BEN DİYORUM CERRE BOĞAZI

Bilgisayarda bir “şey” ararken, “Kitap şantiyesi” dosyasında, okuyacağınız yazı çıktı karşıma. Başlık olarak en sevdiğim deyişlerden birini yazdığıma göre önem verdiğim bir yazı…

“Cerre” bizim Çukurova’da “Testi” anlamına gelir. Başlıktaki deyişin devamı ise şöyle “Sen anlıyorsun yandı bilmem neremin ağzı”.

 23 mart 2011, Çarşamba:-

 L’Express dergisinin 29 nisan-9 mayıs 1993 tarihli sayısını bir gün işe yarar diye ayırmışım, daha doğrusu ayırdım ve onu hiçbir zaman unutmadım. Aradan  tamı tamına 18 yıl geçmiş. Derginin kapağında “İslamcılar” yazıyor iri puntolarla: Fransa’da, banliyölerde izledikleri strateji; Cezayir ve Mısır’daki yakın tehlike; Müslüman dünyanın büyük korkusu… başlıkları işleniyor özel sayıda.

Özel sayıda benim en çok ilgimi kendisiyle yapılan bir söyleşide  İslamcı olmasının nedenini açıklayan Raşid Gannuşi (Rachid Ghannouchi) çekmiş.

Raşid Gannuşi’den Tunus devriminin ilk günlerinde epeyce söz edildi. Gannuşi sürgünde yaşadığı Londra’dan muzaffer bir komutan gibi döndü ülkesine.

Önümüzdeki günlerde kendisinden çok söz edilecek, edeceğiz, şimdi L’Express dergisinin yaptığı söyleşiye dönelim:

[Ülkesinde ömür boyu hapse mahkum edilen, Tunus’un İslamcı partisi Ennahda’nın lideri Raşid Gannuşi  Sudan pasaportu ile Londra’da sürgün hayatı yaşıyor. Raşid Gannuşi günümüz siyasal islamının en önemli kişiliklerinden biridir.]

 L’EXPRESS: Sizin kuşağın çoğu üniversite  öğrencisi gibi Nasır’ın[i]  öncülük ettiği Arap milliyetçiliğinin etkisine girmiştiniz. Daha sonra İslamcılığa meyletmeniz nasıl oldu?

 RAŞİD GANNUŞİ: Tarih olarak söylemek gerekirse, 15 haziran 1966 gecesi dua etmeye başladım. Gerçekte, bir bardağın suyla dolması gibi bir şeydi. İnsan  bardak taştığı zaman farkına varıyor. Ama süreç çok daha önceleri başlamıştı.

-Bu geçiş bir siyasal aydınlanmadan mı yoksa dinsel bir keşiften mi kaynaklanıyordu?

 -Siyasal sonuçları  düşündüğüm, düşünmüş olduğum en son şey. Bir önceki yıl bütün dünyam, evrenim sarsılmıştı: Nasır’ın batı dünyasını örnek alan güçlü bir Arap ulusu ideali parçalanmıştı. Avrupa’ya ilk kez gitmiştim. Gençlik yurtlarında, kötümser, yitik ve uyuşturucu müptelası bir kuşakla karşılaşmıştım. Gençler hiçbir şeye inanmıyorlar, toplumlarını acımasızca eleştiriyorlar ve bizzat Sartre gibi filozoflar Batı’ya karşı saldırıyorlar ve onu yani Batı’yı içerden gösteriyorlardı, gösterdikleri ideal haline getirilmiş imge değildi. [ii]

-Sizin gibi bir Arap milliyetçisi Batı’nın yarattığı mitos düzeyinde olmamasına esef mi ediyordunuz?

 -Kuşkusuz öyle! Batı’yı sevmiyorduk. Ama ondan  büyülenmiş ve yüzümüzü ona dönmüştük. Aynı zamanda hem model hem de bir meydan okuma (tehdit) idi [iii].   

-İslamcılarla buluştuğunuz zaman Arap milliyetçiliğini bıraktınız mı?

 -Çözümlemelerimiz giderek uyuşmaz oluyordu. Bunun sonucu olarak, 1967 Arap-İsrail savaşı sırasında sert tartışmalar oldu. Milliyetçiler yazı Yahudi kadınlarla Telaviv plajlarında eğlenerek geçireceklerine inanmışlardı! Müslüman Kardeşler, toplumları çürüdüğü, zayıf ve parçalanmış olduğu ve gençleri kendilerini feda etmeye yönlendirecek bir idealden yoksun bulundukları için Arapların kazanamayacaklarını düşünüyorlardı. En kötüsü ise şuydu: İlerici Araplar SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği)’ne bağlıydılar, referansları batılı idi. Bu da Araplık’ı İslam ile çatışmaya götürüyordu.

-Bağımsızlıklardan hemen sonra İslamcılar ile (çoğunlukla askerî olan) rejimler arasında kurulan  ilişkiler her zaman çatışmalıydı. Neden?

 -Çünkü iktidardaki seçkinler (elitler) batıda öğrenim görmüşlerdi. Eski sömürgeci güçler onlar sayesinde etkilerini sürdürüyorlardı. Millet kendi köklerini yeniden keşfettiği zaman modernist seçkinlerin kendi varlıklarını korumak için, kendileri de Batı’da eğitim görmüş olan askerlere sığınmaktan başka bir çareleri yoktu. Örneğin, Cezayir’in şu anki güçlü adamı General Nezzar’ı[iv] ele alalım: 1958’e kadar Fransız ordusunun bir subayıydı!

 

-Yani siz, doğalsı gereği batılı olan bir modernitenin karşısına kendinizi bir gelenekçi olarak mı koyuyorsunuz?

 -Hangi moderniteden söz ettiğinize bağlı! Dini toplumun hayattan ayırmayı amaçlayan düşünce dizgenizi kabul etmiyoruz. Ama Batı’yı öykünmeye çalışmayan bir moderniteyi amaçlayan kendi yolumuz var. Bu modernite  tam bir düşünce özgürlüğünü, halka kendi yöneticilerini seçme özgürlüğünü içermektedir. Kuşkusuz böyle bir şeyi onaylıyoruz.

-Yani, hoşgörü ve açılımın mihenk taşı bir İslamcılık…

 -Elbette! Devletin meşruiyeti sadece halkın terhicine dayanır. Zaten gerisinde mutabıkız. İnanç ve düşünce özgürlüğünden, siyasal özgürlükten yanayız…

-Suudi Arabistan bu özgürlüklere saygı gösteriyor mu?

 -Suudi Arabistan kesinlikle bir model olamaz.

-Ya İran?

 -Tahran’ın rejimi gücünü İran halkının iradesinden almaktadır. Bildiğim kadarıyla hiçbir gözlemci İran’daki parlamento seçimlerine hile karıştığını ya da yasal olmadığını ileri sürmedi. Bütün Ortadoğu’da adına layık iki parlamento var: İran ve İsrail’de. Demek ki İran’da karşımızda meşru, dolayısıyla modern bir devlet var. Kuşkusuz, özgürlükler yeterli değil ama durumun giderek iyileşeceğini umuyoruz.

-Günümüz İslamcılığında  Sünni / Şii ayrımı nasıl yaşanıyor?

 -Her iki tarafta da aşırı uçlar var. Ama Müslümanların çoğunluğu ılımlı.  Batı’nın  İslama karşı siyasal uygulamaları Şii ve Sünnileri birlikte çalışmaya zorladığı için farklılıklar o kadar önemli değil artık. Günümüz de bir tek İslami düşünce var. Ki hızla gelişmekte. Humeyni’nin bir ayrılık söylemi yok, ama tam anlamıyla toplumsal milliyetçi bir söylemi var.

-Cezayirli Ali Belhac’ın[v]    dile getirdiği gibi, Şiiler gibi Sünniler de demokrasi kavramını reddediyorlar.

 -Ali Belhac, Batı’nın desteklediği General Nezzar’dan çok daha demokrat. Ali Belhac seçimleri kazanmadı mı? Ali Belhac Cezayir’i güc zoruyla yönetmeye kalkıştı mı? Hayır. Demokratik sürece saygısı var. Nitelemelerin demek ki hiçbir önemi yok. Sadece sözcükler. “Demokrasiye karşıyım” diyorsa, bunun anlamı şudur: “Çoğunluk tarafından meşrulaştırılmamışsa ona karşıyım!”[vi] 

-Hiç de öyle değil! Çok açık söylemişti: “Demokrasi halkın iktidarıdır, oysa iktidar sadece Allah’a aittir!” demişti.

 Burada demokrasi anlayışının reddi söz konusu değil, öykünmeyi reddettiğimiz Batı’ya karşı bir tepki var. Kendini demokrat olarak gösteren hükümetlere karşıyız. Ama hiçbir İslam düşünürü, hükümetin otoritesinin kutsal iradenin somutlaşması olduğunu ileri sürmez.

-İslam-Batı karşıtlığı bugün çok güçlü durumda. Sizce gelecekte, bir ortak yaşama mı olacak yoksa bu düşmanlık devam mı edecek?

 -İslamcıların yönettiği bir Müslüman dünya ile Batı arasında bir ortak yaşam biçimi düşünülebilir. Tabii İslamî gerçekliğe saygı göstermesi koşuluyla: Biz farklıyız. Bizim kendi tarihimiz, kendi dinimiz, kendi uygarlığımız var.

-Ama İslamın yayılması çoğunlukla Arap fetihleri sayesinde oldu, yani kılıç elde…

 -Dinden dönmeler zorla olduysa, şimdi güçsüz olduğumuz bu durumda Müslümanların din değiştirmemesini, başka dinlere geçmemesini ne ile açıklayacaksınız? Fransa’da yaşayan Müslümanlar neden Katolikliği kabul etmiyorlar?

-Korku! İslam, dinden dönmenin ölümle cezalandırıldığı tek din. Bu insanların cesaretini kırıyor…

 -Ama, bir çok ülkede İslam yasası uygulanmıyor artık! İslamın bir içsel gücü var. Yaygınlaşmasının nedeni de bu işte!

-Amerikalılar galiba Avrupalılardan çok daha uzlaşıcı gibi?

 -İslama karşı evet![vii] Amerikalılar ile Müslümanlar arasında ne sömürge geçmişi ne de Haçlılar var; ne tarih ne de savaş…

-Ama ortak bir düşmamınız var: Amerikalıları sizi desteklemeye yönlendiren ateist komünizm…

 -Kuşkusuz öyle, ama Margaret Thatcher’ın Büyük Britanyası da antikomünist idi… Biliyorsunuz, her şey jeostratejik terminoloji ile dile getirilemez. Milyonlarca insan özgürce Müslüman. Bizim en önemli başlıca düşmanımız  diktatörlüktür.

-Mısır’da, bugün, dinsel özgürlük engellenmiyor, dininizi yaşamanız yasak değil! Oysa siz bu ülkeyi saldırılarınızla karıştırmak, istikrarsızlaştırmak  istiyorsunuz…

 -Bizim sorunumuz şu ki devlet ne İslamî ne de laik. İnanç özgürlüğüne saygı duyulan Büyük Britanya ya da Fransa gibi ülkelerde rahatça yaşayabilirim. İngiltere’de bir İslamcı parti var…Tunus’ta yok! Mısır’da yok! Özgürlüklerin bulunmadığı bir Müslüman ülke ile özgürlüğün var olduğu laik bir ülke arasında bir seçim yapacak olsam, ikincisini seçerdim! Sözde Müslüman devletten İslam’a çok daha yakındır.[viii]          

                                                            ***

Yukarıdaki açıklamaları Gannuşi 1993 yılında yapmış. O sırada sürgünde, Londra’da. Söylediklerinde bütün İslamcılar gibi bir yığın çelişki var, bu onların en büyük özelliği. Demokrasi ve özgürlükler konusunda iki değil çok yüzlüdürler. Örneğin laik ya da seküler memleketlerde rahatlıkla yaşayabileceklerini söyler ama kendi ülkelerinin bu ülkelere benzemesini düşünmek bile istemezler. Hayallerindeki islamî yönetimde devlet kurumlarının, okulların dinden arındırılmasına asla razı olmazlar.

Tunus, Mısır ve Libya’da kımıldama ve hareketler başladıktan sonra, ben bu devinimlere herhangi bir şekilde “devrim” ya da “ihtilal” demek istemiyorum. Bu iki sözcüğü Arap hareketleri için kullanmayı kendime yasakladım.  CIA güdümlü siyasetçiler ve gazete yazıcıları, bu hareketlerin Türkiye’yi örnek almaları gerektiğini söylemeye başladılar. Bizim yarım akıllı, yarım kalemli yazıcı tayfası da bunların peşine takıldı. Ne olacakmış? Bin beş yüz yıllık Müslüman Arap ülkeleri  laik ve demokratik Türkiye’yi kendilerine örnek alacaklarmış. Nerede o yoğurdun bolluğu?

Kaç kez yazdım: Türkiye için İslam dönerek kabul ettikleri dinlerden biridir, son dindir. Kuran’ın dilini bilmezler, Kuran’ın indiği toplumun kültürünü ve uygarlığını bilmezler, Arap’ın ruh ve zihin dünyasını biçimlendiren dilin dilbilgisini bilmezler…

Arap için İslam, sadece din değil her şeydir: Dildir, kültürdür, uygarlıktıktır, siyasettir, gelenek ve görenektir, ve en sonunda bir dindir.

Bu işin yani Arapların Türkiye modelini izle(ye)meyeceği gerçekliğinin en önemli yanı. Bir de ikincil tarafı var:

Arap toplumları ve bu toplumların bireylerinin en önemli bölümü, İslamcılar, Cumhuriyet Türkiyesinin devrim yaparak dinden çıktığına inanır.

Arap toplumları ve bu toplumların bireylerinin en önemli bölümü, Arap Milliyetçileri, 500-600 yıllık Osmanlı yönetimini asla unutmamıştır. Bunun önüne  Büyük ve Küçük (Anadolu) Selçuklu devletleri dönemini, Abbasi Halifelerinin Türk kökenli vezir ve komutanlarının elinde oyuncak olmalarını, Kölemenleri ve “Baybars’ın Çocukları”nı ekleyin. (Bu konuda bir fikir oluşturması için birkaç okuma parçası aktaracağım biraz sonra).

Mart ayı başlarında yasal bir siyasal partiye dönüşen Ennahda hareketinin ilk genel sekreteri Hamadi Cebali (57 yaşında)  kendileri için İslamcı sıfatının kullanılmasına itiraz ettikten sonra şöyle konuşuyor: “Laik bir Tunus istiyoruz. İslam laik bir ülkede rahatlıkla yaşanabilir. Ancak bir tane laiklik anlayışı yok. Biz Fransız modeli laikliği yani devletin dine hükmettiği laikliği istemiyoruz. Bizim arzumuz dine saygılı bir laiklik. Dini cemaatlere, azınlıklara ve ibadet özgürlüğüne saygılı bir laiklik. Daha çok Anglosakson  modelini benimsiyoruz,”[ix]

Türkiye’deki rejimin eskiden daha çok Fransa’ya yakın olduğunu iddia eden Cebali, “Ancak son yıllarda yapılan demokratik reformlarla Türkiye’de laiklik daha ılımlı bir modele dönüştü. Tunus’taki laik rejim de eski Türkiye’nin laikliğine benziyordu. Biz de AK Parti’yle gelen değişimi gerçekleştirmek istiyoruz.”[x]

1993 yılında Londra’da sürgünde yaşarken hareketlerini İslamî olarak tanımlanmasına karşı çıkmayan, yasallaşan Ennahda partisinin manevî lideri Raşid Gannuşi de hemen hemen aynı şeyleri söylüyor. Onların örnek aldıkları hareket Kemalist hareketin yarattığı Türkiye değil karşı devrimci  AKP’nin temsil ettiği, Cumhuriyet devrimleri iğdiş edilmiş, budanmış bir Türkiye. Yıllardır, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Araplara model olamayacağını, zaten Arapların da böyle bir modeli kabul etmeyeceklerini yazıyordum. Yazdıklarım yavaş yavaş doğrulanıyor. Her ne kadar hareketin tarihi lideri Raşid Gannuşi, sık sık “laik ve demokratik rejimle İslamı barıştıran” AKP’yi örnek aldıklarını açıklıyorsa da Ennahda Partisi’nde muhafazakar yaşlı kesimi laikliğe ksinlikle karşı çıkıyor; genç kuşak ise AKP türünden aslında Anglosakson sekülerliği gibi bir uygulamayı yeğlemekte. Zaman[xi]  gazetesinin yazdığına göre parti içinde daha şimdiden AKP ile Saadet Partisi arasındaki ayrışmaya benzer bir bölünme olmuş.

Bu arkadaşların anlamadıkları şu: Cumhuriyet Türkiyesi laik düzene toplumsal gelişim ve dönüşümle, aşağıdan yukarıya doğru ulaşmadı.. Uzun süren kanlı savaşları muzaffer bir şekilde sona erdiren, ülkeye barışı getiren kurucu  kadronun devrimci iradesiyle yukardan geldi. Kurucu kadronun ve liderinin tartışılmaz bir otoriseti ve saygınlığı vardı, bu nedenle aşağıdan güçlü itiraz ve muhalefet gelmedi. Gelenler ve olanlar da yasal şiddet yöntemiyle engellendi. 1924 yılından itibaren 1930 başlarına  kadar birçok devrim yasası çıkartıldı ve daha sonra bu yasalar günümüz Anayasa’sının 174.maddesinin koruyu kanatları altına alındı.

Cumhuriyet devrimleri 1950’ye kadar ödünsüz uygulandı. 1950’den sonra iktidara gelen sağçı partiler (Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi, ANAP, ve sağcı partilerin kendi aralarında yaptıkları koalisyonlar) dini siyasete alet etmelerine karşın devrimlere sahip çıkmak zorunluluğunu hissettiler, ancak uyguladıkları (başta eğitim olmak üzere) politikalarla karşı devrimin yerleşmesine katkıda bulundular.

Tam anlamıyla karşı devrimci ve İslamcı bir parti olan AKP, laik bir anayasası olan ve laikliği 1923’ten itibaren uygulayan bir ülkede iktidara geldi. AKP’nin amacı ülkeyi laikleştirmek değil, tam tersine laikliği kemirerek düzeni İslamileştirmek. Bu çabasında 2002’den bu yana başarılı olduğunu itiraf etmek zorundayız.

Türkiye’de elbette laikliğe kesinlikle ve kestirmeden karşı bir İslamcı çevre var. Eskiden sağcı partilerin limonluklarında palazlanan bu kitle şimdi kendi partilerine ve hiziplerine sahip. Bu katı İslamcı kesim AKP içinde de var. Şu anda Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan R.T.Erdoğan’ın bu kesimin içinde yer alıp-almadığını değerlendirecek durumda değiliz. Çünkü mevcut anayasa ve yasalar bir cumhurbaşkanı ile başbakanın kurulu laik düzene açıkca karşı olmalarına, karşı çıkmalarına izin vermez.[xii]

Bu nedenle, laik düzen anayasa değişiklikleri ve yasal düzenlemelerle sağdan-soldan, önden-arkadan bukağılanmakta. Şurası açıktır ki AKP zihniyeti 1923 yılında iktidara gelseydi, Türk toplumu evrim geçirerek laik düzene ulaşamazdı. Çünkü bizzat İslam ve (olmadığı iddia edilen) ruhban sınıfı (ulema) böyle bir dönüşüme izin vermezdi. Şu anda AKP istediği kadar karşı devrimci ve laiklik karşıtı olsun, T.C. Anayasasının 2. maddesinde  Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet düzenine sahip olduğu ve 4.maddede bu 2.maddenin değiştirilemeyeceği yazılıdır.

Hükümette kim olursa olsun laikliği savunanlar karşıtlarından anayasal ve yasal olarak çok da güçlüdürler, çünkü meşrudurlar. Karşı devrimin iktidarda ve yürürlükte olduğu kuşkusuz yadsınamaz ve elindeki en büyük koz İmam-hatip okul ve liseleri. (Bu konuda yayınlanmış kitaplarıma ve Hürriyet gazetesinde yayınladığım yazılara başvurabilirsiniz.)

Başta Tunus olmak üzere Arap ülkelerinin Türkiye türünden bir laik düzen kurmaları olanaksız, bunu zaten kendileri de istemiyorlar. Tunusluların ağzından kendilerinin Anglosakson  sekülarizmini tercih ettiklerini öğreniyoruz. Laiklik ile sekülarizm arasındaki farkı açıklayan, patenti bana ait bir formulüm var:

Sekülerlik = Devlete karşı Kilise + Halk dayanışması.

Laiklik = Kiliseye karşı Devlet + Halk dayanışması.

 Dikkat ederseniz “Kilise” diye yazıyorum, “Din” yazmıyorum. Sekülerlik ve laiklikte söz konusu olan  bireylerin ve toplumların dinsel inançları değil, dinin kurduğu örgüt ve kurumdur. Din bir inançtır, ama Kilise ve Cami yapılarıyla, personeli ve kadrolarıyla bir örgüttür, bir kurumdur. Tıpkı adliye, maliye ve mülkiye gibi.

Kestirmeden söyleyeyim: İslam söz konusu olduğu zaman seküler düzenin hiçbir uygulanma şansı yoktur; sekülarizm ağırlığı Protestan mezhebinde olan toplumlarda başarıya ulaşmıştır. Başta ABD olmak üzere. Kendisi bizzat devlet düzeni olan İslam karşısında sekürlerliğin yaşama şansı olamaz. Müslüman bir toplumda demokrasinin yerleşmesi için dinin devlet tarafından denetlendiği bir laik düzen gerekir. Böyle bir düzenin antidemokratik olduğu iddia ediliyor, böyle bir iddia münafıkça bir safsatadır. Şu anda Müslüman bireylerin dinlerinin gereklerini yerine getiremedikleri kocaman bir yalandır.

İslamı kendisine rehber ve referans yapan hiçbir Arap toplumu laik düzeni bir yana bırakalım, gerçekten demokratik bir düzene asla ve kesinlikle geçemezler. Halep ordaysa arşın burada. Şu anda Mısır, Tunus ve Libya laboratuarları çalışmakla, sonuçta Irak’ın yarattığı ucubeden başkasını yaratamadıklarını hep birlikte göreceğiz. Arap olsun ya da olmasın Müslüman toplumlarda ödünsüz laiklik kurulmadan demokrasi gerçekleştirilemez.

Şimdi size bu olamazlığın tarihsel nedenlerini açıklamaya çalışan altı okuma parçası öneriyorum. Bu altı yazıyı okuduktan sonra “23 mart, Çarşamba” başlıklı bölümü bir kez daha okuma gereksinimi duyabilirsiniz. Üşenmeyin okuyun, ayrıca size adlarını dipnotu olarak vereceğim kitaplarımı okumanızı da salık vereceğim.[xiii]

                                                                       ***

Altı yıl önce “Çünkü mevcut anayasa ve yasalar bir cumhurbaşkanı ile başbakanın kurulu laik düzene açıkca karşı olmalarına, karşı çıkmalarına izin vermez” diye yazmışım… Altı yıl önce kuvvetler ayrılığını düşünerek “Ol(a)maz” dediğim her şey oldu.Çünkü iktidarın bu kadar pervasızlaşacağını, yabanlaşacağını tahmin edememişim. Edememişim, çünkü karşımızda her şeyi göze almış, vatansız, milletsiz ve milliyetsiz bir iktidar var!

ÖZDEMİR İNCE

30 HAZİRAN 2017

——————————————————–

[i] Cemal Abdül Nasır (1918 – 1970) Mısır Devlet Başkanı. 1918 yılında dünyaya geldi. Mısır’da askeri bir darbeyle yönetime el koyan Nasır Süveyş Kanalını millileştirmesiyle, Arap dünyasının lideri haline geldi. Arap milliyetçiliğinin ve ABD ile Sovyet Rusya arasında mesafeli durmayı seçen bağımsızlar hareketinin önemli liderlerinden biri oldu. Arap sosyalizmini denedi (Yazar).

[ii] Ben de 1965-1966 yıllarında Fransa’da, Paris’te yaşıyordum. Gannuşi gördüklerinden yanlış çıkarımlar yapıyor. Onun sözünü ettiği gençler 1968 olaylarında çok önemli rol oynadılar, kapitalist düzenin temellerini sarstılar, ödünü kopardılar. Jean-Paul Sartre’ın Batı’yı eleştirisi onun tamamen reddi anlamına gelmez. Sartre Batı’nın kendi değerleriyle çelişir durumda olmasını ve sömürgeci politikalarını eleştiriyordu. Onun yaptığını ancak bir batılı Batı’da yapabilirdi (Yazar).

[iii] İlerde İslamcılaşacak bir Arap  milliyetçisi ile bir Türk cumhuriyetçisinin arasındaki temel ve çok önemli fark. Bu fark Türk İslamcısı ile Arap İslamcısını aynı çıkmazda buluşturuyor. Bir türk cumhuriyetçisi Batı’dan korkmaz, ondan nefret etmez, onu bir evrensel model olarak alır ama onunla yarışmak zorunda olduğunu bilir (Yazar).

[iv] Haled Nezzar (1937): Cezayirli general, eski savunla bakanı, eski politikacı. 1990-1994 yılları arasında askeri cuntanın güçlü kişisi.

[v] Ali Belhac (Belhadj) 1956’da Tunus’ta doğdu. Cezayir İslami Kurtuluş Cephesi (FİS)’in Abbasi Madani ile birlikte kurucusu.

[vi] Şaşırtıcı bir mantık, şaşırtıcı bir yorum. Çoğunluk oyuna dayanmayan demokrasi nerede var? Gannuşi mugalata yapıyor. (Yazar)

[vii] O günlerin cicim dönemi, Newyork’ta yapılan 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra tam tersine döndü. İslam, ABD için artık bir tür veba (Yazar).

[viii] Söyleşiyi yapan: Jacques Girardon.

[ix] Zaman, 7 mart 2011, S.17

[x] Agy.

[xi] 7 mart 2011, s.17

[xii] İzin vermez ama Türkiye’de artık bir Anayasa Mahkemesi yok!

[xiii] Yedi Canlı Cumhuriyet,  Cumhuriyet Kitap; Cumhuriyetsiz Demokrasi, Cumhuriyet Kitap; Demokrasisiz Demokrasi, Cumhuriyet Kitap; Fesatlar Sarmalında Türkiye, Remzi Kitabevi; Direnen Cumhuriyet, Destek Yayınları.