BİR KEZ DAHA NAZIM HİKMET

Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Merkezi (Boğaziçi Üniversitesi), “Günümüz Şairlerinde Nâzım Hikmet Etkisi : Bir Sözlü Tarih Projesi” programı içinde benimle iki saati aşkın bir süre tutan görsel bir söyleşi yaptı.

Bu ciddi program için ben de çok ciddi bir hazırlık yaptım, konuyla ilgili yazılarımı toparladım. Ortaya neredeyse 100 sayfa tutacak bir toplam çıktı. Bunun üzerine bir karar verdim: Bu oluşumu ya  Cumhuriyet’in Şairi Nâzım Hikmet adıyla tek başına ya da Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu ve Dr.Reşit Galip yazılarıyla birlikte  Cumhuriyet’in Dört Fedaisi  adıyla 2017’de yayınlayacağım. Yayınevi henüz belli değil. İlgilenen olursa görüşebilirim.

Bugün bu yazılardan ikisini okuyacaksınız: İkincisi ATV’de 20 OCAK 1995 günü yapılan konuşmanın metni. Birinci daha eski: YENİ DÜŞÜN dergisinin Ocak 1987 sayısında yayınlanan,  derginin editörü, şair Enver Ercan’ın yönetiminde, ikisi de beni burada bırakıp öteki köye göçen  Onat Kutlar (Şair, yazar, sinemacı), Aziz Çalışlar (Yazar, eleştirmen, estetikçi ve filozof) ve bendeniz fakirin katıldığı toplu söyleşi…

Yayınlandığı yıl Türk edebiyat ortamının kapsama alanının çok üzerinde olan bu metin hâlâ düzeyini ve tazeliğini koruyor. Hâlâ  aşılmış değil, hâlâ bâkir bir başvuru kaynağı olarak durmakta.

Bu iki yazı, birlikte,  çok sağlam bir Nâzım Hikmet portresi oluşturuyor.

 Özdemir İnce

11 Şubat 2016

***

AZİZ, ONAT, ÖZDEMİR
Benim sol elimde pipo, önümde rakı bardağı var. Onat rakı bardağını ağzına götürüyor (yoksa sigara mı?). Aziz’in görünmeyen sol elinin yanında rakı bardağı. Başyüce’ye göre şiir, roman ve sinema halkımızı sigara ve içkiye alıştırmış. Halklı (!) deel mi?

NAZIM HİKMET 85 YAŞINDA[i]

(Toplu söyleşi: Aziz Çalışlar, Özdemir İnce, Onat Kutlar / Enver Ercan)

Enver ErcanNâzım Hikmet, son birkaç yıldır gerek kendi yapıtlarıyla, gerek kendisiyle ilgili kitaplarla yeniden gündeme geldi.

Gerçi hiçbir zaman gündem dışı kalmadı ama, Türkiye’nin yaşadığı toplumsal değişimlerde zaman zaman onu yok saydırmaya yönelik çabaların ortaya çıktığını biliyoruz. Bu çabalardan hemen sonra yeniden gündeme geldiğini de; hem de daha yaygın, daha yoğun bir ilgiyle.

Bu yıl Nâzım Hikmet’in 85. doğum yıldönümü. Aziz Çalışiar’ın  Nâzım Hikmet’in sanat ve edebiyat üzerine düşüncelerinden oluşturduğu kitabında[ii] yayımlandığı bugünlerde, dergi olarak böyle bir söyleşiyi düzenlerken, doğumunun 85. yılında onu eskimez kılan öneminin üzerinde durmak istedik.

Sanıyorum, söyleşimize Özdemir İnce’nin yaklaşımıyla başlayabiliriz.

Özdemir İnce – Nâzım’ın varoluş biçiminin doğal ürünleri olan şiirlerinin ve öteki yazınsal yapıtlarının bugün yeniden değerlendirilmesi yapıldığı zaman ben şunu görüyorum: Sahip olduğu değerlerle bugün Türkiye’de sahip olduğu yer arasında bir orantı kurduğumuz zaman, hak ettiği yerde olmadığı anlaşılıyor. Nâzım, elbette Türkiye’de ünlü, olumlu anlamda popüler, yani halkın sevgisini kazanmış, ama bir şair ve yazar olarak yazın ortamında yeterince etkili değil. Örneğin, Ritsos, Lorca, Neruda gibi şairlerin kendi ülkelerinde  sahip oldukları etkinlik ve hakemlik Nâzım için Türkiye’de ne yazık ki olması gereken düzey ve oranda  değil. Biraz ters gelecek ama ne yazık ki durum bu, böyle. Tanınmak, saygı görmek ayrı, şair olarak lâyık olduğu ölçüde bir şiiri yönlendirmek etkilemek ayrı. Nâzım Hikmet demin  adını andığım şairler kadar önemli bir şair, hem kendi ülkesi, hem başka ülkeler için. Ama somut bir  terslik var: Bu terslik 1920’lerin ortalarından itibaren, ülkenin yaşadığı toplumsal değişimin evrelerinde, şaire karşı uygulanan baskıcı politikalardan kaynaklanıyor. Bunun sonucu olarak, kurulması çok mümkün  ve gerekli olan çok yaygın okur-şair diyaloğu, üçüncü kişiler tarafından bilinçli olarak engellenmiş, engelleniyor. Nâzım, “sakıncalı”, “muhalif”, evet! Fakat, başka ülkelerde, yani gerçekten demokratik ülkelerde muhalif ve sakıncalı şair ve yazarlar da “legal” bir konuma sahiptir. Oysa Nâzım, okurun büyük bir çoğunluğuna göre “legal”, ama iktidarlara göre “illegal”. Bu çelişki Nâzım’ın ülkemizde lâyık olduğu etkin ve etkili yeri almasına engel oluyor. Çünkü, ilk, orta ve yüksek eğitim kuramlarında şiirleri okutulmuyor; yapıtı üzerine bir lisans ya da doktora tezi hazırlamak olanaksız. Ciddi bir inceleme de yazılamıyor… Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Nâzım gene de var. Ama bu varlığın etkin bir şekilde güncelleşmesi engelleniyor. Yoksa, eğer Nâzım, yazdıklarını gerçekten özgür bir ortamda yayımlayabilseydi, yazdıkları yarım yüzyıl içinde okullara girebilseydi, bir korku odağı olmaktan çıkıp bu ülkenin yarattığı en önemli, en görkemli bir sanat ve kültür olayı olarak ele alınabilseydi, Türk şiirinin bugün bulunduğu yer bence çok daha olumlu, çok daha değişik bir yer, bir doğrultu ve bir düzeyde olabilirdi.

Nâzım’ın kişiliğine baktığımız zaman şöyle bir birlik görüyoruz: Bütünsel bir insan bireyi. Ki insan bireyi dediğimiz şey, tarihsel, toplumsal, ekonomik, psikolojik bir varlıktır, yani bütünsel bir varlıktır. Bu bütünsellik içinde, Nâzım’ın varlığında büyük bir tutarlılık görüyoruz. Zaten Nâzım da bunun bilincinde olan bir şair ve insandı. Şiirine izleksel, tema- sal açıdan baktığımız zaman, gene yapısal ve dilsel açıdan baktığımız zaman, bugün de bir bütün olarak devam ettiğini görüyoruz. Bir fire söz konusu değil, zamanaşımı da kesinlikle söz konusu değil. Elli yıl önce olduğu gibi bugün de yeni ve öncü bir şair; hem izleksel, hem de biçimsel açıdan.

Enver Ercan – Yeni yanını biraz açar mısınız?

Özdemir İnce – Yeni’den amaçladığım şu benim: Tema bağlamında alabildiğine geniş insansal ve toplumsal sorunları kapsamaya ve içermeye çalışan boyutlarda bir tema zenginliği, ki bu tema, bu temalar içinde, geçmişe bugünün perspektifleri içinde bakan, gelecek karşısında da çok sağlam temellere dayalı ve düşünsel açılımlar yapabilen bir şair  ve aynı zamanda bir düşünürün varlığını görüyoruz. Ve her temayı en iyi şekilde açıklayacak, bu temayı en iyi şekilde ve estetik yapıya kavuşturacak bir yöntem getirdiğini ve önerdiğini görüyoruz. Çünkü perspektifi, yöntemi, yöntembilimi çok yeni, çok genç… Hem bu bakımdan, hem de yapısal bakımdan bir tutucu değil Nâzım kesinlikle, bir yenilikçi. Örneğin, “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”, “Taranta Babu’ya Mektuplar”, “Şeyh Bedreddin”, “Kuvvayı Milliye”, “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Jokond ile Siya U” genelde birbirlerine çok yakın akrabalıklar, akrabalık bağları taşıyan temalara sahip oldukları halde, bazı ayrıntılar nedeniyle çok değişik yapılar içinde şiir diline getirildiklerini görüyoruz. Yani Nâzım bu bağlamda tekboyutlu ve tekrarcı değil, buna karşılık, bir şair olarak, dinamik, de-ğişen, öncü ve yenilikçi ve araştırıcı bir kimliği söz konusu. Örneğin Yahya Kemâl. Aralarında yirmi yıllık bir yaş farkı olmasına rağmen çağdaş sayılırlar. Evet Yahya Kemâl tam bir tutucu özelliği gösterir. Bu tutucu kavramını yalnızca politik anlamda kullanmıyorum, tema ve biçim açısından da tutucudur. Yahya Kemâl’in temalarının ve şiirsel yapısının güncelleştiği zaman zayıfladığım görüyoruz. Örneğin “Kendi Gök Kubbemiz”de çok iyi birkaç şiirin yanında, “manzume” düzeyini aşamamış metinlerin sayısı çok yüksek. Çünkü bu kitapta Divan Şiiri’nin. dışına çıkıyor ve acemileşiyor. Çünkü Yahya Kemâl çağının çağdaşı bir insan ve şair değil; geçmişin çağdaşı. Oysa Nâzım, hem çağının çağdaşıdır, hem de geleceğin çağdaşı olacak nitelikleri yaratmıştır.

Aziz Çalışlar – Bence de, Nâzım Hikmet sadece bugün için çağdaşlığını korumakla kalmıyor, belki yüz yıl sonra da çağdaşlığını yitirmeyecek bir şair olarak karşımızda bugün. Çünkü hep ileriyi görebilmiş, onu yansıtabilmiş ve yaratabilmiş bir sanatçıdır, hep hayatın daha ileriye doğru götürülmesinden yana mücadele vermiş bir sanatçı. Nitekim yaşadığı dönem de kendi en ileri noktalarına doğru götürülen bir dönem. Nasıl Rönesans sanatçılarının birer büyük dev olduğu söyleniyorsa 20. yüzyılın başına baktığımızda da öyle büyük sanatçılar görüyoruz: Mayakovski, Ritsos, Brecht, Nezval, Aragon,Alberti, Neruda, Guillen vb. gibi. Dünyanın büyük çalkantılar içinde ileriye doğru dönüşme sancıları çektiği ve bu dönüşümü gerçek-leştirdiği bir dönemde yetişmiş büyük sanatçılar bunlar, bu dönüşümün içinde yer almış ve mücadele vermişler. Onların bu bütünlüklü sanatçı kişilikleri, bu çok yönlülükleri, hep çağ-daş kalmalarına yol açıyor, çünkü hep yeninin yaratılmasından yana olmuşlar.

Onat Kutlar – Nâzım’ın yaşamını anlatan kitaplardan birindeydi, ölümünden sonra Vera Tulyakova zaman zaman bir kanapenin ya da bir koltuğun astarını söktüğünde, içinden Nâzım’ın onun için önceden düşündüğü bazı sürprizlerle karşılaşıyormuş.Bir küçük armağan, bir yazı ya da oyuncak türünden bir şey. Nâzım’ı bugün okuduğumuzda şiirlerinin bizim için böyle sürprizler taşıdığını görüyoruz. Yani ölümle donmuş ve kesilmiş gibi görünen bu şiir-sel yaşam, dün bugüne, bugün yarına dönüştükçe bize yeni şeyler veriyor. Gerek Özdemir İnce, gerek Aziz Çalışlar arkadaşlarımın çizdikleri genel çerçevede, Nâzım’ın hem bugüne, hem de geleceğe dönük olarak yarattığı şiirsel evrenin özellikleri bunlar. Ve gene Aziz Çalışlar’ın dediği gibi büyük çalkantılar içinde geçen bir çağda büyük sanatçılara özgü özellikler.

Sinemayla ilgili olduğum için hatırladığım ilginç bir .anı var; Eisenstein’ın bir anısı; “Ben, Pudovkin, Dovçenko gibi yönetmenler, Rönesans sanatçılarının giysilerini giyer, bir odada ya da bir salonda birbirimizle tartışırdık” diyor. Bunu bir oyun olarak aralarında yaparlarmış. Biri Leonardo oluyor, öbürü Rafael. Onların dünyayı değiştirme özlemi içinde, kendilerini mukayese edebilecekleri sanatçılar, demek ki Rönesans gibi büyük dönüşümlerin olduğu bir dönemin sanatçıları oluyor.

Ben Nâzım’ın, ülkelerin şiir geleneklerinde sayıları çok fazla olmayan büyük sentez sanatçılarından biri olduğunu düşünüyorum. Nâzım’m şi¬irlerinde geçmişle gelecek, doğuyla batı, eskiyle yeni, sona erenle yeni başlayan, ölenle yaşayan, bütün bu karşıt, çelişik durumlar bir araya gelmekte ve geleceğe yönelik olarak kendi konumlarını bulabilmektedirler.

Bu anlamda Nâzım bir çizgi dışı şair değildir. Şiirleri bir ayrıksılık üzerine kurulmamıştır. Bu yüzden yaşadığı dönemde bazı eleştirmenler onun şiirinde özellik bulmadıklarını söyledikleri zaman ciddi bir biçimde yanılıyorlardı. Çünkü bir sentezin dili ilk bakışta insanı çarpan bir dil olarak karşımıza çıkmaz. Günlük, konuşulan, özellikler göstermeyen bir dil olarak görünür. Oysa bu yanıltıcıdır. O yalın ve ortak özellikler taşıyan dil, hem içerik, hem de anlatım olarak büyük zenginliklerle doludur. Nâzım’m bu yönlerinin bundan sonraki zamanlarda da tıpkı Vera için olduğu gibi okurlar, yazarlar için, dünya okurları ve yazarları için sürekli sürprizler getireceğine inanıyorum.

Aziz Çalışlar— Nitekim Nâzım bazı yerlerde bunu kendi sözleriyle belirtiyor. Bir yerde şunları söylüyor; “Dünya tarihinde çağın sorunları karşısında büsbütün yansız kalmış bir tek yazar göstermek çok güçtür. ” Yine bir başka yerde, “bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesinin dışında kalan aydın ya egemen sınıfın elinde basit bir araçtır ya da havayı zehirlemekten başka bir işe yaramayan kokuşmuş bir verimsiz ottan ibarettir” diyor. Nâzım’m her zaman çağdaşlığını, çağdaş olduğunu söylerken, bunun, bu dünyayı ileriye doğru dönüştürme düşüncesinden, kaygısından kaynaklandığım görüyoruz. Örneğin, son zamanlarda niçin bizim edebiyatımızda fazla soluk olmadığından söz ediliyor, buna bir dergide de değinmiştim; çünkü bu çağdaşlığı elde edebilecek mücadeleyi göremiyoruz bizim edebiyatımızda. Bu genel saptamanın dışında kalan örnekler var kuşkusuz, ancak çok büyük toplumsal olayların yaşandığı toplumumuzda pasif ya da aktif: edebiyatın içinden özlü bir tepki gelmediğini görüyoruz.

Ancak mücadeleci bir tavır olduğu zaman sanatçı da çok yönlülüğe doğru gidiyor, hayatı daha çok kavramaya doğru gidiyor ve onun sorunları ister istemez sanatta kendi yansımasını buluyor ve biçim kalıplarını orda kırmaya başlıyor. Yani bütün bu çok yönlülük ve tabii tematik yoğunluk, bu mücadele anlayışının kendisinden kaynaklanıyor. Hayatı tümüyle kucaklamaya çalışıp, onu daha ileriye doğru değiştirmek kaygısından doğuyor.

Özdemir İnce – Şimdi ben demin Onat Kutlar’m benim de söylemek istediğim tarzda söylediği Doğu-Batı bireşiminden (sentezinden) söz etmek istiyorum. Doğu-Batı bireşimi nedir? Söz konusu olan kesinlikle bir fiziksel alaşım değildir, bir kimyasal bireşimdir. Yani bu bireşimsel yapı ve dokuyu tekrar ayrıştıramazsınız, doğu ve batıya özgü nitelikler ayrışmazlar. Doğu ve batının bireşimini yaptığınız zaman ortaya öyle yeni bir madde ve yapı çıkar ki ayrıştırıldıktan zaman tekrar asıllarına dönemezler. Bu geriye, aslına dönüşsüzlük, bir yeniliğin, bir dinamik yapının, bir aşamanın, bir sıçramanın, bir niceliksel ve niteliksel sıçramanın ifadesidir, doğrulanmasıdır. Nâzım’da bu özelliği görüyoruz. Yani gerçek bir bireşim söz konusu. Böyle bir bireşime ulaşmak için, ilkin olumlu olmak gerekir. Olumlu olmak’tan ne anladığımı açıklayayım: Ta başından itibaren işgale karşı çıkan, Anadolu’da başlayan hareketi destekleyen ilk şiirlerinden itibaren bir protestocu şairdir. Nâzım içinde yaşadığı koşullardan ve o koşulların yarattığı daha başka alt koşullardan hiçbir zaman hoşnut olmamıştır. Kendi adına hoşnut olsa bile gerçek adına, gelecek adına hoşnut olmamıştır bunlardan. Nâzım’ın en önemli özelliklerinden biridir bu. Nâzım’ın şair niteliğinin en önemli özelliklerinden biri de hayatı olumlamasıdır. Hayatı hiçbir zaman reddetmemiştir, hiçbir zaman, en olumsuz koşullarda yaşadığında bile… Hapisanede, yurt dışında hayatın özünü olumlamıştır, ama eleştirel tutumundan kesinlikle vazgeçmemiştir. Olumlu anlamda bir kuşkucudur. Bu nedenle Nâzım bütünsel insanın en iyi örneklerinden biri. Çünkü bir nesnel gerçeğe karşı çıkarken, bir nesnel olguya karşı çıkarken soruna yalnızca bir noktadan bakmıyor. Yani protestosu yalnızca kişisel ve yazınsal bağlamda değil: Tarihsel,  toplumsal, ekonomik ve psikolojik. Ve bu protesto içinde protesto ettiği şeye karşı çözümler de getirmiştir. Bunu, biraz önce sözünü ettiğim Doğu-Batı bireşiminde yaptığı sıçramayı şiirlerinde ve yarattığı yapıtlarda ortaya koymuştur. Nâzım’ın bir başka özelliğini de, bütün klasik ve evrensel yazarlarda gördüğümüz gibi, başlangıçtan sonsuza doğru yol alan insan hayatının özelliklerini temalarının içine yerleştirmesinde görüyoruz. Bunlar gayet yalın, temel ve sürekli olan nitelikleridir insanın. Yani, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, haklı ile haksız, güzel ile çirkin gibi… Bunları insana ait değer ve kategorilerin yer aldığı bir bağlama oturtmuştur. Aynı şeyi Shakespeare’de, Sofokles’te, Goethe ve Hugo’da da görüyoruz. Böyle bir açıdan dünya ve hayata bakan bir şair, bir de dünyayı olumlayıcı değerlere sahip bir dünya görüşüyle donanmışsa gününü ve geleceğin olası gelişmelerini de kapsayan bir sanat yapıtı yaratır doğal olarak…

 Enver Ercan – Nâzım Hikmet’in şiirinde tema-içerik-biçim birliği nasıl bir konuma oturuyor?

Özdemir İnce – Nâzım’m şiirinin önü hiçbir zaman tıkanmamıştır. Çünkü Nâzım hiçbir zaman şiire ilkin biçim ve yapı açısından yanaşmamıştır. Nâzım’ın şiirinde lokomotif, şiirin dinamiği, temadır. Tema zenginliği ise onun dünya görüşünden, kişisel niteliklerinden (bilgili, kültürlü, kişisel hayat deneyimli) kaynaklanmaktadır. Örneğin, şöyle bir bakalım: “Taranta Babu’ya Mektuplar”da İtalyan yayılmacı faşizmi ve bunun karşısında bir Afrika toplumunun durum ve isyanını ele almaktadır. Bu özel durumun yarattığı imge, genelleşen, evrenselleşen bir niteliğe sahip. “Şeyh Bedreddin”de ise, geçmişteki bir tarihsel olaydan yola çıkarak bugün’den geçmiş’e doğru bakmakta ve bugünü geçmişin perspektifi içinde değil geçmişi bugünün perspektifi içinde değerlendirmektedir. Geçmiş güncelleşiyor. “Kuvva- yı Milliye Destanı”, “Memleketimden İnsan Manzaraları”, bunların hepsi, hem genel anlamda, hem de özel anlamda büyük çeşitlilikler gösteriyor. Nâzım bunların hepsine uygun bir etkin biçim bulduğu, bulduğu biçimlerde tutucu davranmadığı ve yenilikçi anlayış içinde yeni bir biçim getirmekten çekinmediği için şiiri yeni temalarla birlikte biçim ve yapı olarak da değişmiştir. Bu özelliği çağdaşlarını etkileyecek düzeydedir. Fakat öylesine ustalıklı, öylesine beceriyle yapılmıştır ki, bu, ilk bakışta belki bir biçim değişikliği yokmuş gibi de görünebilir. Örneğin, “Şeyh Bedreddin Destanı”nda iki, üç biçim denemesi vardır; iki, üç dil denemesi vardır. Fakat bunların hiçbirinde bir tekrar söz konusu değildir. Ya da şöyle diyebiliriz: Kendi kendinin tekrarı söz konusu olmadığı gibi, Divan Şiiri’nin sesinin tekrarı, bu şiirin yapısının tekrarı söz konusu değildir. O, bu şiirin bazı özelliklerinden yararlanarak bir özel etki yaratmak istemektedir. Yani, şiirsel metin dediğimiz eylemde, dünü ve bugünü aynı düzlemde ve aynı anda algılamak, algılatmak istediği için, bu örtüşmeyi sağlamak istediği için, “Şeyh Bed- reddin”in özellikle giriş bölümünde Divan havasının izleri gözlemlenebilir. Bu yalınkat ve niteliksiz bir tekrar değildir. Dünü bugüne getirip oturtmak için bu yolu seçmiş olmalı. Yani tarihsel tipikliği yakalamak için. Tarihsel tipikliği yakalamış ve bunun akrabası, uzantısı olan olguları aynı düzlemde, aynı zaman ve mekânda ve eşsüremli olarak algılamıştır. Ancak eşsüremli olarak algıladığı zaman, şu anda moda olan deyimle söyleyeyim, bir yapısalcı gibi algılamadığı için, sorunu hem eşsüremli, hem de artsüremli (tarihsel) olarak algıladığı için, bugün ve dün aynı düzlemde yer almakta, tarihsel bakış açısı içinde geçmiş değerlendi-rilmekte, geçmişin tipiklikleri bugüne getirilmekte, bugünün tipiklikleri ile dününkiler bir arada ve bir kıyaslama olarak geleceğe dönük bir yenilik içinde yer almaktadır. Bu noktada, hem temasal bir yenilik görüyoruz, hem de biçimsel bir yenilik.

Çünkü Nâzım’m bu kitabını  iki düzlemde ve iki semantik katmanda da okuyabiliriz. Geçmişe doğruluk mümkün değil elbette, ama, bugünden yarına doğru okuyabiliriz. Aynı zamanda, bugünü hem dünün, hem de bugünün bağlamında okuyabiliriz. .Karmaşık bir yapısı vardır. Tam bir çağdaş ve evrensel yapıyla karşı karşıyayız. T.S.Eliot’un “Çorak Ülke” si gibi. “Memleketimden İnsan Manzaraları” ise, sanki çağdaş bir “Divinia Commedia” (Dante). Mis-tisizmin bakış açısının yerini gerçekçi ve diyalektik bir bakış açısı almış. Bu yepyeni bir şey. Nâzım’ın şiiri temasal, yapısal ve biçimsel olarak çok iyi kavranmadığı, çok iyi incelenip özümsenmediği ve sonuçlar “mülk” edinilmediği için, bunların farkında değiliz. Nâzım’m büyüklüğü çok geniş kapsamlıdır. Nâzım olumlu anlamda çok büyük bir biçim ustasıdır, ama kesinlikle biçimci değildir. Çağdaş şiirimizin, sahip olduğumuz şiirsel mirasın en değerli, en verimli “parçası”,  halkası Nâzım olmak gerekir. Nâzım çağdaş Türk şairinin önünde bir Everest gibi duruyor, ama bu şiir o doruğa tırmanmak yerine, yolunu uzatıp çevresinden dolaşmayı seçiyor. Ne Cumhuriyet öncesi şiir, ne Hececiler, ne Garip Şiiri, ne İkinci Yeni, ne de 1940 kuşağının şiiri, 1985 yılında çağdaş bir şiirdir. Bu şiirler küçük küçük tepelerdirler.

Çağdaş olan Nâzım’ın şiiridir ve yeni ve genç Türk şairinin en önemli usta ve rakibinin Nâzım Hikmet olması gerekir. Eğer günümüz Türk şairi ve özellikle genç kuşak Nâzım’m şiirinin yapısal ve biçimsel özellik ve olanaklarını kavrarlarsa, bizim için büyük bir deney kavnağı olarak ortaya çıkacaktır. Ama genç arkadaşların yaptıkları tartışmalara bakıyorum, sanki Nâzım Hikmet diye bir olgu yok; onun dışında, doğru-yanlış her şey konuşuluyor. Şunu söylemek istiyorum: Eğer Türk şiiri onu gerektiği gibi öğrenebilseydi, ondan öğrenmesi gerekenleri öğrenip uygulayabilseydi, onun vardığı noktayı daha da geliştirme girişimi içinde olsaydı, şimdi, bugün bulunduğu yerden çok daha yükseklerde, çok daha olumlu, çok daha geniş ve derinlikli yerlerde olabilirdi. Ben, bu eksikliği şiirimizin en büyük zaafı, zayıflığı olarak görüyorum. Şu anda bir tema sınırlılığı, bir tema yoksulluğu söz konusu. Elbette dar temalar içinde de şiir yazmak mümkündür. Ama onun da çok özel koşulları vardır. Temanın ayrıntılarının ve derinliklerinin ele alınmasıyla ortaya çıkabilir bu. Bunu gene en yetkin, en olumlu biçimiyle Nâzım’ın  “Saat 21-22 Şiirleri”nde,  “Rubaîler”inde görüyorum. Tema çok belirgindir, sınırlıdır: İnsanın yazgısıdır, insanın kendini belli bir zaman ve mekân içinde sınırlandırıp düşünmesidir. Şimdi, böyle bir tema¬yı ele aldığımız zaman soruna 360 dereceden bakmadığımız takdirde, bir noktadan baktığımızda bir tek şiir yazabiliriz, ürettiğimiz şiir bir süre sonra teksirle çoğaltılmış gibi olur. Ama Nâzım’m en büyük özelliklerinden biri, nesnel gerçeğe tek bir noktadan bakmamasıdır. Sanki nesne ortada durmakta, Nâzım da bu çemberin 360 derecesinden oraya bakmaktadır. Bu şiirlerde Nâzım’ın şiirinde bir plastik yapı söz konusudur. Sanki bir heykel gibi. Bir heykele nasıl 360 dereceden bakabilirsek onun bu şiirlerine de öyle bakabiliriz. Bu da Türk şiirini kanatlandırabilecek sü-rekli bir yenilik. Ama kaç kişinin haberi var bundan. Genç Türk şairinin, en büyük ve en yenilikçi şairimiz dururken, bazı “minör” şairleri kendisine kaynak seçmek gafletini göster-mesi çok acı…

Enver Ercan— Yenilikçilik temelde yıkıcılık özelliği de gösterir. Bu konuda Nâzım Hikmet’in tavrı nedir?

Özdemir İnce – Nâzım elbette gerçek bir yıkıcıdır. Fakat Nâzım yalnızca yıkıcılık evresinde kalmamıştır. Örneğin dünya şiirindeki bazı olaylara bakacak olursak, Dadaizm, Üstgerçekçilik (Sürrealizm, Gerçeküstücülük), Fütürizm gibi, bunlar bir olgunun karşısına yıkıcı tepkiyle ortaya çıkmışlardır, ancak yıkıcılık evresinden sonra yapıcı evreye geçememişlerdir. Örneğin Nâzım, Divan Şiiri’nin, Halk Şiiri’nin yapılarına karşı çıkmıştır, bunları yıkmıştır. Nâzım kendi döneminde egemen olan şiir diline karşı çıkmıştır. Divan Şiiri’nin yapay dilini yıkıp onu doğallaştırmıştır, şiir dilini halkın diline, konuşma diline, doğal dile yaklaştırmıştır. Gene aynı şekilde Halk Şiiri’nin naif dilini yıkıp, ondan yararlanarak üst düzeyde bir şiir dili getirmiştir. Kendisine kadar gelmiş olan şiirin yapısını yıkıp, demin sözünü ettiğimiz Doğu-Batı bireşimini başararak yepyeni ve çağdaş, gelişmeye açık bir şiirsel söylem ve yapı kurmuştur. Bu yapı ve dil bugün de yepyeni, ama lâyık olduğu ölçüde yararlanılmıyor. Bu yapı ve dil, gerçek, yoğun, anlam  yüklü, somut, karmaşık, biçimli ve özgün, özgür bir ritmi olan bir çağcıl şiirin yapı ve dilidir; malzeme olarak imgeden, çağrışımdan, bilgiden, insansal deneyimlerden, bireşimden yararlanmaktadır; ve bu şiir çağcıl şiirin gelip tıkandığı bir yerde değil, geleceğe açık bir başlangıç noktasında durmaktadır. Bu şiir bütün olumlu olanaklarıyla genç Türk şairini bekliyor. Büyük şiir büyük kaynaktan yola çıkar. Nâzım’ın çevresinden dolaşan şiir “küçük” kalmaya önceden mahkûmdur.

Onat Kutlar – Evet. Ben bu noktada  Özdemir İnce’nin görüşünü biraz daha ileri götürmek istiyorum. Bu yıkıcılık ve yapıcılık özelliği Nâzım’ın şiirinin içinde yer almaktadır. Yani Nâzım bir ses bulup bütün şiirsel ya da sanatsal yaşamı boyunca o sese tutunarak kişisel üslup elde eden bir şair değildir. Nâzım, kendi oluşturduğu yapıyı, kendi oluşturduğu şiirsel dili yıkıp onun yerine yenisini koyabilen bir şairdir. Biraz önce değinildiği gibi sürekli yenilenen bir şiir yapısına sahip olmasının temelinde bu tavrı var.

Bütün büyük sanatçılarda gördüğümüz bir olaydır bu. Örneğin Bach’ın müziğinde bilinen üslup yapıtlarından birinde birdenbire kırılmakta ve onun yerine bambaşka bir yapı girmektedir. Lorca’nın “Romancero Gitan”daki biçimi birdenbire terk edilmekte, “Şair Newyork’ta”  kitabıyla bambaşka bir yapı ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda Nâzım’ın şiiri de kendi içinde sürekli yıkılıp, yeniden yapılan bir şiirdir. Çünkü zaten yaşam da her an yenilenen bir olaydır.

 

Özdemir İnce – Yani, bu yıkılışın, bu yıkılmanın yerine yeni bir yapı yeni bir dil konmasının, sen doğallıkla geliştiğini, bir kopuşma olmadığını, bir uzun yolculuk içinde her istasyona uğradığını, yani bir ekspres gibi değil de bir posta katarı gibi en küçük istasyonlara uğrayarak ilerlediğini söylemek istiyorsun.

Onat Kutlar – E, tabii. Yaşamı hiçbir noktası Nazım’a yabancı değil  çünkü.

Aziz Çalışlar – Nitekim bu “yıkma ve yapma diyalektiği” aslında aşma  kavramını getirmektedir. Daha önce  de söylediğimiz gibi, Nâzım yaşamı aşmaya çalışmakta ve bunu yaparken, kendisiyle birlikte toplumu da aşırmaya çalışmaktadır. Bunun nedenini gene daha önce söyledik: Bir sanatçı ne kadar çok yaşamın içersinde yer alıp onu aşmaya çalışırsa, sanatında da o denli bir şeyleri yıkıp, onun yerine daha ileri düzeyde bir yapıyı, bir biçimi getirecektir.

Yine kendisi de bir yerde der ki: “Bizler edebiyatı, sanatı ne denli dikkatli bir gözle tetkik edilip içine faal olarak karıştığımız hayatın sanatsal olarak tesbit edilmesi ve yansıtılması üzerine kurarsak o yapıt, edebiyat ve sanat o denli zengin olacaktır. ”

Nâzım’ın bütün çabasında bu diyalektik özelliği görüyoruz. Yıkma ve yapma, yani aşma, buysa aslında bütün bütüne kendi yaşamıyla iç içe bağıntılı. Eğer biçimi belirleyen içerikse, Nâzım’ın bütün sanatsal faaliyet biçimini belirleyen de yine onun kendi içeriğidir, yani kendi yaşamıdır.

Enver Ercan – Nâzım Hikmet’ in bugün dünya şiiri içindeki yeri nedir?

Özdemir İnce – 20. yüzyıl, demin arkadaşlarımızın da belirttikleri gibi bir rönesanstır. Rönesans, yeni ile eskinin, sürenle kalanın, gelecekle geçmişin kavgasından yeni bir şeyler yaratma süreci, yani bir bunalım anıdır. Bunalım anı, elbette yeni bir şey doğuracaktır. Yeni bir ürün verecektir. Bu ürün hem sanat alanında, hem de bilim alanında ortaya çıkar doğal olarak. İnsan tipi de değişir, yeni bir insan tipi çıkar ortaya. Yani bunalım öncesi insanla bunalım sonrası insan, aynı insan değildir. Bir sıçrama geçirmiştir. 20. yüzyılda da bu aşağı yukarı böyle oldu. 20. yüzyılda büyük şair zenginliğiyle karşı karşıyayız. Bazı adları anmakta yarar var (düşüncemizi somutlamak bakımından yararlı olur): Örneğin, Yunanistan’da Palamas’tan, Solomos’tan başlayarak Seferis’e, Elitis’e, Rit sos’a, Sinopulos’a kadar gelen ve devam etmekte olan bir şairler sıradağı vardır. Ispanya’da Machado, Lorca, Alberti, Vicente Aleixandre, Luis Cernuda ve Jorge Guillen… Güney Amerika’da başta büyük lokomotif, Nikaragualı  Ruben Dario, Nicolas Guillen, Cesar Valejo, Neruda, Carlos Drummond de Andrade, Vicente Huidobro; Portekiz’de Fernando Pessoa, Kuzey Amerika’da Walt Whitman ve Emerson… Almanya, İngiltere, İtalya, Çarlık Rusya ve S.S.C.B.’den onlarca örnekler verebilir, bunlara Çek Nezval’i, Macar Attila Jozsef’i ekleyebiliriz… Bunlara, ayrıca, tek tek, Valéry, Apollinaire, René  Char, Henri Michaux, Guillevic,… T.S.Eliot, Dylan Thomas, Ezra Pound, Ungaretti, vb., şairleri de katabiliriz. Dünya şiiri hiçbir dönemde bunca zengin olmadı. Bunların hepsi bir çağın ürünü, simgesi ve karşılığıdır… Şiirin insansal, estetik, toplumsal ve siyasal bir girişim, faaliyet olduğunu biliyoruz. Nâzım, biraz önce adını andığım şairlerin oluşturduğu şiir “Pantheon”unda oturmaktadır. Ancak Nâzım bu şairlerin pek azının sahip olduğu bir özellikle öne çıkıyor yüzyılımızda: Dünya halkları tarafından bir evrensel kardeş olarak kabul ediliyor. Özellikle, kurtuluş savaşı veren, ezilen, yalnızlığa mahkûm edilmek istenen, karanlıktan aydınlığa çıkmak isteyen (tıpkı Nâzım’ın “nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizesinde olduğu gibi) ulusların ülkelerinde… Bu özellik, çağımızın şairinin en tipik özelliği. Herhangi bir genç şairimizin bu özelliğe burun kıvırması, gerçek şiir için bunu bir engel sanması, çok acı verici bir şey. Geçmişte de bu özellikten uzak kalan şairlerin sayısı pek sanıldığı kadar fazla değildir. Size bir örnekten söz etmek istiyorum: Birkaç ay önce, yazgısı Nâzım’ın yazgısına benzeyen, Faslı şair Abdellatif Laâbi’yle konuşurken, hafifçe bıyık altından gülerek, “Özdemir”, demişti, “Nâzım sence en çok hangi ülkede tanınır?” Onu, “Elbette bizde, Sovyetler Birliği’nde, Fransa’da…” diye yanıtlarken, sözümü kesip, “Hayır” demişti, “yanılıyorsun, Nâzım asıl bizim en büyük öğretmenimizdir. Yani bizim derken bütün Arap âleminin… Nâzım’ın bizim dilimize çevrilmemiş tek bir dizesi yoktur. Bizler onun ço-cuklarıyız.” Bence, Nâzım’ın dünyadaki yerini Laâbi’nin bu cümlesi kanıtlıyor. Aynı şeyi bir başka Üçüncü Dünya şairi de söyleyebilir.

Onat Kutlar – Evet, bu konuda benim de ilginç bir anım var. Bundan birkaç yıl önce bir film gösterisi nedeniyle Cezayir’e gittik, yönetmen Atıf Yılmaz’la birlikte. Cezayir’i dolaşırken bizi ilk çarpan olay, istisnasız bütün kitapçı vitrinlerinde Nâzım Hikmet adını görmek oldu. Tabii çok etkilendik. Ve akşam da ilginç bir olay yaşadık. Oradaki Türk büyükelçisi, Cezayir sinema ve sanat çevreleriyle biz Türk delagasyonu için bir yemek verdi. Ve o yemekte Cezayir’in tek büyük gazetesi El Mücahid’m sanat bölümü yöneticisi tam benim karşımda oturuyordu. Konuşma sırasında Cezayirli gazeteci arada sırada şöyle bir söz kullanıyordu: ‘‘Büyük Rus şairi Nâzım Hikmet’in de¬diği gibi…” Bu sözü her söyleyişinde ben tedirgin oldum, önce yanlış bir bilgiye dayandığını düşünüp hemen düzeltmeye kalktım ama adamın bu düzeltmemi dikkate almaksızın Rus şairi diye tekrarlaması karşısında sinirlendim. Adama dönerek dedim ki, “Biz burada bir dostluk masası etrafındayız, sizi de uyardım, evet Nâzım Hikmet Sovyetler Birliği’nde yaşamıştır, ama bütün sanat yaşamıyla Türk’tür. Burda bir ırkçılık gösterisi yapmak istemiyorum ama doğruyu söylemek zorundayım. Nâzım Hikmet Türk dilinin en büyük şairidir, bu yanlışınızı lütfen düzeltin.” Bunun üzerine adam güldü ve dedi ki, “Sinirlenmenizi çok iyi anlıyorum, bu yanlışı da bilerek yapıyorum. Ben bilmez miyim? Nâzım Hikmet’in yaşamöyküsünü satır satır bilirim. Nâzım Hikmet bizim için de yeryüzünün en büyük şairidir. Tabii ki Türk şairidir. Ama en büyük şairini on beş yıl hapiste yatıran ülke, bugün hiç olmazsa onun şiirlerinin çok rahatlıkla ve serbestçe satıldığı, okunduğu, okul kitaplarına girdiği bir ülke olmalıydı. Ama siz bunu yapmadınız. Ben de bu yüzden Rus şairi demekte direniyorum.”

Bunu bir espri havası içinde anlattı, gerginliği biraz azalttı ama büyük şairimize uzun yıllar reva gördüğümüz olay karşısında da ciddi şekilde bir kez daha üzüldüm. Asıl vurgulamak istediğim Arap ülkelerinde Nâzım Hikmet’in ne kadar önemli bir şair olduğu ve onlar için yol gösterici özellikler taşıdığı gerçeği. Sanıyorum birçok ülkede de durum bundan farklı değildir. Özellikle Özdemir’in demin söylediği gibi ezilen, karanlıktan aydınlığa çıkma mücadelesi veren, bağımsızlığı için, kendi kültürünü yaratmak içi mücadele veren, emperyalistlere karşı kavgayı sürdüren ülkelerde Nâzım’ın etkisi herhalde daha uzun yıllar sürecek.

Özdemir İnce – Evet, tabii, ben de aynı kanıdayım. Nâzım soyundan şairler, şiirin yazılı metninden, yazılı metnin pencere ve kapısından hayata atlayıp, hayata girmenin olanaklarını sağlıyorlar. Çünkü bu soydan şairlerin en büyük özelliği, şiirin metinden hayata sıçraması; bu şairlerin hem ulusal, hem de evrensel vicdan olmalarından ileri geliyor. Bu şairlerin şiirlerinde şiirle hayat çelişmiyor. Şiir etkin, aktif bir eylem oluyor.

Aziz Çalışlar – Nâzım Hikmet’in bu kadar evrensel olabilmesinin bir yönü de bütün dünya kültür ve sanatlarına bakmış olması. Çünkü şöyle diyor bir yerde, “Çeşitli ulusların kültürleri arasında etki değişimleri olur ve her ulusal biçim içinde bir ya da daha fazla ulusların, bir ya da birçok öğeleri bulunabilir. Zaten bir ulusal kültüre evrensellik niteliği veren de budur. ” Gördüğünüz gibi ulusallık ile evrensellik arasındaki diyalektiği çok iyi kavramasından ötürü, Nâzım bütün dünyanın evrensel sorunlarına yayılabiliyor. Bu sadece kendisini sanatçı olarak dünya sorunlarından sorumlu tutmasından, yani yalnızca sanatçı vicdanından kaynaklanmıyor; onun kendi bir bileşkeni, ayrılmaz bir parçası olarak bütün dünya sanat ve kültürlerine de bakmasından ileri geliyor. Meselâ diyor ki, “Şiirimin kökü yurdumun topraklarındadır, ama dallarıyla bütün topraklara doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde uçsuz bucaksız yayılan bütün topraklara, o topraklar üzerinde kurulmuş medeniyetlere, bütün dünyamıza uzanmak istedim. İnsanoğlu nerede, ne zaman ve hangi dilde olursa olsun yüreğime ve kafama uygun bir şiir söylemişse, onun söyleyişindeki ustalığı incelemeye, ondan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Yalnız kendi edebiyatımızın değil, doğu ve batı edebiyatının bütün ustalarını usta bildim.” Burda kendisini demin de sözünü ettiğimiz gibi 20. yüzyılın nasıl bir sorumlusu, bir sanatçısı olarak gördüğünü düşünüyoruz. Yalnızca o çağın mücadelesine katılmakla değil, ama onunla birlikte tüm kültürlere ve

sanatlara uzanmasından da kaynaklanıyor bu. Bütün dünyadaki büyük etkisinin asıl bir nedeni de bu.

Enver Ercan – Yönteminin de büyük payı var bunda.

Aziz Çalışlar – Kuşkusuz, Nâzım’ın  gerek biçimsel, gerek tematik, gerek kültürlere bakışındaki zenginlik, kendi yaratısındaki zenginlikle, kendi  yönteminin zenginliğinden kaynaklanan, onunla bütünleşen bir olgu. Bu da nerden kaynaklanıyor? Dayandığı yöntemin, kendisinin de dile getirdiği gibi, diyalektik maddeci bir metodolojiye yaslanmasından kaynaklanıyor. Çünkü diyor ki, “Biz sanata eğer ancak diyalektik maddeciliği tatbik ettiğimiz zaman bizim gerçekçiliğimize ulaşabiliriz”. Hemen buna bağlı olarak da yine “Bugün tam anlamıyla,yani tek yanlı olarak değil, edilgen olarak değil, gerçekliği bütün karmaşıklığıyla ve akışıyla kendi gelişimi içinde yansıtan gerçekçilik en ilerici sanat ilkesidir bugün için.

Demek ki, Nâzım’m anladığı gerçekçilik, yaşamı bu çok yönlülüğü içinde yansıtmaya elverecek bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Nitekim, bu yöntem üzerine zaman zaman söylediği şeyler derlenip toparlandığı zaman, bunun temel bir gerçekçilik ve yöntem öğretisi halinde karşımıza çıktığını da görüyoruz. Ben bunu kendi açımdan (bu ay yayımlanacak olan) Nazım Hikmet: Sanat Ve Edebiyat Üzerine Düşünceler adlı kitabında da göstermeye çalıştım. Çünkü daha önce hep söz ettik Nâzım’ın sanatçı kişiliğinden; Nâzım’ın bir de kuramcı kişiliği var, bugünkü asıl önemi de onun bu kuramcı kişiliğinden de kaynaklanıyor bence. Bu bakımdan, Nâzım, aynı zamanda bir kuramsal düşünür, bir edebiyat kuramı düşünürü, hatta bir estetik kuramcısı aynı zamanda. O yüzden, Nâzım’ın aynı zamanda ülkemizde maddeci estetiğin ve toplumcu gerçekçilik anlayışının da kuramsal temellerini atan kişi olduğunu görüyoruz.

Özdemir İnce – Ben böyle bir derleme kitabının eksikliğini her zaman duydum. Çünkü Nâzım yaptığı iş üzerine düşünen, onun içeriğini besleyen biçimsel ilişkilerini titizlikle dü-şünen bir şair. Fakat, doğrudan doğruya bir poetika yazmayı, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, yerine getirememiş. Fakat çeşitli kitaplarında, konuşmalarında, mektuplarında romanlarında, düzyazılarında zaman zaman dile getirdiği sanat ve edebi¬yat üzerine düşünceleri bir kitapta toplandığı zaman, onun bu kuramcı, estetik düşünürü, bir tarihçi olduğu da ortaya çıkacak. Şair bence, elbette, doğaçtan, rastlantılara dayanarak şiir yazan bir insan olmamak gerekir. Nâzım’ın şiiri bende şöyle bir imge uyandırıyor: Bir açı gibidir, bir geniş açının sahip olduğu alanı gözümüzün önüne getirelim… Nâzım yaşlandıkça, hayat deneyimi biriktikçe, bilgisi ve görgüsü genişledikçe, şiiri de genişlemiş, boyutlanmış, derinlik kazanmış… Tabii bunun doğal bir nedeni var: Onun şiiri hiçbir rastlantıya izin vermiyor. Nâzım’ın dünyaya, sanata ve olgulara bakışını sağlayan kuramsal sağlamlığı, bu sağlamlığın dayandığı temeller, onun şiirini her zaman yenileştirmiş ve genişletmiştir. Böyle bir şairimizin olması bizler için büyük bir onur ve şans. Ama önümüzde duran bu büyük kaynağın olanaklarından yararlanmayı bilemiyoruz.

Aziz Çalışlar – Evet, Nâzım’ın sanatı nasıl çağdaş kalmışsa, kuramı da çağdaş kalmıştır. Kuramsal düşünceleri ve ilkeleri bugün için de aynı canlılıktadır ve önemini korumaktadır. Nitekim, bugün de gerçekçilik kuramı üzerine tartışmalar yapılmaktadır; bunlara baktığımızda, Nâzım’m bugüne en doğru, en açık yanıtları getirmiş olduğunu görüyoruz.

Enver Ercan— Bu toplu söyleşiye katıldığınız için dergi adına teşekkür ederim. □

YENİ DÜŞÜN

***

ATV NAZIM HİKMET PROGRAMI İÇİN KONUŞMA[iii]

Nâzım Türk değil de Fransız, İngiliz, İspanyol ya da Yunan olsaydı, ülkesinde yazılan, hakkında yazılan yüzlerce kitap olurdu. Ülkemiz de ne yazık ki Nâzım’la ilgili, Nâzım üzerine yazılmış kitapların sayısı bir düzineyi geçmez. Üzülerek söyleyeyim ki Nâzım’ı çağdaşları bizden çok daha iyi anlamış ve değerlendirmiştir. Örneğin :

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU:

835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkilâbın ilk satırlarıdır… O, yalnız Türk şiirinle çığır açmış bir edebiyat inkilâbçısı değil, hiç görmeye alışık olmadığımız bir şair tipidir.”

 AHMET HAŞÎM:

“Bu vezin bildiğimiz vezinlerde değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullandığı lisana benzemiyor. Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş  büyük bir yeni şairimizdir, Bu şiirin eskisine nazaran  rüchanı (üstünlüğü) muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı getirmiş.”

Nâzım Hikmet’in şiirini doğru değerlendirebilmemiz için onu yirminci yüz yılın öncü ve yenilikçi, modernist şairleriyle karşılaştırmak zorundayız. Kim bunlar ? T.S.Eliot, Ezra Pound, Pederico Garcia Lorca, Louis Aragon, Saint-John Perse, Konstantinos Kavafis, Yorgo Seferis, Yannis Ritsos, Odiseas Elitis, Eugenio Montale, Gunnar Ekelöf, Berthold Brech ve benzerleri : Destansı, epik, lirik, açık ya da kapalı şiirin en iyi ustaları. Nâzım’m yapıtında bunların hepsi var, ve karşılaştığımız örnekler çağımızın evrensel örneklerinin düzeyinde ve üzerinde. Nâzım bu özellikleriyle, ne yazık ki, dünya şiirini Türk şiirinden daha çok etkilemiş. Örneğin, Nâzım’ın Arap şiirindeki etkili konumunu göz önünde tutan Adonis, “Nâzım Hikmet yalnızca Türklerin değil Arapların da şairidir” diyor. Bir başka dilde yazan bir şairin çeviri yoluyla başka bir ülkenin dilinde  o dili konuşan halkla buluşması yalnızca şairin moda ideolojisine bağlanamaz: Bir ulusun şairi bir başka dile ancak evrensel değerler nedeniyle, yeni ve  öncü nitelikleriyle geçer. Yeni bir şiirde adalet, özgürlük,  umut, aşk, hümanizm gibi insani değerler varsa, okur bu değerleri kendi değerleri arasına katıp kendinin yapabiliyorsa. Düşünelim, çok azdır bu şairler  ve Nâzım Hikmet bu çok az şairlerden  biridir.

Nâzım Hikmet’in bu şiirsel konvertibilitesi (bir başka şeye çevrilebilirlik) nereden kaynaklanıyor ?

ŞİİR YAPISI VE DİLİ:

Yirmi yaşında, Divan şiirinin aruzuyla yazılan  müstezat, Servet-i Fünun şairlerinin serbest müstezat ve hececi şairlerin ölçü ve kalıpları bölerek yaptıkları mekanik yeniliklerin dışında,  bambaşka ve yapısal değişiklikten başlayan bir şiir yazmaya başlamıştır, Böylece Nâzım’la birlikte evrensel şiirin yapısı Türk şiirine girmiştir.

Şiirinin dili ne divan şiirinin ne de halk şiirinin dilidir. Aydın ve halkın konuştuğu ama henüz yazmadığı bir dildir bu.

1929 yılında yayınlanan 835 Satır. Yakup Kadri’nin, Ahmet Haşim’in de dediği gibi şiirimizde büyük bir devrimdir. Kurtuluş Savaşımızla.. karşılaştılacak olursa, 855 Satır yeni şiirimizin Sakarya Meydan Muharebesi’dir,

NÂZIM VE GELENEK:

Nâzım gelenek sorununu en iyi anlamış şairimizdir. Nâzım’a göre gelenek ve şiirsel biçim ve kalıplar, ne vezinden doğan ses, ne de eski şiirin öne çıkmış temalarıdır. Nâzım’a göre gelenek, devinimsiz, ölü bir birikim ya da biçki-dikiş kalıbı değildir; Nâzım geleneği öykülenecek, sıkı sıkıya örnek alınacak, hiza ve istikamete bakılacak bir yapı olarak görmez. Nâzım için gelenek varolan ve yaşayan şeydir, canlıdır, mumya ya da fosil değildir. Bu nedenle gelenek tutsak edici değil, özgürleştirici olmalıdır, yeniye ve ileriye tuğla ve harç olmalıdır. Arı ve karınca ile şairin arasındaki farktır bu. Şair ancak bu yöntemle fason ya da konfeksiyon üretiminden kurtulup, yaratıcı düzeyine çıkar.

Bunun en iyi örneği, 1936 yılında yayınladığı Sîmavna Kadısı  Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’dır.

NÂZIM VE GERÇEKLİK:

«Ben şiirde realiteyi bütün mürekkebliği ile, mazi, hal ve istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum” diyor. Bunun anlamı şudur : Nâzım Hikmet şiirsel gerçekliği bütün karmaşıklığı içinde, geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamlarında kavrıyor ve devingen, yani kendi ekseni doğrultusunda değişken bir gerçekliğe ulaşmak istiyor. Nâzım’ın gerçekçilik anlayışı günümüzün çok katmanlı gerçekçiliğinden farklı değil. Bunun en iyi örneklerini hapisanede ve daha sonra yurt dışında yazdığı şiirlerde görüyoruz. Nâzım üstgerçekçilik, İkinci Yeni’nin olumlu sonuçlarını ve büyülü gerçekçiliğin deneyimlerini şiirine sokmuştur. Bunun en somut örneği Saman Sarısı adlı şiiridir.

Nâzım hiç kuşkusuz ideolojisi olan bir şairdir. İdeolojik bağlamda, Olay’a bağlı durum şiirleri yazmıştır ki, bu, şiirin, şiir sanatının ortaya çıktığı andan bu yana onun ana gövdesini oluşturur. Ancak Nâzım’ı yalnızca ideolojik ve savgüden (angaje)  bağlam ve parantezinde okumak, ona, Türk şiirine ve şiirimizin geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Tıpkı T.S.Eliot’ı katolik dini, Ezra Pound’ı da İtalyan faşizmi parantezinde okumak gibi. Eliot ve Pound’a haksızlık yapmamaya özen gösterenler, aynı özeni Nâzım Hikmet’e de göstermelidirler.

Büyük şair ile sıradan bir şairi yeni okuma gereksinim ve zorunlulukları birbirinden ayırır. Sıradan şairi bir tek yorumla okursunuz. Çoğul okumayı ne kendisi ister, ne de herhangi bir çoğul okumaya dayanabilir.

Oysa Nâzım’ın şiiri sanki bir arı kovanı gibidir. Çoğul okuma için en uygun uygulama alanıdır.

Nâzım Hikmet’in şiirinin, şairin hapisaneye girmesi tarihinden başlayarak doğru ve özgürce okunduğunu söylemek mümkün değil, okunamadı. Nâzım’ın şiiri, ne yazık ki, ister olumlu, ister olumsuz yaklaşımla olsun, hep ideolojik bakış açısı içinde okunmuştur. Kimileri onun şiirlerine gözükapalı hayranlık duymuşlar, kimileri de onun şiirinden, tıpkı kişiliğine karşı olduğu gibi, bağnazca nefret etmişlerdir.

Nâzım Hikmet’in şiiri, Cumhuriyet şiirimizin ana damarı, ana gövdesi, ana kanalı, ana kavşağıdır. Üzülerek söyleyeceğim, şu anda yaşları ellinin altında olan okurların ve şairlerin büyük bir çoğunluğu Nâzım’m şiirini tanımıyorlar. Şunu çekinmeden söyleyebilirim: Nâzım’ın şiirini anlamadan, özümsemeden çağdaş şiiri anlamanın ve çağdaş ve evrensel şiir yazmanın olanağı yoktur. Bu nedenle Nâzım Hikmet’i 1950’lerin soğuk savaş dönemi gözlükleriyle değil 1995’in  çıplak gözleriyle, çoğul gözleriyle okumak sorundayız. Ancak o zaman Nâzım Hikmet’in bize ve dünyaya nasıl bir armağan olduğunu anlayabiliriz..

[i] Yeni Düşün Aylık Dergi, Ocak 1987

[ii] Aziz Çalışlar, Nazım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne, Bilim ve Sanat  Yayınevi, 1987.

[iii] ATV için 20 OCAK 1995 günü yapılan konuşma.