BELADAN KURTULMAK!..

Biraz sonra  okuyacağınız yazı şu cümleyle sona eriyor:

“Bu programın son menzili R.T.Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne Başkan olması. Daha doğrusu Müminlerin Emiri olması. R.T.Erdoğan önce Ortadoğu’da sonra bütün dünyada Müminlerin Emiri olmak istiyor. Ancak Tarih’ten habersiz olduğu için,  Arap milliyetçiliği karşısında bozguna uğrayacağını henüz bilmiyor.”

Nitekim öngörü(m) doğru çıktı ve zat-ı  muhterem bozguna uğradı. Daha da uğrayacağından başka. Nitekim çığ düşmesi, toprak kayması küçük bir hareketle başlar.

Birkaç gün sonra yeni bir seçim var. Yusuf Akçura, 1912 yılında, kurtuluş olanaklarını üç siyaset (“Üç Tarz-ı Siyaset”) olasılığı bağlamında tahlil etmişti:

1- Osmanlıcılık: Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,

2- İslamcılık: İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak,

3-Turancılık: Irka dayalı bir Türk siyasal ulusculuğu meydana getirmek.

1912-1919 yılları arasında, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Pantürkizm (Turancılık) olasılıkları siyaset ve sosyolojik olarak fos çıktı. Ama Cumhuriyet’e ulaşacak olan Kuvvayı Milliye dördüncü yolu bulup gerçekleştirdi: Çağdaşlaşma, çağının çağdaş olma projesi!

AKP birinci (Osmanlıcılık) ve ikinci (İslamcılık) yolu temsil ediyor.

MHP bir ölçüde üçüncü yolu temsil ediyor. Ama durmadan tekbir getirmesi birinci ve ikinci yollardan pek ayrılmadığının işareti.

HDP’ye gelince: MHP’nin karşı ucunda pankürdizmi temsil ediyor.

Bu üç parti de cumhuriyetçi ve çağının çağdaşı değil.

Çağının çağdaşı toplumu ve Cumhuriyeti sadece CHP temsil ediyor.

Benim bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Sözü 20.yüzyılın en büyük dâhisine bırakıyorum:

“Necip Türk milletine tavsiyem şudur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asliyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.”               

“Eğer mensup olduğum milletin şanı, şerefi  varsa, ben de şanlı ve şerefliyim. Aksi takdirde, içinizden her hangi bir adam çıkar da, şan ve şeref peşinde koşar ve sadece kendisini düşünmek isterse, biliniz ki o,basınıza beladır beladır, beladır. Millet, bu gibilerine asla müsaade etmemelidir.”

“Büyük hadiseleri, yapılan işleri bir ferde mal etmek, milleti hakkına saygısızlık ifade eden bir görüş tarzı olur.”   (Mehmet Yaman, Alternatif Bakışla Atatürk İlke ve İnkılâpları, s.19-20)

ÖZDEMİR İNCE

27 EKİM 2015

***

BAŞKAN  YA DA  MÜMİNLERİN  EMÎRİ

Anımsayalım: Tanzimat’tan itibaren bütün 19.yüzyıl boyunca Osmanlı aydınları, imparatorluğu kurtarmak için üç siyasete bel bağlayıp peşinden gitmişti: Osmanlıcılık, Panislamizm ve ırkçı Pantürkizm (Turancılık). Üçü de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına engel olamadı. Ancak ve sadece Millî Misak bilinci imparatorluğun yıkıntılarından günümüzün Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkardı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Osmanlıcılar, Panislamistler, Turancılar (Pantürkistler) bozguna uğramış hayallerinden vazgeçmediler. Üçü de kendine göre Cumhuriyet’e kusurlar aramaya başladılar. Bunların arasında en çok zırvalayanlar Panislamistlerdir. Onlara göre Osmanlı devletini Türk milliyetçiliği yıkmıştır. Oysa 1800’lerin başında Osmanlı ve Türk düşmanlığına dayanan Arap milliyetliği neredeyse Hıristiyan milletlere örnek olmuştur.

Cumhuriyet ve devrimler karşıtı ve düşmanı Türkiye İslamcıları, Cumhuriyet ve devrimlerin karşısına sanki bir Arap milliyetçisi kimliğiyle çıkmıştır: Saltanat ve Hilafet kaldırılmamalıydı; Medenî  Kanun getirilmemeliydi, dil, harf ve kıyafet devrimi yapılmamalıydı; laiklik getirilmemeliydi.

Böylesine geniş kapsamlı devrimler yapılırken toplumun bazı kesim ve katmanlarının, bireylerinin bunlara karşı çıkması kuşkusuz doğaldır. Ama Türkiye İslamcıları, yapılanlara bir Müslüman olarak değil Arap Milliyetçisi olarak karşı çıktılar. Müslüman olarak öylesine Araplaşmışlardı ki  tepkilerinin Arap milliyetçiliğinden kaynakladığını fark etmiyorlardı.

Arapça bilmeyen bir ulus Kuran’ı neden kendi dilinde okumasın, kendi dilinde dua edip namaz kılmasın, ezan neden Türkçe okunmasın? Kuran’da Arapçadan başka dilleri Müslümanlara yasaklayan herhangi bir ayet var mı? Yok!  İslam, Arapçadan başka dilleri yasaklamıyor, ama Arap milliyetçiliği yasaklıyor. İslam öncesine dayanan Arap milliyetçiliği, Müslümanlığı sonradan kabul eden bütün halkları küçümsemiş ve Araplaşmalarını istemiş ve beklemiştir. Bu baskı altında  Osmanlı uleması, tarikat şeyhleri Araplaşmışlar, Arapça düşünüp bu dille yazmışlardır.

Cumhuriyet,Türkiye halkını  Arap kültür emperyalizminden kurtarmak için, çağdaşlaşmak için devrimlerini yapmıştır.

Arap milliyetçiliğine göre İslam uygarlığının kurucusu Arap, yıkıcısı Türk’tür. Bağımsızlık sınırları içinde Arap milliyetçiliğine saygı göstermek gerekir. Ama orada durulur!

Arap milliyetçiliğinin iddialarını İlhan Arsel’in “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” (İnkılâp Kitabevi) adlı kitabında okuyalım. Yazar, her sayfanın altında kaynaklarını göstermektedir:  “İslâm dinini gelişmekten alıkoyan Türklerdir. Türklerin İslâmiyeti kâbul etmeleri ve Arap ülkelerini fethetmeleri sonucunda İslâm dini, onların hoşgörüden yoksun ve akılcılığa sırt çeviren, ilme ve kültüre düşman davranışları yüzünden bozulmuş ve kendine özgü niteliklerinden uzaklaştırılmıştır.” (S.8)

“Eğer Moğollar, XIII. yüzyılda Bağdat kitaplığını yakmamış olsalardı, biz Araplar, bilim ve fende öylesine ilerlemiş olacaktık ki, şimdiye kadar çoktan atom bombasını bulmuş olacaktık. Bağdat’ın yağma ve talan edilmesi bizi yüzyıllar gerisine götürmüştür.” (S.9)

Bu iddialarda Moğollar ve Türkler özdeşleştirilir. Hidrojen bombasının ve gezegenler arası uyduların sırrının Kuran’ın  Fusilât suresinin 53. ayeti ile al-Rahman suresinin 33.ayetinde bulunduğunu söyleyen Şeyh Muhammed al-Banna, eğer Türkler gelip de Arap ülkelerini istila etmemiş olsalardı Arapların, Ruslardan ve Amerikalılardan önce uzaya insan göndermiş olacaklarını ileri sürer. (S.9)

Zihinsel olarak Araplaşmış Türkiye İslâmcıları Kurtuluş savaşına karşı çıkmışlar, Hilafet Ordusu’nun sancağı altında iç savaş yapmışlardır. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra gizlice CHP içinde, açıkca Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda (1930), ardından Demokrat Parti’de (1945) yer almışlar, sonunda kimileri kapatılan kendi partilerini kurmuşlardır: Necmettin Erbakan tarafından kurulan Millî Nizam, Millî Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet partileri ile bu partilerden gelen yenilikçilerin (!) kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi.

Bu partilerin İslamcı olmaları bir ölçüye kadar kabul edilebilir ama hepsinin Cumhuriyet karşısındaki tutum ve tavırları Arap milliyetçiliğinin saplantılarını yansıtmaktadır.

Demokratik Cumhuriyetlerde, siyasi partilerin amacı seçimle iktidara gelip ülkeyi kendi programlarına göre idare etmektir. Ancak, Türkiye’nin İslâmcı partilerinin hedefi Cumhuriyeti ele geçirmek ve Cumhuriyet öncesine geri dönmek olmuştur.

Laik Cumhuriyet, devlet ve toplumu, İslâmcı bir devletin asla başaramayacağı düzeye çıkartınca, İslâmcıların iştahının iyice kabardığı görülüyor. Artık iktidarda bulundukları, masa’ya oturdukları, kasa’yı ele geçirdikleri için, Cumhuriyet devrimlerini tersine çevirmek istiyorlar. Bu nedenle okulları imam-hatipleştiriyorlar, okullarda Arapça ve Arap harflerini zorunlu hale getiriyorlar, kadınları eve kapatmak, gündelik hayatı Araplaştırmak istiyorlar. Şimdi amaçları askeri okulları ve Harbiyeleri imam-hatiplilere açmak. Osmanlı döneminde kısmen başarılı olan Arap milliyetçiliğine Cumhuriyet’i teslim etmek istiyorlar.

Bu programın son menzili R.T.Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne Başkan olması. Daha doğrusu Müminlerin Emiri olması. R.T.Erdoğan önce Ortadoğu’da sonra bütün dünyada Müminlerin Emiri olmak istiyor. Ancak Tarih’ten habersiz olduğu için,  Arap milliyetçiliği karşısında bozguna uğrayacağını henüz bilmiyor.

(AYDINLIK, 14 OCAK 2013)

***

DİN VESAYETİ

2005 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye üniversitelerinde uygulanan türban yasağının  hukuka uygun olduğunu ilan eden kararından sonra, Başbakan Erdoğan’ın  “Bu konuda söz hakkı mahkemelerin değil ulemanındır” diyerek öfkesini dile getirdiğini anımsayalım.

Öfkeli başbakan, Osmanlı döneminin ilmiye sınıfını oluşturan ulemanın (“âlim”in çoğulu) görüşünü, bir dünyevî sorunda, hukukun ve yasaların üzerinde tutuyordu. Sanki bir laik devletin değil de İslâmî bir devletin başbakanıydı. Laik bir devletin başbakanıydı ama mürşidi Necip Fazıl Kısakürek gibi bundan son derece rahatsızdı.

Bu nedenle “laiklik” kavramının içeriğini boşaltmak, yeni tanımları zorlamak için elinden geleni yapıyordu. Zaman zaman laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olduğunu ileri sürüyordu. Yeni anayasaya da bu türden bir tanımı sokuşturmayı hayal ediyordu. Laikliğin birden fazla hukukî ve sosyolojik tanımı olabilir, benim önerdiğim ve arkasında durduğum tanımın en kapsayıcı ve en yalın tanım olduğunu düşünüyorum:

“Laiklik, dinin vesayet  ve  baskısına karşı birey, toplum ve devleti korumak gereksiniminden doğmuştur.”

Dinin vesayet ve baskısının olduğu yerde huzur ve barış yoktur. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. Müslüman ülkelerin tamamında olduğu gibi.

Ölüm bir insanın en yalın, en savunmasız halidir. Ölünün cenazesi, uygulayıcı Müslüman olsun olmasın, kendisine sorulmadan camiye götürülür. Cenaze namazı kılınır. Belki, kendisine sorulsaydı, böyle bir tören istemeyebilirdi. Ama ailesi ölünün vasiyetini yerine getirmek istemezdi, buna (baskı ve vesayet yüzünden) cesaret edemezdi.

Türkiye’de bir süredir, ölüsünün yakılmasını isteyen bir anlayış var. Ama Türkiye’nin herhangi bir ilinde ölü yakma fırını yok. Ölü yakma fırınını yaptırmak pahalı mı?  Olsa ne olur? Mezar toprağı parayla satılmıyor mu? İsteyen parasını bastırır ve cesedini yaktırır. Küllerini ister denize savurtur, ister bir kavanozda saklanır, ister bir duvar deliğine konur ya da küçük bir mezara gömülür. Vatandaş eşitliği bunu gerektirmez mi?

Bir zamanlar merak edip araştırmıştım: Belediyelerle ilgili bir yasa ya da yönetmelikte yakılmaya karşı engeller var. Cesedin yakılması dine aykırıymış. İyi de Türkiye bir din devleti değil ki!… Dinin vesayet ve baskısını ölü gömmede bile görüyorsunuz. Yirmi birinci yüzyıl  müslümanı  cesedinin yakılmasını neden isteyemesin?  Bu özgürlüğü, dinin baskı ve vesayeti engellemiyor mu?

19 Ocak 2013 tarihli Sol gazetesinin yazdığına göre, Denizli kent merkezinde 2005’ten bu yana alkol ruhsatı verilmezken, halihazırda ruhsatı olan mekanlar üzerindeki baskı giderek artıyormuş. İstanbul’da ise her köşede bir caminin olduğu Üsküdar’da camilere 100 metre mesafede alkol satışı yasağı gelmiş.

Demek ki Üsküdar’da şimdiye kadar 100 metre yasağı uygulanmıyormuş. Zaman zaman Padişah fermanı ile içki yasağının uygulandığı Osmanlı döneminde bile camilere 100 metreden yakın meyhaneler  vardı.

Bilmiyorum: Camilere 100 metreden yakın uzaklıkta içkili lokanta, meyhane açılmasını yasaklayan bir yasa ya da yönetmelik var mı? Böyle bir yasa ve yönetmelik varsa, yasağın kilise ve sinagoglar için de uygulanması gerekmez mi? Bu ayrımcılık neden?

Dinin baskı ve vesayetine karşı laiklikle korunmuş bir ülkede 100 metre yasağı hukuka aykırıdır.

Böyle  bjr yasa ve yönetmelik var ise bunun bütün Türkiye’de uygulanması gerekmez mi?

Vereceğim örneklere göre “Demek ki gerekmiyormuş” sonucu çıkıyor. Örnek Bodrum:

İskele Meydan’ında, Kale’nin altında, karakolun karşısında bir cami var. Adı, Kızılhisarlı Mustafa Paşa Camisi (camii).  1723 yılında yapılan caminin 20 metre karşısında Veli’nin Barı’nda yıllarca içki içtik. Bar hâlâ açık mı bilmiyorum. Açık değilse bile başka mekânlar vardır aynı sokakta. Meyhaneler Sokağı camiye 100 metreden yakın. Meydanın karşı köşesindeki 1970’lerin Raşit’in Kahvesi’nde içki içilirdi. Şimdi yerindeki kahvede gene içiliyor.

İkinci cami, 1901-1902 yıllarında yapıldığı için Yeni Cami adıyla anılan Adliye Camii. Belediye’nin karşısında, Cumhuriyet meydanında. 10 metre mesafeden başlayarak 100 metre içinde onlarca içkili lokanta, kahve ve meyhane var.

Daha ilginç örnek şimdi Gündoğan denen Farilya’da.  Deniz kıyısındaki küçük yalı camii. Yıllardır kullanılmıyordu. Belde iyice turistik olunca cami onartıldı. Birkaç yıldır beş vakit hizmet sunuyor. Caminin önündeki plajda bikinili kadınlar denizin tadını çıkartıyor. Caminin komşusu otelin gazinosunda içki içiliyor, canlı müzik yapılıyor.  Bu arada camiye Kuran dersi almaya gelenler var.

Ben toplumsal ilişkilerde hoşgörü, tolerans, sempati, empati, antipati gibi öznel sözcük-kavramlardan hoşlanmam ve kullanmam. Benim için yasal hak ve haklar geçerlidir. Kimseyi hoşgörmem, kimseye tolerans göstermem,  empati için kimsenin yerine geçmem; karşımdaki bireylerin, topluluk ve toplumların yasal hakları vardır, ona saygı duyarım. Duymak, duymamak bana bağlı değildir. Duymak zorundayım!

İnternette, Gündoğan’daki yalı camisini “Hoşgörü Camisi” olarak vaftiz etmişler. Kimin hoşgörüsü? Laik bir ülkede haklar vardır. Nasıl yalı camisinde 5 vakit namaz kılmak vatandaşın hakkı ise, caminin önündeki plajda bikini ile denize girmek de haktır. Herhangi bir terslik ve çelişki var ise, deniz taşınamayacağına göre,  cami bir başka yere taşınır.

Velhasıl efendim, demokratik ve laik bir ülkede nasıl askerin vesayeti olamaz ise, aynı ülkede dinin de vesayeti olamaz. Ama Türkiye’de dinin vesayetini temsil eden AKP iktidarda.

(AYDINLIK, 30  OCAK 2013)

***