BEN BİR BAŞKASIDIR, BİR BAŞKASI BENİM

Bizim memlekette “Ak göt kara göt geçitte belli olur!” derler kibarca. “Bencillik”in iğvasına kapılmadan “Ben” olamadıktan sonra “Ben” olmuşsun, götün kara ya da ak olmuş kaç para…

Bugün hem karamsar, hemi de umutsuzum, ama isyancıyım. Akıl ve ahlak dışı bir harami ortamda isyankar olmayıp ne bok yiyeceğim? İsyanım sadece iktidara değil elbette, bir türlü halk olamayan kutsal (!) halka.

 Bu neden böyle, 17 Haziran 2009 tarihli bir yazı var, eğlencelik olarak okuyak mı?!

 ÖZDEMİR İNCE

1 KASIM 2015

***

BEN BİR BAŞKASIDIR

Yaş ölçü alınırsa çağdaş şiirin dört kurucusundan üçüncüsü  “Bir başkası benim” derken dördüncüsü “Ben bir başkasıdır” der. Üçüncü Comte de Lautréamont ile dördüncü Arthur Rimbaud 19.yüzyılın ortalarında kim olduklarını tanımlarken, biri  20’li yaşlarına yeni girmişti, öteki henüz girmemişti bile.

Adam olan adam, ilkellikten kurtulmuş adam, çağının çağdaşı adam kimliğini ancak bir tek cümle ile özetleyebilir : “Ben bir başkasıyım !”

Adam olan adam, ilkellikten kurtulmuş adam, çağının çağdaşı adam bir başkasını ancak bir tek cümle ile özetleyebilir : “Bir başkası benim !”

 Her yaz tatilinde köye dönüp hava atan Nilüfer Göle, söyleşi partilerinden vakit bulup da şu iki cümleyi açıklarsa çok sevineceğim. Ya da gazetelerin okuma-yazması olan söyleşici kızları yukarıdaki iki cümleyi bir kenara yazıp uygun bir zamanda kendisine sorarlarsa.

Lautréamont ile Rimbaud, kendilerini ve başkasını tanımlarken varoluşsal (ontolojik) ve kültürel bir kaygıya cevap aramaktaydılar. Siyasal bir kaygıları bulunmakta mıydı ? Bu tartışılabilir. Tartışılabilir, ama dikkatinizi çekmek isterim, Comte de Lautréamont, Montevideolu (Uruguay) bir Fransız olduğunu söylemiyordu. Arthur Rimbaud’nun Katolik bir Fransız olduğunu söylemek aklına bile gelmiyordu. Ancak bir şiirinde Galyalı atalarından söz eder ki Galyalılar ne Fransızdır ne de Katolik.

Kimlik ulusal planda dine ve etnisiteye indirgendiği zaman ilkelleşme de başlamıştır. Hele cemaatlere indirgendiği zaman aşırı ilkellik gemi azıya almıştır.

İlkellikten kurtulmuş insan kendisine kim olduğu sorulduğu zaman “Ben benim!” der, böyle demelidir, demek zorundadır.

 “Türk-Müslümanım!” ya da “Müslüman-Türküm!” demez, diyemez. Çünkü Müslüman olmadan da, Türk olmadan da “Ben” olmak mümkündür. Aslına bakarsanız bu bir zorunluluktur.

“Ben” olmuş, olabilmiş sürü insanı artık bir birey olmuştur, tekilleşmiştir. Buna özgürlük denir. Bu konuda, öteki ile yatıp beriki ile kalkan âlimlerimize Paul Ricoeur’ün “Bir Başkası olarak kendisi” (“Soi-même comme un autre”, Le Seuil, 1990) tavsiye olunur.

Dine ve etnisiteye, dinsel ve etnik cemaatçiliğe indirgenmiş olan kimlik artık kolektif (ortak) kimlik olmuştur. Fotokopi ile çoğaltılabilir. Böyle bir tuzağa düşen kişi artık bir daha bireyselliğini, “ben”liğini zor kazanır. Cemaat ve tarikat şeyhleri, etnik cemaat liderlerinin tam istediği adam suretidir bu !

İnsanlık kolektif kimlikten bireysel kimliğe gelmek için milyonlarca yıl ter döktü; sürüsel yığışımın yerine özgürlerin birliğini getirmek için milyonlarca yıl kan döktü. Şimdi postmodern küreselleşme ya da küresel postmodernizm bütün kültür(s)el yapıları aynı düzeye indirgerken insanın milyonlarca yılın emeğini yok ediyor.

İş böyle olunca da kültürel farklılıklar ve alt kimlikler bütün değerlerin üzerine çıkıyor. Düşmanlaşıyor. Oysa,  alt kimlikler ulusallık havuzunun dışına düştüklerinde kendilerini kurt kapar. Günümüzde kültürel farklılıklar ile alt kimliklere dayalı ideolojilerin ipleri yeni emperyalizmin elindedir. Kimilerinin başı emperyalizm afyonuyla öylesine döner ki “Ağam gel bir devlet kurak !” dediği zaman devletin kurulacağını sanmaya başlar.

 (HÜRRİYET, 17 Haziran 2009)