BİR İŞGALCİ OLARAK AKP

Demokrasi, siyasal partilere  toplumsal düzene “egemen” olma, mevcut rejimi (parlamenter cumhuriyet) değiştirme hakkını değil, iktidar olma hakkını veririr.Mevcut anayasa ve mevcut siyasal partiler yasasına göre iktidara gelen AKP, iktidar olmakla yetinmiyor, 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Cumhuriyet rejimini de değiştirmek istiyor.

Cumhuriyet rejimini değiştirmek, yerine dine dayalı bir rejim getirmek sadece AKP’nin değil, Erbakan’ın kurduğu bütün siyasal partilerin vazgeçilmez hedefi idi. Fırsat, amorti parti MHP sayesinde, AKP’nin eline geçmiş görünüyor. Devlet Başkanlı sistem 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıkılması ve yerine başka bir devlet kurulması anlamına gelir.

Mevcut TBMM, mevcut anayasanın Başlangıç İlkeleri, ilk üç maddesinde ifadesini bulan “Devletin Şekli” bölümü ile “Değiştirilemeyecek hükümler”i belirten 4.maddesine göre Başkanlı Devlet değişimini kesinlikle yapamaz. Bunu, yetkisi gereği Anayasa mahkemesi engeller. Bütün sorun, mevcut Anayasa Mahkemesi’nin bu yetkisini kullanabilir mi sorusunun cevabında düğümleniyor.

AKP, şu anda, seçimle gelen bir iktidar partisi olma niteliğini yitirmiş ve Kanun Hükmünde Kararname rejimi ile fiilen bir “işgalci” durumuna düşmüştür.

Mevcut Cumhurbaşkanı, bu duruma engel olmak yerine, yaratılan kaosa kılavuzluk etme yolunu seçmiş durumda: Neredeyse hergün Anayasa’yı çiğnemekte ve TBMM’ni yok saymaktadır. Örneğin kendine göre Demokrasi ve Laiklik tanımları yaparak evrensel hukuku çiğnemektedir.

Bugün size üç okuma öneriorum:

1- Cumhurbaşka’nın demokrasi ve laiklik tanımlarının eleştirisi;

2- 2 Eylül 2001 tarihli Hürriyet Pazar’da yayınlanan “DEMEK LAİKLİK ELDEN GİDECEK?” başlıklı bir yazı;

3- Varlık Dergisi’nin Ağustos 1997  sayısında yayınlanan “İŞGAL EDİLMİŞ TOPRAKLAR” adlı bir yazı.

Yazıların  sonunda yer aldıkları kitapların adları yer almaktadır. Biri 20 yıl, öteki 15 yıl önce yayınlanmış iki yazı. Şimdi burada tekrar yayınladığıma göre altlarını bir kez daha imzalıyorum. Bu yazılar yayınlandığı zaman bana “Aynı yerde otlayan dinozor” diyorlardı. Ben hâlâ o dinozorum. Beni “dinozor” olmakla suçlayanlar ise utanmadan pukalemun gözyaşları döküyorlar. AKP tarikatının efsunladığı Kutsal Halk (!) ise afyon uykusundan bir türlü uyanamıyor. Yıkımın altında kaldığı zaman uyansa da artık nafile!

ÖZDEMİR İNCE

13 KASIM 2016

***

ERDOĞAN  : “LAİKLİĞİ YENİDEN TANIMLADIK”

[İktidarın laiklik karşıtı uygulamaları ve politikalarına yönelik tepkiler devam ederken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’nin ‘laiklik’ tanımım yeniden yaptığını ve yol haritasının Hz. Muhammed olduğunu söyledi.

Katar Merkezli El-Cezire televizyonuna konuşan Erdoğan, “Demokrasinin tanımını yeniden yaptık ve dünyaya Müslüman nasıl siyaset yaparmış gösterdik. Laikliğin de tanımını yeniden yaptık. Laikliğin bir zamanlar Türkiye’de anlaşıldığı gibi olmadığını söyledik. Laiklik, dini ve fikri her grubun kendi istediği şekilde yaşaması ve devletin tüm bu inançları güvence altına almasıdır. Yolumuzu baştan böyle çizdik” dedi.

‘Her şeyden önce Müslüman’ olduğunu söyleyen Erdoğan, “Okudukça, yaşadıkça ve hayatı tecrübe ettikçe pek çok şeyin değiştiğini görüyorsunuz. Bu değişim sırasında siz olduğunuz yerde kalırsanız kaybedersiniz. Bu nedenle kendinizi geliştirmeniz gerek. Biz de bunu başardık” diye konuştu. Siyasi hayatına Necmettin Erbakan ile başladıklarını ve belli bir noktaya geldikten sonra ondan ayrılıp AKP’yi kurduklarını anlatan Erdoğan, Hz. Muhammed’in ve onun sünnetinin kendisinin yol haritası olduğunu, bu sünneti yaşamaya çalıştıkça hatalardan uzaklaştığını söyledi.](Birgün, 5 Kasım 2016)

Cumhurbaşkanı’nı bir Avrupa ya da ABD televizyonuna  demokrasinin ve laikliğin evrensel tanımını reddedip kendine göre yeni bir  tanım yapabilir miydi? Hiç sanmam! Oralarda böyle bir şey yapmak mümkün değil. Adeta dünyaya meydan okuyor.

Modern tarım olanak ve araçlarından vazgeçip karasaban ve atın ya da öküzün çektiği harman düvenine dönmek elbette bir değişimdir ama geriye doğru, tarihsel değişime karşı bir değişimdir. Anakroniktir. Böyle bir işi aklı başında hiçbir kimse yapmaz, ancak Müslüman selefiler ve ABD’li hıristiyan Amishler dışında.Gerçek zaman vr mekanı reddedip geçmişte yaşarlar.

Güzel cumhuriyetimize yazık oluyor. Kendi düşen ağlamaz ama iki gözü birden çıkar!

 

***

DEMEK LAİKLİK ELDEN GİDECEK?

Sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi  kuruldu. Bu sayede yeni siyasal islâmcıların laiklik tanımlarını öğrenmiş olduk: “Laiklik, demokrasinin teminatıdır. AKP, laikliği her türlü dini inanç karşısında devletin tarafsızlığı olarak görür. Laiklik, bireyi değil, devleti sınırlayan bir anlayıştır. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi’ne göre laiklik toplumsal barışın temel ilkesidir”  diyorlar.

“Laik” kavramı konusunda  “tanımlanmazlık” ve  anlam bulanıklığını tercih edenler, şimdi, gerçek ve doğruları tersyüz eden bir tanımla karşımıza çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir  tanımı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü, laiklik bağlamında devletin muhatabı birey değil bizzat din kurumudur. Devletin karşısına bireyi çıkarmak birinci saptırmadır. Batı düşüncesinde, “laiklik” ya da “sekülarizm”, devlet ile dinin alanlarının ayrılmasından çok devletin kilise egemenliğinden kurtulması anlamını taşır.

İkinci saptırmayı da düzeltelim:

Laik düzende,  dinin dünyevî sınırlarını devlet  belirler.

Sadece Siyasal İslâmcılar değil, aynı zamanda  Liberalciler, İkinci Cumhuriyetçiler de laikliği paşa gönüllerine göre tarif ediyorlar:

“Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün koruyucusu”ymuş… “Laik devlet bütün din ve inançlara karşı eşit  mesafede ve tarafsız olmalı”ymış. ..

Ya yalan söylüyorlar ya da adam kandırıyorlar!…

Laik Devlet,  dinsel inançlar “arasında” eşit mesafede ve tarafsız olabilir; ama dünyayı da yönetmek (egemen olmak) isteyen semavî (uhrevî)  egemenlik karşısında kendi dünyevî egemenliğini savunmak zorunda olduğu için, dinler “karşısında” tarafsız değildir.

Din ve vicdan özgürlüklerini korumak yükümlülüğü  demokratik devletin görevidir. Laiklik onların sınırlarını belirler.

Din ile devlet arasında toplumsal anlaşma imzalamadan ve  bu anlaşmaya göre din

(kilise, sinagog, cami) dünyevî ve siyasal iddialarından vazgeçmeden, devlet dinlere ve vicdan özgürlüklerine karşı (için) hiçbir yükümlülük altına girmez.

Girmez, çünkü gerçek tanımı yapılmadan, ilgili taraflar bu tanımı kabul etmeden, kabul ettiklerini “bütün dünya”ya açıklamadan LAİKLİK hiçbir yükümlülük altına girmez.

Laiklik’in kabul edilmesini istediği evrensel ve tarihsel tanımı şudur:

LAİKLİK, KATOLİKLİĞİN (DİNİN) BASKI VE MÜDAHALELERİNE KARŞI BİREYİ VE TOPLUMU KORUMAK GEREKSİNİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKMIŞTIR!

Laikliğin o tarihteki  amacı, “Aman, ne yapalım da insanlar Katolik inancının gereklerini özgürce yerine getirsinler!” değildi. Çünkü  Katolikler özgürdü, katolik olmayanlar özgür değildi. Laikliğin o tarihteki amacı, semavî (céleste) ve dünyevî (terrestre) iktidarı birlikte isteyen Katoliklik karşısında insanı özgürleştirmek, onun kişiliğini, bireyselliğini, bireysel inançlarını ve ifade özgürlüğünü katoliklik karşında korumak, sağlamak, sağladıktan sonra gene korumak ve savunmaktı. Semavî ve dünyevî iktidarın bir tek merkezde toplanması insanı köleleştirir.

Günümüzde de durum aynıdır.  Değişmemiştir. İsterseniz, Katolik sözcüğünün yerine

İslâm sözcüğünü koyabilirsiniz. Hiçbir şey değişmez. Ama olguyu güncelleştirmiş olursunuz.

Âlimlerin, muallimlerin  beceremediğini, bir edebiyatçı olarak Attila İlhan yapıyor ve “Laiklik”in püf noktasını açıklıyor: “Demokrasi, hâkimiyeti ‘kayıtsız şartsız halka veriyor; partiler ancak ‘iktidar’ olabilirler; eğer tüzüklerine rağmen, işi ‘hâkimiyet’e el uzatmağa götürürlerse, Cumhuriyet’i korumakla görevli kurumlar ve kuruluşlar (Güvenlik güçleri, Adalet Kuruluşları, hatta Silahlı Kuvvetler) harekete geçerler.” (Cumhuriyet,10.8.2001)

Laiklik, sadece devletin kilisenin egemenliğinden kurtulması sürecini içermez; ekonomik, toplumsal ve kültürel örgütlerin, bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, halkın gündelik yaşamının da dinin denetiminden kurtulması anlamına gelir.

Siyasal partiler bu gerçekleri kabul ederek iktidara talip olurlar.Yani demokrasi, siyasal partilere  toplumsal düzene “egemen” olma hakkını değil, iktidar olma hakkını veriyor.

R.T.Erdoğan, 1994 yılında, Refah Partililerin dağa taşa “Egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır!” sloganını yazdıkları sırada “Laik müslüman olamaz” demiş. Kimi âlim, muallim ve gazete yazmanları, bu sözleri, R.T.Erdoğan’ın “din ve vicdan özgürlükleri” kapsamında değerlendirilecek olursa, laiklik bu görüşlerin koruyucusu mu olacak?

Tam tersine, laiklik,  bu görüşlere karşı toplumu ve bireyi korumak zorunda.  Gerçek laiklik dine karşı değildir; dinin devlet ve toplumsal düzen üzerinde egemenliğine karşıdır. Varoluş nedenidir bu! Bu  tanımından başka bir tanımı da yoktur!

Değiştiğini iddia eden siyasal islâmcı ilkin bu tanımı kabul etmeli. Siz ne dersiniz bilimadamları?

————————————————————————

-Hürriyet Pazar, 2 Eylül 2001

-Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayınları 1999; s.71

-Özdemir İnce, Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap 2005; s.360

***

İŞGAL EDİLMİŞ TOPRAKLAR    

Refah Partisi’nin Cumhuriyet Türkiyesi’ni “işgal edilmiş (edilecek, edilmesi gereken) toprak” statüsünde gördüğü, gün geçtikçe daha çok anlaşılıyor. Büyük-küçük Refah yöneticileri, bir sınır ötesi akından ya da sonu belli olmayan bir ayaklanmadan sonra, ele geçirdikleri bir kasabada zengin evlerini talan eden yağmacılara da benziyorlar. Kendi aralarında, yandaşlarıyla birlikte kutladıkları “fetih” törenleri de simgesel bir anlam taşıyor: örneğin, İstanbul bu parti için Bizans’tan 1453 yılında alınan bir kent değil yalnızca. Bundan da öte zapt edilmesi, işgal ve talan edilmesi gereken bir Cumhuriyet toprağı. Bu nedenle, iktidarda kaldıkları süre içinde devleti talan ettiler. Cumhuriyet’in dokunulmaz olmadığını kanıtlamaya yönelik bu talanın bilinen yüzlerce örneği var, ama Mesut Yılmaz hükûmeti güvenoyu aldıktan sonra binlerce örneği çıkacak ortaya.

5 temmuz 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesi manşetten veriyor: “Sabotaj gibi kadrolaşma: Refahyol, Kırıkkale MKE’deki uzmanların yerine tüpçü, turizmci, öğretmen ve teknisyen atadı.” Gazete “Refahyol” diyor ama sanırım atamaları yapan koalisyonun Refah kanadı. Çünkü atamaları yapan Doğru Yol olsaydı, boşalttığı kadrolara atayacak uzman nitelikli kendi yandaşlarını bulabilirdi. Bu atamalardan en çarpıcı olanlardan biri şu: Makine Kimya Endüstrisi’nde genel müdür yardımcısı görevini yürüten patlayıcı madde uzmanı Mehmet Çelik’in yerine mesleği öğretmenlik olan biri atanmış. Tanım ve sorumlulukları gereği, bir uzman tarafından yürütülmesi gereken bir göreve “sokaktan geçen biri” diyebileceğimiz türden bir yandaşın atanması iki gerçeği ortaya çıkartıyor: ya bu atamayı yapanlar zengin evini basan talancının anlayışına sahip insanlar ya da o göreve atanmaya uygun insanlar yok yandaşları arasında. Birinci olasılık da geçerli ama ikincisi akla çok daha yakın. Demek ki bürokrasiyi ele geçirmek için İmam Hatip mezunlarını Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yönlendiren Refah’ın teknik alanlarda yeterince yetişmiş yandaşı yok. Demek ki önce yönetimi ele geçirmeye karar vermişler, bunun eğitimle ilgili önlemlerini almışlar.

Bir an kendinizi Refah’ın yerine koyup düşünürseniz, bir partinin İmam Hatip okullarına bunca önem verişinin ve ilköğretimin sekiz yıllık sürekli, zorunlu ve kesintisiz eğitim anlayışı içinde yapılmasına karşı çıkmasının nedenlerini kolayca anlarsınız: ilköğretim, laik eğitim anlayışına göre ve Cumhuriyet’in eğitim-öğretim  ilkelerine uygun olarak tekrar programlanınca, Refah’ın “meslekleri dinselleştirme” tasarısı (komplosu) suya düşecek. Çünkü on beş yaşına kadar laik bir eğitim ve öğretim evresi yaşayan bir gencin Refah militanı olarak yetiştirilmesi epeyce güç. İşte bu nedenle direniyor Refah, bu nedenle ilköğretim çağındaki nüfusun en azından yüzde yirmi beşini (şimdilik) kendi denetimi altında tutmak istiyor. Koşullar el verirse, vakıflar (sözde) ve çocuklarına dinsel eğitim vermek, çocuklarını ıslam ahlakına uygun olarak yetiştirmek isteyen halk (!) sayesinde İmam Hatip okullarının sayısını çoğaltarak etki alanını genişletecek. Bu nedenle, artık bir sır olmaktan çıktı, İmam Hatip okulları Refah’ın siyasal ve toplumsal politikasının neredeyse omurgasını, akciğerini, kalbini oluşturuyor. Osmanlı döneminde medreseler nasıl karanlıkçılığın (obscurantisme) limonlukları ve lokomotifleri idiyseler, kuruldukları günden bu yana İmam Hatip okulları da aynı görevi yüklenmişlerdir. Kuruluş amaçları kuşkusuz bu değildi; amaç bu okullar sayesinde, topluma ilerleme ve gelişme yolunda önderlik edecek, bilime ve çağdaş düşünceye açık, Cumhuriyet’e ve onun laiklik ilkesine inanmış “bilgin” imamlar yetiştirmekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve özellikle 1960’tan sonra bu okullar karşı devrimci (yani Cumhuriyet ideolojisine karşıt) bir hareketin entelektüel ve meslek (avukat, doktor, yönetici, kaymakam, vali vb.) kadrolarının hazırlandığı, genel eğitim sisteminin dışında kalan (özellikle dışına çıkartılmış) bir eksene oturtuldu. Bu konuda çok boyutlu bir inceleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. (Başbakanlık yaptığı dönemlerde çok sayıda İmam Hatip okulu açmış olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de artık, bir rejimin kendisine kökten muhalif kadroları yetiştirme olasılığı bulunan okullara göz yumamayacağını söylüyor). İmam Hatip okulları, tersine değil de Cumhuriyet ideolojisinin amaçladığı çağdaşlık yönünde gelişseydi belki de İslam’ın yüzyıllardır gereksinim duyduğu reform gerçekleşmiş olacaktı; düşünsel düzey bakımından çağının çağdaşı, felsefe ve bilime açık din görevlisi, toplumun çağa uyumunu hızlandıracaktı. Ne yazık ki olmadı, olamadı. Niçin? Böyle bir düşünce bir ütopya mıydı, yanılsama mıydı? Ben öyle olmadığını düşünüyorum, düşünmek istiyorum. İmam Hatip okullarının kuruluş amaçları doğrultusunda gelişmesini merkez sağ partilerin içinde yer alan Cumhuriyet karşıtı kadrolar engellemiştir.

Bu okulların mezunlarının sol düşüncenin gelişimini dengelemek amacıyla antilaik bir dünya görüşüne koşullandırılarak eğitilmeleri amaçtan sapmayı iyice hızlandırmıştır. İmam Hatip okullarının Cumhuriyet rejimi açısından başarısızlığa uğramalarının nedenlerini sekiz yıllık zorunlu ve sürekli eğitime geçmeden ya da geçerken mutlaka bulmalıyız. Bulmalıyız çünkü bizzat İslam’ın çağının çağdaşı din adamına katlanamadığı varsayımlarını ortadan kaldırmak, her türlü kuşkuyu dağıtmak zorundayız.

Refah temsilcileri eski muhalefet dönemlerinde, Meclis’te bütçe görüşmeleri yapılırken, özellikle Kültür Bakanlığı’yla ilgili komisyon çalışmalarında opera ve baleye karşı takındıkları çağdışı tavırlarıyla dikkati çekerlerdi; bale sanatı ile “ince sanat”ı eş tuttuklarını saklamazlardı. Özellikle yurtdışında yaptıkları toplantılarda dile getirip daha sonra videokasetlerle Anadolu’ya dağıttıkları düşüncelerini, Meclis çatısı altında, milletvekili dokunulmazlıklarına karşın, tekrarlamayı göze alamadıkları için Cumhuriyet rejiminin ürünü ve simgesi saydıkları opera ve balenin, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın ödeneklerini kısma yoluna giderlerdi.

Refah Partisi belediyelerde iktidara gelince “böyle sanatın içine tüküren” Ankara Belediyesi başkanının davranışlarında gördüğümüz hafiflik ve saldırganlığın ruhsal ve patolojik verilerini derinlemesine incelemek gerekir. Dünyanın bütün kentlerinde kaldırımlara taşan lokanta ve kahve masaları, Paris’in simgesi haline gelmiş olan “kahve terasları” neden İstanbul Belediyesi tarafından yasaklanmıştır? İnsanın aklına geliyor: yüzde doksan oranında oy alsalar bile demokratik yollarla Cumhuriyet’in temel ilkelerini ve gündelik yaşam düzenini değiştirme hakları olmadığını bile bile ve yüzde yirmi dolaylarında oy alıp yönetime gelmelerine karşın Cumhuriyet’in temel ilkelerine her fırsatta saldıran ve onun yerleştirdiği gündelik yaşam biçimine bunca müdahaleci ve yasakçı bir anlayışla karşı çıkan bir parti, oylarının biraz daha yükselmesi durumunda, Suudî Arabistan’da olduğu gibi, namaz saatlerinde eli sopalı bekçilerini sokağa salmaz mı? Refah militanlarının kasabalardan büyük şehirlere kadar mahalle ve çarşı pazarda, esnaf ve meslek topluluklarında, özellikle cuma namazları için yaptıkları manevî baskı eli sopalı Suudî bekçiliğinin bir başka türlüsü değil midir?

Refahlı Kültür bakanının on bir aylık uygulamaları işgal ordusu generaline özgü davranışlar değil midir? Resmî açılış ve toplantılarda, kokteyllerde içkinin yasaklanması, azınlığın çoğunluğa yasa ve görenek dışı baskısı değil midir? Demokrasi çoğunluğun azınlığa yaptığı baskıya izin vermezken bunun tersine nasıl izin verir? Kamusal protokol kuralları ve teşrifat devletin seçtiği düzenin göstergeleridir, düzen değişmedikçe bunlar da değişmez. Ama Refahlı başbakan, bakanlar ve belediye başkanları resmî yemeklerde içki içmeyi yasaklayarak, hiç olmazsa bu alanda devletin düzenini değiştirmişlerdir. İçki içmek ya da içmemek ister sağlık bakımından, ister dinsel inanç bağlamında olsun “bireysel” alanın dışına çıkmamak zorunda olan bir tercihtir. Türkiye Cumhuriyeti’nde bir başbakan, bir bakan, bir belediye başkanı resmî toplantı ve yemeklerde kendisi içki içmeyebilir ama içki servisini yasaklayamaz. Cümlem komik karşılanabilir, zorlama bulunabilir ama Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir görevlisi, kutsal alanlar dışında, resmî toplantılarda içki içilmesini kesinlikle yasaklayamaz. Evinde yapabileceği bir şeyi kamusal alana taşıdığı zaman devlet düzenine başkaldırmıştır. Ne başkaldırısı, zorla müdahalede bulunmuştur! Bunun bir adım ötesi, tıpkı İran’da olduğu gibi, insanların gündelik yaşamına “kendi” evinde müdahaleye varır  ve insanın aile ocağında her türlü eğlencesi yasaklanır. Refah’ın gündelik yaşama yaptığı ve yüzlerce örneği olan bu zorba müdahaleye, “işgal ordusu tavrı” diyorum ben.

İşgal ordusu tavrını daha geniş boyutta İstanbul Belediyesi’nde görüyoruz: Belediye Meclisi’nde çıkarttığı bir kararla, İstanbul Belediyesi başkanı (R.T.Erdoğan) tek imzayla belediyeye ait taşınmaz malları canının istediğine satma yetkisine sahip olmuştur. 7 temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinden öğrendiğimize göre İstanbul Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aslına uygun inşası onaylanan Laleli’deki Çobançavuş Camii arazisini tek imzayla satışa çıkarmış. Cami arazisinin bulunduğu Eminönü’nün belediye başkanı, bu uygulamaya bir anlam veremediğini söyleyerek caminin yeniden yapılmasını istemiş. Gazetelerde yayımlanan haberlere göre, tek imzayla satış yapma yetkisini ele geçiren İstanbul Belediyesi Başkanı’nın belediyeye ait yüzlerce taşınmaz malı Refah yanlısı kişi, kuruluş ve vakıflara yok pahasına peşkeş çekeceğinden kuşkulanılıyormuş. Bu satışlara karşı herhangi bir yasal önlem alınmazsa, birkaç ay içinde bu kuşkuların hiç de boşuna olmadığını görmek zorunda kalabiliriz.

İktidara gelen bir siyasal partinin kendi programlarını uygulamasından daha doğal ne var? Doğaldır, çünkü bir programla seçimlere girmiş, iktidara gelmiş ve iktidarda da o programını uygulayacaktır. Yüzde yirmileri bir yana bırakalım; bir siyasal parti yüzde seksenlerle, doksanlarla iktidara gelmiş olsa bile bütün eylemleri Anayasa’yla sınırlıdır ve yasaların denetimi altındadır. On bir aylık iktidar döneminde Refah’ta Anayasa ve yasalara saygı duygu ve düşüncesinin bulunmadığına tanık olduk. Özellikle de devlet örgütünde kadrolaşma çabalarında. Demokrat Parti’den itibaren bütün merkez sağ parti iktidarlarında devlet aygıtında kadrolaşma çabalarına tanık olduk ama Refah Partisi’nin on bir ayda yaptıklarını hiçbir merkez sağ parti yapmaya cesaret etmedi, edemedi.

On bir aylık iktidar dönemi içinde Refah Partisi’nin ciddi ve çağdaş bir devleti yönetebilecek yetkinlikte olmadığını, devlet yönetecek ağırlıktan yoksun bulunduğunu gördük. Birkaç safsatacının dışında, çağının çağdaşı düşünürleri, bilimadamları, yazarları, ekonomistleri, gazetecileri yani sırtını dayayabileceği yetişmiş ve yeterli bir entelektüel ve uzman kadrosu yok. Kuran’dan ezbere ayetler tekrarlayarak devlet yönetilemeyeceğini kendileri de artık anlamış olmalı. Bu yüzden Cumhuriyet karşısında, Cumhuriyet’in yerleştirdiği gündelik yaşam karşısında büyük bir eziklik hissediyor, sürekli bir travma yaşıyor. On bir ay sonra Refah Partisi iktidardan kendi isteğiyle uzaklaşmak zorunda kalmışsa, vermek zorunda olduğu kararda ordu kadar, sivil kitle örgütleri kadar, siyasal partiler kadar ve belki de onlardan daha fazla “gündelik yaşam” etkili olmuştur. Cumhuriyet’in yerleştirdiği ve nüfusun yüzde doksandan fazlasının benimsediği gündelik yaşam biçimi! Çünkü keşişler, rahibeler ve dinsel fanatikler dışında, çağdaş toplumlarda gündelik yaşam tarzının hiçbir ideolojinin alt edemeyeceği görünmez bir ideolojisi vardır. Çağın her türlü olanaklarından en üst düzeyde yararlanmayı kendine amaç yapmış olan gündelik yaşamın dirimsel gücü bütün siyasal partilerin programlarından, ideolojilerinden çok daha güçlüdür. Öylesine güçlüdür ki, eski Sovyet Bloku ülkelerinin yıkılmasına yol açan ne CIA’nın komploları, ne ekonomik sıkıntılar, ne şu ne de budur: gerçek yıkıcı, gündelik yaşamın ideolojisidir. Gündelik yaşamın ideolojisi Sovyet Bloku ülkelerinde bir rejimi yıkmış ve henüz yerine arzu ettiği bir düzen kuramamıştır, ama yıkılmaz sanılan bir düzenin yıkılmasına önayak olmuş ve buna katkıda bulunmuştur. Aynı şey Türkiye’de de olmuştur: insan hakları, demokrasi, ekonomik düzenin ilişkileri düzeyinde merkez sağ bireyi, benimsediği gündelik yaşam tarzının tehlikeye girdiğini görünce, laiklik simgesi altında merkez solla işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır. Merkez sağdaki kadın gündelik yaşamını korumak için bilinçlendikçe bu işbirliği daha da güçlenecektir.

Köktendinciliğin kendi tasarılarını hayata geçirmek istediği zaman karşısında bulduğu engellerin en büyüğü ne anayasalar ne de yasalardır. Çünkü ister silah zoruyla, ister parmak kaldırarak, yasaları birkaç dakika içinde değiştirmek mümkündür. Ama benimsenmiş gündelik yaşam tarzını baskıyla değiştirmek olanaksız gibidir; özellikle de bu gündelik yaşam tarzını her ülkenin görece modern çizgisinin gerisine çekmek. Taliban, iktidarın ucundan tutar tutmaz neden kadınları meslek alanlarından uzaklaştırıp evlerine kapattı? Cezayir’de köktendinciler neden kahve teraslarını yasaklıyor, meyhane camlarını boyatmaya kalkıyor; neden opera ve baleye düşmanlar; Erbakan neden İstiklal Marşı’nı kadın sesinden dinlemek istemiyor? Çünkü bunlar, gündelik yaşamın, Cumhuriyet düzeninin getirdiği gündelik yaşamın gücünden korkuyor, korkuyorlar.

Refah Partisi iktidarda bulunduğu süre içinde, çağdaş gündelik yaşamı geriletmek için bir işgal ordusu gibi davrandı ve Türkiye’ye işgal edilmiş toprak muamelesi yaptı. Şevki Yılmaz ve benzerleri gündelik yaşamla baş edemedikleri için sürekli bir sabuklama (delirium) içinde konuşuyorlar. Gündelik yaşamı yasalarla, siyasal baskılarla değiştirmeyi başaramayacaklarını biliyorlar. Ellerinde bir tek silahları var: merkez sağın basiretsiz politikalarının yaygınlaştırdığı İmam Hatip okulları. Köktendincilik bu okullar sayesinde, Cumhuriyet’in yerleştirdiği gündelik yaşamın direncini kırmak, daha sonra alternatif bir gündelik yaşam yerleştirmek, nihayet kendi gündelik yaşam tarzını tek egemen haline getirmek istiyor. Şimdilik yenilgiye uğramıştır, ama işgal ordusunun başarısı gündelik yaşamı ele geçirmesine bağlı. Çünkü yerli halkla uzlaşmadan işgal ordusunun işgal edilmiş topraklara yerleşmesi olanaksız. Bu nedenle İmam Hatip okulları köktendinci Refah Partisi için çok önemli; aynı nedenlerle bu okullar, değiştirilmez nitelikleri Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet için de önemli.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde İmam Hatip okullarının yeni statüsü büyük çekişmelere yol açacak. Coşkun Kırca, 7 temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan makalesinde, Anayasa’nın 42. maddesine göre (“Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yeri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldıramaz.”) bu sorunun nasıl çözümlenmesi gerektiğini anımsatıyor:

“Tabiatıyla, İmam Hatip liselerinde giderilmesi gereken Tevhidi Tedrisat Kanunu’na aykırı bazı durumlar vardır. Bunlardan birincisi, bu liselerdeki kız öğrencilerin durumudur. İslam’ın bilinen hiçbir uygulamasında kadınlar din hizmetlerinde bulundurulmaz. Bu kanuna göre bu liseler meslek liseleridir. Böyle olunca personelini yetiştirdikleri mesleğin gereklerine uymak zorundadırlar. Demek oluyor ki İmam Hatip liselerindeki kız öğrencilerin normal liselere tam muadelet esasına uygun olarak nakledilmesi gerekir. Daha da önemlisi, halen mevcut ımamHatip liseleri yılda 52 bin küsur mezun vermektedir. Oysa imamhatiplik mesleğinin yıllık ihtiyacı 2 ile 3 bin arasındadır. Demek oluyor ki bu liselerden ihtiyaç fazlası olanların, erkek ve kız öğrencileri için halen –parasız yatılılık gibi– hangi şartlara tâbiyseler o şartlarla normal liselere çevrilmesi ve normal liselerin programını aynen uygulaması gerekmektedir.”

Anayasa’nın 42. maddesinin zorunlu kıldığı operasyondan ben ne anlıyorsam Refah Partisi de onu anlayacaktır mutlaka: Refah Partisi’nin gündelik yaşamı ele geçirme komplosunun engellenmesi; geçici işgal ordusunun sürekli işgal ordusuna dönüşmesi olanak ve olasılığının ortadan kaldırılması.

Anayasa ve Cumhuriyet’in koruyucusu olan laikler ile karşı cephedeki köktendinciler birbirlerini çok iyi anlıyorlar: birisi din bezirgânlarının cami ve ev dışında egemen olarak gündelik yaşamı ve devlet aygıtını bin yıl öncesinin kurallarına göre düzenlemesini istemiyor, öteki ise istiyor. Birincisi meşru, ikincisi gayri meşru durumda, Anayasa ve yasalar karşısında. Bu gerçeği iki taraf da çok iyi biliyor. Cumhuriyet, vatandaşların laik düzen içinde ve Anayasa’nın güvencesi altında, din ve vicdan özgürlüklerini kullanmalarını düzenliyor. Köktendinci ise devletin düzeninin dinselleşmesini istiyor. Cumhuriyet düzeni Türkiye’ye özgü ölçüler içinde de olsa demokrasiyi savunuyor; öteki ise amaç olarak demokrasiyi seçmiş değil. Bu durumda devlet kendini, Cumhuriyet’i ve demokrasiyi savunacaktır. Önümüzdeki yıllarda, on yıllarda bu savunmasının nasıl geliştiğine tanık olacağız.

Ancak, bunlar olup biterken bazı gönüllü hakemler de var: Özalizmin yarattığı, her durumda ve “ebediyen haklı”, âlim ve muallim “gazeteci-yazar”lar! Her gün gazete sütunlarında ve televizyonlarda laiklere “laikçiler” tanımlamasıyla hakaret ediyorlar ve engin malumatlarıyla (!) insan haklarını savunuyorlar ve demokrasi tanımı yapıyorlar. Bunlardan birine göre gerçek demokrasi ordunun sivillerin denetiminde olduğu düzenmiş. Yani bu pek akıllı “gazeteci-yazar”a göre ordunun sivillerin denetiminde, buyruğunda olduğu Nazi Almanyası ile Faşist İtalya demokrasinin temsilcisi olmuş oluyor. Ama Türk ordusu Anayasa’ya ve ıç Hizmet Yasası’na dayanarak Cumhuriyet düzenini koruduğu, ona sahip çıktığı için Türkiye’de demokrasi yok. Türkiye’de belki tam anlamıyla gerçek ve çağdaş demokrasi yok, ancak bunun sorumlusu, Anayasa ve yasalar karşısında suçlu duruma düşmemek için Cumhuriyet’i korumak zorunda olduğunu ima eden ordu değil, 14 mayıs 1950’den bu yana demokrasi düzeninin kurulmasına katkıda bulunmayan çağdışı merkez sağ partileridir. Yeni kurulan Mesut Yılmaz hükûmetindeki merkez sağ parti (ANAP) ile muhalefetteki Doğru Yol Partisi’nin eline geçen fırsat, Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için ele geçen son fırsatlardan biri olabilir. Şeriatçı işgal ordusunun teokratik zulmü altında yaşamamak için.

——————————————————————-

-Varlık Dergisi, Ağustos 1997

– Özdemir İnce, Pazar Yazıları,  Gendaş Yayınları 2002; Sayfa:232

———————————————————————————–