BİLİMİN DİNE, DİNİN BİLİME İHTİYACI YOK

Dinlerin kutsal kitapları (Tevrat, İncil, Kuran) bilim ( matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi, vb.) kitapları değil, ahlak kitaplarıdır. Din kitaplarındaki dünyanın oluşumuyla ilgili çelişkili bilgiler gerçeklerle ilgili bilgiler karşısında bilimsel olarak kanıtlamaz. Allah var mı, yok mu soruları saçmadır. Dindarlara göre, ne Allah (Tanrı), ne peygamberler  ne de kutsal kitaplar tartışılabilir. Doğrudur! Ancak, din adamları, dinsel inançlara, kutsal kitaplara bilimsel anlam ve içerikler sokarak, “tartışılmaması gerekenler”i tartışılır hale getiriyorlar  ki saçmalamaktır. Din adamlarının bilimsel kanıtlar üretme çabalarını bir yana bırakıp, dinlerin ahlakî içerik ve amaçlarıyla ilgilenmeleri gerekir ama “ahlaksız” oldukları için, iktidarların, zenginlerin hınk deyicileri oldukları için, böyle bir şey yapamazlar. Yapabilselerdi, hırsızlığın günah olduğunu söylemekle yetinmezler, bu dünyadaki hırsızları parmaklarıyla gösterirlerdi.

“Her şeyi bilen, her şeyi kapsayıp içeren Kuran” iddiası ne zaman başladı, bilemem. Ancak, Avrupa karşısında bilim ve teknik olarak geri kalmanın inkar edilmez gerçekleri (teselli olarak)  ortaya çıkmaya başlamasıyla olmalı. Bir başka tuzak daha var: İslam son dindir, Hz.Muhammed son peygamberdir, Kuran son kutsal kitaptır, bu nedenle en mükemmeldir dogması.  İslam son din olabilir, Hz.Muhammed son peygamber olabilir ama Kuran indiği (ya da yazıldığı) dönemin bilgisinin dışında gelecek çağların bilgisini içermesi mümkün değil. Bilgi elde etme yollarını “ilham”a bağlayan Gazzâlî “Çünkü Kur’an her şeyi ihtiva eden bir okyanustur”[i] der. Ve ekler: “Ey oğul, gramer, aruz, şiir, astronomi, belâgat, tıp, mantık, kelâm gibi bilimleri okumakla, Tanrı’nın rızasının aksi yönde ömrünü kaybetmekten başka ne kazandın?… Ey oğul, bilgi edinmek için okuyarak, kitapları inceleyerek, nice geceler uykusuz kaldın, uykuyu kendine haram ettin. Bunun nedeninin ne olduğunu bilemem. Eğer amacın, dünyalık elde etmek, onun nimetlerini toplamak, mevki ve makam kazanmak ve arkadaşların arasında üstünlük sağlamaksa, yazıklar olsun sana. Yok eğer amacın, peygamberin şeriatını yaymak, ahlakını düzeltmek, kötülüğü emreden nefsine hakim olmak ise, müjdeler olsun sana.’’[ii]

Gazzâlî’nin yukarıda sunulan bilgi ve bilim karşısındaki eleştirel söylemi ve bilgi karşıtı tutumu bilime yönelmiş bilim insanlardan çok, bilimle pek fazla ilgisi olmayan halkı bilimden uzak tutmaya dönük olarak algılanabilir; onun bilginleri değil, çok fazla bir şey bilmesi gerekmeyen halkı inançlarında kuşku doğuracak, onların dünyevi uğraşlarla ilgilenmesini engelleyecek bir çaba içine girmekten uzak tutmaya çalıştığı söylenebilir.[iii]

Bilgi Kuran’dadır ama Kuran’da  dünyanın düz olduğu yazar. Yazar, çünkü Kuran’ın indiği dönemde dünyanın düz olduğuğuna inanılıyordu. Bu işi uzatmadan, kestirip atmak için 15 Ekim 2008 günü Hürriyet gazetesinde yayınlanan “DÜNYA DÜZ MÜDÜR?” başlıklı yazımı okuyalım:

[5 Ekim 2008 Pazar günü yayınlanan “Harun Yahya Safsatası ve Evrim” başlıklı yazım müthiş bir e-posta saldırısına uğradı. Selim Can adlı çok zarif  bir okurcu “Bu darvin denilen bilmem neden başka akıllı gelmemiş mi bu dünyaya? bu yahudi pezevenkten başka yani. ve buna inanan salaklara ne diyeceksin?  Aslında bu DİNSİZ KİTAPSIZ HERİFİN  gayesi planlı ve proğramlı olarak dinleri inkar etmek, başka bir şey değil onun bu sergilediği soytarılıklar” diye buyuruyor.

Gönderilen e-postaların çoğu bu minvalde. Bu insanları yetiştiren 50 yıldır T.C. Milli Eğitim Bakanlığı !   Yetiştirmeye devam edeceği yaptığı işlerden anlaşılıyor,

Aynı yazının son bölümü de tepkiye yol açtı. O bölümde şöyle diyordum :

“Bilimi dinin sınavına, dini bilimin sınavına sokmak saçmalıktır. Bilimi dinselleştirmek, dini inancı bilimselleştirmek de delice bir saçmalıktır. Saçmalıktır, ama  her dinin her türlü din yobazları bu türden saçmalıkları adım başı yapmaktalar. / Aklı başında din adamları din ve bilimin iki ayrı alan olduğunu, bu iki alanın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söylüyorlar ve çok iyi ediyorlar. Bilim adamları Tevrat, İncil ve Kuran’ı bilimsel değerlerle inceleyecek olurlarsa toplumda huzur kalmaz. Müslüman din adamlarının  Kuran’da dünyanın düz olduğunun yazılı olduğunu savunduğunu biliyor musunuz? ‘Tanrı’nın yeryüzünü düz olarak, gökleri de muhafazalı bir tavan şeklinde yaratması, insanların geniş yollarda yürüyerek kolaylıkla seyir ve seferlerde bulunmalarını sağlamak içindir. Tanrı bunu kitabında açıklar.’ (Taberî, “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi”, Cilt 1, S.3)”

Fanatik kitle bu bölüme de ateş püskürdü. Kuran varken neden Taberi’den örnek gösteriyormuşum ?  Ben kimseyi kırmak istemediğim için Kuran’dan örnek göstermedim. Kuran’da elbette dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü yazmıyor.

Peki ne yazıyor ? Şunlar yazıyor :

“Ardından yeri yaydıkça yaydı” (Naziat Suresi, 27-33)

“Il a ensuite étendu la terre” (Sourate LXXIX, 30)

“and the earth – after that He spread it out” (The Pluckers, LXXIX, 30)

“O’dur sizin için yeri döşek gibi yapan” (Taha Suresi, 53)

“Yeri yayan, üzerinde sabit dağlar…” (Rad Suresi, 3)

Türkçe’deki Kuran çevirileri, çeviriden çok aşırı yorum içeriyor. Bir çevirmen “Sonra da yeri döşeyip yerleşmeye hazırladı” diyor. İkincisi “Bundan sonra da yeri yayıp deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarladı” diye yorumluyor. Üçüncüsü ise “Bundan sonra da yeri döşedi” diye yazıyor. Daha ilginç bir meal çevirisi (!) de var: “Ondan sonra yer küreyi eksenine göre eğip bir elipsoit haline getirerek yayıp döşedi.”

El insaf yani ! Ben bunları bildiğimden kimseyi üzmemek için ana kaynağa gönderme yapmadım. Kuran’ın Arapçasında, Fransızcasında, İngilizcesinde “Yeri yaydı” diyor. Bu yayma masa örtüsü gibi yayma anlamında. Din kitaplarını bilimselleştirmek çok tehlikelidir !] (Hürriyet, 15 Ekim 2008)

Ramazan ayı gelince başta Hürriyet olmak üzere (ki bu alışkanlığın mucididir) neredeyse bütün gazeteler  Ramazan ve din konusunu işler. Ama konuk yazarlar işin aslına asla girmezler: Bütün dinlerde peygamberlere ilkin yoksullar ve ezilenler inanır. Kendilerine seslenmeyen, kendilerini kollamayan birinin dinine neden inansınlar. Bütün peygamberlere, başlangıçta siyasi ve ekonomik iktidarlar hemen muhalefet ederler. Din yaygınlaşınca, onu kabul ederler ve dizginleri ele alırlar.

Ramazan ayında gazetelerde hazırlanan özel bölümlerde yayınlanan teolojik yazıların tamamı, sadece, her türlü iktidarın (siyasal, ekonomik, vb.) işine yarar. Türkiye’de de İslamcıların ekmeğine yağ sürer. AKP’ye hizmettir!

Hürriyet gazetesinde bu yılın âlim ve muallimi  Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman “Kuran ve Bilim” adlı köşede Kuran’ın bir bilim kitabı olduğunu kanıtlıyor:

[(Ve evreni (göğü) kuvvetimizle kurduk muhakkak ki onu genişletmekteyiz (Zariyat Suresi 47)

Nasıl bir evrende yaşadığımız tarih boyunca merak konusu olmuştur. Evrenin kökeni, yapısı ve işleyişine dair birçok iddia ortaya atılmıştır. Muhtemelen tarihte çok az konu bu kadar hararetle tartışılmış olunmasına rağmen görüş birliğine varılamamıştır.

Aristoteles, Batlamyus, Giordano Bruno, Telesio Patrizzi, Galileo Galilei, Isaac Newton gibi Batı biliminin en büyük dehaları yapmış oldukları gözlemler, ortaya koymuş oldukları formüller ve bilimsel uğraşlarıyla evrenin sınırlı-sonlu veya sonsuz olduğunu iddia etmiş, fakat hiçbiri genişleyen dinamik evren modelini öngörememiştir.

  1. yüzyıla gelindiğinde Edwin Hubble, gelişmiş teleskopuyla yaptığı gözlemlerinde, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığım tespit etmiş ve böylece genişleyen dinamik evren modeli ortaya konulmuştur.

Ortaya konulan bu gerçek bir kez daha Kuran’ı tarihsel görüşler ve bilimin verileri karşısında haklı çıkarmıştır. Evrenin genişlediği ilk kez 1900’lü yıllarda ortaya atılmıştır. 1900’lü yıllardan önce ise Kuran dışında bu hakikati ortaya koyan başka bir kaynak yoktur.

Thaïes, Platon ve Batlamyus’un düşünce mirasına sahip Antik Yunan, Kopernik, Kepler, Galileo ve Newton’lu ortaçağ, Descartes ve Kant ile yeniçağ, insanlık tarihindeki dehaların hiçbiri genişleyen bir evrende olduğumuzu ortaya koyamamışlardır.

Ancak Kuran, ortaya koymuş olduğu tüm iddialarda tarih boyunca haklı çıktığı gibi sürekli genişleyen dinamik bir evrende olduğumuza dair dev iddiasında da haklı çıkarak gerçekten görmek isteyen akıllara ve vicdanlara mucizevi yönlerinden birini daha sunmuştur.][iv]

İyi de, 20. yüzyıla gelindiğinde Edwin Hubble adında bir kafir, gelişmiş teleskopuyla yaptığı gözlemlerinde, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığım tespit etmiş ve böylece genişleyen dinamik evren modeli ortaya koymuş da bir Müslüman aynı işi neden yapamamış? Kuran’ı okuduğu halde bir Müslüman neden dalga geçmiş?

Gülünç iddiayı doğru kabul edelim: Önemli olan, önce Kuran’da yazanlardan habersiz  o teleskopu yapmak, sonra “genişleyen dinamik evren modeli”ni oluşturmaktır. Bu nedenle Emre Dorman’ın yaptığına safsata ve gevezelik denir. “Pantalon olmadıysa düdüklü tencere verelim” gibi.

Üstelik bir de aşırı yorum zorlaması yapıyor: Zariyat Suresi’nin  47.ayetinde “evren” diye bir sözcük yok “Gök” diyor. Bre Emre Dorman, sen Allah’tan daha mı iyi bileceksin? Allah, Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk çevirisinde “Gök” diyor: “Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Kuşkusuz, biz, genişleticileriz.”

Fransızcaya D.Masson şöyle çevirmiş: “Et le ciel? Nous l’avons solidement construit et nous lui avons donné de vastes proportions.”[v]

D.Masson’un da aklına “le ciel” (Gök) sözcüğünden sonra parantez açıp içine “l’univers” (Evren) yazmak gelmemiş.

Zavallı İngilizin de aklına gelmemiş: “And heaven – We built it might, and We extend it wide.”[vi] diye çevirmekle yetinmiş.

Peki Emre Dorman neden çeviri ve yorum asparagası yapıyor? Yapıyor, çünkü din adamları, bütün dinlerde, her zaman sahtekarlık yapmışlardır. Oysa Kuran’ın bilgisi, son surenin (Nâs Suresi) indiği günün bilgisiyle sınırlıdır.

Emre Dorman, 31 Mayıs 2017 günü de keşif ve uydurmalarını sürdürüyor:

[«”Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün olan ve bilenin takdiridir” (Yasin Suresi: 38)»

«”Güneş’e, Ay’a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi yoluna koyup, düzenler. Delilleri birer birer açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız”. (Rad Suresi :2)»

“Tarihte uzun dönemler boyunca Dünya’nın evrenin merkezinde sabit bir şekilde durduğu, Güneş’in ise Dünya’nın etrafında döndüğü kabul edilmişti. Kopernik ile başlayan ve ardından Kepler ve Galileo tarafından devam ettirilen süreçte ise Güneş’in sabit bir şekilde evrenin merkezinde durduğu, Dünya’nın ise sabit duran Güneş’in etrafında döndüğü kabul edilmişti. Bilimde devrim sayılan bu keşif son derece önemliydi ama gerçekte Güneş’in sabit bir şekilde durduğu kabulü de hatalıydı. Bu hatanın fark edilmesi ise çok sonraları, gelişmiş teleskoplar sayesinde ve kozmoloji biliminin oluşturduğu birikimle gerçekleşecekti.

Yapılan bilimsel gözlemler ile Güneş’in sabit durmadığı, aksine hareket ettiği ve Dünya’nın da hareket eden Güneş’in etrafında döndüğü anlaşıldı.

Ayetlerden de açık bir biçimde görüldüğü gibi bu devrimsel keşfe bu gerçeğin fark edilmesinden çok önce Kuran’da dikkat çekilmiştir. Bilim tarihindeki Güneş’in Dünya etrafında döngü yaptığı fikri de Güneş’in hareketsiz bir şekilde durduğu fikri de bilimin verileri tarafından çürütülmüştür.

Yasin suresinin 38. ayeti ise Güneş’in bir hedefe doğru akıp gittiğini söyleyerek doğru modeli ortaya koymuştur. Dolayısıyla Kuran birçok konuda olduğu gibi Güneş’in hareketini de doğru şekilde açıklayan bilinen ilk kaynaktır.”]

Gene aynı terane: İki ayetin anlamıyla  Emre Dorman’ın yorumunun ne ilgisi, ne ilişkisi var? Uyduruyor!  Güneş doğudan doğup batıdan battığı için onun hareket ettiğini (akıp gittiğini) milyonlarca yıldır insanlar görmektedir. Hareket dünyanın dönmesinden mi kaynaklanmaktadır? O başka! Bu hareketi gören ve arabayı keşfetmiş  (ilk)  insanlar ona “Göğün arabası” adını vermişlerdir. Ve ben de çok gençlik şiirlerimden birinde “Göründü göğün arabası” demişimdir. Kuran (Yasin 38) “Güneş bir hedefe doğru akıp gitmektedir” derken “dünya merkezli” bilgiye uygun olarak doğudan batıya yapılan gündelik yolculuğa işaret etmektedir. Gerisi boş laf! Hurafe üretimi!

***

Evrenin Oluşumu[vii]

İnternette evrenin oluşumuyla ilgili, Kuran’ı referans alan yüzlerce yorum var. Bunları tamamı Kuran’a bütün zamanları  (gelecek dahil) kapsayan bir ilim kitabı muamelesi yapıyor. Bunlardan, Bülent Pakman-Pakman World sitesinden iki örnek alıyorum:

Evrenin oluşumuyla ilgili bazı Kuran ayetleri:

“[Allah] Gökleri ve yeri yoktan yaratıp donatandır!… Her şeyi yaratandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir!” (Enam 101)]

Yorumcu Pakman “Gök (sema) kelimesi Kur’an’ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır” diyor. Ama neden,  Kuran Arapçasında “Uzay” ve “Evren” anlamına gelen sözcükler yok mu? Pakman da Dr.Emre Dorman gibi uydurmacılık yapıyor. Allah, en azından Arapça  Kâinât  ve Fezâ sözcüklerini ve eşanlamlılarını bilmiyor mu?

[O küfre sapanlar görmediler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan oluşturduk.” (Enbiya 30)] [Ayette göklerin yerin birbiriyle bitişik yani ‘ratk” durumunda olduğundan bahsediliyor. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılıyorlar, Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor. Gerçekten de Bing Bang’in ilk anını hatırladığımızda, tek bir noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görüyoruz. Yani her şey hatta henüz yaratılmamış olan “Gökler ve Yer” bile bu noktanın içinde “ratk” halindeler. Ardından bu nokta şiddetle patlıyor ve bu yolla maddeler “fatk” oluyorlar. (Bülent Pakman-Pakman World)]

Allah, “O küfre sapanlar görmediler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık” diyor.

Allah, yer ve gökleri ayırdı ise, bu, yer ve gökler kendisinden önce de vardı demek olmuyor mu? Bence oluyor. Kendisi yarattı ise, ayıracağı iki şeyi neden bitişik yarattı?  Hikmetinde sual olunmaz mı? Siz Kuran’ı bilim kitabı yaparsanız, birisi çıkıp benim sorduğum bu soruyu sorar. Bu kafayla, kaynayan suyun fokurdamasından da Bing Bang çıkartılabilir.

Tevrat’ın “Dünyanın Yaratılışı” bölümünde, Allah’ın, yaratılışın üçüncü gününde kara ve denizleri yarattığını yazar. Tanrı, büyük deniz canavarlarını ve öteki deniz canlılarını ise beşinci gün yaratmıştır. Tevrat yazdığına ve Kuran bunu kabul ettiğine göre zaar öyledir. Ama bizler şöyle bir soru sorabiliriz: Beşinci gün yaratılan deniz canlılarının fosilleri nasıl olup da üçüncü gün yarstılan dağların katmanlarında bulunuyor şimdiki zamanda?

Bir başka sorun daha var: “Herkese Bilim ve Teknoloji” dergisinin 60.sayısında (19 Mayıs 2017) yayınlanan bir yazıya göre, Güney Afrika’da bir mağarada bulunan insan fosillerine dayanarak, “Homo Naledi” adı verilen en yakın atamızın 200 bin yıl önce yaşamış. İlk ata sayılan Luci Ana’dan da yaşlı bu fosiller. “Neo” adı verilen Naledi iskeleti şimdiye kadar bulunmuş en eski insan iskeletiymiş… Çok güzel! Evrimin bir kanıtı. Soru şu: İlk yaratılan Adem ve Havva 2017 yılında yaşayan insanlara benziyorsa, 200 bin yıl ve daha önce yaşamış ve bize benzeyen insanın fosili neden bulunamıyor da “Homo Naledi”nin iskeleti bulunuyor.

“NEO” ADLI HOMO NALEDİ

Bilim kanıt ister ama dini inancın kanıta gereksinimi yoktur. İlk insandan itibaren insan türlü çeşitli nesneye (putlara) taptı. Dini inanç evrim geçirerek Hz.Musa ile Tek Tanrı’yı buldu, keşfetti, icad etti. Belki de daha önce Hz.İbrahim  yaptı bu işi. Aklı olan hiç kimse dinsel inançları tartışmaz. İnancı olan hiç kimse benim bu yazımı okuduktan sonra inancından vazgeçmez. Balıklar, dağlardan sonra yaratılmışmış, bunu asla dert etmez.Tek Tanrılı din insanın ihtiyacıdır. Ama bütün insanları değil. Japonların, Çinlilerin, Hindistanlıların ne tek tanrıları var ne de peygamberleri. Öteki insanlardan ne farkları var? İnandıkları bir etik sistemleri ve ahlakları yok mu? Bunlar tartışılmaz.

Ama % 99’u kötü olan din adamları tartışılır. Tarih boyunca her türlü kötülüğün kaynağında “Yorumcu Din Adamları” vardır.

Dogmalara dayanan dini bilgileri bilimsel yöntemlerle açıklamak ve dogmaları bilime dönüştürmek olacak iş değil. Dine göre gerçek bilginin sahibi Allah’tır ve onun verdiği bilgiler değişmezdir yani dogmadır. Oysa bilimsel bilginin en önemli özelliği değişir olmasıdır. Oysa dinsel görüşe göre: Bilgi, Allah tarafından, seçilmiş kişilere bir ihsan olarak verilir.Dolayısıyla çalışmanın, okumanın, deney yapmanın gereği yoktur.

 Yer Merkezli Evren Ayetleri:

[Diyanet İşleri Başkanlığı’nın: “Günümüz bilgi ve bilimine uymadığı” gerekçesiyle gözden geçirilmesini istediği “yer merkezli evren”(bazı bilim adamlarına göre Tanrı merkezli evren ile ilgili ibareler olgusunu ve 2. Müftüler Toplantısındaki, “Bana göre toplumumuzda gördüğümüz olumsuzlukların nedenlerinden birisi de imamlarımızın zayıflığıdır. İmam yokluğundan söz etmiyorum, imamlarımızın zayıflığını vurguluyorum” [viii] değerlendirmesini, bir ayraç açarak ele almazdan önce, yer merkezli evren ile ilgili ayetleri görelim:

“Biz arzı (dünyayı) yayılmış bir döşek ve dağları birer destek yapmadık mı?” (Nebe-6,7)

“O Allah ki, sizin için yeryüzünü bir beşik yaptı.” (Zuhruf-10)

“Allah gökleri, gördüğünüz şekilde, direksiz yarattı. Arzı da, bizimle meyil ve hareket etmemesi için, yüksek ve sabit dağlar koydu.” (Lokman-10)

“Güneş ve ayı teshir eyledi (büyüledi). Her biri muayyen bir vakte kadar devir ve cereyan eder.” (Rad-2)

“Güneş de, karar kılacağı yere kadar cereyan etmektedir.” (Yasin-38)

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halkeden (yaratan) odur. Ve her biri, kendi dairesinde süratle seyrederler.” (Enbiya-33)

“Ne güneş aya yetişebilir, ne ay güneşi geçebilir. Her biri feleğinde seyreder.” (Yasin-40)

Yukarıdaki ayetler Ayıntabi Mehmed Efendi’nin Arapça Kuran-ı Kerim’inden Türkçe’ye çeviren Süleyman Fahir’in Tibyan Tefsiri’nden alınmıştır. Eserin yaşı, yüz yıldan fazladır.

Kuran’dan sadece yedi tanesine yer verdiğimiz “Tanrı Merkezli Evren”le ilgili ayetler, Muhammed’in yaşadığı VII. yy. “bilgi ve bilimini” yansıtan gerçeklerdir. Bilimde gerçek nedir, gerçek var mıdır bilimde? Dünyanın en saygın bilim adamlarından Einstein; “Bilimde gerçek değil, gerçek sanılan vardır” diyor. Ayetlerde görülen de, gerçek sanılan o çağın bilimidir. Ve bu gerçek sanılan bilim, XVI. yüzyıla yani İtalyan uzay bilgini Galileo’nun “İnsan Merkezli Evren” kuramına değin, hem yaşamda, hem kutsal kitaplarda gerçek sanılan bilim olarak ayakta kalabilmiştir.][ix]

Bu yazıda iki örneğini verdiğimiz din bilgiçlerine kalsa, az önce birkaç  örneği verilen yer (dünya) merkezli evren ayetlerinin tamamını günümüzün bilimsel bilgisiyle kanıtlarlar, kanıtlamışlardır.

Emre Dorman ve Bülent Pakman gibi din bilgiçleri, “Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale  gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar.” (Nahl Suresi, 71) türünden ayetleri neden yorumlamazlar acaba? Soru: Allah, bu ayete göre adil mi, değil mi? İşte soru! Bu soruya benim verdiğim yanıtı  iki ek okuma yazısının birinde okuyacaksınız.

Bununla birlikte, dünya sorunlarını çözmek için, Kuran’ın yeni (modern) okuma ve yorumlara ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Kuran’ın yeri inanç ve inananların dünyası.Kuran, ne bilimler için ne  siyaset ne de dünya ve devlet işleri için referans olabilir. Görelim: Kuran yorumcuları elâlemin keşiflerini Kuran’la kanıtlamayı bıraksınlar ve Kuran’da bulunan keşfedilmemiş keşifleri keşfetsinler. Ve belki bir gün Kuran’ı bilimselleştirmenin bir gericilik, bir irtica eylemi olduğunu (sanmıyorum ama) anlarlar. Bilimin dine, dinin bilime ihtiyacı yok!

ÖZDEMİR İNCE

5 HAZİRAN 2017

***

İKİ EK OKUMA

 İSLAM VE İKTİSAT

Kutsal kitapları herhangi bir dilde okuyup anlama yeteneğinden yoksun bir halkın gerçek bir dini olamaz.  Hurafelere, dinsel söylencelere ve menkıbelere inanır. Bu nedenle, vakti zamanında, İbn Haldun bile, “Halkın dini efendinin dinidir” demiştir. Efendi din değiştirirse halk da değiştirir! Türkiye’nin Müslüman eliti her şeyi tartışır ama ne İslam’ın sorunlarını ne de Kuran’ı tartışır. Tartışmaya kalkışanın ise ossat canını alır. Örneğin Kuran gerçekten vahiy olarak mı inmiştir, yoksa insan elinden mi çıkmıştır? Kuran tek midir, yoksa birden fazla mıdır?

Turan Dursun bunların kapağını biraz aralamaya kalkıştı ve kurşunların hedefi oldu.

Turan Dursun “Din ve Seks” (Berfin Yayınları) adlı ilginç kitabında “Zina” maddesi dolayısıyla konuya şöyle değiniyor:

“Zina edenlere verilen ‘taşlanarak öldürülmelidirler!’ hükmü, bu ilkel ve acımasız hüküm, İslâm hukukuna da geçmiştir. Bugün İslâm dünyasında ‘Kuran’ diye bilinen, oysa ‘mevcut’ 5-6 ayrı Kuran’dan (‘musaf’tan) sadece biri olan ve Zeyd İbni Sabit tarafından derlenmiş bulunan Kuran’da da böyle bir hüküm yoktur” dedikten sonra, verdiği dipnotunda şöyle bir açıklama yapıyor:

“Peygamber’in hanımlarından Aişe’nin şu sözü ilginçtir: ‘Azhab suresi, Peygamber zamanında 200 ayet olarak okunurdu. Ne zaman ki Osman ‘Mushaflar’ı yazdırdı, Azhab suresindeki ayet sayısı, şu anda gördüğümüz kadar kaldı.’ Aişe, Osman’ın, ‘Mushaflar’ı tağyir ettiğini, yani değiştirdiğini söylüyor. Bkz: Celaluddin Abdurrahman E’s Suyuti” (S.50)

Bu bakış açısı içinde 16.Nahl Suresi’nin 71. ayetini Prof.Dr.Suat Yıldırım’ın çevirisinden  birlikte okuyalım:

“Allah sizi, maişet ve rızk hususunda kiminizi kiminize üstün kıldı. Nasipleri bol olanlar kendi nasiplerini, kendileriyle eşit seviyeye inecek derecede, yanlarında çalıştırdıkları köle (ve hizmetçi)lere vermezler. O halde nasıl olur da Allah’ın nimetini, Allah’ın kendileri üzerindeki hakları bile bile inkar ederler?”

Kuran’ın D.Masson tarafından yapılan Fransızca çevirisinde bu anlam daha da açık.

“Allah yanınızda çalışanlarla eşit olarak paylaşmanız için  kiminize daha çok verdi.”

Statükoyu koruyan, patron-işçi arasındaki emek/kazanç ilişkisinde egemen olan sömürü düzenini koruyan bu ayetin vahiy yoluyla indiğine inanmak çok güç. Bu ayetin bu biçimiyle Kuran’a sonradan eklendiğini düşünmek, bundan kuşku duymak çok mümkün.

Allah, çalışanların emek hakkını, “kendileri üzerindeki hakları bile bile inkar edenler”in insafına bile bile neden bıraksın?

Bu ayetin yorumu “özgün metnin değiştirilmesi” açısından da yapılması gerekmez mi?

Müslüman elit bu türden yorumlar yapmadan çağının çağdaşı olamaz. Çağının çağdaşı olmayanlar için yeni bir dünya mümkün değildir!

(HÜRRİYET, 24 TEMMUZ 2010, CUMARTESİ)

 

***

 

KURAN’IN SOLCU AYETLERİ

 

  • Gördün mü o, dini yalan sayanı? / İşte odur yetimi itip kakan; / Yoksulu doyurmayı özendirmez o. / Vay haline o namaz kılanların/dua edenlerin ki, / Namazlarından/dualarından gaflet içinedir onlar! / Riyaya sapandır onlar, kamu hakkına/yardıma/zekâta/iyiliğe angel olurlar.(Mâûn, 17)
  • Ey iman sahipleri! Şu bir gerçektir ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu uydurma yollarla tıkabasa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azap muştula! (Tevbe, 54)

(Her kim ki altını ve gümüşü biriktirir ve ihtiyacı olanlara pay etmez, onları korkunç bir azap beklemektedir. “Hahamlar” ve “rahipler” simgedir. “Her kim ki” iktidar sahiplerini, siyasetçileri de içermektedir.)

  • Gün olur, cehennem ateşinde onların üzerine lav dökülür de bunlarla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanır. “İşte egolarınız için yığdıklarınız, Hadi tadın biriktirmiş olduklarınızı.” (Tevbe, 55)
  • Sana sarp yokuşun ne olduğunu bildiren nedir? / Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o. / Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o, / Yakındaki bir yetimi, / Yahut ezilmiş-boynu bükük bir yoksulu. (Beled, 12-18)
  • Sana neyi infak edip vereceğini soruyorlar. De ki “İnfak ettiğiniz mal ve nimet; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizlerle yolda kalan için olmalıdır. (Bakara, 215)

(İnfak: Paylaşma, imkanlarından başkalarına pay çıkarma.)

  • Helal kazancınızın size ve bakmakta yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanı verin. (Bakara, 219)
  • Ey iman sahipleri! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkarmış olduklarınızın temiz ve güzelinden infak edin. (Bakara, 267)
  • Ey iman edenler! Alış-verişin, dostluğun, şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan infak edip dağıtın. Küfre sapanlar zalimlerin ta kendisidir. (Bakara, 254)
  • Mallarını; gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, işte onlar için Rableri katında kendilerine özgü ödüller vardır. (Bakara, 274)
  • Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor? (Nahl,71)
  • O ki, temizlenip arınsın diye malını verir. (Leyl, 18)
  • Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın. (Haşr, 7)
  • Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkan ve kudret verelim. (Kasas, 5,6)

 

Ayetler, Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuran çevirisinden aktarılmıştır. Alıntısını yaptığım ayetlerin her biri için kitaplar yazılabilir. Nitekim Prof.Dr.Öztürk,  Mâûn  Suresi için koskoca bir kitap yazmıştır. Şu kesin: Kuran, toplumcu, solcu, paylaşımcı ve antikapitalist bir metindir. Kuran, halk için inmiştir, ruhbanın aracılığına, yorumuna ihtiyaç yoktur!

Eski bir televizyon kurucusu olarak yeni meslektaşlarıma bir sorum var: Bir hatun çıkıyor, erkeklerin çok eşliliğine ruhsat veriyor, hepiniz üzerine odaklanıyorsunuz. Tartış babam tartış.

Bir kez olsun yukarıdaki ayetleri tartıştırmayı düşünmez misiniz?

(HÜRRİYET, 29 HAZİRAN 2011)

 

[i] Dr.Hasan Aydın, Gazzâlî Felsefesi ve İslâm Modernizmine etkileri,  Naturel Yayıncılık, 2006, s.118-119

 

[ii] Dr.Hasan Aydın, İslam Düşünce Geleneğine Din-Felsefe ve Bilim, Naturel Yayıncılık, 2005. s.198

[iii] Age, s.198

[iv] Hürriyet, 28 Mayıs 2017

[v] D.Masson, Le Coran, Gallimard, Folio classique

[vi] Arthur J.Arberry, The Koran Interpreted, Oxford University Press

[vii] Bülent Pakman-Pakman World

[viii] Mehmet Nuri Yılmaz, D. İş. Eski Başkanı, Hürriyet, 30 Temmuz 2000. (Faik İnanç, Din, İnanç ve Bilinç (Berfin Yayınları) içinde. s.173

 

[ix] Faik İnanç, Din, İnanç ve Bilinç (Berfin Yayınları)  s.174