BLÖF YA DA KURUSIKI

Önce bazı deyim, özlü söz ve atasözünü şöyle bir anımsayalım. Kimi zaman bunlardan biri sayfalarca kitabın, açıklamanın yerini kolayca doldurur.

1.Örnek: “Ayranı yok içmeye tahtırevanla gider sıçmaya” = İçinde bulunduğu duruma bakmadan çevreye hava atmak için abartılı harekette bulunan kişiler için kullanılan bir atasözüdür. Bunun tam karşıtı deyimler de var =  “Ayağını yorganına göre uzatmak”.

2.Örnek: “Hesabını bilmeyen kasap kıçına kaçar masat.”

Bu kaba deyişin daha kibarı da vardır :  

“Hesapsız kasap, ya bıçak kırar ya masa (hesabını bilmeyen kasap, ne satır bırakır, ne masat)”.

Yani: İşinin ehli olmayan, ne yapacağını önceden iyi düşünmeyen kişi, işin içinden bir türlü çıkamaz. Bu uğurda baş vurduğu araçları da heder eder. / Hesabını bilmeyen kişi elinde, avucunda bulunan işe yarar şeyleri de ziyan eder.

“Sıçmak”, “Kıç” gibi sözcükler için kusura bakmayın, atalarımızdan mirastır. Bunların ne son kullanım tarihi vardır, ne de değerden düşer!

Şimdi bir başka alana geçelim:

BLÖF (BLUFF)YAPMAK:

1.Karşısındakini yanıltarak ya da yıldırarak bir işten caydırmak için aslı olmayan söz söylemek ya da aldatıcı tavır takınmak.

2.İskambil oyunlarında elindeki kâğıtları olduğundan başka gösterme davranışı.

Örnek: Pokerde blöf yapmak ya da yakalamak.

2.Karşısındaki  kişiyi yanıltarak veya yıldırarak bir işten caydırmak için söylenen asılsız söz veya takınılan aldatıcı tavır, KURUSIKI.

  1. Blöf, mantık ve kimi zaman psikolojik analiz gerektiren bir iskambil oyunudur.

Bir deste ile ve en az üç kişi ile oynanır. Altı ve daha fazla oyuncu için iki deste ile oynanabilir.

Şansın etkisinin çok az olduğu, kâğıt saymak ve psikolojik analize dayalı bir iskambil oyunudur. Oyundaki temel amaç, oyuna ismini veren eylem; blöftür. İyi blöf yapan ve başkasının blöfünü görebilen oyunu kazanır.

Bir zamanlar poker oynadığım için bilirim. Zor iştir. Pokerde oyun eşit kavlarla açılır. Kav, oyununun başlangıcında elde mevcut olması gereken paradır. Herkesin kavı eşittir oyun açılırken. Oyun ilerledikçe bu denge bozulur. Kavı biten ya oyundan kalkar ya da belli bir miktarda yeni para koyar önüne. Deneyimlerimle söylüyorum: Önünde kuvvetli para olmayan blöf yapamaz. Tam tersine masadaki parası kuvvetli olan blöf yapar. Blöf,  ya Pot (oyunun başında veya oyun sırasında her oyuncunun diğer oyuncuyu görerek veya artırarak ortaya koyduğu para) arttırarak, ya da Rest (önündeki tüm parayı bahse koymak) çekerek yapılır.

Önünde 10 lira olan oyuncunun önünde 500 lira olan oyuncuya  rest çekmeci gayri ciddidir. Kazansa 10 lira kazanır, ötekinin önünde 490 lira kalır. Kaybederse masadan kalkar, ya da kaldırırlar. Buna “Kendi ayağıyla tuzağa düşmek” denmez mi?

İyi poker bilen iyi politikacı olamasa bile kötü politikacı olmaz. Poker bilmeyen  vatandaş politikacı olamamalı. İyi pokerciler masada asla kaybetmezler. Poker, hesap-kitap işidir. Ustalaştıkça sınıfı yükselir, önündeki kav artar. Bu nedenle siyasetçiye poker öğretmeli: En azından ne zaman ve kime rest çekeceğini bilir ve masadan kalkmak zorunda kalmaz.

***

POSTA KOYMAK: Birini korkutmak, tehdit etmek, kabadayılık etmek, göz dağı vermek, kafa tutmak

RACON KESMEK: Yol, yöntem, usul koymak; posta koymak; gösteriş, fiyaka (yapmak).

Posta koymak, racon kesmek için bileğin, kesen ve arkan (dayın) kuvvetli olacak, horantan  kalabalık olacak. Gözün kara olmuş kaç para. Hemen öfelerler adamı, kestanesini çizerler.

Sanal egemenlik alanına ister aslan, ister kaplan, ister it gibi siyip kırmızı çizgiler çizebilirsin. Tutan yok! Ama o alanı nasıl koruyacaksın?

Siyasete girene, yeni hükümet kurana BABA  filimlerini metazori gösterip sigaya, imtihana çekmeli. Özellikle dış siyaset konusunda. Ortalıkta, İtalyan, Kolombiyalı,Çeçen, Rus, Yahudi mafyaları var. Hepsinin iştigal alanı ve konusu ayrı. Kimi uyuşturucu, kimi kumar, kimi fuhuş, kimi silah mafyası…

Her devlet bir mafya babasıdır!

Mafiyozide (mafyacılık) her şeyin bir  kuralı vardır. Herkes Baba olamaz. Ya Baba’nın ailesinden olacaksın, ya Baba’nın oğlu olacaksın ya da Baba’yı temizleyeceksin. Zahmetli iştir. Siyasette ketempere ve lagaluga işleri olabilir; 17 ve 25 Aralık vukuatlarında olduğu gibi “hadise” (belki geçici olarak)  kapatılabilir ama mafya dünyasında bağışlama, bağışlanma yoktur. Bu nedenle mafya işlemleri çok  ilginçtir.

***

Gelelim Vehbi’nin kerrakesine: Yani AKP hükümetinin işlerine. Onlar işi lagalugaya getirmek için hükümet olarak  kendi yaptıklarını devlete fatura ediyorlar ama devlet kamyondur, şoför ise başbakan ve onun hükümeti. Rus uçağını devlet (devlet organı olarak Genel Kurmay Başkanlığı) düşürmedi, AKP hükümeti düşürdü. Yani, Rusya’ya posta koyup racon kesti. Önündeki paraya bakmadan beş benzemez kağıtla  poker masasında Rusya karşısında pot arttırdı; Rusya blöfü gördü ama rest de çekebilir.

[Yıllardır, muhalif bir sözcük ve deyim dağarı oluşturmaya, yanlışları temizlemeye çalışıyorum. Sonunda ve geçenlerde, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu devlet ile hükümeti ayırmayı başardı. “Bunları devlet yapmıyor, AKP hükümeti yapıyor, sorumlu AKP  hükümetidir!” dedi  ve bu etkili oldu. Medyanın dili değişir oldu. Emeklerim boşa gitmemiş anlaşılan.]

Rus uçağını racon gereği düşürmek gerekiyor muydu? Emin değilim!  İyi de bunca şaşkoloz olacağına,  elindeki  zayıf  kağıtla neden oyuna girdin? Neden Eset ya da Esat gidecek diye posta koydun, pot arttıdın, rest çektin?  İşe neden IŞİD’i karıştırdın? Esat da kendince adalet için bir  Baba’ya başvurdu. Esat gitsin diye tutturmasaydın, Rus uçağı Suriye’ye gelmez sen de boku bokuna uçağı düşürmek zorunda kalmazdın. Arkanda güvenilecek bir Dayı’n da yok. Şimdi dayılar ve babalardan biri ya da birkaçı “O gitmezse olmaz!”, “Vallah billah  O gidecek!” diye tuttururlarsa ne olacak? Tam anlamıyla “Men dakka dukka!” (Çalma başkasının kapısını, çalarlar kapını!” durumu değil mi, kardeşlik, de hele?!

Bozuk kantarda tartılmayacaksın, panayırlardaki dev aynasını evine getirmeyeceksin, ne oldum delisi olmayacaksın, işler yolunda gidiyorsa marifetin kendinde (sende) olduğunu düşünmeyeceksin, nankör olmayacaksın! 2002’de iktidara geldiğin zaman masada koalisyon hükümetinin (Kemal Derviş’in) hazırladığı programı buldun ve onu uyguladın, zaten uygulamak zorundaydın. Bu sayede görece başarılı oldun. Hazır ekonomik programın vadesi 2005’te sonra erdi. Kendine özgü bir ekonomi programı yapmayı beceremedin ama beğenmediğin Cumhuriyet’in yaptığı, yarattığı zenginlikleri: Fabrikaları,  santralları, limanları, kombinaları, barajları, köprüleri, bankaları, işletmeleri, gemileri, marinaları, otelleri, hazine mal ve topraklarını, vb. sattın ve parasını çıtır çıtır yedin! Yerlerine olumlu hiçbir şey yapmadın. İkide bir göçen o “duble yollar”dan başka. Beğenmediğin o “tekli yolları” elde kazma kürek  Cumhuriyet yapmıştı. Teklisi olmasa dublesini yapabilir  miydin?

İktidara geldiğin zaman, elinin altında (iki komşu ile sorunları olsa da)  itibarlı (saygın) bir devlet buldun. Devletin her yerde önemli bir ağırlığı, saygınlığı vardı. Mafya Babaları önemsiyordu bu aileyi (pardon, “devleti”).  Bunun hikmetinin kendinde  (sende) olduğu gafletine kapıldın; bu ağırlık ve itibarın  Laik Cumhuriyet geleneğinden kaynaklandığını anlayamadın.

Anlayamadığın en önemli şeye gelince: Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Irak, İran ve öteki Müslümanlı ülkelerde, senin sandığının aksine, Osmanlı’nın bir dirhem itibarı yoktu. Ama onaylamadıkları, ürktükleri, sakındıkları, belki de nefret ettikleri, Laik Cumhuriyet’in Türkiyesine derin bir saygıları vardı. Türkiye, onların gözünde ABD, Rusya, Almanya, Fransa kadar muteber bir ülkeydi. Bu itibarı sürdürmek için Araplarla laubali olmaya, yağ çekmeye, hava atmaya, ağabeylik raconu kesmeye,  Davos’ta horozlanmaya ne  gerek vardı?

Bunları yaparak “Cemaat-i Müslimin”in  küllisine reis olacağını sandıysan o başka?  Bu da “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” özlü deyişine denk düşer. Böyle bir hülyaya ancak dünyayı tanımayan toylar, tufeyliler ve sonradan görmeler kapılır. Hayal kur ama gerçeklerin hayalini, olabileceklerin hayalini kur! Rus uçağı yüzünden Kırgızistan seni kınadığı zaman, Arap Birliği üyesi devletler “Askerini Irak’tan hemen geri çek!” diye zaparta çektiği zaman onurun kırıldı mı, kırılmadı mı?

Olmadığını olmak, serap, hayal ve hülyayı gerçek sanmak bunalımını atlatamadın, rüyadan uyanmak istemiyordun zaten. Newyork’un Çin mahallesinde esrar satmaya kalkarcasına, “Bu Eset postalansın!” demeye başladın. Postalatamadın! Az kalsın sen postalanıyordun!

Musul ve Kerkük’ü İngiliz’e bırakmak zorunda kaldı diye Cumhuriyet’i ve Lozan’ı yerin dibine batırıyordun, ama Irak, Rusya ve ABD “höt” deyince, arkana bakmadan geri döndün oralardan…

Suriye’de Laskiye’ye S400 füzeleri yerleştiren Putin, “Türk burnunu uzatsın ossat  zımbalarım!”  diyesiymiş. Blöf mü yapıyor aceba?

Bitirmeden: Cumhuriyet’in kurucu yiğitlerinden Mahmut Esat Bozkurt’un “Toplu Eserler”inin (Kaynak Yayınları) IV. kitabını okuyordum.  Büyük düşünür-devlet adamının, günün anlam ve önemini özetleyen bir cümlesine rastladım. Şöyledir:

[“Bir gün İngiliz casusu Lawrence’in hatıratını okuyordum; Arabistan hakkında şu fıkrayı gördüm ve utandım:

Lawrence,  “Buralarda Türkler aleyhine tahrikatta bulunmak için teşkilat yapmaya, para sarf etmeye lüzum bile yok… Bura ahalisi ihanet etmek için birbirlerine rekabet ediyorlar!” diyor!..] (s.212)

Anladikos more?!

ÖZDEMİR İNCE

26 ARALIK 2015

MAHMUT ESAT BOZKURT