BENİM DE AKILLI TELEFONUM VAR

Hürriyet gazetenin zorla verdiği bilgisayarları 15 yıldır daktilo olarak kullanıyordum. Bu yıl değişik cilveleriyle tanışmaya başladım. Öğreniyorum!

Geçen yıl, satıcıların israrıyla bir akıllı telefon aldım. Çünkü on yıldır kulladığım mobil telefon işe yaramıyordu. Telefonu aldım Tanbey’i görmek için ABD’ye gittik. Bizim akıllı telefon çalışmadı. Meğer satıcılar eski telefonun sim kartını çıkartıp akıllı telefona takmışlar. Geri dönünce çıkıştığım zaman “Haa, öyle mi olmuş?!” dediler. Gerzekler!

Northrop Frye’ın Eleştirinin Anatomisi‘ni okurken yorulunca, şu akıllı telefonda son yazıma (“Kırk Harami Düzeni”) bir bakayım, dedim. Yazıyı sonuna kadar okudum. Bir de gördüm ki yazının altında  “İlgili” diye bir bölüm var. Bölümün altında da yayınlanan yazıyla ilgili üç yazı adı. İlgili yazılardan birini açtım, onun da altında ilgili üç yazı. İlgiler böyle sürüp gidiyor. Siz bu ilişkiyi mutlaka biliyorsunuzdur. Ben yeni öğrendim.

Kırk Harami Düzeni’yle ilgili bir yazıyı okumanıza sunuyorum. Makine, anlaşılan, yazının sonunda yer alan “Ey oğul bir gün yazıcı olursan, sakın yalan söyleme ülkemin çocuklarına !” dizeleriyle ilişki kurmuş…

 Özdemir İnce

22 Mayıs 2015

***

BUNLARI SEN  NASIL YARATTIN TÜRKİYE ?

Senin için yaktığım ağıtın, senin için ağladığım bozlağın adıdır bu : Bunları sen nasıl yarattın Türkiye ? Nasıl yarattın Cumhuriyet’in tek tip insan yaratma ideolojisi (!) ile ?…

Geçen hafta yurt içinde ve yurt dışında bir üniversitesinin bir dersliğinde bir musalla taşının üzerinde gördüm seni; açık ve kapalı oturumlarda söylenenleri dinledim :

“Merhumu, merhumeyi nasıl bilirsiniz ?” diye soruyordu hiçbir dine inanmayan bir imam (ikisi de sendin hem merhum hem merhume olan); arkandan beddua okuyordu dünyanın bütün çiğ süt emmiş haramzâdeleri, CIA parasıyla Boğaz’da keyf süren munkabızlar !

Mahkûm ediyorlardı seni, kendi evlatlarının avro-iftiralarını tanık göstererek dünyaya ! Sen orada, öyle yatıyordun musalla taşının üzerinde, kin ve iftira taşları döşenmiş bir kirli alanda kurulan bir musalla taşında. Musalla taşının biraz ötesinde senin kendi ağaçlarından yapılmış üç ayak bir idam sehpası; bir giyotin ki tezgahın başında oğullarından biri; bir kütük üzerinde başın, elinde kör bir baltayla oğullarından biri;

Aşağıda, birbirini ezen esrar çekmiş bir kalabalık, senin oğulların ve kızların zort çekmekte senin arkandan : kuyruğuna teneke bağlanmış bir kedisin, kuyruğuna bira kutusu takılmış bir köpeksin sanki. Bunlar senin evlatların, senin kızların ve oğulların; sanki bir kuburu döllemişsin, sanki bir kuduz virüsü döllemiş rahmindeki yumurtayı;

Bunlar senin evlatların mı, bunları sen mi yarattın, bunları sen nasıl yarattın Türkiye ?

Kederden içiyorsun her gece, önüne ne gelirse veresiye; dilin bağlanmış başına gelenleri kimseye anlatmıyorsun, anlatamıyorsun, belki de dilini kestiler bir paslı jiletle;

Evini bağışladığın evlatların kapı dışarı etmişler seni:geçmişini, destansı öykünü, kimliğini elinden almışlar; parmak uçlarını diri diri törpülemişler ki parmak izin belli olmasın diye;

Alın terinle, kanınla kurduğun  evini, hayatını, hayallerini kundakladılar; yabana verdiler yarattığın bütün değerleri, devrettiler, sattılar, kurtulmak için senin dikenli varlığından !

İşte böyle, yaslanarak duvarlara, kendine bir kuytu ararken karanlıkta, yaslandığın duvarı çekip alıyorlar omuzlarından, tökezliyorsun ama düşmüyorsun; evlatlarından biri bir çelme takıyor ayağına, çamurun üzerine kapaklanıyorsun; üzerine çullanıyor evlatların, emekli karneni de elinden almak için !

Üzerlerine okunmuş, kara büyü yapılmış, beyinleri yıkanmış, satılmış evlatların !

Sana yapılanları gördüğümü görenler, sana yapılanları bildiğimi bilenler, susturmak istiyorlar beni; sözcüklerimi iğdiş etmek, cümlelerimi bir tabuta kapatıp lehimlemek istiyorlar;

İstiyorlar ki ben de katılayım bu çılgın şölene, bu sapkın yortuya; istiyorlar ki ben de zort çekeyim arkandan, teneke çalayım ben de;

Ama bilmiyorlar ki yazmışım her şeyi yüreğimin bakır levhasına; susarsam, susturulursam şimdikinden çok daha tehlikeli olurum ben !

Bunaldığım, zorda kaldığım zamanlar oluyor ! O zaman cümlelerim oluyor ağzımda ve dilimde; içimdeki sesin gümbürtüsünü duyuyorum. Topraktan, havadan, sudan ve ateşten ! O bana diyor ki mesellerinde : Yaz gördüklerini yüreğinin levhasına, Zorba adama imrenme Ve onun yollarından hiçbirini seçme; sakın ardından gitme zorbanın ve bekçi köpeklerinin !

Gördüğünü kitaba yaz diyor, bu yoldan daha önce geçmiş olanların haykırışları, gördüğünü kitaba yaz ! Çekmek üzere olduğun  şeylerden korkma ! Çünkü onlar ellerindeki serap kılıcını gerçek sanırlar !

Ey oğul bir gün yazıcı olursan, sakın yalan söyleme ülkemin çocuklarına !

(Hürriyet, 04.12.2009)