belirler. Bürokrasinin bunlara uymaması anarşi ve kaos yaratır. Cumhurbaşkanı konuşmasıyla anarşi ve kaosu teşvik ediyor. Vatandaşlar da bu talimata uyarsa memleketin hali Suriye’den beter olur!

Şu akıl almaz skandal cümleyi tekrar yazıyorum:

“Statükonun gardiyanlığını yapan bir bürokrasi ülkeye sadece patinaj yaptırır. Sizden ricam bu. Mevzuat şöyledir, böyledir, yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara, kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun. ‘Ben bunu bu şekilde yaparım’ deyin ve yapın. İşte bu, idareyi kullanmaktır. Kim için kullanıyorsunuz bunu. Vatandaş için. Hiç çekinmeyin kullanın.”

 Bürokrasi elbette statükonun bekçiliğini, gardiyanlığını yapacaktır.  Kurulu düzen anlamına gelen Statüko’yu “Mevzuat” yapılandırır. Mevzuat ise anayasa, yasalar, yönergeler, tüzükler ve yönetimle ilgili yazılı kaynaklar anlamına gelir. Statüko sağlamsa, mevzuat yüzde yüz uygulanıyorsa devlet vardır, uygulanmıyorsa yoktur.

 Bu nedenle göreve başlamadan önce Anayasa’da yazılı yemini yapan bir cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın statükoyu temsil eden ve mevzuatı harfiyyen uygulamak zorunda olan kaymakamlar karşısında böyle bir konuşma yapamaz. Çünkü R.T.Erdoğan mevcut statükoya ve mevzuata göre Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanıdır. Statüko ve uyulması zorunlu bir mevzuat yoksa R.T.Erdoğan da artık cumhurbaşkanı değildir.

 Recep Tayyip Erdoğan yürürlükteki statükoyu ve mevzuatı ilga etmiş (ki bu suçtur) ve Başyüceliği’ni ilan etmiştir. Bu durumda yaptığı konuşma metni bir “kararnamedir”; Başyücelik Buyruğu yani Başyücelik Fermanı’dır.

 Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kaymakamları karşısında “Tek Adam Rejimi”ni ilan etmiş bulunuyor. Bu bir hükümet darbesidir. 28 Ocak 2015 tarihli Yeni Akit gazetesini manşeti, bu darbeyi bir yönüyle ve eksik ifade ediyor: YA BAŞKANLIK YA KAOS. Geçmişte “Ya ben ya kaos!” türünden nara atanlar ülkelerini felakete sürüklemişlerdi. “Benden sonra Tufan!” sözü pek ünlüdür. Ama R.T.Erdoğan “Bundan sonrası Tufan!” diyor.

 Başyücelik Fermanı’na göre: Birleşmiş Milletler kararları, Avrupa Parlamentosu kararları, Avrupa Birliği müktesabatı,  insan haklarıyla ilgili bütün evrensel metinler artık Türkiye’de geçerli değildir.

 2000 yılından bu yana yazdığım her şey bir felaket olarak  gerçekleşti. Lanet olsun!.

 Bundan sonrası Türkiye Büyük Meclisi’nin, Yargıtay Başsavcılığı’nın, Anayasa Mahkemesi’nin işi. Gelecek kuşakların eli Cumhuriyet düşmanlarının yakasında olacaktır.

 Özdemir İnce

28 Ocak 2016

***

 NE DEMOKRASİ NE ŞEHİTLER, BAŞYÜCE GÜZELLEMESİ !…

Bu yazıya başlamak için kaç gündür kıvranıp duruyorum. Başlayamıyorum, çünkü her şey anormal, her şey kural dışı. İlham vermesi için, “Stavrogin[i] inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmazdı” diye yazıyorum ama nafile! “Stavrogin” ruhsal bunalımlar yaşayan, kendi eylemleriyle çelişen felsefi bir problem. Karşımdaki kitlenin de darbe müteşebbislerinin de böyle bir “kıvranan” kişiliği yok. İkisi de kalıba dökülmüş beton gibi. Ne ruhu ne de aklı var. İki taraf da “mankurt”! Yani AKP tarikatı da, Fethullah cemaati de…

Buradan iş çıkmayınca, bir başka yazımı  yardıma çağırıyorum: “Rönesans dönemi yazarlarından François Rabelais’in ‘Pantagruel’ adlı ölümsüz bir yapıtı vardır. Kitap birçok bakımdan ünlü ve ölümsüzdür. Bunlardan biri de ‘Panurge’ün koyunları’ adlı kıssalı öyküdür. Milan Kundera, çevirisi bendeniz tarafından yapılan “Saptırılmış Vasiyetler”de (Can Yayınları) bir mizahî durumu açıklarken bu ibretlik öyküyü ele alır:  Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır; gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü gören bir celep zıpırlık edip ona boynuzlu muamelesi yapabileceğini sanır. Panurge hemen öcünü alır: Heriften bir koyun satın alıp denize atar; bunu gören öteki koyunlar koyunluk edip hepsi birden denize atlarlar. Tüccarlar şaşırırlar, kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de cumburlop denizi boylarlar.  Farkında mısınız, AKP ve Başbakan uzun yıllardır, Türkiye’de kamuoyuna ve siyasete, ‘Panurge’ün Koyunu’ muamelesi yapıyorlar. Sıkışınca, sürüden bir koyup alıp denize atıyorlar. Ardından bütün koyunlar cumburlop denize. Bu oyunu oynamak için Rabelais’in kitabını bilmeye gerek yok. Her yıl, ortada bir neden yokken uçurumdan aşağı atlayıp telef olan koyun sürüsü öyküleri okuruz, duyarız. Bunlar da Panurge’ün koyunlarıdır.”[ii]

Buradan da bir şey çıkmalı: “Sen bunları nasıl yaratabildin Türkiye?” diye sorabildim ancak. “Bunlar” sadece Fethullahçılar değil, AKP tarikatı değil, 14 yıldır AKP’nin oynadığı kaba oyunları yutanlar: demokrasi getirecek diye Panurge’ün koyunları gibi kendilerini deryaya atanlar; şimdi “AKP bizi aldattı” diye sızalananlar! AKP’yi de sonuncusu Fethullah olmak üzere herkes aldatmış… Adamın biri, evlendiği hatun bakire çıkmayınca kayınpederine şikayete gidiyor. Adam damadı dinledikten sonra ‘Bunun anası da böyleydi, kim yapiyi bunları’ diye yakınıyor. Bre kim kandırıyor bunları?

15 temmuz gecesi sokağa dökülen halk güya “demokrasi”yi savunmak için ölümü göze alıp meydanlara fırlamış. 15 Temmuz gecesi Türkiye’de hangi demokrasi vardı?  Yeni bir tür olarak Diktatoryal Demokrasi mi? Bu demokrasi aşıkları, anayasanın, yasaların, insan haklarının, ifade ve basın özgürlüğünün, “Demokrasi” adlı dilberin ırzına geçilirken neredeydi?

Yeni Kapı meydanına yığılan insanlar güya “Demokrasi”yi savunmak için, “Şehitleri anmak”, “Şehitlere saygı sunmak” için yığılmış! Bunu benim 40 yıllık sakalıma anlatsınlar. Rabia işareti yapanlar mı, günlerdir memleketin düzlüklerince tekbir getirenler mi demokrasi meftunu? Alanlarda göbek atıp Başyüce totemine şehvetle tapanlar mı şehitlere saygı duyuyor? Hadi canım sen de! Hayatım boyunca Panuge’ün koyunu olmadım!

Yeşil domates rengi kızararak olgunlaşır ama bir Cumhuriyet düşmanı asla demokrat olamaz. Bizde “Cumhuriyet” demek “Cumhuriyet Devrimleri” demektir, “Tevhid-i Tedrisat” demektir, laik düzen demektir. AKP, bu denek (mihenk) taşlarına vurulunca 24 ayar altın çıkmaz, kalp bakır çıkar! 15 Temmuz gecesi alanlara çıkan AKP’liler, İslamcılar, türlü türlü tarikatçılar Devrimci Cumhuriyet’in temsil ettiği demokrasiyi savunmak için yekinmediler, başlayan irtica inşaatını tamamlamak, Başyücelik  diktatoryasını korumak için sokağa döküldüler. Demokrasiyi İslama aykırı bulan, batıl sayan Cübbeli Ahmet Efendi’nin demokrasi meydanında ne işi var, Genel Kurmay Başkanı bu yaratıkla ne hakla el sıkışır? Bu nasıl bir Cumhuriyet subayı?

Siyasal partiler “Birlik ve Beraberlik” için uzlaşacakmış! AKP ve Başyüce için bir tek “uzlaşma” vardır: Başyüce ve AKP’ye tam itaat ve biat! Birlik ve beraberlik, demokratik uzlaşma isteyenler  CHP’nin 12 Madde’sine gözü kapalı imza atarlar. AKP bu 12 Madde’yi hemen uygulamaya başlamazsa, Yeni Kapı’da toplanan kalabalık çok geçmeden dinbaz faşizmle buluşur!

Yeğenim beri bak! Yedi göbek sülalesinden itibaren cumhuriyet ve çağdaşlaşma düşmanı olan AKP’ye ve onun Başyüce’sine, bağlı eşeğini güveniyorsan, o senin bileceğin iş, ben o kadar hırt değilim. Anlaşıldı mı? OHAL durumunu devletin yapısını değiştirmek için kullanan AKP’nin FETÖ-PDY’den bir milim farkı yoktur!

Yeğenim, bir beri bak hele! AKP ve Başyüce, abdest alıp Cumhuriyet ve devrimlerine biat ve itaat etmedikçe ya da halkın oylarıyla yeryüzünden silinmedikçe bu ülkenin demokrasiye kavuşmasına olanak yoktur. İmam-Hatip okulları yasal sınırlarına çekilmedikçe, okullarımız yüzde yüz laikleşmeden Türkiye’nin adam olup demokratikleşmesine o-la-nak yok-tur!

Özdemir İnce

11 Ağustos 2016

***

ANAHTAR TESLİMİ KİŞİYE ÖZEL DEVLET

Türkiye Cumhuriyeti sanki batan gemisinin malı, haraç mezat parça parça  satılıyor. İflas etmiş AKP hükümeti tarafından!  Ele geçen parayla damada ısmarlama başkanlık takımı diktiriliyor. Alay etsen ne olacak, küçümsesen ne olacak?! Gerçek şu ki ülke gerçeklerinden habersiz, hırstan dumanaltı olmuş, sorumluluk bilincinden yoksun haramiler alev makinesiyle benzin tankerine saldırıyorlar.

 

Terörün tek bir hedefi var: Türkiye! Türkiye’yi dize getirerek istediğini almak! Şerefsiz terörden kendine pay çıkarmak kimseye onur getirmez. Şehitler daha toprağa verilmeden, biri kalkmış, kendine yontarak “Türkiye ne zaman olumlu bir adım atsa cevabı hemen terör örgütleri eliyle geliyor!” diyor. TBMM’ne verilen Anayasa değişiklik paketi imâ ve kast ediliyor. Bense, bu paketin Cumhuriyet’in boynuna geçirilen yağlı cellat kemendi olduğunu düşünüyorum. Ne olacak şimdi?! Hezeyandır bunlar!

Ama biz şimdi 1876 Kanuni Esasisi ile AKP hükümetinin anayasa değişikliği taslağını (2016) karşılaştıralım. Aradan  tamı tamına 140 yıl geçmiş.          

***

OSMANLI DEVLETİ 1.MEŞRUTİYET KANUNU ESASİSİ (1876)

 

-Yürütme Organı

 

Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır. Padişah yürütme organının başıdır.

 

Görev ve Yetkileri.- Padişahın yürütme organının başı olarak birçok yetkileri vardır. Kanun-u Esasînin 7’nci maddesinde Padişahın görev ve yetkileri sayılmıştır: Bakanların tayin ve azli, rütbe ve nişan verilmesi, para basılması, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, “harb ve sulh ilânı”, kara ve deniz kuvvetlerinin komutanlığı, kanun ve şeriat hükümlerinin uygulanması, “nizamnamelerin tanzimi”, cezaların hafifletilmesi ve affı, Meclis-i Umumînin toplantıya çağrılması ve tatil edilmesi, Heyet-i Mebusanın üyelerinin yeniden seçilmesi kaydıyla Heyet-i Mebusan fesih hakkı, vb. Keza 29’uncu maddeye göre, Bakanlar Kurulunun önemli kararları icra edebilmesi için Padişahın iznini alması zorunludur

 

Fesih Hakkı .- Padişahın Parlâmentoya karşı da önemli yetkileri vardır. Meclislerin çalışma takvimini (toplantıya çağrılması, tatile girmesi, vaktinden evvel açma, içtima müddetini uzatma ve kısaltma) (m.42, 43, 44) belirleme yetkisi Padişaha aittir. Keza Padişah Meclis-i Umumîyi feshedebilir. Padişahın fesih hakkı iki ayrı yerde öngörülmüştür. 7’nci maddede Padişahın takdirine kalmış bir “ledeliktiza (gerektiği zaman) fesih” hakkı vardır. 35’inci maddede ise Hükûmet ile Meclis arasında ortaya çıkabilecek bir uyuşmazlığı çözmek için bir fesih müessesesi öngörülmüştür. Bu maddeye göre, Heyet-i Vükelâ ile Heyet-i Mebusan arasında bir konuda “ihtilaf” çıkarsa Heyet-i Vükelâ, bu konuda “ısrar” ederse Heyet-i Mebusan da bunu iki defa ard arda reddederse Padişah, Heyet-i Vükelâ “tebdil (değiştirme)” veya Heyet-i Mebusanın “fesih” edebilir. Fesih yolunu seçerse belirli bir sürede Heyet-i Mebusan seçimleri yenilenmelidir.

 

Heyet-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu).- “Heyet-i Vükelâ” bir nevi bakanlar kuruludur. Heyet-i Vükelânın başkanı sadrazamdır (m.28). Heyet-i Vükelâda sadrazamdan başka şeyhülislâm ve diğer vekiller bulunur. Sadrazam ve şeyhülislâm doğrudan Padişah tarafından atanır (m.27). Diğer vekiller de, sadrazam tarafından değil, Padişah tarafından atanırlar (m.7, m.27). Keza bunların azli de yine Padişaha ait bir yetkidir (m.7). Bu şu anlama gelmektedir ki, sadrazam, şeyülislâm ve vekiller Padişaha karşı sorumludurlar.

Heyet-i Vükelâ Meclis-i Mebusan karşısında sorumlu değildir. Kanun-u Esasîde güven oylaması usûlü yoktur. Meclis-i Mebusan gensoru verip Hükûmeti düşüremez. Hükûmeti denetlemenin bilinen yollarından (soru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması, gensoru) sadece “soru (sual)” (m.38) ve vekillerin cezaî sorumluluğunu başlatabilecek ve dolayısıyla bir nevi meclis soruşturması olarak görülebilecek bir vekilin “Divan-ı Âliye havalesi” usûlü vardır (m.31). Özetle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet, Meclisin güvenine dayanmaz; ona karşı sorumlu değildir. Bu nedenle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet sistemini “parlâmenter sistem” olarak nitelemek oldukça güçtür. O halde, Kanun-u Esasînin kurduğu sistemi kuvvetler ayrılığı esasına dayalı bir sistem olarak görmek pek doğru olmayabilir. Yukarıda Padişahın sahip olduğu olağanüstü yetkiler de göz önüne alınırsa, Kanun-u Esasînin bir “parlâmenter monarşi”, bir “sınırlı monarşi” kurduğunu söylemek oldukça güçtür.  (Türk Anayasa Hukuku Sitesi’den)

***

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİKLER YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ

 

MADDE 7- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır.

 

MADDE 104- Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir.

Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.

Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapar.

Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj verir.

Kanunları yayımlar.

Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir.

Kanunların, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açar.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir.

Üst düzey kamu yöneticilerini atar ve görevlerine son verir.

Yabancı devletlere Türkiye Cumhuriyetinin temsilcilerini gönderir, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul eder.

Milletlerarası andlaşma akdeder ve yayımlar.

Anayasa değişikliklerine ilişkin kanından gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunar.

Milli güvenlik politikalarım belirler ve gerekli tedbirleri alır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığım temsil  eder.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verir.

Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile kişilerin cezalarım hafifletir veya kaldırır.

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.

Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir.

Kararnameler ve yönetmelikler, yayımdan sonraki bir tarih belirlenmemişse, Resmî Gazetede yayımlandıktan gün yürürlüğe girer.

Cumhurbaşkanı ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

 

Madde 105- Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasi parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk karan alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içerisinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır.

Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı seçim karan alamaz.

Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanının görevi sona erer.

Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır.

 

MADDE 106 – […] Cumhurbaşkam yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Cumhurbaşkanı  yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleri ile ilgili suç işledikleri iddîasıyla  Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeye soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasî parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır.  Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içerisinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır.

Bu kişilerin görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır.

Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakanın görevi sona erer.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, göreviyle ilgili olmayan suçlarda yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanır.

 

***

ELEŞTİRİLER:

 

Kanun teklifi metninde  bir gözbağıcılık yapılarak “Cumhurbaşkanı” sözcüğü kullanılmaktaysa da aslında bu tasarıda sunulan görev ve yetkiler  Başkan ve Başkanlık’ı işaret etmektedir.

Yukarıda okuduğunuz Başkanlık yetkileri Osmanlı İmparatorluğu padişahlarının yetkilerinin fersah fersah üzerindedir. Demokratik bir yönetimde bu yetkiler tek kişinin elinde toplanamaz. Toplanırsa,  mutlak despotizmle sonuçlanır.

1- Başta R.T.Erdoğan olmak üzere AKP yandaşları kurulacak başkanlık rejiminin Türk devlet geleneğine uygun olduğunu ileri sürülmekteydi. Türk devlet geleneğinde bir Sadrazamlık (Başbakanlık) makamı bulunmasına karşın bu taslak öneri ile bu makam kaldırılmakta ve iktidar tek kişinin elinde toplanmaktadır. Meşrutiyet döneminde de sadrazamlık makamı bulunmaktadır.

2-Başkanlık kararnameleri padişah fermanlarından farksızdır.

3-Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı günde yapılması seçmene  kurulmuş bir tuzaktır.

4- Başkanın atayıp görevlerine son vereceği üst düzey kamu yöneticilerinin makamları nelerdir?

5- Bir padişahtan çok daha fazla yetkilere sahip, ayni zamanda parti başkanı da olan cumhurbaşkanını, tasarının 105.maddesinin içerdiği koşullara göre, ne suçlamak, ne de yargılamak mümkün. Tasarının 105. maddesi Başkan’a bir tür sorumsuzluk zırhı olmaktadır. Bu maddeye göre Başkan ya da Cumhurbaşkanı, tıpkı bugünkü gibi, anayasa ve yasaları dilediği zaman çiğneyebilir ve kimse kılına dokunamaz.

6- 106. maddeye göre, TBMM Başkan Yardımcılarının ve Bakanların kılına dokunamaz.

7- 17. maddeye göre, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerinin yarısını Cumhurbaşkanı, öteki yarısını TBMM genel kurulu seçiyor. TBMM’de iktidar partisinin de genel başkanı olan kimse aynı zamanda cumhurbaşkanıdır.  Dolaysıyla,  HSYK’nın bütün üyelerini Cumhurbaşkanı seçmiş oluyor. Sonuç olarak:  Yürütme, Yasama ve Yargı’nın patronu Cumhurbaşkanı olmakta! Kuvvetler ayrılığı dediğin işte böyle olur (!) Demokrasi de kızoğlan kız ama altı aylık gebe!

8- Seçilme yaşının 18’e indirilmesi gayri ciddi bir havailiktir!

9- Başkan, bakanlık sayısını keyfine göre belirleyecek.

10- Başkan, merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev, yetki ve sorumluklarını kararname ile düzenleyebilecek. Yani canı isterse bir Feva ve Şeriat Kurumu kurabilecek, medreseler açabilecek, imamlara nikah kıyma yetkisi verebilecek.

11- Başkan, vergilerle ilgili oran ve işlemleri keyfine göre değiştirebilecek.

12- Başkan, ikinci dönemi sona ermeden istifa ederse üçüncü kez seçilebilecek, canı isterse ömür boyu saltanat sürebilecek.

13- Netice-i kelâm: Tam anlamıyla R.T.Erdoğan’ın ölçülerine göre biçilip dikilecek bir saltanat kaftanı. Tüccar terzi Devlet tarafından!

 

***

GELELİM MHP’YE:

 

MHP’nin “Anayasa’nın ilk dört maddesi hassasiyeti” bir fantaziden ibarettir. AKP ile yapılan işbirliğinin kurtuluş şamandırası olmaktadır.

Aslına bakılacak olursa: Cumhuriyet devrimleri karşıtı ve mağduru (!) Milliyetçi-Mukadesatçı tarlada yetişen MHP ile AKP tek yumurta ikizi olup Komünizmle Mücadele Cemiyetleri’nin ürünüdürler. Ancak Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurucu, öncü ve yazarlarının[iii] düşünsel yapılarını irdelediğimizde, karşımıza Cumhuriyet Karşıtlığı ve Mağdurluğu çıkar. Bu nedenle Komünizmle Mücadele Dernekleri aynı zamanda Cumhuriyetle Mücadele Dernekleri de olmuştur. Milliyetçi sağcı MHP tarihi boyunca hep İslamcı sağcı iktidarları ya dışardan desteklemiş ve onların sokaktaki gücü olmuş ya da onlarla koalisyon yapmıştır. Bu durum (ipucu), Devlet Bahçeli neden R.T.Erdoğan’ı destekliyor sorusunun cevaplarından biri olabilir. Komünizimle Mücadele Dernekleri’nin fikir ve finans kaynağının 1945’ten itibaren antikomünizmin finansörü ABD olduğunu hatırlamamız da bir işe yarayabilir. Ülkücü Hareket’in 12 Mart ve 12 Eylül  öncesi silahlı eylemleri de meraklılara ilham kaynağı olabilir.

Hesaplar tutar ve Türkiye’de Başkanlık rejimi kurulursa, MHP’nin görev ve işlevi tamamlanacak ve ana rahmine geri dönecektir. Böylece: Cumhuriyet ve devrimleri arkadan vuran hançer kınına girip  gerçek yuvasına kavuşacaktır.

Hesaplar tutmaz da Türkiye’de Başkanlık rejimi kurulamazsa, ikiyüz yıllık İslamcı Mukadesatçı & Irkçı Türkçü Mukadesatçı hamasi koalisyon sona ermese de temelleri çatırdayacaktır!

Bu konuda maruzatım elbette bu kadar değil: Yukarıda “MHP’nin ‘Anayasa’nın ilk dört maddesi hassasiyeti’ bir fantaziden ibarettir. AKP ile yapılan işbirliğinin kurtuluş şamandırası olmaktadır” demiştim. AKP, ilk dört maddenin koruması altındaki devrim yasalarının ırzına geçerken MHP  gözcülükten başka ne yapıyordu? “4+4+4” yasasına, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine, AKP’nin despotik iktidarına kim “kirvelik” etti? Öte yandan: Anayasa ve yasa iplememeyi alışkanlık haline getirmiş olan bir şahsın, yeni anayasanın pamuk ipliği hükmünde olan engelleyici maddelerine saygı duyacağını sanmak budalalık olmaz mı?

Unutmayalım ki MHP’nin Başbuğ’u ile AKP’nin Başyüce’si de aynı kişiliktir!

 

ÖZDEMİR İNCE

16 Aralık 2016

***

 MÜNEKKİD BAŞYÜCE’Yİ TENKİD

Artık anlaşıldı: Başyüce edebiyat ve sanatı da kendisine bağlamak istiyor. Bu hususta kararlı görünüyor. Haydi bakalım! Ama önce Erdinç Çelikkan’ın Ankara’dan verdiği ilginç haberi (Hürriyet Gazetesi, 29 Aralık 2016) okuyalım. Ama ben haberin arasına girip kendi görüş ve eleştirimi yazacağım.

Başyüce R.T.Erdoğan bu kez benim özel alanım olan “Sanat ve Edebiyat”a el atıyor. Ömrümün 65 yılını verdiğim bu alana destursuz giren kişi her kim olursa olsun benden lâyık olduğu cevabı alır; ona ancak “Bir kimse” muamelesi yaparım. Çöplüğümüzde ötmeye kalkışarak bize meydan okuyan bizzat kendisi ve kim olursa olsun:

 

(ÖDÜL VE ELEŞTİRİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan törende yaptığı konuşmada kültür sanat alanına dair eleştirilerini dile getirerek “Saplantılı aydınlara değil, hür düşünceli münevverlere ihtiyacımız var” dedi.

HER yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda açıklanan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri dün Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Kültür ve sanat alanında gelişemeyen bir ülkenin bağımsızlığını sürdürebilmesinin mümkün olmadığını belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan törende özetle şunları söyledi:)

***

[BAĞIMSIZ OLMASI MÜMKÜN DEĞİL

BAŞYÜCE: “Esasen kültür sanat alanında gelişemeyen bir ülkenin gerçek manada bağımsız olabilmesi en azından bağımsızlığını sürdürebilmesi mümkün değildir.

Ülke olarak maalesef bu gerçeği yeteri kadar idrak edemediğimizi kabul etmek mecburiyetindeyiz. Sadece yeni değerler yetiştirmek noktasında değil, sahip olduğumuz kıymetleri küresel düzeyde anlatma ve büyük kitlelerin onları tanımalarını, etkilenmelerini temin konusunda kat etmemiz gereken çok mesafe var”.]

***

Aldı Özdemir İnce: Bunun en veciz ifadesini Atatürk dile getirmiş:[ “Sanattan mahrum kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür. .. Güzel sanatlara da alakanızı yeniden canlandırmak isterim. Ankara’da bir Konservatuvar ve Temsil Akademisi kurulmakta olmasını zikretmek, benim için bir hazdır. Güzel sanatların her şubesi için Kamutay’ın (TBMM) göstereceği alaka ve emek, milletin insani ve medeni hayatı ve çalışkanlık veriminin artması için çok etkilidir. Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır. Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.”

 

Bir toplantı sırasında; “Efendim, sanatçı misafirlerimiz müsaadelerinizle elinizi öpüp ayrılmak istiyorlar” diyen yaverine:

Ne münasebet! Olur mu öyle şey?! Sanatçı el öpmez! Bilakis, sanatçının eli öpülür! Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Uygarlık doruğunun merdiveni sanattır. Yüksek bir insan topluluğu olan Türk Milleti’nin tarihî bir özelliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.”]

Şimdi, bir kez daha R.T.Erdoğan’ın sözlerini okuyun. İnandınız mı?  Mehmet  Aksoy’un Kars’taki  “Barış” heykeli için “Ucube” sıfatını kullanan sanki kendisi değil de Fransa cumhurbaşkanı. Sanki bu görkemli heykeli o değil de ben dilim dilim kestirip parçalattım. R.T.Erdoğan’ı herhangi bir resim ve heykel sergisinde, operada, bale gösterisinde falan gören var mı? Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Kafamızda R.T.Erdoğan’ın  bir sanatsever aydın imgesi ve algısı yok. Bu nedenle söyledikleri içten ve inandırıcı değil.

“Sahip olduğumuz kıymetleri küresel düzeyde anlatma ve büyük kitlelerin onları tanımalarını, etkilenmelerini temin konusunda kat etmemiz gereken çok mesafe var” diyor. “Sahip olduğumuz değerler”den neyi işaret ettiği belli değil. Ama Yunus Emre’yi, Mimar Sinan’ı, Nâzım Hikmet’i A.A.Saygun’u, Leyla Gençer’i, Suna Kan’ı, İdil Biret’i,

Fazıl Say’ı, Fikret Mualla’yı, Mehmet Aksoy’u ve daha nicelerini bütün dünya tanıyor. Lâkin bunlar onun değerleri ve değerlileri değil.  Onunkiler ise kalp para. Her şey ellerinde, Necip Fazıl’ı dünya çapında şair, oyun yazarı, romancı, filozof ve fikir adamı yapsınlar yapsınalar  bakalım!

***

[KOPYA ÇEKTİK, TAKLİT ETTİK

BAŞYÜCE: “Karşılıklı etkileşim mutlaka  olacaktır, ama biz bu etkileşimi tek taraflı yaptık. Diğer alanlarla birlikte kültür sanatta da sadece üzülerek söylüyorum kopya çektik, taklit ettik. Üstelik onları da kötü bir şekilde yaptık. Kendimize ait olanları geliştirmek etkileşimi sağlamak şöyle dursun mevcuda dahi sahip çıkamadık. Bu sürecin sonunda ne özü ne şekli itibariyle dünyaya söyleyecek sözü olmayan bir ülke, toplum haline dönüşme tehlikesiyle karşı karışa kaldık.”]

***

Aldı Özdemir İnce: R.T.Erdoğan Her konuda konuşup kendini alkışlatabilir. Ama güzel sanatlar, edebiyat, felsefe alanlarında aynı kolaylığı tanımayız kendisine. Bizim köy köpeksiz değil.

Taklit ve Kopya deyişleriyle, Tanzimat’tan itibaren başlayan ve cumhuriyetle birlikte kök salan modernleşmeyi işaret ediyor. Osmanlı’nın Divan Şiiri, biçim ve yapısıyla Arap’tan, zevk ve zihinsel yapısıyla Acem’den (Fars) el almıştır. Bu şiirde Türk olan bazı Türkçe sözcüklerdir. Osmanlı müziğine gelince: Bizans kilise müziğinden mülhemdir. Üzerinde Arap-Endülüs etkileri de eksik değildir. Klasik dönem Arap ve Fars şairlerinin yanında Osmanlı şairlerinin esamisi bile okunmaz. Mevlana, Farsça yazdığı için Türk şairi değil, Acem şairidir. Cami mimarisindeki kubbe de Ayasofya’dan alınmadır.

Nâzım Hikmet, Arap şiirinin çağdaşlaşma kaynaklarından biridir. Söylemesi ayıp bendenizin şiir ve yazıları 20 kadar dile tercüme edildi ve beş dilde 14 kitabı var. Fransa ve Bulgaristan’da iki ödülü var.  Ben fakir gibi daha niceleri var. Şimdiye kadar kimse Nâzım Hikmet, F.H.Dağlarca, Orhan Veli, Melih Cevdet, Behçet Necatigil vb. şairlere, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik, Nezihe Meriç gibi roman ve öykü yazarlarına hiç bir ecnebi “kopyacı” ve “taklitçi” sıfatlarını yakıştırmaya kalkışmadı.. Bu iki sıfatı, çağının çağdaşı yazar, şair ve sanatçılarımız için sadece mürteci, yobaz  ve softa İslamcılar ve de cumhuriyet düşmanları kullanır. Bir de Necip Fazıl ve müridi R.T.Erdoğan!

***

[FEVKALADE ÜZGÜNÜM

BAŞYÜCE: “Bunları konuştuğumuz görüştüğümüz kişilerin bize karşı tezleri inanın bizi öyle yoruyor ki artık illallah der noktasına geliyoruz. Çünkü tek şey para, para, para. Sadece iki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı fevkalade üzgünüm. Bunlardan biri eğitim, diğeri kültür ve sanattır.”]

***

Aldı Özdemir İnce: Havuz medyasının olduğu yerde, yolsuzluk kaynağı  müteahhit saltanatının sürdüğü yerde, elbette her şey para olacak. Televizyon ve gazetelerde “çaycılar”ın ve “yanaşmalar”ın parayla oynadıkları yerde, gecekondudan konak ve yalılara geçtikleri bir memlekette, bu yozlaşmanın koçlarının paranın ölçü olmasından şikayetçi olmaları çok garip.

Bir başka gariplik de “eğitim,kültür ve sanat”tın “ arzu edilen seviyeye ulaşamamış olmasından dolayı fevkalade üzgün” olmak.

Sağ ve muhafazakar düşüncenin, islamcı ideolojinin kültür ve sanat alanında yapacak hiçbir şeyleri yok. Çünkü, din ve imanı kullanarak masa ve kasaya erişmek mümkündür ama kültür ve sanat alanlarında hiçbir ciddi üretim yapılamaz. İnanç özgürlüğü başta olmak üzere ifade özürlüğünün, insan haklarına saygının, eleştirel düşüncenin bulunmadığı yerde kültür ve sanat iğdiş edilmiştir. AKP iktidarı R.T.Erdoğan’ın öncülüğünde bu operasyonu yapmıştır.

Eğitime gelince: Tevhid-i  Tedrisat Kanunu’nu berhava eden, İmam-Hatip medreseleri marifetiyle çağdaş eğitime son veren bizzat kendisi. Geçmişten ders ve ibret almayan da kendisi. Cumhuriyetçiler kendisinden şikayetçidir.

***

[“HÜR DÜŞÜNCELİ AYDINLARA İHTİYAÇ VAR

Kendi kültür, sanat, ilim eserlerimizle tüm dünyada konuşulacağımız, tüm dünyayı etkileyeceğimiz günlerin yakın olduğuna inanıyorum. Kalıcı, baki olana kültürü ve sanatı irfan ve hikmetle yoğurarak ulaşabiliriz. Bunun için milletine tepeden bakan, onu hor gören, saplantılı aydınlara değil, gerçekten hür düşünceli ama aynı zamanda kendi tarihi ve milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var. ”]

***

Aldı Özdemir İnce: R.T.Erdoğan vallahi bizimle alay ediyor. Cumhuriyet ve onun aydınları millete tepeden bakmaz, onu hor görmez, özgür düşünceli olduğu için saplantılı değildir. “Tarihi ve milletiyle barışık aydın” olmaz. Ancak, “Sağcı, islamcı, milliyetçi ve muhafazakar münevver tayfası  tarihi ve milletiyle barışık”tır.

 

R.T.Erdoğan “Hikmet”e fevkalade önem veriyor. Bu söcük ne anlama geliyormuş bir bakalım: [Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı:Bazı bilginler ‘hikmet’in Kur’an’da dört anlamda kullanıldığı görüşündedirler:

1- Kur’an’ın öğütleri anlamında. “….Ve Allah’ın size öğüt olsun diye indirdiği Kitabı ve hikmeti anın…” (2 Bakara/231)

2- İnce anlayış ve ilim anlamında. “Andolsun ki Biz Lukman’a hikmet verdik.” (31 Lukman/12)

3- Peygamberlik manasında. “Gerçek şu ki Biz Ibrahim soyuna kitap ve hikmet verdik.” (4 Nisa/54, ayrıca bak. 2 Bakara/251)

4- İnce sırlarıyla Kur’an anlamında. “Rabbinin yoluna hikmetle davet et…” (16 Nahl/125, ayrıca bak. 2 Bakara/269) Hikmet kelimesinin ‘derin anlayış sahibi olma, dinin inceliklerini bilme’ anlamı yönünden ‘fıkh’ kelimesiyle, her şeyi yerli yerine koyma anlamı yönünden ‘adalet’ kavramıyla, anlamak ve bilmek manası yönüyle ‘ilm’ kavramıyla yakın ilgisi bulunmaktadır. Hikmetin bu kadar anlamını üç maddelik bir tefsirde toplamak mümkündür. Hikmet; Faydalı amele götüren bilgi, Bilgiye dayalı olarak ortaya konulan faydalı amel, İlim ve amelde sağlamlık demektir. Hikmet, yalnız başına ne ilim’dir, ne de felsefe. Hikmet, bunların da ötesinde, kişinin her şeyi yerli yerinde yapması, sözde ve amelde isabetli olması, ya da bilgi ve anlayış sahibi olmasıdır. Hikmet, bir açıdan da faydalı olanı işaret etmektedir. Öyle sağlam bir bilgiyle, maksada uygun olarak yerine getirilen bir amel elbette faydalı olacaktır.](www.ihya org)

 

Bir islamcı siteden aktardığım metinde geçen ilim bütün dünyanın anladığı anlamda bilim (science) değil; dünya bilgisi değil Kur’an bilgisi. Uygar dünyanın anladığı anlamda “bilim”in (dünya bilgisinin, müsbet bilimin) uygar dünyayı getirdiği düzey meydanda, R.T.Erdoğan’ın medet umduğu “hikmet”in İslam dünyasını mahkum ettiği düzey ortada. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı yeni müfredat taslağı da ortada. Bu müfredatla “gerçekten hür düşünceli” insan değil, özgürlük ve düşünceden habersiz, biat kültürü ile yetişmiş yobaz üretilir. Bu yobaz da özgür düşünceden nefret eder, nefret !…

 

Yazımızı, özgürlüğü “Ruh” ve “Nefs”e indirgeyen, özgür düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünden habersiz Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü’nden iki (s.286 ve 424) eğlenceli alıntı yaparak bitirelim:

 

[•İnsan hür değildir; hür olan, eşek veya köpek…

  • Tam frensizlik ve alıkoyucu melekelerden yoksunluk mânasına hayvanî hürriyet, hayvanda bile sınırlıdır ve pisliğini toprakla örttürecek kadar olsun, bir hicap zabıtası telkin edicidir!
  • İnsanda, aynı insan tarafından biri istiklâline kavuşturacak ve başına taç konulacak, öbürü de zindana tıkılacak ve ayağına pranga vurulacak iki zıt hüviyet vardır; Ruh ve nefs… Ruh, hürriyeti hakikate esir olmakla bulur. Nefs ise onu her istediğini yapmak mânasına alır. Nefsin, tanrılık idiasına kadar isteklerine pâyan yoktur.][1]

 

[•“Yüceler Kurultayı”nın bir ân bile tahammül edemeyeceği biricik telâkki “milletin keyfi ve canı böyle istiyor tesellisi altındaki nebatî serbestlik ve hayvanı başıboşluk! Sadece kemmiyet plânına bağlı rey ve temayül tecellisinin  serbestlik maskesi altında keyfiyeti mahkûm eden istibdadı “Yüceler Kurultayı”na tam aykırıdır. “Yüceler Kurultayı”nın anladığı hürriyet, bir kere ve bin kere daha tekrarlayalım; hakikate esarettir.][2]

Ve R.T.Erdoğan’ın mürşidi Necip Fazıl “millet”e nasıl da yedi kat göklerden bakıyor.

Ve hakikatin ne olduğunu halk değil , Başyüce biliyor!

Bunlar böyledir işte, kendi zaaf ve kusurlarını hep başkalarına yüklerler: Aynaya bakarlar ama kendilerini görmezler!

 

ÖZDEMİR İNCE

28 OCAK 2017

***

 

ALLAH  ADINA YÖNETMEK

Boualem Sansal’ın Allah Adına Yönetmek[iv] (Gouverner au nom d’Allah) adlı bir kitabını okuyup bitirdim ve Tekin Yayınevi’ne tavsiye ettim. Sanki AbuTanbey, İbn Ahmad  yani ben yazmışım  gibi.

Boualem Sansal, Cezayirli. Fransızca yazan bir romancı.  Toplumla ilgili sorunların yorumlanmasında, sosyologlardan, felsefecilerden daha çok edebiyatçılara güvenirim. Kitap (hakkında yakında özel bir yazı yazacağım) bir-iki ayrıntı dışında beni hayal kırıklığına uğratmadı. 2013’te yayınlandığı ve bu tarihten önce yazıldığı için Türkiye hakkındaki yorumları, günümüzün gerçekleriyle uyuşmuyor ama, bütün İslamcı iktidarlar için söylediği “Allah adına yönetmek” iddiası Türkiye için de tam anlamıyla geçerli. İslamcı iktidarlar Allah adına yönettikleri için rahatlıkla yalan söyleyebiliyorlar ve kolayca  takiye bukalemuna dönüşebiliyorlar.  Allah adına yönettikleri için  sorumluluk duygusundan kesinlikle yoksunlar. Allah adına yönettikleri için, bu dünyaya ait bütün denetçi kuruluş ve aygıtları yok etmeyi hedefliyorlar. Çekinmiyorlar.

Allah adına yönetmek, kimseye hesap verilmediği için, millet adına yönetmekten çok daha kolay. Allah adına yönetenler,  Millet’e hesap vermemek için, gün gelir, parlamentoyu ve seçimi gereksiz bir yük olarak görürler.

Allah adına yönetenler, onu, peygamberini ve Kutsal Kitab’ını (hesap soramayacaklarını bildikleri için) hiç umursamazlar. Çekinmezler çünkü çekinmeleri gereken halkı dinsel hurafelerlin afyonuyla uyutmuşlardır. Bütün bunları yapan insan kılıklı iblislerden anayasa ve yasalara saygı beklemek saflık olmaz mı?

 

AKP ve onun ebedî başkanı (şefi) R.T.Erdoğan, Türkiye’yi 15 yıldır Allah adına yönetiyordu.Erdoğan artık hem Cumhurbaşkanı hem AKP’nin seçilmiş genel başkanı. Böylece, tam anlamıyla, Necip Fazıl’ın Başyüce’si oldu. Artık kimseye hesap vermeden herkesten hesap sorabilir, her konuda hüküm verebilir, her konuda kararname çıkartabilir. Nitekim, AKP genel başkanlığını devralmadan bir gün önce kültür ve sanat alanına giren konularda (yani “bizim küllük”te) esti gürledi. Bizim mesleğin mezhebinde boyun eğmek, boyunduruk taşımak olmadığı için, alanımızı yeke yek korumak zorundayız.

Bugünkü konumuz  şu: R.T.Erdoğan’ın TURGEV tarafından 2015’te kurulan ve bu yıl öğrenci almaya başlayacak olan Ibn Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşma. Bugün artık AKP genel Başkanı da  olan  R.T.Erdoğan’a o gün oğlu Bilal Erdoğan ile kızları Esra Albayrak ve Sümeyye Bayraktar eşlik etmiş. Tunus’un Müslüman Kardeşleri olan  En-Nahda (Reform) hareketinin lideri Raşid Gannuşi[v] de açılışa davetli imiş… Gannuşi’nin açılışta bulunması son derece önemli ve simgesel. Bir İslamcı meydan okuma!

AKP Genel Başkanı Erdoğan o gün yaptığı konuşmada başta İbn Haldun olmak üzere birçok netameli konuya değinmiş. En sonda söylemem gerekeni başta söyleyeceğim: Bir insan, danışmanlara, metin yazarlarına gereksinim duyacağı konularda (denetleyemeyeceği için) kesinlikle konuşmamalı. Yanlış konuşması durumunda saygınlığı zedelenir, inanılır olmaktan çıkar.

Bu yazımda da, daha önce başvurduğum bir yöntemi kullanacağım. Önce R.T.Erdoğan’ın konuşma metnini alacak, sonra kendi düşünce ve görüşümü yazacağım:

***

1-R.T.ERDOĞAN: -[İBN HALDUN’UN KATKISI PERDELENDİ

“Kimi şarkiyatçıların ‘Şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir çağda hiçbir insan zekâsı Mukaddime gibi bir eser ortaya çıkartmamıştır’ diye tarif ettikleri İbn Haldun ve eserleri uzun süre ikinci plana atılmıştır. Ülkemizde de özellikle sosyal bilimler alanında İbn Haldun’un katkısı bilinçli bir şekilde perdelenmiştir. İlmi ve âlimi kendi kısır ideolojilerinin kalıplarıyla tartanların gayesi, dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir. Ne yazık ki bu hedeflerinde belli oranda başarı da sağladılar.

Son bir asırdır akademiden edebiyata, sosyal bilimlerden sanata kadar birçok alanda yaşanan çoraklığın en büyük nedeni işte budur.]

-ÖZDEMİR İNCE: Bu iddianın cevabını benim yerime Ercan Dolapçı (Aydınlık,  22 Mayıs 2017) verecek:

[IBN-İ HALDUN’UN ESERLERİNİ BU TOPRAKLARDA TEK BİR PADİŞAH SANSÜRLEDİ

ABDÜLHAMİT YASAKLADI DEVRİMCİLER ÖZGÜRLEŞTİRDİ

Erdoğan’ın söylediğinin tersine İbn-i Haldun’u o dönem yasaklayan 2.Abdülhamit oldu. İttihatçılar ise iktidara geldikleri günden sona Haldun’un özgürce yayınlanmasını sağladı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Jakobenler’in İbn-i Haldun’un eserlerini adeta mahkum ettiğini” söyledi. Ancak, “torunuyuz” diye övündükleri, adına Meclis’te anma toplantısı düzenledikleri 2. Abdülhamit, İbn-i Haldun’un eserlerini yasaklayan tek hükümdardı. Onun yasağını, Erdoğan’ın “yasakçı”, “baskıcı” dediği Jakobenler (İttihatçılar) kaldırmış, bununla da kalmamış, Cumhuriyet’i kurarken İbn-i Haldun’un eseri ‘Mukaddime’ devlet anlayışından yararlanmışlardı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumartesi günü İbn-i Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşmada, “İbn-i Haldun, izi kazınmak istenen bir medeniyetin devasa birikimidir. Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı Jakobenler yapmıştır. Bu böyle bilinmelidir. İbn-i Haldun’un eserleri hak ettiği değeri görememiştir. îbn-i Haldun adeta mahkûm edilmiştir” dedi. Oysa tarihi gerçekler Erdoğan’ı yalanlıyor.

ABDÜLHAMİT YASAKLADI

Yaşamış en büyük tarihçi, felsefeci ve toplum bilimci İbn-i Haldun’u (D.1332-Ö.1406) sansür ve baskısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu 33 yıl yöneten ve döneminde en büyük toprak kaybına uğradığımız Sultan 2. Abdülhamit yasaklamıştı. Sansürcüler, Haldun’un eserinde “Hükümette şeriatın mutlak gerekli olmadığını söylediği” için okunmasını bile yasakladılar. Onun döneminde sadece İbn-i Haldun değil, birçok bilim adamının da eseri Osmanlı sınırlarına giremedi. Bunlardan nasibini alanlardan biri de ünlü seyyahımız Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatnamesi’ydi. Tarihçilerin baş kaynağı olarak elinin altında bulunması gereken bu eser, basılma aşamasında yasaklandı. Yasak adının anılmasına kadar gitti.

Ayrıca Şemseddin Sami Bey Kur’anı Türkçe’ye çevrmeye çalıştı. Ona da izin verilmedi Abdülhamit döneminde devlet matbaası Matbaa-i Âmire 1902-1908 tarihleri arasında kapalı kaldı. Onu da 2. Meşrutiyet Devrimi’nden sonra İttihatçı yönetim, 4 Ağustos 1908 günü açtı. Milli şairimiz Mehmet Akif ve hürriyet şairimiz Tevfik Fikret de Abdülhamit döneminde bir şiir kitabı bile bastıramadı. 24 Temmuz 1908 Basın Hürriyeti Bayramı ilan edildi. Kitap, gazete ve dergi önündeki bütün yasaklar kaldırıldı. Yayın patlaması yaşandı. (Süleyman Kâni İrtem, Abdülhamid Devrinde Hafiyelik ve Sansür, Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul, 1999, s.177-277.)

Cumhuriyet devrimi de büyük tarihçi ve felsefeci İbn-i Haldun’un başyapıtı Mukaddime’yi yeni Türk alfabesiyle bastı ve onun çalışmalarından yararlandı. Kemalist devrimin ideoloğu Mahmut Esat Bozkurt, onun için “Tarih ve sosyoloji dehası” diyordu. (Mahmut Esat Bozkurt Toplu Eserler, C.1, Hazırlayan: Şaduman Halıcı, Kaynak Yayınları  2014, s.301-302)]

 (Ercan Dolapçı, Aydınlık,  22 Mayıs 2017)

***

2-R.T.ERDOĞAN: [AKADEMİK MÜFREDATIMIZ FELÇ

Bu ülke ne çektiyse aşağılık kompleksinden çekmiştir. Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı jakobenler yapmıştır. On yıllardır düşünce hayatımızın pınarlarını  kurutan işte bu hastalıklı ruh halidir. Batıda ne bulursa alıp, hiçbir elekten geçirmeden ülkemize boca eden ilim erbabının özensiz tercümeleri akademik müfredatımızı felç etmiştir.

Üniversitelerimiz uzun seneler boyunca kraldan çok kralcı, Batıdan çok Batıcı öğretim görevlilerinin vesayeti altında kalmıştır.]

-ÖZDEMİR İNCE: Bir toplumun dağarında değişik katman ve bağlamda pek çok “değerler” vardır. Hurafeler de, çağ dışı bilgiler ve inançlar da, cehaletler de birer değersizlik olarak bu değerlerin içinde yer alırlar. Yirminci yüzyılda toplumları bir dinin ilkelerine (şeriata) göre yönetmek, değersiz ve geçersiz bir değerdir. Din ile devleti birbirinden ayıran laikliği seçmek ise değerli bir değerdir. Cumhuriyet devrimleri; hurafelerin, doğmaların yerine çağdaş kurumları getirmiş ve bu sayede Türk toplumu 15 yıl içine (1923-1938) çağ atlamıştır. Bu 15 yıl içinde ne devlet, ne hükümetler, ne halk, ne okullar, ne aydınlar, ne de bilim insanları Batı karşısında en küçük bir aşağılık duygusuna kapılmıştır. Cumhuriyet’in uyguladığı yöntemi Japonya, Çin, Güney Kore de uygulamış ama bu ülkelerin yöneticilerinden hiçbiri AKP Genel Başkanı Erdoğan gibi konuşmamıştır. Eğer, cumhuriyetimiz, 1950’den itibaren sürekli ortak sabotajların hedefi olmasaydı, adını verdiğim üç ülkenin de önünde olurdu. Bilim ve tekniğin dini ve ırkı olmadığı için Cumhuriyet bir “tercüme” ürünü değildir. Aynı mihenk taşına vuracak olursak Osmanlı varlığı bir “tercüme” felaketidir.  İşte bu nedenle, çağ dışı kaldığı için, bilimci ve çağdaş cumhuriyete karşı direnememiştir. 1950’den bu yana Cumhuriyeti yıkmak isteyen irtica, gene bu nedenle, iç ve dış komplolardan destek almasına karşın başarıya ulaşamamıştır. AKP’nin varlığı, gerçekte bir seraptır.

“Batı” bir coğrafya değildir. İlk çağdan bu yana bilimsel düşüncenin adı “Batı” olmuştur. Şu anda Japonya, Çin, Güney Kore ve Rusya “Batı”dır.

***

3-R.T ERDOĞAN: [KİTAP KATLİAMLARI YAŞANDI

Üniversitelerimizin bilim dünyasına yaptıkları katkılar yerine ikna odaları ve başörtüsü yasaklarıyla anıldığı günleri unutmadık. Bazı  üniversitelerde Moğol istilasına benzer şekilde kitap katliamları yaşanmıştır. 28 Şubat sürecinde, Alman Hükümdarı Wilhelm’in Sultan 2. Abdülhamit’e hediye ettiği kitaplar ile binlerce nadide eser İstanbul Üniversitesi’nin yönetimi tarafından çöpe atılmıştır.]

-ÖZDEMİR İNCE: R.T.Erdoğan’ın bu sözleri, Murat Bardakçı’nın “II. Abdülhamid’in kütüphanesi 28 Şubat’ta çöpe atıldı” (Gazete HaberTürk, 10.01.2016) başlıklı yazısından alıntı:

 

“28 Şubat döneminde işlenmiş bir kültür cinayeti yıllar sonra öğrenildi ve 1909’a kadar Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki özel kütüphanesi olan, daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne devredilen İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kitaplığı’ndaki son derece kıymetli binlerce eserin ………………..’nun[vi] 28 Şubat zamanındaki rektörlüğü sırasında çöpe atıldığı ortaya çıktı! İstanbul Belediyesi’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’nın müdürü Ramazan Minder, katledilen kitaplardan bulabildiği 4 bin 500 kadarını Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın sağladığı malî destek ile geçtiğimiz birkaç ay içerisinde toparlayıp kendi kütüphanesine nakletti. Şimdi yapılması gereken iki önemli iş var: Moğol talanından beter bu kültür cinayetinin hesabının mutlaka sorulması ve İstanbul Üniversitesi’ne ait olan kütüphanenin aslî yerine, yani Yıldız Sarayı’na nakledilmesi!”

 

Murat Bardakçı, bu işin sorumlularının adlarını da vererek ihbarda bulunuyor. Murat Bardakçı ve R.T.Erdoğan’a inanmak zorunda değiliz. İddianın tarafsız mahkeme önünde kanıtlanması ve suçluların cezalandırılması gerekir. Bir dönem ve “bazı” üniversiteler bu olaya (?) dayanılarak suçlanamaz. Ama bağımsız ve tarafsız yargı nerede?

“Üniversitelerimizin bilim dünyasına yaptıkları katkılar yerine ikna odaları ve başörtüsü yasaklarıyla anıldığı günleri unutmadık” cümlesi ise artık kullanım ömrünü tamamlamıştır.

***

4-R.T.ERDOĞAN: -[YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ

2003’ten beri demokrasiden, hukuktan, meşruiyetten taviz vermeden devlet, toplum ve siyaset hayatımıza nüfuz etmiş vesayet odaklarım bertaraf ettik. İnsanımızı makarnacı, kömürcü, göbeğini kaşıyan adam diye aşağılayan millet düşmanlarının devrine son verdik. O iş bitti. Kültür, sanat ve ilim hayatımızı da bu kesimlerin tasallutundan kurtarmak için gayret sarf ettik. Hamdolsun iş bitti. Yeni Türkiye’nin aydınlığı varlığını karanlığa borçlu olanları rahatsız ediyor. Katsayı zulmünün üniversiteleri kasıp kavurduğu o meşhur günlerde sesi çıkmayanlar bugün sabah akşam bizi eleştiriyorlar. Varsın eleştirsinler, biz yolumuza devam edeceğiz.

Kendi ideolojileri dışındakilere hayat hakkı tanımayanlar, bugün düşünce özgürlüğü üzerinden şahsımızı, hükümetimizi ve devletimizi hedef alıyorlar. Ya biz sizi biliyoruz, sizler bu ülkede kendi düşünce dünyanızın ilim adamlarına bile üniversitelerde yaşam hakkı tanımadınız. Onları dahi sokağa attınız. Düne kadar yasakçı zihniyetin en ateşli savunucusu olanlar, bugün demokrasi fanatiği numarasıyla kendini paralıyor. Sicili hak ve hürriyet katliamlarıyla dolu olanların bize ders vermeye kalkması komik kaçıyor.”] (Hürriyet, Eyüp Serbest – İstanbul, 21 Mayıs 2017)

-ÖZDEMİR İNCE: “2003’ten beri demokrasiden, hukuktan, meşruiyetten taviz vermeden devlet, toplum ve siyaset hayatımıza nüfuz etmiş vesayet odaklarım bertaraf”  etmişler de haberimiz bile olmamış. Sanki bu süre içinde bizler Mars’ta yaşıyorduk. Benim 1.Yedi Canlı Cumhuriyet, 2. Fesatlar Sarmalında Türkiye, 3.Cumhuriyetsiz Demokrasi, 4.Demokrasisiz Demokrasi,5. Direnen Cumhuriyet, 6.Demokrasi ile Diktatorya Arasinda, 7.Cehaletin Rönesansı, 8.Egemenlik Cehaletindir, 9.Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım  Masalı,10. İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi, 11.Din İman Masa Kasa adlı kitaplarım, “AKP iktidarının demokrasiyi, hukuku ve meşruiyeti nasıl rezil ettiği”ne tanıklık ederler. AKP iktidarı döneminde demokrasi, hukuk ve meşruiyet II.Abdülhamit istibtadı zulmünü bir kez daha yaşamaktatır.

“Kendi ideolojileri dışındakilere hayat hakkı tanımayanlar, bugün düşünce özgürlüğü üzerinden şahsımızı, hükümetimizi ve devletimizi hedef alıyorlar. Ya biz sizi biliyoruz, sizler bu ülkede kendi düşünce dünyanızın ilim adamlarına bile üniversitelerde yaşam hakkı tanımadınız. Onları dahi sokağa attınız. Düne kadar yasakçı zihniyetin en ateşli savunucusu olanlar, bugün demokrasi fanatiği numarasıyla kendini paralıyor. Sicili hak ve hürriyet katliamlarıyla dolu olanların bize ders vermeye kalkması komik kaçıyor.” cümlelerini bir parti genel başkanı seçim meydanlarında kullanabilir ama bir cumhurbaşkanı bir üniversitemin açılış konuşmasında asla bu türden cümleleri asla ağzına almamalıdır. Çünkü tarihsel gerçekler karşısında zor durumda kalır. Bir Cumhurbaşkanı da belgelerle konuşmalıdır. Belgesiz konuşma “iftira” sınıfına girer.

***

Yazıyı, İbn Haldun tartışmasına dönerek bitireceğim: Konuşmasında, “Dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir” diyen AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan, belli ki Mukaddime‘nin kapağını bile açmamış. Danışmanlarının ve metin yazıcılarının da durumu farklı değil.

Mustafa K.Erdemol  23 Mayıs 2017 tarihli Birgün gazetesinde (www.birgun.net), bu konuda, “ders” sayılacak bir yazı yayımladı: “İbn Haldun’u Asıl Siz Yasaklamalısınız”.  Yazarın “siz” dediği elbette AKP’nin mollaları! (Erdemol’un, Prof.Ahmet Arslan’ı referans aldığı bu yazıyı mutlaka okumalısınız).

İbn Haldun’u okuyan kimse “Dinle bilginin bağını kopartmak, bizi tek bir kaynağa mahkûm etmektir”  diyebilir mi? Din ile bilginin ne ilişkisi var? Ibn Haldun’a göre “Din, toplumsal olayların ortaya çıkmasında şüphesiz önemli bir faktör olmakla birlikte birinci dereceden aktör değildir.”

[“İbn Haldun ikinci olarak  dünyayı  esas olarak olaylar ve inançlar diye büyük kümeye ayırır. Bu ayrıma uygun olarak da doğruları veya önermeleri de ikiye ayırır: olaylara ilişkin önermeler ve inançlara ilişkin önermeler. Son olarak bunun bir sonucu olarak bilimleri de iki temel gruba ayırır: olaylarla ilgili önermelerden veya doğrudan meydana gelen bilimlerle inançlarla ilgili önermeler veya doğrulardan meydana gelen bilimler; kendi ifadesiyle akli- felsefi bilimlerle vaz’i-nakli bilimler. Birinci tür bilimlerin konusunun doğal, nesnel ve evrensel varlık ve olaylar olmasına ve onlarla ilgilenen insan yetisinin irtak insani akıl, ortak insani tecrübe olmasına karşılık ikinci tür bilimler bir din kurucusunun getirdiği habere, yani şeriate ve bu haber etrafında tesis ettiği bir cemaate mahsus olduğundan onlarla ilgilenen insaniyeti son tahlilde insanın inanma diyebileceğimiz, yani akılla ilgisi olmayan bir yetisidir. Böylece matematiğin, mantığın veya fiziğin bütün insanların üzerinde konuştuğu, anlaştığı, birbirlerine aktardığı doğal bilimler, bilgiler olmasına karşılık her dini cemaatin kendine mahsus ve başka cemaatler tarafından kabul edilmeyen özel bir fıkıhı, özel bir kelamı, özel bir  tasavvufu vardır.

Şimdi birazcık temyiz ve eleştiri yetisi olan bir adamın bu kuram veya öğretiden son derecede kolaylıkla şu tür sonuçlara geçeceği açık değil mi? Demek ki bilim olan, bilimsel değere sahip olan, bize dünya hakkında gerçek bilgi veren şeyin akli-felsefi bilimler olmasına karşılık, İkinciler[vii] gerçekte bilim değildir, son tahlilde inanca, peygamber denilen bir insanın getirdiği bir habere, bu haberlere inanmaya dayanan şeylerdir.

Böylece fizik bilimdir, ama hadis, tefsir, kelam, fıkıh bilim değildir”.

………………………….

 

“Mukaddime’yi  Arapçadan başka bir  dile ilk olarak  çevirme şerefi aslında bize, yani Osmanlı Türklerine ait. Onun ilk beş bölümünü 18.yüzyılın ilk yarısında Pirizade Mehmet Efendi, son bölümünü ise 19. Yüzyıl’m ikinci yarısında Cevdet Paşa aracılığıyla Osmanlıcaya çevirip yayınlıyoruz ve bunları Cumhuriyet döneminde Mukaddime’nin çok sayıda yeni çevirisi izliyor. Bugün artık ne Doğu’da ne Batı’da İbn Haldun’un birçok iyi şeyin, bunlar arasında eleştirel tarih yazarlığının, en geniş veya kapsamlı anlamda toplum biliminin kurucusu, yaratıcısı olduğuna kimsenin ciddi bir karşı çıkışı söz konusu değil.”

“Eğer Recep Bey Ibn Haldun’u yasaklayanın Abdülhamit olduğunu bilseydi yasaklama nedenlerinden birinin Ahmet Hoca’mın[viii] özetlediği şu görüşleriyle ilgili olduğunu da herhalde bilirdi: “…Ibn Haldun toplumun ve  devletin kurulması için dini bir ilkeye, bir peygamberliğe ihtiyaç olmadığını bilecek kadar da moderndir. Çünkü peygamberi olmayan, ama devlete ve uygarlığa erişmiş birçok toplumun var olduğunu bilir.”

Bugün siyasetle uğraşanların çoğunun Ibn Haldun’u seveceklerini benimseyeceklerini de sanmam. Çünkü büyük filozof  “Ibn Haldun para kazanma yolları içinde en gayri tabii olanı siyaset yoluyla para kazanmaktır” derdi. Ibn Haldun bugün de Recep Bey ile zihniyet dünyası için tehlikeli ya da sakıncalı olmayı sürdürüyor.][ix]

 

İbn Haldun konusunda Taha Akyol da yazmış (Hürriyet, “İbn Haldun ve İslam, 24.5.2017).  “İbn Haldun’u birileri Müslümanlara unutturmadı kendileri unuttu. İbn Rüşd’ü, Farabi’yi unutmaları gibi” diyor ve ekliyor: “İbn Haldun’a medreseden ziyade, İkinci Meşrutiyet döneminde “Modernist İslamcılar” ilgi gösterdiler. İbn Haldun’un başeseri, “Mukaddime’nin tamamına yakın tercümesi ne zaman yayınlandı?  Cumhuriyet döneminde, Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında yayınlanan Kadri Ugan’ın “Mukaddime” tercümesi.”

Yani İbn Haldun’un “Mukaddime”sini yayınlayanlar pis jakobenlermiş. Bilgi intikamını işte böyle gerçeklerle alır!

 

ÖZDEMİR İNCE

24 Mayıs 2017

 

***

TEK ADAM YÖNETİMİ BAŞYÜCELİK  DESPOTİZMİDİR

 TEK ADAMIN TALİMATLARI

“Başyücedir, siyasetçidir, dilediğini, istediği gibi söyler!” demeyin, eğer ilhamını Necip Fazıl Kısakürek’in  “İdeolocya Örgüsü”den alıyorsa, tam yetki ile her konuda talimat verebilir, kararname çıkartabilir. Bu sitede 29 Ocak günü yayınlanan “Münekkid Başyüce’yi Tenkid” başlıklı yazım şöyle başlıyordu.

«Artık anlaşıldı: Başyüce edebiyat ve sanatı da kendisine bağlamak istiyor. Bu hususta kararlı görünüyor. Haydi bakalım! Ama önce Erdinç Çelikkan’ın Ankara’dan verdiği ilginç haberi (Hürriyet Gazetesi, 29 Aralık 2016) okuyalım. Ama ben haberin arasına girip kendi görüş ve eleştirimi yazacağım.

Başyüce R.T.Erdoğan bu kez benim özel alanım olan “Sanat ve Edebiyat”a el atıyor. Ömrümün 65 yılını verdiğim bu alana destursuz giren kişi her kim olursa olsun benden lâyık olduğu cevabı alır; ona ancak “Bir kimse” muamelesi yaparım. Çöplüğümüzde ötmeye kalkışarak bize meydan okuyan kim olursa olsun:»

Bu kez de aynı Erdinç Çelikkan’ın 10 Şubat 2017 tarihli  Hürriyet gazetesinde  “HER TÜRK ŞAİR DOĞAR”  başlıklı bir haberi yayımlandı. Onu da okuyalım. Geçen yazıda kullandığım yöntemi bu kez de kullanacağım:

«Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülleri törenindeki konuşmasında, şiir sevgisinin Türk milletinin genlerinde olduğunu belirterek “Hani ‘Her Türk asker doğar’ diye bir söz var ya, onun doğrusu ‘Her Türk şair doğar’ olmalıdır” dedi.

Türkiye’nin 14 yılda yaşadığı dönüşümün en zayıf halkalarının eğitim ve kültür olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, törendeki konuşmasında özetle şunları söyledi:»

ÖZDEMİR İNCE: Cumhurbaşkanı yakındığı dönemin iktidar partisi AKP idi. Kendileri de bu partinin genel başkanı ve başbakanı idi, şimdi de cumhurbaşkanı… O halde bu zayıf halkanın sorumlusu kendisi ve AKP hükümetleri. Eğitim ve kültür ancak çok seslilik ve günümüzde “laik” ortamda gelişir ve ürün verir. Tevhid-i Tedrisat’ın (Öğrenim Birliği) cebren ve hile ile fiilen ilga edildiği bir toplumda okullar ve sanatsal  ortam iğdiş olur. Ama gerçek sanat ve edebiyat, cesur ve özgür düşünceli edebiyatçı ve sanatçılar sayesinde gelişir  ve var olur. Nitekim öyle olmuştur: Resim, heykel, müzik ve sinema alanlarında ve edebiyatın bütün dallarında (şiir, roman, öykü, deneme…) herhangi bir gerileme söz konusu değildir. Ama, bunlar Başyüce’nin ilgi alanı dışındadır. Kendileri, islamcı, sağcı, muhafazakar sanat ortamından söz ediyor. Bu gerileme ve zayıflamanın tek ilacı var: Eğıtim ve öğretimin tez elden tekrar laikleşmesi, İmam-Hatip okullarının genel öğretim kurumları olmadığının anlaşılması ve bu okulların yasada olduğu gibi sadece Diyanet İşleri Başkanlığı için elemen yetiştirmesi. Başka çare yok. Mevcut öğretim devam etse de laik ve özgür sanat ve edebiyat her engele karşın, yavaş da olsa gelişmesini, sürdürür.

“MATEMATİKTEN felsefeye, mimariden edebiyata, hukuktan sağlığa kadar her alanda insanlığın bugün sahip olduğu birikimin temeline baktığımızda hep ecdadımızı görürüz. Millet ve devlet olarak hedefimiz işte bu mirasın üzerindeki külleri üflemek, yeniden öncü ve önder konuma getirmektir. Gençlerimizin dinledikleri müziğe, seyrettikleri filmlere, okudukları kitaplara, giydikleri kıyafetlere kadar hayatlarının her safhasında bunların izini görmek mümkündür.”

ÖZDEMİR İNCE: 1923 öncesinde ve uluslararası platformda ne felsefe, ne edebiyat, ne hukuk ne de sivil mimari alanında evrensel bir değerden söz etmek mümkündür. Ecdat mirası denen şeyin üzeri küllü değil. Üzerinde çağ dışı olmanın betonu var.

“Ülkemizin sıkıntısı son birkaç asırdır diğer medeniyetlerle, kültürlerle olan iletişimini tek taraflı yapmış olmasıdır. Sadece aldık ne yazık ki sadece takip ettik. Güvenlik önemlidir ama sanatı ihmal ederseniz hedefinize ulaşamazsınız. Ekonomi önemlidir ama kültürü ihmal ederseniz aynı neticeyi verir, gerçeğin farkındayız. Yeni Türkiye’nin inşası çalışmalarında diğer medeniyet unsurlarıyla birlikte kültür ve sanata da özel önem veriyoruz. Bir yandan geleneksel sanatlarımıza sahip çıkma ve ihya etme diğer yandan bunları çok daha ileriye taşıma konusunda seferberlik ruhuyla çalışmalıyız..”

 ÖZDEMİR İNCE: Kültür ve sanat ürünleri tarım ürünleri gibi ihraç edilmez. İhtiyacı olan toplumlar eğer değer veriyorlarsa o ürünleri ithal ederler, bedelini ödeyerek alırlar.Kültür ve sanat ihmal edilmişse bunun nedeni çağdaş ve özgür düşünce ve okullar ihmal edilmiş, engellenmiştir. “Geleneksel sanatlar” ömrünü tamamlamıştır, yeniden üretilirse çağdaş sanat niteliğine sahip olamazlar. Minyatürle, ebru ile, divan ve halk şiiri ile yeni ve çağdaş bir şey üretmek mümkün değildir. İstediğiniz kadar seferberlik yapın, paralar yatırın, talimatlar verip emirler yağdırın, hepsi boşuna, havaciva… Önce kafa ve imgelem tarzı değişecek… Çağdaşlaşacak, özgürleşecek,  doğmaların (nasların) pranga ve zincirlerini parçalayacak… Siz bunları görüp saygıyla ayağa kalkacaksınız. Heykel parçalatmayacaksınız! Buyurun! Halep oradaysa arşın burada.

“Ülkemizin geçtiğimiz 14 yılda yaşadığı büyük dönüşümün en zayıf halkalarını ne yazık ki eğitim ve kültür oluşturuyor. Bu konularda hayal ettiğim düzeylere ulaşamamış olmamızdan dolayı fevkalade müteessirim. Bu bir özeleştiridir ama gerçektir. Önümüzdeki dönemde bu alanlara özel önem ve öncelik vererek hem eksiklerimizi tamamlamak hem de çok daha büyük başarılara imza atarak bu eksiğimizi gidermeliyiz..”

ÖZDEMİR İNCE: Söz konusu hayal kırıklığı ancak söylediklerimin dikkate alınmasıyla, değerlendirilmesi ile giderilebilir. İslamcı kafayla, Necip Fazıl önderliğinde olmaz!

“Nesrin Sipahi hanımefendi Türk musikisi alanında gerçekten abide bir isim. Türk musikisinin geniş kitleler tarafından sevilmesinde kendisinin çok büyük emeği, katkıları oldu. Şiir sevgisi bizim milletimizin adeta genlerinde vardır. Hani ‘her Türk asker doğar’ diye bir söz var ya onun doğrusu ‘her Türk şair doğar’ olmalıdır”.

ÖZDEMİR İNCE: Her Türk bir insan olarak doğar. Ama ve ancak, olumlu, özgür ve çağının çağdaşı bir ekolojik ortam bulursa her şey olabilir.

“GENÇLERİMİZDEN kültürün, sanatın, edebiyatın, bilimin her alanında çok daha aktif olmalarını beklediğimi belirtmek istiyorum. Gençlerin sahip çıkmadığı, içinde olmadığı hiçbir projenin hiçbir faaliyetin toplumlar için kalıcı kazanıma dönüşmesi mümkün değildir… »

ÖZDEMİR İNCE: Gençlerin; kültür, sanat, edebiyat ve bilimin her alanında “daha aktif” olmaları için, ilkin AKP’nin bağnaz ve gerici politikalarının bukağı ve zincirlerinden kurtulmaları gerekir. İlkin  “din” kendi sınırlarına çekilip, okul, kışla ve adliyeyi boşaltacak ve “Cami” çağdaşlaşacak, din adamı caminin dışına adım atmayacak.  İmamokrasi yerini demokrasiye bırakacak.  Nüfusu 500 binden  az yerleşim yerlerindeki üniversiteler kapatılacak. “Çağdaşlık” ilke ve model olacak ve PİSA sınavında ilk 10 ülke arasında yer bulunacak. Kızlar ve erkekler aynı mekanlarda eğitim ve öğrenim görecek. 1923 Cumhuriyeti’yle dost olunacak. Bilmem anlatabildim mi?

***

Çok güzel! Başyüce’nin ağzından şeker-bal akıyor. Ama ne yazık ki bilim, edebiyat ve sanat konusunda yeterli bilgi ve deneyimi yok. Bu nedenle işbu konuda basit bir bilgi  metni sunalım: Başyüce’nin esef ettiği konuda, Burak Abakay’ın Ayrıntı Yayınları’ndan yayıncı İlbay Kahraman ile yaptığı bir söyleşi yayınlandı (BirGün gazetesi, 15.02.2017). Keşke okuyabilseydi, belki yararlanırdı.

[» SORU: Okur sayısı üzerinde etkili olan bir parametre olarak eğitimden söz edebilir miyiz?

CEVAP: En başta eğitim. Neden eğitim? Çünkü biz kültür yayıncılığı yapıyoruz. Belli bir bakış açısı gerektiren yayınlar üretiliyor. Bunun bir yan dalı da politika. Yani dünyaya politik bir bakış açısıyla bakmalısınız ki, bizim yayınlarımıza ilgi duyasınız. İnsanlar giderek politikadan soğutuluyor, politikadan korkar hale geliyor. Babalar böyle düşünüyorsa, çocukları da bundan azade yetiştiriliyor. Üçüncü bir şey, devletin kültür politikaları da buna uygun değil. Devlet daha çok tebaa yetiştirmeye çalışıyor. Bu dönemlerde de çok rahat görebiliyorsunuz. Bir işaret verildiğinde sürüye katılacak koyunlar istiyor. Biz hiçbir zaman koyun istemiyoruz. Tam aksine başkaldıracak, kendisi olacak ve hayır diyebilecek bir okur kitlemiz olsun istiyoruz. Bu da bu sistemle çelişen bir şey.

» SORU: Yayınevlerinin bu konuyla alakalı bir özeleştirisi var mı?

CEVAP: Mutlaka vardır. Diğer yayınevleri de bunu değerlendiriyorlardır. Biz de birtakım çıkış noktalan arıyoruz. Okur kitlemizi genişletecek stratejiler oluşturmaya çalışıyoruz. Demin söylediğim okur kitlesine ulaşabilecek yayın politikası geliştiriyorlar. Bestseller yayıncılığı bu yüzden var. Ama biz bunu yapamayız. Bizim okurumuz biz bunu yaparsak yargılar. Yaptığımız diziler bu yüzden önemli.

İdea diye bir dizi yaptık. Düsturumuz şuydu, inananlar neye inanıyorlar bilsin, inanmayanlar da neden inanmıyorlar onu bilsin istedik. 5 ciltlik bir dizi olan İhvan-ı Safâ Risâleleri de bu yüzden önemli. Abbasiler döneminde yazılmış bir kitap. Darwin’den bin yıl önce, İslam’da evrimin tartışıldığını görürsünüz. Bin yıl önce İhvan-ı Safacılar evrimden bahsedebildi. Bugün bu yazılanları bir camide söyleseniz sizi linç ederler. 900’lü yıllarda bir şey denmezken 1050’li yıllarda bu kitapların birçok nüshası yakılmış. Bizim yakmak istediğimiz ışık da, bu karanlıkları aydınlatmak için. Karanlıklarda mum yakmaya devam ediyoruz.

» SORU: Yayıncılığın maddi sorunları neler?

CEVAP: Devlet, elmastan KDV almazken, kitaptan KDV alıyor. Kâğıt fiyatları altm gibi. Aldı başmı gitti. Peşin parayla kâğıt alınıyor. Ya da en fazla 3 ay vadeli. En fazla 3 ay vadeyle kâğıt alıp, en az 5 ay vadeyle kitap satıyorsunuz. Arada böyle çelişkiler var. Yayıncılığın kendi içinde çok ciddi sorunları var. Bir tek yayıncı kuruluşla biten bir durum yok. Grafikerinden redaktörüne, yazarından son okumacısına herkesin farklı problemleri var bu sürecin içerisinde. Kültür yayıncılığında farklı, eğitim yayıncılığında farklılık arz eden bir durum.]

Anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi? Başyüce  eğer şikayet ettiği durumun düzeltilmesini istiyorsa,basımcılık ve yayıncılık alanındaki bütün girdilerde KDV kaldırılacak; yayıncının vergisi düşürülecek, yazar ve çevirmenden stopaj vergisi alınmayacak. Yayıncılık için tam anlamıyla özgür bir ortam sağlanacak ama bu gerçek bilinmezden geliniyor.

Sanat ve edebiyattan söz etmek, kim konuşursa konuşsun, yandaş hayran kitlesinin önünde konuşmaya benzemez. Arap, Acem, eski Yunan ve Roma klasiklerinden başlayarak en azından 500 adet kitap okumayı gerektirir. Eski kültür hazinelerinden söz ediyoruz: El Maarri’yi, El Mütenebbi’yi okudun mu? Arapça aslından mı okudun?

Sanatsal yaratı bireyseldir.Her meslek alanında üniversiteler, fakülteler, yüksek okullar açabilirsin. Buralarda çok iyi mühendisler, doktorlar, bilgisayar ve bilişim uzmanları  vb., yetiştirebilirsiniz ama şair, romancı, yazar, ressam, heykeltraş, kompozitör yetiştiremesiniz.

Bilim kollektiftir. Örneğin aynı düzeyde bilimadamları, bilim insanları, aynı yöntemi uygulayarak birinin yarım bıraktığı araştırmayı öteki tamamlayabilir. Çalışmaları eklemleyerek bir ilaç bulmak, bir araç yapmak mümkündür.  Amma bu işler ortak akılla, imam-hatip aklıyla olmaz. Pozitif bilim aklının yöntemleri gerekir. Bu iş imam ve hafız yetiştirmeye benzemez. Benzeseydi , İslam dünyası, uygar dünyanın birkaç yüzyıl gerisinde kalmazdı. Bilim ve keşif bireysel değildir, ortak çalışma kadrosu ister. Dinlerin boyunduruğundan kurtulmuş akıl, merak, azim ve dünyevî aşk ve ışık  ister.

 

Edebiyat ve sanata gelince: Tam anlamıyla bireyseldir.Yarım kalmış bir eseri bir başkası, başlayanın hedefine varacak şekilde bitiremez. Kendine göre bitirir. Devam edenler kendilerine göre bitirirler. Dolayısıyla sonuç tek değil çoğuldur.

Bu işler padişah, sultan, kral, başkan talimatıyla, fermanıyla olmaz. Laik okullarla olur, bireysel ve toplumsal birikimle olur, özgür ortamda olur. Tanrısız ve dinsiz bir ortamda olur. Yaratıcı bireyin tanrısı ve dini olsa da olur olmasa da olur. İnancı olsa da bu inanç sıradan insanın sıradan, derinliksiz inancına benzemez. Dostoyevski koyu ve katı bir ortodokstur ama

Karamazof  Kardeşler’in yazarının ateist olduğundan kuşku duyulabilir. Hıristiyan olmayan bir ressam çok başarılı bir “pieta”[x]  tablosu ya da heykeli yapabilir. Bir koyu müslüman böyle bir şey yapamaz. Hz.Muhammed’in peygamber oluş sürecini, içine cinsel hayatını katarak romanlaştıramaz. Bir müslüman, dinsel yaratılış efsanesini Darwinci bakış açısı içinde değerlendiremez. AKP hükümeti Darwin teorisini neden müfredat programından çıkardı?

Anayasa değişikliği 16 Nisan 2017 halk oylamasında olumlu oy alırsa. R.T.Erdoğan, bakarsınız, bir kararname çıkartarak özgür koşuklu modern şiiri yasaklayıp “Şiir, hocam Necip Fazıl gibi vezinli kafiyeli yazılacak!” diyebilir. Ders kitaplarına sadece İslamcı yazarları koyabilir. Bununla da kalmayıp tiyatro için reçeteler verip opera ve baleyi  yasaklayabilir. Türk tarzı başkanlık düzeni olan “Başyücelik Rejimi”nde her şey olabilir. Necip Fazıl Kısakürek’in  İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ’nde yazan siyasal, toplumsal, yönetimsel, kültürel “Büyük Doğu” programını uygulatabilir. Siyasal ve yönetimsel programı uygulamaya başladı zaten.

“Ülkemizin geçtiğimiz 14 yılda yaşadığı büyük dönüşümün en zayıf halkalarını ne yazık ki eğitim ve kültür oluşturuyor. Bu konularda hayal ettiğim düzeylere ulaşamamış olmamızdan dolayı fevkalade müteessirim. Bu bir özeleştiridir ama gerçektir. Önümüzdeki dönemde bu alanlara özel önem ve öncelik vererek hem eksiklerimizi tamamlamak hem de çok daha büyük başarılara imza atarak bu eksiğimizi gidermeliyiz..” diyebilir, ama yaptırdıklarının evrensel planda herhangi bir önemi olmaz. Çünkü sanat ve edebiyat sadece laik ve özgür bir ortamda varolup gelişebilir. Necip Fazıl’ın izinden gidilerek hiçbir yere varılamaz. Ama Nâzım Hikmet’in izinden giderek sanat ve edebiyat alanında doruklara çıkmak mümkündür.

***

TEK ADAM YÖNETİMİ BAŞYÜCELİK  DESPOTİZMİDİR

 Elazığ’da toplu açılış töreninde Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı konusuna değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bir insanın karakterinde tarafsız olmak diye bir şey olabilir mi?” ifadelerini kullandı. Oysa, referanduma sunulan Anayasa değişiklik paketininYargı yetkisi” bölümünde (Madde 9 ) “– Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” diyor. Referandumda  değişiklik önergesi kabul edilirse mahkemeler “TARAFSIZ” olacak ama  partili cumhurbaşkanı tarafsız olmayacak. Bu nasıl iş? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Başkan ile Yargı’nın çeliştiği bir yönetim ünlü AKP istikrarını (!)  nasıl sağlayacak?  Bu ancak, bir çağdaş demokratik devlette değil, bir aşiret devletinde olur.

Bu kadar yeter! Şimdi N.F.Kısakürek’tin İdeolocya Örgüsü’den (Büyük Doğu Yayınları, 18.Basim,  Eylül 2010) bazı ilginç düşünce örnekleri vererek yazımı tamamlayacağım. İlkin, Türkiye, tek adam rejimine geçtikten sonra TBMM’nin yerine geçecek ve halk tarafından değil ulema ve elit (güzide) tarafından seçilecek olan Yüceler Kurultayı’nı bilginize sunacağım..

 

YÜCELER KURULTAYI (s.285-287)

 

  • “Büyük Doğu” mefkuresinde, cemiyet iradesini temsil adına, dünyanın her yerinde örnekleri bilinen millet meclisi yerine, bir “Yüceler Kurultayı” vardır.
  • “Yüceler Kurultayı”, milletin; dinde, fikirde, sanatta, ilimdc, siyasette, müspet bilgilerde, ticarette, askerlikte, idaride, hülâsa insan kafasının arayıcı hamlelerini ve idrak çilelerini plânlaştıran her sahada, eser, keşif, görüş, terkip ve dava sahibi (aksiyon)cu güzidelerinden örülüdür.
  • “Yüceler Kurultayının mânası, milleti, en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanlarının kadrosunda özleştirmektir.
  • “Yüceler Kurultayı”nın mânası, milleti, -doktor hâkimiyetindeki hasta gibi- sâf ve mücerred idrâk ıstırabı çeken ve dimağ işçilerinin hâkimiyeti altında tutmaktır.
  • “Yüceler Kurultayının cephe duvarında şu levha ve şu ölçü pırıldar: “Hâkimiyet Hakkındır”.[xi]
  • “Millet meclislerinde olduğu gibi, topluluğun bütün ve karar mihrakı “Yüceler Kurultayı”dır. “Yüceler Kurultayı”nın her ölçüsü kanundur; ve her kanunu, tezatsız bir ideolocya bütününün tatbikî hükümleri halinde bir ana manzumeye ve onun da perçinli olduğu aslî mihraka bağlıdır.
  • “Yüceler Kurultayı”nı ilk defa bir “Müessisler Meclisi”-meydana getirir.
  • “Yüceler Kurultayı” temelleştikten sonra kendi kadrosu içinden “Başyüce”yi seçer.
  • “Kurultayın seçtiği “Başyüce” devlet reisidir; devletin ismi de “Başyücelik”tir.
  • “Başyüce” 5 yıl için seçilir.
  • “Yüceler Kurultayı” azası eksiksiz ve fazlasız 101’dir ve bu azadan herbiri bütün vatanı temsil mevkiindedir.
  • “Yüceler Kurultayı”, azası, halkın değil, Hakkın seçtikleridir.
  • İnsan hür değildir, hür olan eşek veya köpektir. (s.424)

 

BAŞYÜCE (S.291)

  • “Başyüce”, kaba ve umumî mânasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, İçtimaî bir remzdir. Bir timsaldir.
  • Bütün selâhiyetler beşerî haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi… “Başyüce”nin heykelleştirdiği remz, işte bu mânanın temsilciliği şahıslandırıcılığıdır.
  • “Başyüce”, milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran bir örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı bu yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından daha küçük…
  • Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı kanundur. Kanunun bir şey söylemediği yerde “Başyüce”nin emri kat’idir.
  • Başyüce”nin bir emriyle hükümet değişir.

***

Daha fazla devam etmeye gerek yok. Merak eden kitabı alır okur ve referandumda “Evet” çıkması durumunda kendisinin, Türk ulusunun ve dünyanın başına gelecekleri bir güzel öğrenir. Tek adam yönetimi  Başyüce despotizmidir!…

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul-zurna az!

Kendi düşen ağlamaz, iki gözü birden çıkar!

 

ÖZDEMİR İNCE

25Şubat 2017

****

BAŞYÜCELİK  DEVLETİ’NE ÖNSÖZ

İslamcılar tarafından ideal yönetim tarzı olarak sunulan Hz.Peygamber ve Dört Halife dönemi acaba neye benziyordu diye düşünülür. Sanki adaletin, hukukun, fırsat eşitliğinin, insan haklarının, kendine özgü bir demokrasinin  egemen olduğu cennetvari bir yönetim vardır. Artık hayal etmeye gerek yok: 15 yıllık AKP dönemi o özlenen devr-i saadetin (!) yaşanan somut örneği. Özellikle de ha Halife Osman dönemi, ha AKP yönetimi: Aynı talan, aynı soygun, aynı nepotizm (akraba kayırma)…Hz.Peygamber ve Dört Halife dönemi dışa yönelik emyeryalist cihat ve yağma anlayışına  dayanıyordu. AKP’nin siyaseti, gücü yetmediğinden, dışa değil içe yönelik.Gücü yetseydi bütün çevtesini yağmalar ve haraca bağlardı.

AKP’nin yönetim anlayışı ideal İslami devlet yönetim tarzının taa kendisidir. Yozlaşmış hali değildir.

Geçmişe dönüp uzun uzun anlatacak değilim. Zaten benim alanım değil. Ancak işkembeden de atmıyorum. Son referansım Arif Tekin’in Kur’an’ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni (Berfin Yayınları) Özellikle de  Halife Osman’la ilgili iki bölüm.

Başyüce(lik) devleti neye benzer sorusunun cevabına gelince: İslamın Devr-i Saadet döneminin asrî benzeridir, diyebiliriz. Modern ve çağdaş hali. Ne de olsa 2000’lerde yaşamaktayız.

Yıllardır, Başyüce ve Başyücelik diye bir şeyden söz ediyorum. Necip Fazıl Kısakürek’ten söz ediyorum. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikide bir “Davamız” dediği şey ne? Hemen yanıtlayayım: Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü adlı kitabında bir ütopya olarak tasvir ettiği Başyücelik devletini kurma davası. Bunu kaç kez yazdım ama bir daha yazıyorum.

Kimileri AKP tek adam yönetiminin ne ABD’nin başkanlık ne de Fransa’nın yarı başkanlık sistemlerine benzediğini öne sürüp, AKP başkanlık rejimini “ucube” olarak tanımlıyorlar. Ucube değil elbette: Anayasası İdeolocya Örgüsü olan bir dava, bir proje. Ne yazık ki bunu hiç kimse anlamış değil. Ama gerçekleştiği, tamamlandığı zaman Arşimet gibi “Buldum!” diye hamamdan peştamalsiz fırlayacaklar. Bu ülkede egemenlik cehaletindir. Biz işimize bakalım ve İdeolocya Örgüsü’ne dönelim ve bakalım Başyüce’yi nasıl tanımlıyor, nasıl tasvir ediyor. Fakat dikkat: Ben de parantez içinde ve italik  yazı ile araya gireceğim.

***

  • “Başyüce”, kaba ve umumî mânasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, İçtimaî bir remzdir. Bir timsal. ” Derin ve girift, İçtimaî bir remzdir. Bir timsal.”

(“Ucube” diyenler bu noktada haklılar. ” Derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal.” ne demek?Nereye çeksen gidecek bir belagat.Allah’ın temsilcisi ve simgesi mi Başyüce?

  • Bütün selâhiyetler beşerî haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi… “Başyüce”nin heykelleştirdiği [3] remz, işte bu mânanın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır.

(Benim anladığım şu:Allah’ı, vicdanı ve milleti elınde tutan bir tek adam, insan üstü bir yaratık ama kendini yok sayacak kadar alçak gönüllü (!) imiş…Fakat İslam inancına aykırı bir heykel.)

  • “Başyüce”, milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran baş örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı |yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından daha küçük…

(Laf kalbalığında gizlemiş ceberrut bir tek adam yönetimi.)

  • “Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edası ve işi “ben milletimin görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim !” diye ilân edecektir.
  • “Başyüce”, “Yüceler Kurultayının her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez;Fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun bir şey söylemediği yerde “Başyüce ‘nin emri kat!idir.

(Anayasa ve yasalaar var ama Başyüce’nin emri herşeyin üzerinde.)

  • “Başyüce”nin bir emriyle hükümet değişir.
  • Bütün hükümet manzumesi, en büyük müesseden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.
  • Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

(Yargı millet adına değil onun adına Başyüce iş görür.Yani yargı bağımsız değil.)

  • “Başyüce”, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir.

(Yani ordu miletin değil Başyüce’nin ordusudur.)

  • “Başyüce” için bütün yüceler gibi, makamım temsil ilinti muhafaza ettikçe yaş haddi yoktur.

(Yani isterse ölünceye kadar görevinde kalabilir.)

 

BAŞYÜCENİN  YETKİLERİ:

Başyücelik Emirleri -Kanun  

Başyücelik Emirleri -Zevk ve Terbiye          

Başyücelik Emirleri – Kumar

Başyücelik Emirleri -İçki ve Zehir    

Başyücelik Emirleri – Zina ve Fuhuş 

Başyücelik Emirleri – Faiz     

Başyücelik Emirleri – Kahvehane     

Başyücelik Emirleri – Külhanbeylik  

Başyücelik Emirleri – Vatan Dışı      

Başyücelik Emirleri – Sinema

Başyücelik Emirleri – Dans   

Başyücelik Emirleri – Parazitler        

Başyücelik Emirleri – Heykel (yasaktır)

Başyücelik Emirleri – Matbuat          

Başyücelik Emirleri – Yine Basın      

Başyücelik Emirleri – Radyo 

Başyücelik Emirleri – Üniversite (Külliye)   

Başyücelik Emirleri – Batıda Tahsil  

Başyücelik Emirleri – Ecnebi Mütehassıs     

Başyücelik Emirleri – Harf Dâvası    

Başyücelik Emirleri – Kıyafet ve Şapka        

Başyücelik Emirleri – Kadın Kılığı    

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – İşçi

Başyücelik Emirleri – Sermaye ve Patron     

Başyücelik Emirleri – Fabrika           

Vesaire

(Görüldüğü gibi Başyüce her alanda yasa düzeyinde yetkilidir.Her konuda emir verebilir.Ama hırsızlık, yolsuzluk, yandaş kayırma, görevi ehline ve uzmanına verme, adalet, tarafsızlık, eşitlilik, fırsat eşitliği ve benzeri konularda hiçbir emir (!) yok!

Başyüce ile ilgili bölüm İdeolocya Örgüsü’nün 191, 192 ve 193. sayfalarında yer alıyor ve Başyüce olarak somut birini tarif ediyor. Ne demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılığı var, ne parlamento ne de millet. Sadece Başyüce var. Böyle bir yetki ne dört halifede ne de Osmanlı padişahlarında vardı).

 BAŞ YÜCELİK EMİRLERİ – MATBUAT (s.342-343)

 

  • Bu emrin neşriyle beraber, “Matbuat Hürriyeti” (Basın Özgürlüğü) isimli millî ve içtimaî felâket vesilesi kaldırılmıştır. Bundan böyle matbuat, bilinen mânada hür değildir.
  • Bu yasağa, kitap, gazete, mecmua, broşür, afiş vesaire olarak matbuat çerçevesinin belirttiği ne kadar yayın vasıtası varsa hepsi birden dahildir.
  • Şimdiki istikâmetsiz beşeriyetin en aziz hürriyetlerden biri tanıdığı fikir hürriyeti, hürriyet mefhumunu hakka esaret bilen yekpâre telâkkinin emrinde, sırf “hürriyet için hürriyet” faciasından ve her menfi tesire açık başıboşluktan  cebren  kurtarılacaktır.
  • Yukarıda sayılan yayın vasıtalarının kadrolaştırdığı, şiir, piyes, hikâye, tenkid, tetkik, siyaset, ilim, fikir, röportaj vesaire gibi bütün ifade nevileri, neşirlerinden evvel, kendi kendilerini devlete tasdik ettirmek ve neşir ehliyet ve liyakatini alâkalı devlet teşekkülü marifetiyle hüccettin inek mükellefiyeti altındadır.
  • Gerçek hürriyetin ne demek olduğu anlaşılıncaya ve bu anlayışı doğuracak yüksek ferdî ve İçtimaî irfan maya tutuncaya kadar, her şekli ve her nev’ile matbuat, en sert murakabe ve en keskin güdüme tâbi tutulacaktır. Basın, kendini kontrol edebilecek hâle gelinceye kadar, bu böyle!..

(Özetle: Başyücelik rejiminde yukarıdaki emirler 2019’da bir kararnamenin içinde yer alabilir. Düşünceyi açıklama hürriyeti ile insan haklarının akıbeti de farklı olmayabilir.)

 

BAŞYUCELIK EMİRLERİ -DANS (s.338-339)

  • Dans yasaktır.
  • Vatan kurtarıcısı çapında eski bir Fransız devlet adamının, dansa dair sorulan suale, sırf bir yatak içinde kadınla erkeğin fiilini kastederek verdiği, “Niçin ayakta?”cevabı kadar dansı izah edebilecek bir tarif olamaz. Hususiyle tarif, Avrupa’nın, millî kahraman tanıdığı bir büyüğü olduktan sonra…
  • Alenî ve içtimaî bir zina nazariyesinden başka olmıyan dans, belki de bu münafık cephesiyle zinadan iğrenç bir fiil olarak, Büyük Doğu mefkuresinin en şiddetli yasakları arasındadır.
  • Kadınla erkeği müşterek ve ahenkli harekete vücut kıvrımlarını göstermeye davet eden ve ister bir ister birçok insanın şehevî hareketlerinden ibaret olan millî ve gayri millî bütün çeşitleriyle bizden değildir.
  • Zaten murakabe ve tecessüsü mümkün olmıyan ve içenden geçen her şey Allaha havale olunmak icap eden hususî mesken müstesna, umumî ve içtimaî mekanlardan· herhangi birinde, her şekliyle dans yasağı şiddetle takip olunacaktır.
  • Sadece dans fiiline dayanılarak yarım asırdan beri memleketimizde an’aneleştirilen balolar, ayrıca (bar)lar, dansingler, (diskotek)ler, gece kulüpleri kendilerini içki yasağı bakımından sınırlamış olsalar bile, dans yasağı ölçüsüyle ta kökünden tasfiyeye tâbi…
  • Karısını ve kızını, yabancı bir erkeğin kolları içinde ve göğsü üzerinde nazarî ve alenî bir zinaya terkeden ve bundan gocunmayan erkek, bizim anlayışımıza göre, bu halini izaha yelteneceği, nefsine özür aramaya kalkışacağı, bir fuhuş ajanından daha aşağılık bir şahıstır.
  • Dansa karşı nefretimizi bilhassa şiddetlendirmesi icap eden nokta, Tanzimattan beri gelen murakabe ve muhasebesiz Garp taklidi cerayanlarının, içimize, Masonlar ve dönmeler vasıtasiyle bilhassa dansı sokarak, güzelim ahlâkımıza ifsat ettiğidir.
  • Avrupalı için, kendi hususî bünyesi, telâkkisi, ruhî ve içtimaî müesseseleri bakımından bir dereceye kadar tabiî olduğu halde, bir Fransız büyüğünün bu kadar ağır bir nefret ve hakaretle vasıflandırdığı dans, Avrupalı hesabına başlıbaşına bir tahrip vesilesi olduğu halde, bizim İslâm ve millî bünyemize tatbik edildiği gün, her şeyimizi birden berhava edecek bir yıkıcılık müessiri olur. İşte böyle olduğu ve büsbütün olacağı içindir ki, bizim cemiyet ölçümüzde dansla göz önünde zinanın birbirinden farkı yoktur.

(Dansı çiftleşme olarak tarif eden büyük adamın kim olduğunu sormaktan başka dans yasağının abartılarını değerlendirmeyi okura bırakıyorum.)

 Sonuç: Prototipini AKP yönetiminde yaşadığımız Başyücelik devletinin devleti işte budur. 2019 seçimini AKP dayı kazanırsa, HİTLER’in DAVAM kitabına benzeyen İdeolacya Örgüsü Başyücelik rejiminin uygulama planı olacaktır. Bu rejimin öteki adı İMAMOKRASİ’dir. Benim İmam-Hatip Saltanatı : İmamokrasi ve Din İman Masa Kasa adlı kitaplarımı  hâlâ okumadınız mı?

 

ÖZDEMİR İNCE

4 EKİM 2017

***

SON 200 YIL VE BAŞYÜCE’NİN BÜYÜK YANILGISI

 Murat Katoğlu’nun UYGARLIK  YERYÜZÜNDE GEZİP DOLAŞIR MI?’sına devam edelim. Tarihle yüzleşme dediğin işte böyle olur. Cumhuriyet kafası, “İkinci Cumhuriyetçi” ve “Yeni Osmanlıcı” cehaletin suratına Cumhuriyetçi tokatı nasıl da indiriyor: Üç kıtada fetihler yapıp hazır zenginlikleri yağmalayan Osmanlı sultanları, Divan erkanı ve tufeyli ulema sınıfı Avrupa’da olan-bitene karşı kör ve sağırdı, özgür aklın yarattığı ilerleme ve gelişmeleri anlama yeteneğinden yoksundu. Ama 200 yıllık İslamcı gericilik ne yazık ki bu leşe özeniyordu ve günümüzün hüdegası  da bu kadük ve karanlık dünyayı böbürlenerek maymun gibi taklit ediyor.

Bu yüzleşme yalnızca Tarih Bilinci ile sınırlı değil;  “Sanat Üzerine, Uygarlık, Şehre ve İstanbul’a Dair, Siyaset-Strateji-Emperyalizm, Birey ve Toplum, Eğıtım ve Türkçe, Yemek Muhabbetleri, Spor” ve “Gel de Bunlardan Söz Etme” bölümlerinde Cumhuriyet’in akıl ve beğenisi, 200 yıl öncesinin Osmanlı dünyasının çürük foyasını sergiliyor.

Başyüce neyin peşinde gittiğini biliyor mu? Hayır, bilecek durumda değil!

Başyüce’nin devr-i saltanatında bir lisenin müdür yardımcısı kızlı erkekli oynanan halk oyunlarını zinaya benzeterek “Halt Oyunları” demiş.

 

Tarihte bu türden sapıklar az değildir.Atatürk’ün Çankaya masasında bir gece Maarif  Vekili Esat Mehmet’in; kız öğrencilerin 19 Mayıs gösterilerinde kısa etek, kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı giyinmelerini bir tamimle duyuracağını ifade etmesi üzerine Dr. Reşit Galip Bey; ‘Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar eski durumda yaşayamazlar, inkılâplardan en mühimi  kadınlara  verilen haklardır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz’ der.  Masada gerginlik olur ama Dr.Reşit Galip birkaç ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bakan olarak atanır.

 

Bu türden yaratıklar patlayan irtica yarasından akan cerahattır.  Bu yaratıklar ve sahipleri, Türkiye Cumhuriyeti’ne kesinlikle layık olamazlar. Ancak Patrona Halil’e avane olabilirler.

Bitirmeden: Uzun yıllar Osmanlı işgali altında yaşayan ülkelerin rönenans yaşamamalarının  ve geri kalmalarının nedeni olarak Osmanlı’yı göstermelerini  doğru ve haklı bulduğumu söylemeliyim

 

Özdemir İnce

18.6.2017

 

***

 

MURAT KATOĞLU’NU OKUYALIM:

 

SON SULTANLAR VE  CUMHURİYET

 

Son Osmanlı halife sultanlarının, ilk ve klasik tabir edilen orta dönem sultanlarına göre dirayetsiz, zayıf olduğuna dair bir genel kabul her nedense gündelik kültüre yerleşmiştir. Son söylenecek sözü baştan söyleyelim: Bu, gerçeği ifade etmez; yalnızca bir “stereotip” yargıdır; boş bir genellemedir. Tam tersine, son Osmanlı sultanlarının dünyada olup bitenleri daha iyi izlediklerini, yeryüzünde insanlığın elde ettiği gelişmeleri atalarından daha iyi anlayıp kavradıklarını söyleyebiliriz. Yüzyıllarca içe kapalı, statik, yeryüzünde insanlığın sürekli olarak yarattığı yeniliklerden habersiz bir toplumu dışa açmak, insan zekâsının ürettiği değerlerden yararlandırmak çabası ancak bu düşüş döneminin padişahlarında görülür. İlimle, irfanla (bilgiyle), teknolojiyle üç yüz dört yüz yıllık bir aradan sonra tanışmayı başardılar diyemesek bile, başlatanlar III. Selim ve onun ardıllarıdır. Yani ne yazık ki yaklaşık 1800’ lerden sonraki sultanlardır. Selim’in yeniliklere ve dünyaya açılmak uğruna giriştiği çabaları yüzünden fanatik çevrenin kışkırtmalarıyla nasıl feci bir şekilde katledildiğini biliyoruz.  Burada şunu da ekleyelim: Büyük gelişme çağı diye nitelenen 15-17. yüzyıllar döneminin özü bakımından ve dünya ile mukayeseli olarak nasıl bir “gelişme” olduğunu da sorgulamak ilgi çekici olur. “Fetihler” bakımından değil de, ekonomik, sosyal, kültürel atılımlar açısından bakılıp değerlendirilirse acaba ne gibi cevaplar ortaya çıkar? O yüzyıllarda Batı’yla ilişki ve mücadeleler esas itibarıyla Avusturya-Macaristan ve Venedik Avrupası’ylaydı. Oysa aynı dönemde gelişen asıl Batı, okyanuslara açılıp yeryüzünde yeni zenginliklere erişen; bilim, ticaret, üretimde patlamalarla yükselen ülkelerdi; İngiltere, Hollanda, Fransa, İspanya… Venedik yani İtalya ve Avusturya ise Osmanlılar gibi Akdeniz’e izole olmuştu. İnsanlık, yeni yeni coğrafyalara ve fikirlere yelken açmıştı. Osmanlı dünyası fetihler döneminde bile acaba hızla gerilemekte değil miydi? Yaratıcılık, merak, keşifler, bilimler, Osmanlı dünyasından uzakta boy attı. Yüce sultanlar haberdar olmadı. 

İşte son sultanlara, bunlardan yüzyıllarca mahrum kaldığı için, güçsüz, yoksul ve yoksun bir ülke miras kalmıştı. Selim Han’ın ve onun akıbetini yakından gören, canını ilkel, azgın güruhun elinden sarayın damında saklanarak kurtarabilen II. Mahmut’un ruh halini düşünmek gerek… Gerek III. Selim gerek II. Mahmut, sonra Mecid ve Aziz, ülkenin ve dünyanın farkında oldukları için ıstırap duymuşlardır. II. Mahmut’un devletin Mısır Valisi karşısında ordusunun peş peşe darmadağın olup Mehmet Ali Paşa güçlerinin Kütahya’ya kadar gelmesi üzerine hissettiklerini tasavvur etmeli… 

Son sultanların ülkenin durumu karşısında duyumsadıkları, çaresizlikleri, giriştikleri yenilik çabaları henüz Türk edebiyatında ve dram yazarlığında işlenmedi. Onların yaşadıkları ruh halini, dramı tarih yazıcılarından daha iyi anlatacak olanlar edebiyatçılardır. Mahmut Han’ın Mısır valisi karşısında küçük düşmekten duyduğu hüzün ve öfkeyi edebi dilden daha iyi anlatacak araç olabilir mi?

  1. Mahmut’a reformcu değil “devrimci” demek yanlış olmaz. İdare, eğitim, askeriye, sağlık, ulaşım ve haberleşme, adliye, kültür alanlarında uzun süreli saltanatının ancak son on on beş yılında büyük hamleler yaptı. İskemleye oturdu, masada çalıştı, resmini devlet dairelerine astırdı, Mısır valisinin kendisinden önce gerçekleştirdiği kılık kıyafet yeniliklerini uyguladı, Avrupai giysilere büründü. İstanbul ahalisi de ona “Gâvur Padişah” dedi. Tanzimat Fermanı’nı yayımlamak ona değil, Sultan Mecid’e nasip oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu sultanların çabalarının iş işten geçtikten sonra olduğunu vurgular. Sultan Mecid, 1851’de toplumu bilgiyle yani bilim ve fenle tanıştırmak üzere “Encümen-i Daniş”i kurdu. Bunun tarihsel bakımdan ne kadar geç bir zaman olduğunu düşünmeli. Bu kurulun görevi, İstanbul’da kurulacak bir üniversite için gerekli ders kitaplarını tercüme ve telif ettirmekti. Durum buydu.

Gelişmiş dünyayı, ilk defa 19. yüzyılın ikinci yarısında Sultan Aziz görebildi. Yani “şehir”, yani “meydan”, yani “bulvar ve caddeler”, apartmanlar ve kamu yapıları gördü. II. Abdülhamit de bütün kuşkuculuğuna ve korkularına rağmen eğitimin, mahkemelerin ve mevzuatın modern hayata göre düzenlenmesine uğraştı.

Hiç çekinmeden denebilir ki son sultanların gözünün açılması, dünyaya uyum sağlama girişimleri 19. yüzyıl boyunca sürmüş, ancak özlemlerinin tasavvur ettiklerinin de üstünde bir tempo ve içerikle gerçekleşmesi, 1923’te Cumhuriyet’le sağlanmıştır. Yanlış anlaşılmasın; burada değinilmek istenen, bir siyasal rejim değişikliği meselesi değildir. Türkiye’nin yeryüzünde insanlığın ulaştığı yüksek uygar hayat tarzı ve değerleriyle tanışıp uyum içinde yaşamasıdır. Osmanlı hayatının tükenmiş olduğunu herhalde en iyi “Son Sultanlar” algılamıştı. Onların yetersiz kalan, kararsız ve ikilem içindeki fakat samimi yenilik çabaları, Cumhuriyet kurucu kadrosu için öğretici deneyimler olmuştur.

 Şu ilginç paralelliğe de dikkat çekelim… İlkel yaşam tarzına karşı uygar hayat değerlerini topluma kazandırmayı amaçlayan iki insan, 19. yüzyılın büyük Osmanlı yenilikçisi Sultan Mahmut, devrimlerini 1820 ile 1838 arasında yapmış, Cumhuriyet kurucusu Mustafa Kemal de büyük yapısal devrimleri tam bir asır sonra, 1920 ile 1938 arasında gerçekleştirmiştir.

Türk halkının günümüzde de karşılaştığı zorluklar, son sultanların ve Cumhuriyet’in değil, 1800’lere kadar dünyadan habersiz yaşamanın mirasıdır. 

Cumhuriyet, son sultanların da özlemini duyduğu ama örgütleyemedikleri yapısal ve kültürel düzenlemelerle, uygar dünya ile aradaki büyük kayıpları telafi etmenin projesidir. Bütün tersliklere rağmen projenin tuttuğunu ve dönülmezliğini rahatça söyleyebiliriz.  (s.219)

 ***

TELAFİ SANCILARI

 Türkiye, iki yüz yılı aşkın bir zamandır ileri, zengin, gelişmiş ve dolayısıyla güçlü dünya ülkelerinin hayatına özeniyor ve ona ulaşmaya çalışıyor. Burada “özenme” sözcüğü küçümseme ve yanılgıyı vurgulamak için kullanılmıyor. Bir “yön duygusu”nu, arzuyu işaret ediyor.

Daha 1700’lerin son yıllarında ve 1800’ün başlarında Halife Sultan III. Selim bu amaçla reformlar yapmak peşine düşmüştü. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu ileri görüşlü padişahın trajik dünyasını ve başına gelenleri “…Padişah’ın yenileşme hülyası, yönetici iradesinden daha güçlüydü” sözleriyle tasvir etmiştir. Gerçekten de Sultan III. Selim, yaptığı reformlar sebebiyle değil, yenilikçi tutum ve girişimlerinden dolayı İstanbul’un tutucu çevrelerinin tahrik ettiği ayaklanma sonucu katledilmiştir… Dikkat etmeli, katledilen üstelik “İslam’ın Halifesi”dir!… Ayaklanmadan canını zor kurtaran II. Mahmut, otuz yıldan fazla Osmanlı coğrafyasının halife sultanlığını yürüttü. Dehşetli bir yenilikçi ve reformatördü. Yüzyıllarca içine kapalı, yeryüzünde olup biten gelişmelerden, buluşlardan, sanayiden, teknolojiden habersiz şekilde yaşayan, 15. yüzyıldan beri hemen hemen aynı durağan sosyal yapıdaki toplumun geriliğini ve çaresizliğini tam olarak kavramıştı. Batı’yla yani gelişmiş ülkelerle aradaki farkı “telafi” etme tutkusuyla doluydu. İktidarının ilk yıllarında ileri görüşlü, yeryüzünden haberdar devlet yöneticilerinden mahrum olmanın sıkıntılarını yaşadı. Ancak 1820’lerden sonra bütün siyasal güçlüklere rağmen İstanbul ve Osmanlı coğrafyasını Avrupai ve evrensel değerlerle tanıştırdı. Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik değişim ve modernleşmesinin ilk büyük atılımı olan “Tanzimat” yani yeni hayatın siyasal düzenlemelerini tanımlayan yazılı taahhütname de işin özünde  onun zamanında tasarlanmış, ancak ölümünden kısa süre sonra Sultan Mecid zamanında yayımlanmıştır.

1856’da Halife Sultan Mecid’in yürürlüğe soktuğu “Islahat Fermanı”, 1876’daki I. Meşrutiyet, sonra 1908’de II. Meşrutiyet; 1920-23 Cumhuriyet hareketleri, özlerinde daima ve asıl “yön duygusu” olarak yeryüzündeki ileri uygarlık yaşamına ulaşmayı amaçlayan siyasi dönüşümler, hatta devrimlerdir. Hepsinin ortak özelliği, Batı ile Türkiye arasında her alanda yaklaşık dört yüz senede meydana gelen büyük farkların “telafi”sidir. Hiç kuşku duyulmasın ki bugün de Türkiye’nin içinde bulunduğu çalkantıların, birbirinden değişik siyasal hareketlerin temelinde daima bu “telafi” çabası bulunmaktadır.

Gerek 19. yüzyılın halife sultanları gerek II. Meşrutiyet yönetimi ve son büyük atılımı gerçekleştiren Cumhuriyet kurucularının karşılaştıkları büyük eksiklik, eğitimli/ nitelikli insan gücünün yetersizliğiydi. Bunun farkında olan sultanlar ve devlet adamları, 19. yüzyıl boyunca nitelikli eğitim amacıyla çırpınıp durmuşlardır. Geleneksel dinsel ağırlıklı ilköğretimin ve ortaöğretimin yanı sıra, Batı tarzı akılcı öğretim yapan okullar ve elbet öğretmen okulları, ancak 19. yüzyılda Türkiye’nin sosyal yaşamına girebildi. Yükseköğrenim görmeleri için yurtdışına öğrenci de gönderildi. Ünlü İngiliz tarihçi Bernard Lewis, 19. yüzyıl reformlarının en başarılı sonucunun, sınırlı da olsa eğitimde alındığını söyler. Dosdoğrudur. Olabildiği kadarıyla Mülkiye, Tıbbiye, Harbiye, öğretmen okulları ve idadilerde (lise) yeni modern eğitim metotlarıyla yetişen gençler Türkiye’nin sorunlarını sırtladılar. 20. yüzyılda da daha tempolu ve yaygın olarak gelişmiş dünyayla yapıcı bağlantılar kurmasını sağladılar. Dağılan köhne imparatorluktan modern bir devlet kurmayı becerdiler. Dikkat edilirse çevre ülkeleriyle, diğer İslam coğrafyasıyla 20. yüzyıl Türkiyesi’nin farkı işte bu rasyonel eğitim sistemiyle yetişen ve sayıları Cumhuriyet’le artan insanların varlığından ileri gelmektedir. Bütün İslam coğrafyasının geçmişte ve günümüzdeki sosyal durumuna kıyasla Türkiye’yi üstün kılan ve modern hayat tarzına kavuşturan, bu yetişkin insan gücü ve onu yaratan zihniyettir.

Ülkelerin kuşkusuz en büyük kapitalleri nitelikli insan gücünün varlığıdır. Bu ise bilinçli bir planlama işidir. Toplumların gelişme ve kalkınma temposu kuşkusuz ihtiyaçlara uygun insan gücü planlaması stratejisine ve bunu uygulayacak eğitim kurumlarına bağlıdır. Yeryüzünde nerede yüksek uygarlık ve bunun göstergesi olan hayat tarzı ve maddi güç varsa bilimsel eğitim felsefesi ve öğretim kurumları vardır. İşte Türkiye’nin çağa ayak uydurma yolundaki çırpınışları, siyasi sürtüşmeler, bu alandaki muazzam zaman kaybından doğmaktadır. Muhafazakâr çevreler bu gerçekliği hâlâ kabul etmiyorlar. İnanç âlemi ile bilgi ve bilim dünyasını karıştırıyorlar; karşı karşıya getiriyorlar. Bu anlayışın yanlışlığını kavramak için dünya haritasını, siyasal güçler coğrafyasını kabaca okuyabilmek yeterli değil mi? Kuzey yarım küresinin ülkeleri ile güneyinkilerin gelişme düzeyleri, siyah ile beyaz gibi ayrışmıyor mu?

Aradaki farkı bir ölçüde kapatmak, iki yüz yıllık bir çaba sonucu yalnızca Türkiye’ye nasip olabilmiştir. Şu yeryüzünde insanlığın bilgi birikimi ve üretiminin ulaştığı uygarlık ortamının değerleri aklın eserleridir. Bu sebeple, iki uygarlık anlayışı olmaz. “Bizim bilgimiz farklıdır” olmaz. Muhafazakârlık gerekliyse dört yüz senelik gecikmeye sebep olan insan yetiştirme düzeninin değil, 19. yüzyılda filizlenen ve gelişen, Türkiye’yi geri kalmışlığın cenderesinden kurtarmaya başlayan anlayışın muhafazakârlığı doğru olacaktır.

Türkiye’nin, kırk iki kilometrelik maraton yarışına elli kilometre geriden başladığı hiç unutulmamalıdır. Telafi çaba ve stratejisinin tek yörüngesi de elbet bilimsel, dünyevi eğitimdir. (s.222)

***

200 YILLIK GEÇMİŞE  HINÇ VE İSYAN (!)

 

Hükümet başkanı Erdoğan, Türkiye’nin son iki yüz yılını “politik yanlışlar dönemi” diye vurguladı. “İmam Hatip” lerin de bu yanlışlıklar dizisine karşı bir isyan olduğunu söyleyiverdi. Buna isterseniz “Başbakan, duyarlılığını veya şikâyetini bir metaforla dile getirmiş” diyebilirsiniz… Ama bir zihniyetin tam olarak ve içtenlikle açıklandığını da tespit edelim. Üstelik hınçla söylenmiştir.

Tespit son derece önemlidir. Erdoğan’ın bu söylemini öteden beri zaman zaman tekrarladığını biliyoruz. Fakat basında pek üzerinde durulmuyordu. Ben Gazete Kadıköy’de bu konuyu birkaç defa işledim. Bu defa Başbakan’ın 200 yıla karşı son sözleri üzerine Hürriyet’te Sedat Ergin dikkat çekici bir yazı yayımladı. Ertesi gün Taha Akyol bu yazıya göndermede bulunarak aynı konuya değindi.

Meselenin özü şudur: “Yaklaşık 200 yıl” diye ifade edilen dönem, Türkiye’nin 1800’lere kadar asırlarca süren ve yok olmaya yol açan geleneksel sosyal yapısını, dünyadaki gelişmelere uygun olarak dönüştürme politikalarının dönemidir. Yani 18. yüzyıl sonundan başlayarak Osmanlı halife sultanlarının bu dönüşümü Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla sürdürdüğü yılları, I. ve II. Meşrutiyet ve nihayet Cumhuriyet yıllarını kapsayan zaman dilimidir.

Bu 200 yılı aşan dönem, büyük reform ve hatta devrim yıllarıdır. İlk büyük devrimcinin Halife Sultan II. Mahmut olduğunu biliyoruz. Onu Abdülmecit, Abdülaziz ve II. Abdülhamit izlemişlerdir. Osmanlı sarayı ve yenilikçi devlet adamları, devleti yıkılıp dağılmaktan kurtarmak için akıl almaz güçlüklere karşı mücadele etmişlerdir. Hem kamu idaresini, hem sosyal hayatı köhnemiş, akıl ve bilimin nimetlerinden mahrum kalmış yapısından kurtarmaya çalışmışlardır.

Bu çabalar, bir yenilik hevesi sebebiyle değildi. Yaşamsaldı. Osmanlı devleti, bitmiş gibiydi. Ayakta kalması, büyük Avrupa devletlerinin Türkiye topraklarını paylaşamamaları sayesindeydi. Avrupa siyaset dengesini bozmamak içindi. Bir siyaset bilimcisinin söylediği gibi “… Devletlerin güçsüzlüğü, güçlülerin iştahını kabartır. Bu durum, milletlerarası denge politikalarında tehlike yaratır. Osmanlı devleti de 1700’lerden itibaren gücünden dolayı değil, güçsüzlüğünden dolayı Avrupa politikasında tehlike yaratıyordu…” Yani İngiltere Rusya’ dan, Rusya Fransa’dan, Avusturya Prusya’dan (Almanya), kısacası hepsi birbirinden, Osmanlı coğrafyasının aslan payını diğerine kaptırmamak için çekiniyorlardı.

Bu devrin halife sultanları, düşkünlüğün farkındaydılar. Yüzlerce yıllık cehalet birikiminin trajedisini yaşıyorlardı. Devraldıkları mirasın içinin boş olduğunu kavramışlardı. İmparatorluk, bir şekilden ibaretti. Nefes alabilmek, ayakta durabilmek için bilim ve aklın pusulasına göre sosyal ve ekonomik tedbirler şarttı. Bu anlamda yetişmiş insan gücü yoktu. Sarıldıkları çarelerden biri de insan yetiştirme düzeni oldu. Ünlü bir Ortadoğu ve Osmanlı tarihçisinin sözlerine dikkat çekelim: “… 19. ve 20. yüzyıllar dünyasında Türkiye ya modernleşmek ya da mahvolmak durumundaydı. Tanzimatçılar da bütün başarısızlıkları ile birlikte, daha sonra yapılacak olan daha köklü modernleşme için zorunlu temeli kurdular. Hukuki ve idari reformlar çok kez yanlış ve yeteneksizce uygulanmıştır.[xii]  Fakat demiryolları ve telgraflar dünyasında İmparatorluğun eski ve feodal yapısı yaşayamazdı ve gerçekte, pek az tercih hakkı vardı. Muhtemelen en büyük başarıları eğitimde oldu. 19. yüzyıl boyunca kurulan yeni okullarda yeni bir ruh ve gerçekler hakkında yeni bir anlayışla okumuş bir tabaka, yavaş ve zahmetle yetişti. Bu yeni ruhun İmparatorluğun egemen[xiii]  sınıfına sinmesi yavaş ve şevk kırıcıydı. Fakat 20. yüzyıla gelindiği zaman, modern Türkiye’yi yapan büyük sosyal ve siyasal devrimi başaracak bilgi, yetenek ve her şeyin üstünde sorumluluk ve karar duygusuna sahip bir idareci elit yetişmişti. Bu elitin Türkiye için değeri, aynı miras ve sorunlarla karşılaşan diğer ülkelerde onun yokluğundan çekilen cezalarla göze çarpan bir şekilde doğrulanmıştır.”

Yaklaşık elli yıl önce yazıya dökülen bu değerlendirme, Türkiye’yi yönetme iddiasında olanların “kulağına küpe” olmalıdır.

  1. yüzyıl yenilikleri, Tanzimat ve Islahat elbet bütünüyle başarılı değildir. Yüzyılların açığını telafi etmek kolay mıydı? Yine bir önemli düşünürün belirttiği gibi “İş işten geçmiş, yenilikler için geç kalınmıştır…” Yine de işe yaramıştır. Ya bu reformları halife sultanlar gecikmiş de olsa yapmasaydı? Bugünkü Türkiye coğrafyasını bizlere bağışlayan, kuşkusuz bu reformlar sayesinde yetişen az sayıda ruh sağlığı yerinde ve akıl sahibi kadrolar olmuştur.

Devleti korumak için zorunlu olan modern ordunun kuruluşuna da insanlığın ulaştığı yüksek bilim ve tekniklerin eğitimini yapacak olanlara da Darülfünun (üniversite) oluşturulmasına da halife sultan ve vatansever akıl sahibi devlet ricaline de daima Kabakçı Mustafa takımı ile köhne medrese tayfası karşı koymuştur.

İsyana sebep gösterilen 200 yıl, Türkiye’nin gelişmiş uygar dünyayla arasındaki herhalde 300-400 yıllık geriliği, diyelim ki 100-150 yıla indirmiş olmalıdır. Bu aşamaya mahalle mektebi ve medreseden kurtulup, rüştiye, idadi, Mühendishane, Tıbbiye, Harbiye, Galatasaray Sultanisi, Darülfünun gibi kurumlarla ve nihayet Tevhidi Tedrisat’la birlikte klasik lise ve üniversitelere geçilerek ulaşılmıştır.

Korkulan odur ki “İmam Hatip İsyanı” aradaki gelişmişlik farkını önümüzdeki 100 yılda tekrar 200-300 yıla doğru büyütüverir; bu sefer daha başka siyasi sonuçları da oluverir.

Düşünülmesi gereken şudur: Eğer halife sultanlara karşı koyan Kabakçı Mustafa zihniyetli kitlenin anlayışı egemen olsaydı, Türkiye bugünlere erişebilecek miydi? Geride ne kalırdı?   (s.225)          

***

BAŞYÜCE(LİK) DEVLETİ

 

İslamcılar tarafından ideal yönetim tarzı olarak sunulan Hz.Peygamber ve Dört Halife dönemi acaba neye benziyordu diye düşünülür. Sanki adaletin, hukukun, fırsat eşitliğinin, insan haklarının, kendine özgü bir demokrasinin  egemen olduğu cennetvari bir yönetim vardır. Artık hayal etmeye gerek yok: 15 yıllık AKP dönemi o özlenen devr-i saadetin (!) yaşanan somut örneği. Özellikle de ha Halife Osman dönemi, ha AKP yönetimi: Aynı talan, aynı soygun, aynı nepotizm (akraba kayırma)…Hz.Peygamber ve Dört Halife dönemi dışa yönelik emyeryalist cihat ve yağma anlayışına  dayanıyordu. AKP’nin siyaseti, gücü yetmediğinden, dışa değil içe yönelik.Gücü yetseydi bütün çevtesini yağmalar ve haraca bağlardı.

AKP’nin yönetim anlayışı ideal İslami devlet yönetim tarzının taa kendisidir. Yozlaşmış hali değildir.

Geçmişe dönüp uzun uzun anlatacak değilim. Zaten benim alanım değil. Ancak işkembeden de atmıyorum. Son referansım Arif Tekin’in Kur’an’ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni (Berfin Yayınları) Özellikle de  Halife Osman’la ilgili iki bölüm.

 

Başyüce(lik) devleti neye benzer sorusunun cevabına gelince: İslamın Devr-i Saadet döneminin asrî benzeridir, diyebiliriz. Modern ve çağdaş hali. Ne de olsa 2000’lerde yaşamaktayız.

Yıllardır, Başyüce ve Başyücelik diye bir şeyden söz ediyorum. Necip Fazıl Kısakürek’ten söz ediyorum. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikide bir “Davamız” dediği şey ne? Hemen yanıtlayayım: Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü adlı kitabında bir ütopya olarak tasvir ettiği Başyücelik devletini kurma davası. Bunu kaç kez yazdım ama bir daha yazıyorum.

Kimileri AKP tek adam yönetiminin ne ABD’nin başkanlık ne de Fransa’nın yarı başkanlık sistemlerine benzediğini öne sürüp, AKP başkanlık rejimini “ucube” olarak tanımlıyorlar. Ucube değil elbette: Anayasası İdeolocya Örgüsü olan bir dava, bir proje. Ne yazık ki bunu hiç kimse anlamış değil. Ama gerçekleştiği, tamamlandığı zaman Arşimet gibi “Buldum!” diye hamamdan peştamalsiz fırlayacaklar. Bu ülkede egemenlik cehaletindir. Biz işimize bakalım ve İdeolocya Örgüsü’ne dönelim ve bakalım Başyüce’yi nasıl tanımlıyor, nasıl tasvir ediyor. Fakat dikkat: Ben de parantez içinde ve italik  yazı ile araya gireceğim.

***

  • “Başyüce”, kaba ve umumî mânasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, İçtimaî bir remzdir. Bir timsal. ” Derin ve girift, İçtimaî bir remzdir. Bir timsal.”

(“Ucube” diyenler bu noktada haklılar. ” Derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal.” ne demek?Nereye çeksen gidecek bir belagat.Allah’ın temsilcisi ve simgesi mi Başyüce?

  • Bütün selâhiyetler beşerî haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi… “Başyüce”nin heykelleştirdiği [4] remz, işte bu mânanın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır.

(Benim anladığım şu:Allah’ı, vicdanı ve milleti elınde tutan bir tek adam, insan üstü bir yaratık ama kendini yok sayacak kadar alçak gönüllü (!) imiş…Fakat İslam inancına aykırı bir heykel.)

  • “Başyüce”, milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran baş örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı |yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından daha küçük…

(Laf kalbalığında gizlemiş ceberrut bir tek adam yönetimi.)

  • “Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edası ve işi “ben milletimin görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim !” diye ilân edecektir.
  • “Başyüce”, “Yüceler Kurultayının her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez;Fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun bir şey söylemediği yerde “Başyüce ‘nin emri kat!idir.

(Anayasa ve yasalaar var ama Başyüce’nin emri herşeyin üzerinde.)

  • “Başyüce”nin bir emriyle hükümet değişir.
  • Bütün hükümet manzumesi, en büyük müesseden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.
  • Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

(Yargı millet adına değil onun adına Başyüce iş görür.Yani yargı bağımsız değil.)

  • “Başyüce”, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir.

(Yani ordu miletin değil Başyüce’nin ordusudur.)

  • “Başyüce” için bütün yüceler gibi, makamım temsil ilinti muhafaza ettikçe yaş haddi yoktur.

(Yani isterse ölünceye kadar görevinde kalabilir.)

 

BAŞYÜCENİN  YETKİLERİ:

Başyücelik Emirleri -Kanun  

Başyücelik Emirleri -Zevk ve Terbiye          

Başyücelik Emirleri – Kumar

Başyücelik Emirleri -İçki ve Zehir    

Başyücelik Emirleri – Zina ve Fuhuş 

Başyücelik Emirleri – Faiz     

Başyücelik Emirleri – Kahvehane     

Başyücelik Emirleri – Külhanbeylik  

Başyücelik Emirleri – Vatan Dışı      

Başyücelik Emirleri – Sinema

Başyücelik Emirleri – Dans   

Başyücelik Emirleri – Parazitler        

Başyücelik Emirleri – Heykel (yasaktır)

Başyücelik Emirleri – Matbuat          

Başyücelik Emirleri – Yine Basın      

Başyücelik Emirleri – Radyo 

Başyücelik Emirleri – Üniversite (Külliye)   

Başyücelik Emirleri – Batıda Tahsil  

Başyücelik Emirleri – Ecnebi Mütehassıs     

Başyücelik Emirleri – Harf Dâvası    

Başyücelik Emirleri – Kıyafet ve Şapka        

Başyücelik Emirleri – Kadın Kılığı    

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – Vâizler

Başyücelik Emirleri – Yine Kılık       

Başyücelik Emirleri – Köy İmamı     

Başyücelik Emirleri – Subay  

Başyücelik Emirleri – İşçi

Başyücelik Emirleri – Sermaye ve Patron     

Başyücelik Emirleri – Fabrika           

Vesaire

(Görüldüğü gibi Başyüce her alanda yasa düzeyinde yetkilidir.Her konuda emir verebilir.Ama hırsızlık, yolsuzluk, yandaş kayırma, görevi ehline ve uzmanına verme, adalet, tarafsızlık, eşitlilik, fırsat eşitliği ve benzeri konularda hiçbir emir (!) yok!

Başyüce ile ilgili bölüm İdeolocya Örgüsü’nün 191, 192 ve 193. sayfalarında yer alıyor ve Başyüce olarak somut birini tarif ediyor. Ne demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılığı var, ne parlamento ne de millet. Sadece Başyüce var. Böyle bir yetki ne dört halifede ne de Osmanlı padişahlarında vardı).

 

BAŞ YÜCELİK EMİRLERİ – MATBUAT (s.342-343)

 

  • Bu emrin neşriyle beraber, “Matbuat Hürriyeti” (Basın Özgürlüğü) isimli millî ve içtimaî felâket vesilesi kaldırılmıştır. Bundan böyle matbuat, bilinen mânada hür değildir.
  • Bu yasağa, kitap, gazete, mecmua, broşür, afiş vesaire olarak matbuat çerçevesinin belirttiği ne kadar yayın vasıtası varsa hepsi birden dahildir.
  • Şimdiki istikâmetsiz beşeriyetin en aziz hürriyetlerden biri tanıdığı fikir hürriyeti, hürriyet mefhumunu hakka esaret bilen yekpâre telâkkinin emrinde, sırf “hürriyet için hürriyet” faciasından ve her menfi tesire açık başıboşluktan  cebren  kurtarılacaktır.
  • Yukarıda sayılan yayın vasıtalarının kadrolaştırdığı, şiir, piyes, hikâye, tenkid, tetkik, siyaset, ilim, fikir, röportaj vesaire gibi bütün ifade nevileri, neşirlerinden evvel, kendi kendilerini devlete tasdik ettirmek ve neşir ehliyet ve liyakatini alâkalı devlet teşekkülü marifetiyle hüccettin inek mükellefiyeti altındadır.
  • Gerçek hürriyetin ne demek olduğu anlaşılıncaya ve bu anlayışı doğuracak yüksek ferdî ve İçtimaî irfan maya tutuncaya kadar, her şekli ve her nev’ile matbuat, en sert murakabe ve en keskin güdüme tâbi tutulacaktır. Basın, kendini kontrol edebilecek hâle gelinceye kadar, bu böyle!..

(Özetle: Başyücelik rejiminde yukarıdaki emirler 2019’da bir kararnamenin içinde yer alabilir. Düşünceyi açıklama hürriyeti ile insan haklarının akıbeti de farklı olmayabilir.)

 

BAŞYUCELIK EMİRLERİ -DANS (s.338-339)

  • Dans yasaktır.
  • Vatan kurtarıcısı çapında eski bir Fransız devlet adamının, dansa dair sorulan suale, sırf bir yatak içinde kadınla erkeğin fiilini kastederek verdiği, “Niçin ayakta?”cevabı kadar dansı izah edebilecek bir tarif olamaz. Hususiyle tarif, Avrupa’nın, millî kahraman tanıdığı bir büyüğü olduktan sonra…
  • Alenî ve içtimaî bir zina nazariyesinden başka olmıyan dans, belki de bu münafık cephesiyle zinadan iğrenç bir fiil olarak, Büyük Doğu mefkuresinin en şiddetli yasakları arasındadır.
  • Kadınla erkeği müşterek ve ahenkli harekete vücut kıvrımlarını göstermeye davet eden ve ister bir ister birçok insanın şehevî hareketlerinden ibaret olan millî ve gayri millî bütün çeşitleriyle bizden değildir.
  • Zaten murakabe ve tecessüsü mümkün olmıyan ve içenden geçen her şey Allaha havale olunmak icap eden hususî mesken müstesna, umumî ve içtimaî mekanlardan· herhangi birinde, her şekliyle dans yasağı şiddetle takip olunacaktır.
  • Sadece dans fiiline dayanılarak yarım asırdan beri memleketimizde an’aneleştirilen balolar, ayrıca (bar)lar, dansingler, (diskotek)ler, gece kulüpleri kendilerini içki yasağı bakımından sınırlamış olsalar bile, dans yasağı ölçüsüyle ta kökünden tasfiyeye tâbi…
  • Karısını ve kızını, yabancı bir erkeğin kolları içinde ve göğsü üzerinde nazarî ve alenî bir zinaya terkeden ve bundan gocunmayan erkek, bizim anlayışımıza göre, bu halini izaha yelteneceği, nefsine özür aramaya kalkışacağı, bir fuhuş ajanından daha aşağılık bir şahıstır.
  • Dansa karşı nefretimizi bilhassa şiddetlendirmesi icap eden nokta, Tanzimattan beri gelen murakabe ve muhasebesiz Garp taklidi cerayanlarının, içimize, Masonlar ve dönmeler vasıtasiyle bilhassa dansı sokarak, güzelim ahlâkımıza ifsat ettiğidir.
  • Avrupalı için, kendi hususî bünyesi, telâkkisi, ruhî ve içtimaî müesseseleri bakımından bir dereceye kadar tabiî olduğu halde, bir Fransız büyüğünün bu kadar ağır bir nefret ve hakaretle vasıflandırdığı dans, Avrupalı hesabına başlıbaşına bir tahrip vesilesi olduğu halde, bizim İslâm ve millî bünyemize tatbik edildiği gün, her şeyimizi birden berhava edecek bir yıkıcılık müessiri olur. İşte böyle olduğu ve büsbütün olacağı içindir ki, bizim cemiyet ölçümüzde dansla göz önünde zinanın birbirinden farkı yoktur.

(Dansı çiftleşme olarak tarif eden büyük adamın kim olduğunu sormaktan başka dans yasağının abartılarını değerlendirmeyi okura bırakıyorum.)

 

Sonuç: Prototipini AKP yönetiminde yaşadığımız Başyücelik devletinin devleti işte budur. 2019 seçimini AKP dayı kazanırsa, HİTLER’in DAVAM kitabına benzeyen İdeolacya Örgüsü Başyücelik rejiminin uygulama planı olacaktır. Bu rejimin öteki adı İMAMOKRASİ’dir. Benim İmam-Hatip Saltanatı : İmamokrasi ve Din İman Masa Kasa adlı kitaplarımı  hâlâ okumadınız mı?

 

ÖZDEMİR İNCE

4 EKİM 2017

***

BAŞYÜCE  İLE  ATIŞMA VE KAPIŞMA

Başyüce gene esip gürlemiş. O esip gürlerse biz de esip gürleriz. Elimiz armut toplamıyor, ağzımızı da hiçbir terzi dikemez.

Söylevi 29 Ocak 2016 tarihli Hürriyet gazetesinden aktarıyorum. İsterseniz birinci bölümdeki Başyüce’nin söylevini okumadan atışma ve kapışmalı ikinci bölüme geçebilirsiniz. Çünkü aynı metin ikinci bölüme (hallaç bölümüne) de şeref vermekte…

Bu söylevden sonra artık kimse Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir Başkanlık sistemi istediğini sormamalı. Kendisinden başka kimseyi istemiyor. Benim yıllar önce keşfettiğim özel anayasası da masasının üzerinde duruyor: Necip Fazıl’ın “İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ”. Kimse zahmet edip anayasa falan hazırlamasın, çünkü şimdiden hükümsüzdür.

 

Bilgi ve ilginize: 7 Şubat 2016 pazar günü saat 11:00’de, HALK TV’de, sürekli konuğu Erol Mütercimler’le birlikte  Gürkan Hacır’ın  “Şimdiki Zaman” programına çıkacağım. Benim için yeni bir yenilik!

 

Özdemir İnce

1 Şubat 2016

***

1.

[Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni anayasa ve başkanlık sistemini halka anlatmak için düğmeye bastı. “Başkanlık sistemini dışlayan anayasa çalışması sakat kalır. Millet hazır, millet meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor” diyen Erdoğan, 300’e yakın STK’nın desteklediği Yeni Anayasa Platformu toplantısında şu mesajları verdi:

 

MİLLET STK’LARLA SAHİP ÇIKIYOR

 

“Yeni anayasa konusuna, milletimizin değerlerini yaşatma noktasında hassasiyet sahibi sivil toplum kuruluşlarımızın öncülük etmesi, rastgele bir durum, bir tesadüf değildir. Millet kendi meselesi olan yeni anayasa talebine kendisini temsil eden STK’lar aracılığıyla sahip çıkıyor. Bugüne kadar kurulan anayasaların hepsi ithaldir, yerli değildir. İthal ürünlerle yöneltildik, ithal mantıklar bize hâkim oldu. Şimdi biz yerliye, milliye dönmeliyiz. Seçimler yapıldı yeni anayasayı konuştuğumuz zaman meydanlar kükrüyordu. Bizdeki anayasa metinleri dayatmadır, darbe direktifleri olarak hazırlanmıştır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi belirlemeliyiz. Şimdi sivil toplum kuruluşlarımız aracılığıyla milletimizin tüm kesimlerini de içine alacak bir anayasa yazım süreci yürütmeliyiz.

 

ÇATIŞMA YERİNE UYUM

 

Seçkinci değil kapsayıcı, böyle bir anayasa metnini ancak bu şekilde ortaya çıkarabiliriz. Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada. Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor. Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır.

Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır. Yeni anayasanın ruhu çatışma yerine uyum ve denge, birbirilerini yıpratma yerine birbirlerini destekleme mantığıyla oluşturulduğunda bu sıkıntı kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz.

 

MEDYADA ANLATILACAK

 

Yapmamız gereken nedir? Bir; halkımızın yeni anayasa veya başkanlık sistemiyle ilgili daha da bilgilendirilmesi. İki; televizyonlarda, gazetelerde bunun anlatımı ve bu konuda milletimizin bir an önce bilgilendirilmesi büyük önem arz ediyor. İşte STK’lar bu adımı atmış durumdalar. Üniversitelerimizin başta hukuk fakülteleri olmak üzere, uluslararası ilişkilerde, ekonomi, iktisat fakültelerinde bunlar artık tartışılır noktaya geldi ve oralarda da paneller, sempozyumlar başlıyor, başlayacak.

 

Yeni anayasa başkanlık sistemi tartışmaları birtakım kesimler tarafından kasıtlı olarak üniter yapımızla, ülke bütünlüğümüzle, milli birliğimizle ilişkili hale getirilmeye çalışılıyor. Nasıl sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız.”

 

MEVCUT SİSTEM ANORMALLİK HALİ

 

“Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür. Hadi bugün aynı siyasi gelenekten gelen Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak uyum içinde çalışıyoruz. Ama aynı siyasi gelenekten gelmemiş bir cumhurbaşkanıyla da çalıştım. Ne getirdiğini ne götürdüğünü ben biliyorum. Yapmamız gereken bu kriz halinin ortaya çıkmasını, yaşanmasını beklemeden bugünden tedbiri almak, yarım kalan işi tamamlamaktır. Yani başkanlık sistemine geçmektir. Yeni anayasanın bu anlayışla hazırlanması en doğrusudur. Bu ihtiyacı tümden dışlayan bir anayasa sürecinin sakat doğacağı da açıktır. Nihai kararı vekiller değil asil olan millet vermelidir.”

 

MEVZUAT AMCAYLA YANMIŞTIK

 

“Türkiye’nin yeniden yapılanma ihtiyacı had safhadadır. Eğer mevzuat amcayla bu işi yürütmeye kalksaydık yanmıştık. Onu kendimize uydurduğumuz için, onun bağlayıcılığına ‘evet’ demediğimiz için bu işi başardık. Bürokratik oligarşi gelir önüne mevzuatı, yasaları önüne koyar ve sen de bunun altından kalkamazsın. Hele bir de korkak siyasetçiysen yanmışsın. Başkanlık sistemi, sağladığı mutlak istikrarla Türkiye’yi bu tür risklerden koruyabilme özelliğine sahiptir.”]

***

2.

ATIŞMA VE KAPIŞMA

 

MİLLET STK’LARLA SAHİP ÇIKIYOR

 

BAŞYÜCE :“Yeni anayasa konusuna, milletimizin değerlerini yaşatma noktasında hassasiyet sahibi sivil toplum kuruluşlarımızın öncülük etmesi, rastgele bir durum, bir tesadüf değildir. Millet kendi meselesi olan yeni anayasa talebine kendisini temsil eden STK’lar aracılığıyla sahip çıkıyor. Bugüne kadar kurulan anayasaların hepsi ithaldir, yerli değildir. İthal ürünlerle yöneltildik, ithal mantıklar bize hâkim oldu. Şimdi biz yerliye, milliye dönmeliyiz. Seçimler yapıldı yeni anayasayı konuştuğumuz zaman meydanlar kükrüyordu. Bizdeki anayasa metinleri dayatmadır, darbe direktifleri olarak hazırlanmıştır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi belirlemeliyiz. Şimdi sivil toplum kuruluşlarımız aracılığıyla milletimizin tüm kesimlerini de içine alacak bir anayasa yazım süreci yürütmeliyiz.”

 

ÖZDEMİR İNCE: Bir kez daha göz boyamak: Yandaş sefil toplum örgütleri ne zaman halkın taleplerini temsil eden STK (Sivil Toplum Kuruluşu) oldu? Sivil Toplum Örgütü’nün evrensel adı NGO’dur, yani devlet kurumlarıyla her hangi bir ilişkisi olmayan toplum kuruluşu. Bu türden bir kuruluşu Başyüce Aksaray dedikleri Akkondu’sunun bahçe kapısından bile içeri sokmaz.

Anayasa’nın yerlisi, yersizi olmaz. Her gerçek demokratik ülke anayasasının   % 99’u temel madde olarak evrensel değerlere dayanır. % 1 yerli katkı anayasanın rengini değiştiremez. Bu nedenle 1921, 1924, 1961 anayasaları % 100 yerli ve evrenseldir. Evrensel anayasa hukukunun  ilke ve değerleri ithal karpuza benzemez. Bu nedenle “İthal Anayasa” iddiası demagojiden, mugalatadan ibarettir. Elma şekeriyle çocuk kandırmaya benzer. Başyüce, anayasaya benzer bir anayasa yapılmasını istiyorsa, tavsiye ederim, Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in ANAYASA HUKUKU kitabını bizzat okumalıdır.

Direktifle hazırlanan sadece anayasa mı? Yüzlerce yasa ve yönetmelik ısmarlama değil mi?

 

ÇATIŞMA YERİNE UYUM

 

BAŞYÜCE: “Seçkinci değil kapsayıcı, böyle bir anayasa metnini ancak bu şekilde ortaya çıkarabiliriz. Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada. Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor. Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır.

Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır. Yeni anayasanın ruhu çatışma yerine uyum ve denge, birbirilerini yıpratma yerine birbirlerini destekleme mantığıyla oluşturulduğunda bu sıkıntı kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz.”

 

ÖZDEMİR İNCE: “Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır” demek, adıyla sanıyla “güçler birliği” anlamına gelir: Yasama (TBMM) ve Yargı (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, yukardan aşağıya bütün mahkemeler) Yürütme’nin (Başyüce’nin) elinde ve emrinde olacak. Mevcut  “Mevzuat”a aykırı fiili durum bu. Yargı önünde hesap verilmesi gereken bir suç durumu. Cumhurbaşkanı gayrı meşru Başyücelik rejimini anti demokratik anayasa vasıtasıyla meşrulaştırmak ve kendi şahsına dokunulmazlık kazandırmak istiyor.

Mevcut yönetimsel anarşinin sorumlusu anayasa değil bizzat Cumhurbaşkanlığı makamıdır. “Seçkinci” ile “kapsayıcı” sıfatları aynı kategoriden olmadıkları için karşılaştırılamaz. Elma ile armudu toplamaya benzer. “Seçkinci”nin antipodu  (karşı ucu) “sıradancı”dır ve hiçbir anayasa sıradan olamaz. “Millet hazır, ben elitim diye geçinenler, siyasetçiler buna tam hazır değil, sıkıntı burada.”cümlesinin hiçbir anlamı yok. Çünkü Başyüce’nin  “millet”  dediği  İslamcı “ayaktakımı”  anayasayı da babayasayı da umursamaz. “Yoksa millet hazır, millet zaten meydanlarda kükrüyor, bunu bekliyor” ise içi boş bir iddia. “Milleti merkeze alan, kadim yönetim geleneğimize yaslanan bir anayasa Türk tipi anayasadır” da gerçek dışı bir iddia. Kadim geleneğimiz denen “şey”, kapı kulu milletiyle birlikte,   halkı  hiçbir zaman merkez olarak almamıştır. Demokrasilerde “tek boyutlu”, “tek sesli” MİLLET değil, “çok boyutlu” ve “çok sesli” HALK merkezde olur. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti “Türk Milleti”nin değil, “Türk Halkı”nın yönetim şeklidir. Ancak Başyüce’nin sözünü ettiği millet Türk milleti değil İslam Ümmeti’dir.

Ne İslam öncesinde ne de İslam sonrasında insan yazımı  bir  töre külliyatı (anayasa) vardır. Yönetim tek adamın elinde ve ağzındadır. Asya tipi (Mogol-Türk tipi) yönetim her bakıma kanlı bir despotizmi ifade eder.

“Yargı organlarıyla yasama ve yürütme arasında eskiden beri süre gelen sıkıntıların temelinde mevcut anayasanın, güçlerin uyumunu değil, çatışmasını esas alan anlayışı vardır” da havai bir iddia. Yargı ile yasama asla uyum içinde olamaz. Yargı, yasama ile uyum halinde olursa, onun iş ve eylemlerini denetleyemez. Yargı, yasama ve yürütmenin güç sınırlarını denetlemek, sınırlamak zorundadır. Yargı, anayasanın ve yasaların bekçisidir. Ne yürütme ne de  yasama ile laubali olabilir. Buna da demokratik ilişki denir. Anayasa Mahkemesi yasama erkini (TBMM) denetler ve onun erkini (kuvvetini) sınırlandırır. Danıştay, hükümetin (yürütmenin)  eylem ve işlerini denetler ve erkini (kuvvetini) sınırlar. Yargı Erki’ni ne Yasama (TBMM) ne Yürütme (Hükümet) denetleyebilir, ne de onun erkini (kuvvetini) sınırlandırabilir. Bir bakıma Yargı erki Yasama ve Yürütme’nin üzerindedir. Denetim ve denge denen şey işte budur. Üç erk arasında “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi yoktur. Olması gerekmez zaten!

Başyüce, “Yürütme meselesi yeni anayasa çalışmalarının düğüm noktasını teşkil edecek. Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz” diyerek ağzındaki baklayı çıkartıyor zaten. Yürütme, “malı götürme” anlamında düşünülmüyorsa, kuşkusuz, Yargı ve Yasama (TBMM) tarafından denetlenecek. İster parlamenter sistemin hükümeti, ister Başkanlık siteminin başkanı olsun mutlaka denetlenecek ve sınırlandırılacak. Özellikle de Başkan. Ancak Başyüce ne denetlenme ne de sınırlandırılma istiyor. Astığı astık, kestiği kestik olmak istiyor, kimseye hesap vermek istemiyor.

Başyücelik hayalleri kuran bir muhteris “Biz parlamenter sistemin ülkemizde miadını doldurduğuna inanıyoruz” derse, biz de parlamenter sistemin tekerine çomak sokanın, “İdeolocya Örgüsü”nü yastık yapan Necip Fazıl müritlerİ olduğunu söyleriz.

 

MEDYADA ANLATILACAK

 

BAŞYÜCE: “Yapmamız gereken nedir? Bir; halkımızın yeni anayasa veya başkanlık sistemiyle ilgili daha da bilgilendirilmesi. İki; televizyonlarda, gazetelerde bunun anlatımı ve bu konuda milletimizin bir an önce bilgilendirilmesi büyük önem arz ediyor. (Hani millet meydanlarda “Yeni anayasa, yeni anayasa” deyu meydanlarda kükrüyordu. Aydınlatmanın ne gereği var?) İşte STK’lar bu adımı atmış durumdalar. Üniversitelerimizin başta hukuk fakülteleri olmak üzere, uluslararası ilişkilerde, ekonomi, iktisat fakültelerinde bunlar artık tartışılır noktaya geldi ve oralarda da paneller, sempozyumlar başlıyor, başlayacak.

 

Yeni anayasa başkanlık sistemi tartışmaları birtakım kesimler tarafından kasıtlı olarak üniter yapımızla, ülke bütünlüğümüzle, milli birliğimizle ilişkili hale getirilmeye çalışılıyor. Nasıl sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız.”

 

ÖZDEMİR İNCE:  Birinci paragrafı geçelim. Aklı kendinin olan, “ortak akıl”ın akılsızlık olduğunu bilen, hiçbir  birey, kuruluş ve kurum, Türkiye için başkanlık sistemini savunmaz. Havuz medya, yandaş medya, sefil toplum örgütleri, gecekondu üniversiteler kuşkusuz sahibinin sesiyle ötecek.

İkinci paragrafa gelince: Sözde cemaat adı altında devlet içinde paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar edebilirsin, ama, özerklik adı altında, özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkamazsın. Yıkamıyorsun zaten. Cin, sayenizde şişeden çıkmıştır artık. Cini şişeden kendi ellerinle sen çıkardın!

 

MEVCUT SİSTEM ANORMALLİK HALİ

 

BAŞYÜCE: “Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür. Hadi bugün aynı siyasi gelenekten gelen Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak uyum içinde çalışıyoruz. Ama aynı siyasi gelenekten gelmemiş bir cumhurbaşkanıyla da çalıştım. Ne getirdiğini ne götürdüğünü ben biliyorum. Yapmamız gereken bu kriz halinin ortaya çıkmasını, yaşanmasını beklemeden bugünden tedbiri almak, yarım kalan işi tamamlamaktır. Yani başkanlık sistemine geçmektir. Yeni anayasanın bu anlayışla hazırlanması en doğrusudur. Bu ihtiyacı tümden dışlayan bir anayasa sürecinin sakat doğacağı da açıktır. Nihai kararı vekiller değil asil olan millet vermelidir.”

 

ÖZDEMİR İNCE: “Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür” iddiası tamamen düzmecedir. Seçilmiş başbakan hükümet kurmak ve hükümet etmek için seçilmiştır. Seçilmiş Cumhurbaşkanı hükümet kurmak ve hükümet etmek için seçilmemiştir. Cumhurbaşkanı hükümet etme yetkisini gasp etmezse “anormallik hali” olmaz, bu hal varsa bile sona erer.

Dünya tarihi bu düzeyde bir demagojiyle ilk kez karşılaşıyor. Elhak, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın uyumlu çalışması alliyülâlâ: Mağrip’ten Maşrık’a Arap Dünyası’nı ülkemizin düşmanı ettiler, Moskof Rusya ile savaşın eli kulağında, Suriye Türkiye’ye kuma geldi, çevrede tuz isteyecek komşu kalmadı, İran’la papaz olmak pek yakın…   Ama Kaf dağının arkasındaki Malezya ile işler tıkırında…  İktidar koşullarını elbise ısmarlar gibi terziye ısmarlayamazsın.

“Mevcut sistemimiz, bir anormallik halidir. Hem seçilmiş başbakan hem seçilmiş cumhurbaşkanıyla bu sistemin yürümesi fevkalade güçtür” diye buyuruluyor. İyi ama milletvekilleri de seçilmiş değil mi, onları da atamak (atmak) mı istiyorsun? İstemezlikten gelme, istersin, istiyorsun. Ülkeyi çöplük, kendisini de kümesin tek horozu sanıyor. Tek kalmak için demokrasi horozlarının tamamının (kendi hariç) kesilmesini istiyor. Kendisi zaten demokrasi horozu değil.

 

MEVZUAT AMCAYLA YANMIŞTIK

 

BAŞYÜCE: “Türkiye’nin yeniden yapılanma ihtiyacı had safhadadır. Eğer mevzuat amcayla bu işi yürütmeye kalksaydık yanmıştık. Onu kendimize uydurduğumuz için, onun bağlayıcılığına ‘evet’ demediğimiz için bu işi başardık. Bürokratik oligarşi gelir önüne mevzuatı, yasaları önüne koyar ve sen de bunun altından kalkamazsın. Hele bir de korkak siyasetçiysen yanmışsın. Başkanlık sistemi, sağladığı mutlak istikrarla Türkiye’yi bu tür risklerden koruyabilme özelliğine sahiptir.”]

 

ÖZDEMİR İNCE: “Mevzuat Amca”yı uyutabilirsin, arkasından dolanıp puan alabilirsin, ama Mevzuat Amca’nın eli pek ağırdır, bir yerinden yakalarsa, yandın ki ne yandın!

Hiçbir yeğen Mevzuat Amca’nın hakkını yiyemez,  kendi rengine boyayamaz, ona kendi diktiği biçimsiz giysiyi giydiremez.

Başyüce’nin bu itirafları  sayesinde (yüzünden), Mahşer Günü, gayrı meşru saltanatın işlerinin fatura olarak masaya geldiğini mutlaka görecektir. “Ben Mevzuat Amca’yı atlattım ama Mevzuat Amca’nın Anayasa, yasalar, yönetmelikler, tüzükler anlamına geldiğini bilmiyordum” diye savunma yapmak da işe yaramayacaktır. Sırat  Köprüsü’nden geçtin diyelim, ama tarih unutmaz, hesabı mutlaka tahsil eder.

***

Bu lagalugayı bırakıp işin aslına bakalım:  Mevcut anayasa bir darbe anayasasıdır! Amenna! Ama 12 Eylül sadece anayasa çıkarmadı ki yüzlerce yasa, binlerce yönetmelik ve tüzük çıkardı. Bu anayasa ile bile ülkeyi evrensel  demokratik normlara  uygun olarak yönetmek mümkün. Sen önce anti demokratik Siyasal Partiler Yasası ile Seçim Yasası’nı değiştir, Seçim Barajı’nı kaldır. Bu işleri tek başına yapabilirsin. Öteki partilerle uzlaşmana gerek yok.  Hepsi seni koşulsuz destekler. Önce sen mıntıka temizliği yap. Samimiyetini kanıtla. Sonra Anayasa yapmakla görevli bir Kurucu Meclis için seçim yaptır. Kurucu Meclis, (içerden ve dışardan) bir karma Anayasa  Yazım Kurulu oluştursun. Örnek: İspanya. Ona bak! Anayasa değiştirmenin  hiç acelesi yok.

Ama amaç başka: Önce başkanlık rejimine uygun anayasa yapılacak ve ardından 12 Eylül rejiminin çıkardığı bütün yasalar olduğu gibi kalacak.

 

Başyüce bey entelektüellerden hiç hoşlanmaz ama entelektüellikten “entellekdübeklik”e yükselmiş zevata mutlaka ihtiyacı var.  31 Ocak 2016 tarihli Cumhuriyet gazetesinde  şöyle bir haber var:

Murat Belge: İtaat toplumu. Akademisyen-yazar Murat Belge, “Bugünkü durumda toplumun kendini savunma aletleri, kültürü, bilinci yok. Böyle bir tarihten gelen toplumun kendi kendine bir demokratik siyasi gelenek yaratması çok zor” dedi. 34. Abant Platformu Toplantısında konuşan Belge, “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, devletinin gözetiminde medeniyete yol alacak ama devletine de itaat edecek bir toplum tasarlanmış. Bu da dar sayıda gerçekten ya da kendinden menkul elit olan, varılacak hedefleri daha iyi bildiğini varsayan bir ekibin önceden koyulmuş hedeflere götürmesi. Dikensiz gül bahçesi diyebileceğim bir jakobenlik” dedi. • CHA”

Murat Belge, tam Başyüce’ye göre bir entellekdübektir. Başbakan’ın bir Etyen Mahcupyan’ı olur da Başyüce’nin neden bir Murat Belge’si olmasın?

Murat Belge haberini yayınlayan Cumhuriyet tam anlamıyla bir muzır gazete. Bir de İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW)’nün 2016 Dünya Raporu’yla ilgili bir haberi var. HRW’nin İcra Direktörü Kennetth Roth, “AKP denetleyici tüm kurumları kasten yıpratıyor. Türk toplumu otoriter rejim için zemin yaratılığına çok geç olmadan uyanmalı” diyesiymiş…

 

Kennetth Roth’tan habersiz biz ne demiştik, ne dedik, ne diyoruz?

 

ÖZDEMİR İNCE

SON

 ————————————————————————-i Kucağında ölü İsa Mesih‘i tutan Meryem Ana heykeli ya da tablosudur.

ii Hakk = Allah, Tanrı

 [1] N.F.Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,Eylül 2010. s.424

[2] age.s.286

[3] Çelişkiye bakın:Din bakımından heykeli yasaklayan Başyüce heykelleşiyor.

[4] Çelişkiye bakın:Din bakımından heykeli yasaklayan Başyüce heykelleşiyor.

[i] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış, Türkçeye  Cinler (Ecinniler) adıyla da tercüme romanının ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir

[ii] “Anayasadan Önce”, Hürriyet, 9 Ekim 2011

[iii] Hüseyin Nihal AtsızEşref Edip, Hasan Basri Erzurumi, Fethi Tevetoğlu,  Bekir Berk, Necip Fazıl Kısakürek, Nejdet Sancar, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Recai Kutan, Osman Turan, Erol Güngör, Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Darendelioğlu, Fethullah Gülen, Remzi Oğuz Arık, Ahmet Kabaklı, Tekin Erer.

 [iv] Boualem Sansal, Gouverner au nom d’Allah, Edition Gallimard 2013, Folio 2016.

[v] Arap Baharı Yeşillendi, Hürriyet, 6 Kasım 2011

   İslamcılığın Büyük Çıkmazı, www.ozdemirince.com, 23 Mart 2017

[vi] Adı ben kaldırdım (Ö.İ)

[vii] Yani dinsel metinler.

[viii] Pro.Dr.Ahmet Arslan

[ix] Mustafa K.Erdemol’un yazısından.

[x] Kucağında ölü İsa Mesih‘i tutan Meryem Ana heykeli ya da tablosudur.

[xi] Hakk = Allah, Tanrı

[xii] O bilimden ve akıldan yokun ortamda mükemmel olabilir miydi? (M.K)

[xiii] Cahil ve geLenekçi. (M.K.)