BEDRETTİN CÖMERT’İ ACI HATIRLAMAK

ÖZDEMİR İNCE Bedrettin’i tanıdığım sırada şiir yazmaya ara vermiştim. 3 Ekim 1971 ile 18 Ocak 1977 tarihleri arasında şiir yazmadım, belki de yazamadım.
Birinci tarih Karşıyazgı’nın son şiirinin yazıldığı tarihtir. İkinci tarih ise  Rüzgâra Yazılıdır’ın ilk şiirini yazmaya başladığım tarih.
“Gözaltı”ndan bırakıldığım tarihten sonra elim şiir yazmaya varmadı. Yazamamamın birinci nedeni bu. İkincisi ise, kendimi o günlerde yazılan şiirin dışında hissetmem. 5 yıl 2 ay 15 gün şiir yazmadan durdum.
Bir başka neden: TRT Televizyonu’da yüklendiğim görevdi. Sabahın 8’inden gecenin 12’sine kadar televiyonla yüklüydüm. 12 Mart döneminin gerilimini akşamları Sultan Otel’in barında içki içerek atlatmaya çalışıyordum.
Bedrettin’i 1971’den  önce  “şahsen” tanıdığımdan emin değilim.
Bedrettin’den dört yaş büyüğüm. Ama kendimi ondan çok daha yaşlı hissediyordum. Ona yakınlık duymamın başlıca nedeni onda gerçek eleştirmen kumaşı görmemdi, ki o sıralar bu özelliği olan hemen hemen kimse yoktu ortalıkta.

Bedrettin’i en çok resim sergilerinde, konferanslarda görürdüm. Ertuğrul Özkök gibi, Prof.Dr.Şahin Yenişehirlioğlu gibi, Enis Batur gibi  Ankara’nın yeni ve parlak insanlarından biriydi. Aralarında ilkin o statükonun duvarlarına çarpmıştı. Siyaset, üniversite ve edebiyat dünyasının statükolarının duvarlarına.
Kendi gücünün ve değerinin bilincinde olan bir gencin sıkıntılarını yaşıyordu.

İsmail Cem 1974-1975 yıllarında TRT Genel  Müdürlüğü yaptığına göre bu yıllardan birinde olmalı. Ben televizyonun Öndenetim ve Redaksiyon Müdürü idim. Leonardo da Vinci dizisi satın alınmıştı. Bir programın yapım ve yayınına karar vermek başında bulunduğum müdürlüğe ait idi. Bu nedenle filmin seslendirme metinlerinin bu müdürlükte okunması, redaksiyonun yapılması ve yayına hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Bildiğim kadarıyla çeviriyi bir tanıdıklarına verecekler ve önümüze berbat bir çeviri gelecekti. Bunu düşünerek Seslendirme Şubesi Müdürü’ne çeviriyi yapacak kişiyi bizzat  bulacağımı söyledim. Aklımda elbette Bedrettin vardı. Televizyona geldi. Birinci bölümü seyrettirdim.
Daha jenerikte yerinden fırladı, “Yahu, dedi, bu dizinin danışmanı İtalya’nın en büyük sanat tarihçisi, metin yazarları da öyle!”
Metni çevirmeye karar verdi. Çevirisini yapmadan önce bölümün görüntülerini izliyor ve İtalyancasını dinliyordu. Sonuçta ortaya Türkçesi anlaşılan, konunun kavranmasına yardımcı olan, sanat terimleri doğru çevirilmiş bir metin çıktı. Leonardo da Vinci dizisi Bedrettin sayesinde TRT televizyonunun unutulmazları arasına girdi. Keşke yeniden yayınlansa.
Bir gün TRT Genel Müdürü İsmail Cem müdürler toplantısında Leonardo çevirisinde bazı yerlere takıldığını ve çevirmenin uyarılmasını istedi. Özellikle de Leonardo’nun piçliğine takılmıştı. İsmail Cem’e sorumluluğun bana ait olduğunu, çevirmeni benim bulduğumu ve “piç” sözcüğünün kalmasına karar verdiğimi söyledim.
Felsefe ve Sanat Tarihi alanlarında iki kez doktor, Dr.Bedrettin Cömert’in kim olduğunu bilmiyordu. Kim olduğunu ona ve odada bulunan herkese anlattım.
İsmail Cem sanıldığının aksine çok kötü bir yönetici idi. Kendini çok beğenirdi. Ankara’yı köy, bizleri de köylü sanırdı. Bu nedenle yanında bizim “gurka” adını verdiğimiz dört-beş danışman getirmişti İstanbul’dan. Tam anlamıyla bir Kemal Tahirci idi. Benimle uzlaşması, beni etkilemesi olanaksızdı. Ama işlerin yürümesi için yasal yetki ve sorumluluk bendeydi.
Biz kim oluyorduk. Bedrettin önemli bir kişiyse bizden önce kendisinin tanıması gerekirdi. Aklınca!
Bedrettin, ben ve seyirciler sonuçtan memnunduk. Leonardo çevirisi özyaşamöyküsünde yer aldığına göre, yaptığı işi sıradan bir televizyon çevirisi saymıyordu.

Biraz sonra anlatacağım nedenlerden dolayı, Türk Dil Kurumu Kurultay’ından sonra birlikte Kaş’a gitmemizi önermişti. Oraya gidip bir hafta kalacak ve konuşarak çalışacaktık. Neye çalışacaktık, anlatacağım.

11 Temmuz 1978 günü, sabah sekiz otuzda, (hatırladığım kadarıyla), karısıyla birlikte küçük vosvoslarına binmişler, karısını İtalyan Büyükelçiliğindeki işine bırakacak ve ardından TDK Kurultay’ına gelecekti. Sabah sekiz otuzda faşistler tarafından kurşunlandı. Öldürüldü.
Öldürüldüğünü, sanırım, bana Emre Kongar söyledi.

1978’in Temmuz-Eylül’ü arasında “Bedrettin Cömert, Tükenmez Güzel İnsanın Baharı”nı  yazdım. Bedrettin Cömert ile Simavna Kadısı oğlu Bedreddin arasında bir koşutluk kurdum.

***

Bedrettin’i en iyi tanıyan insan, Hasan Hüseyin, onun hayatını üç evreye ayırıyor: Anadolu (1940-1960), İtalya (1960-1970), Ankara (1970-1978). Hasan Hüseyin’in yayıma hazırladığı Eleştiriye Beş Kala 1 ve Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak 2 adlı kitaplarına yazdığı geniş kapsamlı önsözlerde Bedrettin’in kimliği ve kişiliğine ilişkin çok değerli ve ayrıntılı bilgilere ulaşıyoruz. Özellikle de Bedrettin’in Hasan Hüseyin’e İtalya’dan yazdığı mektuplarda neler düşündüğünü, neler yapmayı planladığını çok iyi anlıyoruz.

Demek ki ben de onun son dönemini bir ölçüde biliyorum.

Şimdi, insanlarla kolayca ilişki kur(a)mayan iki insan neden birbirine yakınlaştı onu anlatacağım: Bedrettin Cömert benim umudumdu. Benim gözümde Hüseyin Cöntürk’ten sonra bizim ilk ve tek eleştirmemizdi, ilk sanat ve poetika kuramcımızdı (teorisyenimizdi). Sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda yetkin ve başarılı bir uygulamacı ve öğreticiydi. Üniversitede yeri sağlamdı, itibarı vardı. Ancak edebiyat dünyası onun hakkındaki düşüncelerimi kuşkusuz ve ne yazık ki cehalet yüzünden paylaş(a)mıyordu.

Ben, Ataç ve onun geleneğinden gelen Fethi Naci ve bir marksist olmasına karşın Asım Bezirci gibi yazarları eleştirmen saymıyordum. Çünkü kendi geliştirdikleri bir kuramları yoktu. Bireysel beğeniyi ölçü alarak yazıyorlardı. Benim ölçüme göre tek eleştirmen Hüseyin Cöntürk idi.
Bedrettin, Ataç konusunda şunları yazıyor : “Beğensek de beğenmesek de, Ataç bir olgudur. Ama bugün hâlâ Ataç’ın bıraktığı çâlakalem geleneğinin kırıntılarından nasiplenenlere inat, Ataç bir eleştirmen değildir. Bu yargı, onun eleştirmenlik etkinliğinin şu veya bu  şekilde değerlendirilmesi anlamı taşımaz. Bu gerekçe bile gerektirmeyen bir yargıdır. 3
Eleştirinin genel durumu hakkında da şunları yazıyor: “İzlenimci, ayaküstü eleştirinin defteri bizde de dürülüp rafa kaldırıldığı halde, hâlâ izlenimciliğin rahat döşeğinde keyifle keselenen sözüm ona eleştirmenlerin ardı kesilmiyor. 4

Bedrettin haklıydı. Bir yandan Ataç’ın 19.yüzyıldan kalma izlenimci anlayışı devam ederken, bir yandan da öğrendikleri yarım yamalak marksizmi şiir eleştirisine uygulayan Jdanov’lar vardı. Biçim ve içeriğin birbirinden ayrılmayacağını, en bireysel şiirlerin bile hem bireysel hem de toplumsal mesaj taşıyabileceğinden haberleri yoktu.
Örneğin 1964 yılında Asım Bezirci’ye bir mektup yazmış, benim Kargı adlı kitabım hakkında neden bir şeyler yazmadığını soruştum. Bana şiirlerimin çok karmaşık olduğu, benim hakkımda yazmanın çok zahmetli olacağını yazmıştı.
Eleştirmenciler (eleştirmen olmayıp eleştiri yazanlar) öne çıkardıkları şairler hakkında birbirlerinin yazdıklarını tekrarlıyorlardı. Şiirin yapısından, şiir söyleminden, yazınsal söylemden haberleri yoktu. Marksist yazın eleştirisinin  Mikel Dufrenne, Jean Cohen, Roland Barthes, Julia Kristeva, Paul Ricœur, Gérard Genette, Michael Riffaterre, vb., çağdaş kuramcı-eleştirmenden haberleri olmadığı gibi, Iouri Tynianov, Mukarovski, Chkloski, Roman Jacobson, Lucien Goldmann, Bahtin, İouri Lothman, Todorov  gibi çağdaş marksist yazarlardan, Rus formalistlerinden ve Tartu okulundan da haberi bile yoktu.
Oysa Bedrettin,  İtalyan marksist estetikçilerden, Della Volpe’den, Croce’den söz ediyordu. Bunlara çalışıyordu İtalya’da.

Ben, 1971-1976 arasında şiir yazmayı bırakmıştım. Yukarda adını andığım estetikçi yazarları okuyordum Fransızcadan. Harıl harıl çalışıyordum. Amacım kendimi hazır hissettiğim zaman eleştirmencilere eleştirinin ne olduğunu öğretecektim 5. Gerçekten de dediğimi yaptım. Birkaç eleştirmenci okumak zorunda kaldı. Ama o kadar. Aynı karakuşî gelenek günümüzde de devam etmektedir.

Bedrettin “…içeriksiz, insansal-toplumsal-bireysel-bildirisiz bir şiir yapıtı düşünülemez, ama eğer, bir şiir yapıtının okunmasından sonra, biz böylesi bildiriler algılayabiliyorsak, yaşantımıza yeni bir yön verebiliyorsak, içimizi zenginleştirip, boyutlarımız sınırsızlığa, sonsuzluğa doğru yola çıkabiliyorsa, andığımız bildiriler ‘kişisel-biricik-tek-benzersiz’ bir biçimde verildiği içindir 6.”

Bedrettin ile bunları konuşuyorduk. Ben o sırada sadece konuşuyordum, kuramla ilgili yazılarımı yazmaya başlamamıştım. Ama Bedrettin hazırlıklarımı, ne yapmayı düşündüğümü çok iyi biliyordu. O, o sıralar Croce 7 üzerinde odaklanmıştı. Ne mutlu ki kitabını yazabildi.

Bedrettin, TDK Kurultay’ından sonra Kaş’a gitmemizi önerirken, sanırım, bir ortak çalışma ve yazı programı yapmamızı düşünüyordu.

Bedrettin’in çalışan saati 11 Temmuz 1978 günü  durdu. 38 yaşındaydı. Ben 42 yaşımdaydım. Benim saat çalışmayı sürdürüyor. Yapıtımın ağırlıklı bölümünü 1980’den sonra ortaya koyduğum göz önününe alınırsa onun 1978 ile 2010 yılları arasında vereceği ürünü de tahmin edebiliriz. Bu ürün hem sayısal hem de boyut ve yoğunluk olarak göz kamaştırıcı bir düzeyde olacaktı. Bedrettin’i öldürenler, günün birinde eceliyle ölebilecek birini öldürmediler, Türk ve dünya kültür hazinesine de büyük zarar verdiler. Bunu düşündükçe : Bedrettin’in katillerinin Ephesos kütüphanesini yakan Erosrat (Hêrostratos)’tan rezilinden daha aşağılık yaratıklar olduğunu anlıyorum.

Tarih atmadan benim için imzaladığı E.H.Gomborich’in Sanatın Öyküsü çevirisi masamın üzerinde duruyor. Onunla birlikte, 4 Mart 1978 günü imzaladığı Giotto’nun Sanatı 8.
Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak’tan ve Eleştiriye Beş Kala’dan daha önce söz ettim.
Mitoloji ve İkonografi 9 adlı bir yapıtı olduğunu bilmiyorum. 2006 yılında yayımlanmış. Son derece yararlı bir kitap.

Croce’nin Estetiği 10’ni kuşkusuz biliyordum. Ama kitabın  önemini 2010 yılında çok daha iyi anlayacak durumdayım. Eleştirmenler, şairler, yazarlar, dilbilimciler, aydınlar için bir rehber kitap.

Türk edebiyatı ve üniversitesi Bedrettin Cömert’in “yapıt”ına çok iyi sahip çıkmalı. Eleştiriye Beş Kala ve öteki eleştirel denemeleri üniversitenin ilgili bölümlerinde “İyi Örnek” olarak okutulmalı. Çünkü eleştiri yöntemleri eleştirisi ve uygulamasının çok iyi örnekleri olduğunu düşünüyorum bu yazıların.

Bana gelince : Bu yazıyı yazmamı isteyenlere yürekten teşekkürlerimi sunarım. Kendi yapıtımla uğraşırken sevgili ve değerli dostum Bedrettin Cömert’i ve yapıtını ihmal etmiş olduğumu anlamama vesile oldular.

Ölüm böyledir ! Ve adaleti yoktur !

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Bedrettin Cömert, Eleştiriye Beş Kala, (Eleştiri, Eleştirel Deneme) De Ki  Basım Yayım Ltd.Şti, 2007
  2. Bedrettin Cömert, Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak (Şiirler) De Ki Basım Yayım Ltd.Şti, 2007
  3. Eleştiriye Beş Kala, S.14
  4. Age. S.14
  5. 1980’den itibaren Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazınsal Söylem Üzerine, Şiirde Devrim gibi kuramsal kitaplarımda yer alan yazılarımı yazacaktım. Bu türden yazılarım 2000 yılına kadar sürecekti.
  6. Kalmasım Ellerim Sizlerden Uzak, S.39
  7. Bedrettin Cömert, Croce’nin Estetiği, De Ki Basım Yayım Ltd. 2007
  8. Bedrettin Cömert, Giotto’nun Sanatı, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1977. Bedrettin Cömert, Giotto’nun Sanatı, De Ki Basım Yayım Ltd. Şti. 2007
  9. Bedrettin Cömert, Mitoloji ve İkonografi, De Ki Basım Yayım Ltd. Şti. 2006
  10. Bedrettin Cömert, Croce’nin Estetiği, De Ki  Basım Yayım Ltd. Şti, 2007