“BİR ZAMANLAR İSTANBUL”

Yazının adına bakıp İstanbul güzellemesi yapacağımı sanmayın. İstanbul’un eskisini de yenisini de sevmem. Seven sevsin !
Birkaç gün önce bir arkadaşla Osmanlı döneminden ve televizyonlarda yapılan Osmanlı övgülerinin ölçüsüzlüğünden söz ediyorduk. Arkadaşım konuşurken, ben, bir yandan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul” (Tercüman, 1001 Temel Eser) adlı kitabını düşünüyordum.
***
Osmanlı dönemi nostaljisinin, o dönemin abartılı övgüsünün pek de masum olmadığını düşünüyorum. Düşünelim ki, o dönemin eğitim sisteminden, o dönemin üretim sisteminden kesinlikle söz edilmiyor. Buna karşılık, tutulan türlü çeşitli sicillerin sağlamlığı ballandıra ballandıra anlatılıyor. Ama kaç kütüphane, kaç müze, kaç fabrika vardı hiç söz edilmiyor.
Bir zamanlar sosyalist düzenler kurulurken geleceğin geçmişin tuğlalarıyla inşa edileceği’nden söz edilirdi. Bu, kapitalist düzenin kazanımlarının mutlaka kullanılacağı anlamına geliyordu.
Benim ki de o hesap, Osmanlı’nın hazırladığı tuğlalardan kuşkusuz ve mutlaka yararlanılacak. Ama matematik, fizik, kimya, mimari, sanayi, tarım ve tarımsal sanayi konularında bize neler bıraktı ? Osmanlı uygarlığı birkaç camiden, birkaç köprüden, divan şiirinden, Dede Efendi müziğinden ibaret olmamalı elbette. Ama “ibaret”miş gibi görünüyor.
***
Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul”u, 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde eski harflerle “Onüçüncü Asrı Hicrîde İstanbul Hayatı” adıyla yayınlanmış ve kitap haline getirilmemişti. Yazıları Niyazi Ahmet Banoğlu derleyip kitaplaştırmış. Kitaptan bir bölümü birlikte okuyalım:
“Devletler arası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zararlara uğradığız tarihlerde yazılıdır. // Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine, Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi.” (S.20)
Bu olay 6-7 Temmuz 1770 tarihinde oldu ve Osmanlı donanması Rus donanması tarafından yok edildi. Demek ki Osmanlı 1770 yılında Rus donanmasının Cebelütarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’e gelebileceğini bilmiyormuş. Tarihçiler bu olaydan ve nedenlerinden hiç söz etmiyorlar.
***
“1826 muhaberesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Bab-ı Alice hal edilememesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüzbin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı. // Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu bilmezlerdi.” (S.20-21)
Rica etsek, modern müverrihîn (tarihçiler) biraz da bunları hikaye etse olmaz mı ?