BU KAFAYLA GİDERSEN ASKERE…

Bir daha Toledo’ya gidersem, kardeşim Donkişot’un kılığına gireceğim. İkimiz de aynı işi yapıyoruz. Daha doğrusu ben ona özeniyorum.

Uygar bir ülkede AKP gibi bir siyasal partinin iktidar; R.T.Erdoğan gibi birinin başbakan ve cumhurbaşkanı; Ahmet Davutoğlu gibi saplantılı birinin dışişleri bakanı ve başbakan olması tarih, talih ve demokrasinin cilvesi değil tam anlamıyla bir skandaldır.

Talih, tarih ve demokrasinin cilvesini yolda giderken onarmak belki mümkündür ama skandalların sonu yıkılış ve hüsrandır. Bu yıkılış ve hüsrandan kaçınmak ve kurtuluş ne yazık ki mümkün değil!

Büyük “T” ile yazılan Tarih’in tekerleri dönmeye başladı.

AKP ve kadrosu Türkiye’nin üzerine bir salgın hastalık gibi geldi. Ülkenin yarısının aklına ve ruhuna taun gibi bulaştı. Bu bulaşma başarısının hiçbir rasyonel açıklaması yok: Ne dinsel, ne ekonomik, ne de sosyolojik. Bu üç alanda yapılan yorumların tamamı zorlamadır. Özellikle sosyolojik olanın. Hani şu çevrenin merkeze gelmesi masalının…

Her şey illüzyon, gözbağıcılık; talan ve ganimet paylaşımı ortaklığı… Başkalarına ait (Yahudi ve Hıristiyanlara) zenginliklerin talanı ve ganimet paylaşımı Mekke-Medine devletinin yükseliş döneminde başlıca ekonomik tarz idi. Sonra Osmanlı’nın ve en sonunda da AKP’nin yöntemi oldu: AKP, Cumhuriyet’in ve kamunun yarattığı ve sahip olduğu üretim araçlarına, bankalara, topraklara, denize talan yağması ve ganimet paylaşımı için cihad açtı.

Dağa fosforla yazılan yazının karanlıkta parlamasına gelince: Fosforun karanlıkta parladığını bilmeyenin yaşadığı büyülenmenin akılsızlığı çok uzun sürer; fosforun gücünün tükenmesi bile yeni bir kıssadan hisseye neden olabilir.

Yorum ve zihinsel betimlemeleri bırakıp önümüzdeki fosforlanmış kişilere ve olaylara bakalım.

Gençlik saptantılarının esiri olan R.T.Erdoğan ateşle oynuyor. Gerçek algısını tamamen yitirmiş durumda, bir hayal dünyasında yaşıyor. Uykuda yürürken duvara çarpınca Türkiye’nin kan gölüne döndüğünü görecek ama ne yazık ki o zaman da fantasmagorilerinden vazgeçmeyecek.

R.T.Erdoğan başbakan, Ahmet Davutoğlu danışman ve bakan iken temsil ettikleri tehlike, cumhurbaşkanı ve başbakan olduktan sonra temsil ettikleri tehlikenin yanında solda sıfır kalır. İkisini düşündüğüm zaman gözümün önüne kafaları kesilmiş kümes sakinlerinin çırpınısları ve iki amok koşucusu geliyor.

AKP’nin eline geçmeden önce, Türkiye çok saygın, güvenli ve güvenilir bir ülkeydi. Masaya atılan bir anayasa kitabı yüzünden Türkiye ekonomisinin yıkılayazması basit bir safsatadır. Koalisyon hükümeti şu ya da bu şekilde, ekonomiyi ayağa kaldıracak formülü bulmuştu. Bu formül AKP tarafından posası çıkıncaya kadar kullanıldı.

Türkiye, ortadoğuda cumhuriyetin geleneksel dış siyasetine sadık kaldığı için, hiçbir ülkeyle yüzgöz olmadığı, Arap kabilelerin işlerine burnunu sokmadığı için çok saygın, sözü dinlenen bir ülkeydi. Köksüzler, sonradan görmeler, çarıklı erkanıharpler, bu gibi durumları yanlış değerlendirirler: “Ulan, ortada bunca götürülecek mal varken, bunlar fırsatlara mal gibi bakıyorlar!” derler. Çok akıllıdırlar, bir koyup üç alacaklardır, ama avuçlarını yalarlar. Turgut Özal yaladı, bunlar da yaladılar, yalıyorlar, yalayacaklar.

İşi daha somuta getirelim: Felaket Davos’ta “vanminitüs” ile başladı. Sanki bir felaket filminin jenerik bölümüydü. O günler, Mısır’a, Lübnan’a, Tunus ve Fas’a yolculuklarım oldu. AKP ve liderinin en büyük hatası “Arap Dünyası”nın bir mermer kütlesi olduğunu sanmasıydı. Arap dünyası bir mermer blok değildir, hamurla (Japon tutkalıyla değil) yapıştırılmış mermer, tuğla, kerpiç ve taş parçalarından oluşur. Arap’a ya hükmedersin ya da hizmet edersin, bunun ikisinin arası yoktur. Bunu kavramak için gerçekten tarih bilmek gerekir; imam-hatip ya da Malezya’da yalapşap okumaya benzemez bu. İngiliz kadar kurnaz olacaksın.

“Vanminitüs” dersin, fedailik cakası satarsın ama Arap’ın mazgalsız, kapalı avlusuna giremezsin. Bunu İngiliz yapar, Fransız yapar ama sen yapamazsın. Üstelik sen öykündüğün, gurur duyduğun ama onların nefret ettiği (sen bilmezsin bunu) Osmanlı’dan kalan artıksın. Arap,  Osmanlıcılık taslamayan cumhuriyete karşı hem saygı hem de güven duyuyordu. Sen, siz, bu güven ve saygıyı yok ettiniz. Farkında değiller ama Suriye işine burun sokarak her şeyi berbat ettiler, ettiniz.  Artık Maşrık’tan Mağreb’e en küçük bir itibarları (itibarınız) yok.

Saf Arap cumhuriyet yüzünden Türkleri gerçek Müslüman saymıyordu. Varsın saymasındı, bunun hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktu. Çünkü baktığı zaman karşısında çağının çağdaşı “modern” bir insan görüyordu; saygı duyuyordu, çekiniyordu. Şimdi AKP kadrosuna bakıyor, kendisini, kendisine özenenleri görüyor. Ve gene gerçek Müslüman saymıyor.

Mısır’dan kaçan ya da kovulan Müslüman Kardeşler (İhvan ül Müslümin) liderlerini Türkiye’ye davet ettikten, fesat yuvalarını İstanbul’da kurmalarını tezgahladıktan sonra. İstersen ağzınla kuş tut! Buna adıyla sanıyla bilinç yitimi denir.  Bu kadar açık, bu kadar aleni, bu kadar şipşak , bu kadar bönce siyasal yatırım yapılmaz.

Türkiye’nin bu ıstakoz sepetinden kurtulmasının bir tek şansı var: AKP’den, R.T.Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’ndan mutlaka kurtulmak ve en kısa zamanda. Aslında Haziran 2015 genel seçimi bile geç ama başka çare yok.

AKP, R.T.Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu için de tek bir şans var: Esat’ın Suriyesinin bütün işgalcileri kesinlikle yenip ülke içinde yok etmesi. Dışarıya kaçmalarına izin vermeden. Dışarı çıkmalarına izin verirse başta Türkiye olmak üzere bütün komşu ülkelerin ve dünyanın hali harap.

Başta ABD olmaz üzere dünya bu gerçeği görmeye, Suriye ile barışma yolları aramaya başlamış ama uçurumun kıyısında duran AKP, R.T.Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu bu gerçeğin farkında değil; ava giderken avlandıklarının farkında değiller.

19 Eylül 2014 tarihli Cumhuriyet gazetesinde AKP iktidarının idam fermanı gibi bir haber var:

“ABD’YE 38 ÜLKEDEN DESTEK : KOALİSYON LİSTESİNDE TÜRKİYE YOK”

“Dış Haberler Servisi – ABD, Irak Şam îslam Devleti’ne (IŞİD) karşı oluşturulan uluslararası koalisyona katılan ülke ve ulus­lararası kurumları açıkladı. Askeri ya da in­sani yardım sözü veren 38 ülkenin bulun­duğu listede Türkiye yok. Açıklama bölümünde “Bazı ülkelerin katkı ve girişim­lerinin ne olacağını kamuoyu ile paylaş­mak istemedikleri için” listede yer alma­dıkları belirtildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Yabancı Basın Merkezi’nin ABD’deki yabancı gaze­tecilere gönderdiği listede, Arna­vutluk, Arap Birliği, Avustralya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Çek Cum­huriyeti, Danimarka, Mısır, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gür­cistan, Almanya, Yunanistan, Macaristan, Irak, İrlanda, İsrail, İtalya, Japonya, Ürdün, Kuveyt, Lüksemburg, Hollanda, Yeni Ze­landa, Norveç, Umman ve Ka­tar yer alıyor.”

Bu ne anlama geliyor? Ne anlama gelmiyor ki: Arap Birliği, Mısır, Irak, Ürdün, Kuveyt, Umman, Katar koalisyona katılıyor ama AKP (Türkiye değil) katılmıyor. Gazetenin manşeti yanlış! Bu gibi konularda “Türkiye” sözcüğünü kullanmak çok yanlış; “AKP iktidarı” ya da “AKP hükümeti” deyişlerini kullanmak daha doğru olur. AKP iktidardan gittiği gün, Türkiye Ortadoğu ve bütün dünyada itibarını derhal kazanır. Sokak ermişlerinin dediği gibi: “Otomatikman ve kompile”.

İkinci Dünya Savaşı biterken, kurulması tasarlanan Birleşmiş Milletler’e katılmanın tek koşulu, savaş bitmeden Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmekti. (IŞİD’e karşı koalisyon da böyle bir şey. Karaman’ın koyunu yani…) O güne kadar iki tarafı da idare edip tarafsız kalma başarısını gösteren Türkiye, geleceği görerek Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti; ve daha sonra da çok partili demokrasiye geçti. Bu önemli işleri yapan Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı İsmet İnönü idi. Şu iki ayyaştan biri yani!..

Mahalle kavgası mantığı ve üslubu ile ne hükümet ne de devlet yönetilir. Tehlikelidir! Sen herkesi kör ve sağır sanırsın ama o herkes senin petrol işinde ne dümenler çevirdiğini, Suriye’deki haydut çeteleriyle olan gizli ittifakını, yaptığın silah ve para yardımlarını anında keşfeder ve dünyaya ilan eder; Ankara’daki Hacıbayram Mahallesi’nin IŞİD için bir militan devşirme merkezine dönüştüğünü haber yapan New York Times gazetesini edepsizlik, alçaklık ve adilik’ .le suçlarsın ama gazete seni anında yalanlar. Bu nasıl iş, bir gazeteyi senin makamındaki biri nasıl muhatap alır diye düşünürken, işe ABD Dışişleri Bakanı John Kerry karışır ve “IŞİD petrol Türkiye üzerinden satıyor” diyerek seni bozum eder. Böyle bir şey kabadayı muhitinde cinayet mevzuudur. Ama bunların midesi her şeyi kaldırır, her şeyi öğütür.

Cumhuriyet’in erdemli, onurlu dünyasında doğup büyüyenler bu türden laubalilikleri kaldıramaz!

Türkiye, Müslüman Kardeşler’in genel kurmayının İstanbul’a taşımasını, buna karşılık Mısır’ın AKP iktidarına rest çekerek “İlişkileri keseriz!” diye göz dağı vermesini tam konuşacakken şapkadan yeni bir tavşan çıktı, Musul rehineleri serbest bırakıldı. Tam anlamıyla bir “Deus ex machina” durumu!

Rehine işi madem ki yeni bir Deus ex machina formülüyle çözüldü, bu işte mutlaka bir asparagas, bir hile, bir dolap, bir düzen, bir yalan vardır!

NOTA BENE: “Deus ex machina” için lütfen google’a gidin. Daha iyidir. Bilmeyenler çok önemli bir uluslararası deyim öğrenir. “Deus ex machina”yı dünyanın her türlü milleti kullanır.

Ayrıca AKP iktidarının muhteşem sefaletini anlamanız için birkaç ek okuma parçası koyuyorum.

***

EK OKUMALAR:

 

MÜSLÜMAN KARDEŞLER, MİLLİ GÖRÜŞ VE AKP (1)

 

Cüneyt Ülsever’in Pazar günü kaldığı yerden devam edeceğim. Ama ilkin ilginç gözlemini anımsayalım:

“Küreselleşen dünyada teknolojinin nimetlerini alabildiğine kullanırken, aynı zamanda  yerelliğin vazgeçilmez etkisini en iyi kavrayan hareket olan İslamcı siyaset HAMAS, Hizbullah, Müslüman Kardeşler ve nihayet Türkiye’de Milli Görüş, mahalle mahalle yürüttüğü çalışmalarında dünyada ilk kez Lenin’in ortaya attığı örgütlenme biçimi olan ‘kılcal damarlar teorisi’ni hayata geçiren en başarılı siyasi yapı” (Hürriyet, 27.05.07).

Biraz doğrultmaya gereksinim duyduğum gerçekçi bir saptama. Doğrultmayı biraz sonra yapacağım.

Cüneyt Ülsever, Mısırlı Müslüman Kardeşler’in izinden giden Milli Görüş (AKP) tarafından yürütülen mahalle politikasının sosyal yardımlara öncelik vererek varoşlarda, gecekondularda, taşrada gıda, eğitim, sağlık, vb., yardımlarda bulunduğunu yazıyor. Benim avanta ve sadaka politikası adını verdiğim yöntemin kibar versiyonu.

Cüneyt Ülsever, AKP-Milli Görüş’ün mahalle politikasının panzehirinin her partinin kendi mahalle politikası uygulaması olduğunu da yazıyor.

HAMAS’ın, Hizbullah’ın ve benzeri örgütlerin atası Müslüman Kardeşler (El İhvan El Müslimin) örgütüdür. 2007 yılında bile İslamcılar arasında önder etkinliğini koruyan Hasan El Benna (1906-1949) tarafından 1928 yılında Mısır’da kurulmuştur. Müslüman Kardeşler yalnızca cami ile yetinmezler, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda halka alternatif programlar sunarlar. Camiler, lokaller ve fabrikalar kurarak yeni bir toplumun tohumları atılır. Toplanan zekatlar Müslüman Kardeşler marifetiyle yoksul halka dağıtılır. Kurulan hastanelerde yoksul halka sağlık hizmeti götürülür. Amaç ilk evrede mevcut toplumun içinde kendi alternatif toplumunu kurmak; daha sonra bütün topluma egemen olmaktır. Türkiye’de de tarikatlar, cemaatler, nurculuk, Fethullahçılık marifetiyle aynı senaryo uygulanıyor.

Müslüman Kardeşler’in Hasan El Benna’dan sonra gelen ikinci önderi Seyyid Kutup (1906-1966) başta Milli Görüşçüler olmak üzere bizim İslamcıları da etkiledi, yetiştirdi. R.T.Erdoğanlar, Abdullah Güller ve benzerleri için Seyyid Kutup’un “Yoldaki İşaretler (Fi El Zilal El Kuran) adlı kitabı Kuran’dan sonra gelir.

Hasan El Benna’nın, Müslüman Kardeşler’in en büyük amacı İslam dinini bir bütün olarak hayatın içine sokabilmek ve hayatı İslam’a göre biçimlendirmektir. Böyle bir amacın Türkiye gibi bir laik toplumda uygulanması olanaksız. Bu yüzden Milli Görüş, Müslüman Kardeşler’in yasadışı örgütlenme biçimini uyguluyor. Müslüman Kardeşler’in ve Milli Görüş’ün demokratik bir toplum kaygısı olduğunu söylemek olanaksız. Bu nedenle Lenin’in ihtilalci örgütlenme biçimini kullanıyorlar. Ve Fatih-Çarşamba gibi “Kurtarılmış” bölgeler, kurtarılmış cemaat camileri yavaş yavaş böyle oluşuyor.

Yeni Mürteciler’e sorsanız bu fesat ilişkisinin halka yakın olmayı amaçladığını, solun beceremediği demokratik iletişimi kurduğunu söylerler. Acaba mı ?…

(HÜRRİYET, 2 HAZİRAN 2007)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER, MİLLİ GÖRÜŞ VE AKP (2 

Cüneyt Ülsever, Müslüman Kardeşler-Milli Görüş-Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sadaka siyasetinin panzehiri olarak gene sadaka ve avantayı mı salık veriyor acaba ?

“Dilerim, AKP dışındaki partiler bu sorunun cevabını aramayı gündemlerine alırlar. Ancak, benim basit cevabım ‘mahalle politikası’na karşı en iyi politikanın yine ‘mahalle politikası’ olduğudur. Günümüz teknolojisi evlere televizyonlar, internet, hatta telefonlarla uzaktan ulaşmanın olanağını sağlamıştır ama hala en etkin siyaset insandan insana yapılan siyasettir.” (Hürriyet, 27 Mayıs 2007)

Cüneyt Ülsever, eğer insandan insana siyasetin içine avanta, sadaka, para zarfı ve erzak çuvalını katmıyorsa, kuşkusuz insandan insana siyaset en etkin yöntemdir. Legal siyasette de illegal siyasette de bu böyledir. Ancak bire bir ilişki illegal gizli siyasetin temelini oluşturur.

Ancak, böyle bir avanta ve sadaka politikası ortanın solundan itibaren herhangi bir solun politikası olamaz. Bu partilerde yöntem tersinedir. Seçmen, sempatizan ve partili Parti’den almaz, ona verir. Türkiye İşçi Partisi’nin lokal kiralarını esnaf, öğretmenler, memurlar ve ev kadınları verirdi.

Geçmişte bütün sağ partilerin (DP, AP, DYP, ANAP…) avanta ve sadaka politikaları seçmenin yoksul kesiminin ahlakını bozmuş, zengin kesimini de köpekleştirmişti. Şimdi aynı politikayı AKP uyguluyor ve büyük oranda başarılı oluyor.

Şimdi durup, öteki partilerin (CHP, MHP, DP, Genç, İP, ÖDP…) de AKP’nin izinden gittiklerini, seçmene avanta ve sadaka dağıttıklarını varsayalım. (Televizyonda gördüm DP’li bayan aday adayları, ayaklarında yüksek topuklular, ellerinde torbalar, gecekonduların engebeli coğrafyasında dolaşıyorlardı.) Bu politika emeğin değerinden habersiz, çalışmayan, avantacı bir tufeyli ve asalak kitlesi yaratır.

Böyle bir kitle ne CHP’nin ne de DSP’nin seçmeni olabilir. Daha soldaki partilerin seçmeni hiç olamaz. Sol partiler avantacı-sadakacı mahalle politikası uygulamadan seçim kazanamazlarmış, kazanamasınlar. Sol partiler ekonomik ve sosyal politikalar üretmeli !

Buraya kadar işin masum görünümünü tasvir ettim. 2 Haziran yazımda sözünü ettiğim, Milli Görüş-AKP cephesine ilham veren Müslüman Kardeşler bir hayır kurumu değildir.

Müslüman Kardeşler (El İhvan El Müslimin) örgütü, Suriye, Filistin, Ürdün, Lübnan, Irak. Yemen ve Sudan gibi ülkelerde işgalci, mandacı, Hıristiyan emperyalist ülkelerle mücadele için kuruldu. Sadece laflı değil silahlı mücadele için. Bu ülkelerin görece özgürlüğüne kavuşmasından sonra, bulundukları ülkenin devlet yapısını İslamileştirmek için mücadelelerini sürdürdüler. Yani Müslüman Kardeşler, barış yolu ile olmazsa, uygun zamanda silahlı ayaklanma yoluyla iktidarı ele geçirme yöntemini kendine politika yapmıştır. Bunun için ihtilalçi bir örgütlenme biçimi kurmuştur. Müslüman Kardeşler’in izinden giden ve onunla organik bağı olan Milli Görüş de aynı yolun yolcusu. Peki ya Milli Görüşcü AKP ?

Vakıflı, cemaatli, tarikatli dayanışma politikasını sadece seçim kazanmak için mi izlemektedir, yoksa devleti ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için mi ? Bu sorunun yanıtını “cemaat”in önderleri kadar bizim de bilmemiz gerekiyor. Yoksa gelecek çok karanlık !

(HÜRRİYET, 3 HAZİRAN 2007) 

AKP’NİN MÜSLÜMAN KARDEŞLER DEMOKRASİSİ

AKP’nin hükümet icraatını pazarladığı “Alnımızın Akıyla 4 yıl 8 ay, 19 gün. Her şey Türkiye için” başlıklı broşür elimde olmadığı için Güngör Uras’ın “AKP icraatını satıyor” (Milliyet, 7 Temmuz 2007) başlıklı yazısından yararlanacağım.

AKP’nin başarı olarak sunduğu konulardan bazıları şunlar:

• 1.2 milyon aileye ücretsiz kömür verdik. Aile başı en az 500 kg’den 4.3 milyon ton kömür dağıttık.

• Yoksullara bayramlarda 330 milyon YTL gönderdik.

• 78 aşevinde her gün 70 bin kişiye sıcak yemek yedirdik.

Gazetelerde haziran ve temmuz sıcaklarında seçmenlere kömür dağıtma sahnelerinin fotoğrafları var. Dağıtılan paralar, erzak paket ve çuvalları…

Burada iki önemli sorun var : Ücretsiz kömürün, 330 milyon liralık bayram harçlığının, her gün 70 bin kişiye dağıtılan yemeğin parası kimin kesesinden çıkıyor ? Devlet hazinesinden ve belediye bütçesinden mi, yoksa AKP’nin kendi kasasından mı ?

AKP’nin kendi kasasından ise, AKP bu parayı nereden buluyor ?

Devlet hazinesinden ve belediye bütçesinden ise, bu işlem yasa dışı değil mi ?

Kömür dağıtılan vatandaşlar kim, bayram harçlığı verilen yoksullar kim ?

Her gün sıcak yemek verilen 70 bin kişi kim ?

Bu işlemler Siyasal Partiler Yasası’na uygun mu ?

Uygun ise 22 Temmuz’da iktidara gelecek partiler bu türden işlemleri yasaklayan maddeler koymalı yasaya. Çünkü bu türden yardımlar bir gün illegal örgütlenmelere yol açabilir.

Daha önce de yazdım: Yandaş kazanmada kullanılan maddi yardım ve yatırım, geçmişte Milli Selamet, Refah ve Fazilet partilerinin uyguladığı bir yöntemdi. Şimdi AKP uyguluyor aynı yöntemi. Bu yöntemin kaynağında Mısır’ın Müslüman Kardeşler Örgütü var. Bu yöntemi uygulayan Hamas ve Hizbullah örgütleri de Müslüman Kardeşler’in türevleri.

Amaçları toplum içine kendi toplum modellerini yerleştirmek. Bunun için yardım örgütleri kuruyorlar, işyerleri açıyorlar, okul ve hastaneler kuruyorlar. Böylece kendi zihniyetlerini ve yaşam tarzlarını içinde bulundukları toplumların içine yerleştiriyorlar. Sıra daha sonra kendi silahlı örgütünü kurmaya geliyor. Son aşama ise Hamas’ın Gazze’de yaptığı gibi iktidara el koymak.

Gerçekler böyle. Ama bakıyorum, AKP’nin Müslüman Kardeşler Örgütü’nü model aldığı yöntemi övenler var, ama benden başka kimse eleştirmiyor. Tehlikeyi işaret etmiyor.

Ciddi iktisatçılar, AKP saltanatında Türkiye ekonomisinde kar-faiz-rant gelirlilerinin lehine geliştiğini, tarım ve ücretli kesime ise büyümeden pay düşmediğini söylüyorlar. Tarım ve sanayi kesimlerinde mesleksizleşmenin, işsizliğin giderek arttığını biliyoruz. Bunun sonucu olarak toplumun alt katmanlarında gelir dağılımı daha da bozuluyor.

Bu bozulma, AKP’nin ekonomik politikasının başarısızlığını kanıtlıyor. Bu başarısızlığı doğal ekonomik yöntemlerle başarıya dönüştüremediği için sadaka yöntemine baş vuruyor. Sadaka yöntemi ise demokrasi ağacının köküne kibrit suyu döküyor.

(HÜRRİYET, 13 TEMMUZ 2007) 

DENİZ FENERLERİ VE MÜSLÜMAN KARDEŞLER 

AKP’nin “seçimle gelip seçimle giden” bir parti olmadığı giderek anlaşılıyor: Deniz Fenerleri’nin de içinde yer aldığı özel yasalı Gıda Bankaları, özel okullar, özel medya, özel bankalar, özel sermaye grupları, imam-hatiplere özel statü kazandırma inadı, Fethullah’ın yarattığı iktidar zinciri… bütün bunlar, seçimle geldikten sonra gitmeme hesaplarının ip uçları.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milli Görüş’ün tornasından çıkmış kadronun 1970’li yıllarda modeli Müslüman Kardeşler örgütü idi. Hepsi Seyyid Kutub’un, Mevdudi’nin kitaplarını hatmederek kendilerini yeniden İslamlaştırmışlardı. Bu birinci aşama idi. İkinci aşamada laik toplum içinde kendi İslami cemaatlerini yaratacaklar, Seyyid Kutub’un dediği gibi “İslamın insanlığa önderlik alanındaki beklenen fonksiyonunu yenibaştan gerçekleştirmesi için, bu ümmetin varlığını yeniden sağlamak” (Yoldaki İşaretler, S.5) gerekmekteydi.

İslami diriliş hamlesi nasıl başlar ?

“Bu hamleyi başlatmaya kesinlikle karar vermiş, bu yola koyulmuş olanların, yeryüzünün her köşesine çöreklenmiş olan cahiliye akımına karşı göğüs gerecek ve bu yolculuk esnasında çevresini kuşatmış olan cahiliye güçlerine karşı bir yandan belirli bir münasebet halinde olmayı ihmal etmeyen bir öncü cemaat teşkil etmeleri gerekir.” (Yoldaki İşaretler, S.7).

Müslüman Kardeşler örgütünün kurucusu imam Hasan el-Benna da  aynı hedefi işaret etmekteydi. Hasan el-Benna Müslüman ulusların İslam ilkelerine dayanan birliğini savunuyordu.Ona göre Müslüman ulusların geri kalmasının nedeni din yolundan uzaklaşılmış olmasıydı. Kurtuluş, İslam öğretilerine geri dönerek sağlanabilirdi.Devlet İslam dini temelinde örgütlenmeli, İslam hukuku geçerli kılınmalıydı.Toplumun ahlakı ve eğitimi İslam ilkelerine göre yönlendirilmeli, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklere son verilmeliydi.Müslüman Kardeşler örgütünün amacı da bu programı gerçekleştirmekti. Mısır’ın çeşitli, yörelerinde kurduğu okullar, fabrikalar, hastaneler ve toplumsal hizmet kurumları aracılığıyla görüşlerini yaşama geçirmeye çalışan Hasan el-Benna’nın başlattığı hareket Arap dünyasını büyük ölçüde etkilemiştir.

Milli Görüş ve Fethullah hareketlerinin Hasan el-Benna’ın yarattığı modeli örnek alıp uyguladıklarını anlamamak için ebleh olmak gerekir. İlkin, Laik toplum içinde köprü başı olacak bir İslami cemaat yaratmak; ikinci aşamada bu cemaati, zamanla, toplumun tamamını denetim altına alacak yetenek ve olanaklarla donatmak. Üçüncü aşamada tek parti olarak iktidarın üzerine oturmak.

Müslüman Kardeşler düzenini kurarken kendi soygun düzenini de kuran AKP’nin böyle bir fesadı gerçekleştirmesi mümkün mü ? Soygun düzeni kurarak Müslüman Kardeşler idealine katkıda bulunan AKP, bu düzenin kendisine sağladığı maddi olanakları dağıtarak, neden Müslüman Kardeşler’den daha etkili olmasın ?

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laiklik karşıtı odak olarak ilan etmesinden bu yana Başbakan’ın tanık olduğumuz halleri üçüncü evrenin başlamış olduğu kuşkusunu güçlendiriyor.

(HÜRRİYET, 20 EYLÜL 2008)

MISIR TÜRKİYE’NİN GELECEĞİDİR

Havaalanında rastladığım Faik Bulut ile Arap dünyasını ve zihniyetini konuştuk. Faik Bulut bana yıllardır düşündüğüm bir gerçeği ve doğruyu söyledi: “Mısır, Türkiye’den otuz yıl geridedir ama ne yazık ki Türkiye’nin geleceğidir”

Bu cümlenin bir benzerini bana 2009 yılında bir Harvard’lı Türk söylemişti: “Mısır’ı sevmiyorum çünkü Mısır’da Türkiye’nin geleceğini görüyorum” demişti.

Bu ne demek? Bu soruyu başka bir soru ile karşılayacağım: 1923 yılında laik bir cumhuriyet kurulmayıp, devlet günümüz İslamcılarının ataları tarafından kurulsaydı ne olurdu? Bu soruyu yalnızca laik cumhuriyetçiler değil, katı İslamcılar, ılımlı ve mülayim İslamcılar, laik Müslümanlar da yanıtlamalıdır. Ortadan yanıtlayalım:

• Laik ve demokratik cumhuriyet kurul(a)mazdı. Bir cumhuriyet kurulsa bile adı “İslam Cumhuriyeti” olurdu.

• “Başkan” seçimleri göstermelik olurdu: Başkanlık, babadan oğula geçerdi. “ömür boyu”, ya da Suriye, Kuzey Kore ve Azerbaycan’da olduğu, Mısır’da olacağı gibi. Türkiye’de de cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçildiği zaman aynı şey tekrarlanacaktır. Zaten oğlunu kendi yerine hazırlayan Erbakan Hoca da işlemin faziletini (!) anlatmaktadır.

• Kadınların tamamı türbanlı, peçeli, çarşaflı, burkalı olurdu.

• Anaokulundan itibaren eğitim ve öğretim din çerçevesine oturur, din adamları medreselerde yetişir; üniversiteler günümüzdekinin bin beteri olurdu.

• 2010 yılında, AKP hükümetinin böbürlendiği her türlü sınai ve ekonomik başarı, siyasal saygınlık Laik ve Demokratik Cumhuriyet’in eseridir. 1923’te ülke AKP zihniyetinin elinde olsaydı, düzeyi, Afganistan, Yemen, Sudan ya da öteki Müslüman Afrika ülkelerinin düzeyi olurdu. Orada kalırdı.

• Şu anda içinde bulunduğumuz ve hiç de hoşnut olmadığımız ortam ve düzey, cumhuriyetçiler dayandığı sürece belki korunabilir. O direnç bitince, cumhuriyetçi inanç bastırılınca her şey sona erer. AKP dünyası bütün hikmet ve marifetin kendilerinden kaynaklandığını sanıyor ama sözünü ettiğim cumhuriyetçi deha yok olduğu zaman kendisinin (kendilerinin) çölde otomobili bozulan bedevi gibi ortada kaldığını (kaldıklarını) görecektir.

Bir yakınım anlatmıştı: Biri Türk kökenli iki ABD vatandaşı Mısır’a gitmişler. Eski Amerikalı geziden son derece mutlu, her gördüğüne ilgiyle bakıyor; pisliğe, vurdumduymazlığa, sakarlıklara, dalaverelere, bahşişe anlayışla yaklaşıyor. Ama öteki, Türk-Amerikalı son derece sinirli. Eski Amerikalı arkadaşının bu halini anlamıyor ve nedenini soruyor. Türk-Amerikalı şöyle cevap veriyor: “Sen bir turist olarak burada her şeyi ilginç bulabilirsin ama ben burada Türkiye’nin 15-20 yıl sonraki geleceğini görüyorum”, diyor.

1950’lerde Mısır ile Türkiye toplumsal ve ekonomik olarak hemen hemen aynı düzeydeydi. Mısır’da kadınlar sadece geleneksel örtüyle örtünüyordu. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. 1950’lerin ortalarından itibaren Müslüman Kardeşler’in gizli denetimine giren Mısır ile Türkiye arasında şimdi ekonomik bakımdan 25-30 yıllık bir fark var. Ancak Türk kadını İslamcıların denetimine girdikçe Türkiye, Mısır’a doğru gerileyecektir.

(HÜRRİYET, 29 ARALIK 2010)

 “MÜSLÜMAN KARDEŞLERDEN YENİ OSMANLILARA İSLAMCILIK”

“Müslüman Kardeşlerden Yeni Osmanlılara İslamcılık” bir kitabın adı. Yazarı Selin Çağlayan. Kitabı yayımlayan yayınevi: İmge Kitabevi.

Selin Çağlayan 1960 yılında İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 1980’de Yankı dergisinde başladığı gazeteciliği 2003 yılına dek sürdürdü. Çeşitli gazete, radyo ve televizyon kanallarında (Yeni Asır, Milliyet, Anadolu Ajansı, Turkish Daily News, Hürriyet, Yeni Yüzyıl, NTV, CNN Türk, BBC Türkçe Servisi, DW Türkçe Servisi) diplomasi muhabiri ve uluslararası muhabir sıfatıyla Ankara, Atina, Brüksel, Tel-Aviv merkezli olarak görev yaptı. Emekli olduktan sonra Ortadoğu’ya ilişkin kitaplar yazmaya başladı. ‘Müslüman Kardeşler’den Yeni Osmanlılar’a İslamcılık’ tasarladığı Ortadoğu dizisinin ikinci kitabıdır. İlk kitap: “İsrail Sözlüğü” (İletişim Yayınları, 2004). Yazar aynı zamanda belgesel sinema ile de ilgilenmektedir.

Yazarın adı Céline Tchaglaian olsaydı, İzmir’de değil de Nea Smirni’de doğup New York’a göçmüş olsaydı, biyografisi göz kamaştırırdı. Daha kitabın kapağı saygı ve huşu içinde açılırken “Helal olsun hatuna!” denilirdi. Ben kitabı okurken ve bitirirken “Helal olsun bizim kıza!” dedim.

Daha geçen hafta, Beyrut’ta başta “İslamcılık” olmak üzere bu işleri konuşuyordum. Bu kitabı ben yazıp imzalamak isterdim. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki İslamcılık’ı eleştirenleri İslam ve Müslüman düşmanı ilan ediyor zibidiler.

Kitabın adına bakmayın siz, öykü taa İbn-i Teymiyye’den başlıyor. Daha sonra Vahabilik ve Selefi akıma sıra geliyor. Bunlar bilinmeden günümüz İslamcılığını anlamak olanaksız.

Esrarengiz Cemaleddin Afgani’den Efsanevi Hasan el-Benna’ya müthiş bir öykü. Gerçek İslam’ı ararken Şeytân-ı Lâîn ile aynı yatakta yatanların öyküsü.

Ve bizimkilerin hocası Seyyid Kutup!

Bir bölüm adı: “Siyasal İslam öldü, yaşasın İslamcılık ya da Ulus Devlet öldü yaşasın globizasyon!”

“Çağlayan, bu süreçte küresel güçlerin oynadığı rol konusundaki iddialara de yer vererek, İslamcılığın batılı kökenleri gibi Türkiye’de üzerinde çok durulmayan bir konuyu açıyor. ‘Küreselleşme nedir? Batılı köklere sahip İslamcılık, küresel güçler arasındaki mücadelede her iki tarafça da gerektikçe kullanılan bir piyon mudur? Öyleyse bu güçler kimdir ve aralarındaki kavganın niteliği nedir?’ gibi sorulara cevap ararken, bir yandan önermelerde bulunup onlara kanıt arama yoluna gidiyor.” (Arka Kapak yazısından aktarma)

Ben pek az kitaba  “Mutlaka okunmalı” notunu veririm. Bu kitap, başta, Radikal gazetesinin “Solda derin yarılma” soruşturmasını yanıtlayan zevat  (kendilerini yakında yazılarıma konuk edeceğim) olmak üzere, “Bu Halk”ın sola neden oy vermediğini merak eden herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.

İnsanın beyni “Bu halk sola neden oy vermiyor?” sorusunu yanıtlayabilecek bir salgı bezi değildir. Dövünmeyi bırakıp en azından okumak gerekir!

(HÜRRİYET, 9 OCAK 2011)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Müslüman Kardeşler’in Mısır’da Türkiye’nin rejiminin benzeri bir yönetim tarzı istediğine dair bir tevatür dolaşıyor ortalıkta. Laiklik denen o büyük engelle birlikte bunun mümkün olduğunu ve olacağını sanmıyorum. Ancak onların istediği rejim AKP hükümetininkine benzer bir rejim olabilir. O da AKP rejiminin görünen değil görünmeyen yüzüdür.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı da aralarında olmak üzere günümüz AKP’sinin bütün ileri gelenleri, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Müslüman Kardeşler önder ve kuramcılarının rahle-i tedrisinden geçmiştir. 1970’li yıllarda bu iki önderin kitaplarını hatmetmişlerdir. Şimdi bile ezberden tekrarlayabilirler!

Başbakan Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Müslüman Kardeşler liderlerini ağırlamış (Cumhuriyet, 4.12.03), ilk başbakanlığı döneminde MK’ya gösterdiği yakın ilgi dolayısıyla Mübarek yönetimini epeyce kızdırmıştı.

Hasan el-Benna ile Seyyid Kutup’un kitaplarının Türkçe çevirilerini bulmak mümkündür ama Müslüman Kardeşler’in ne ve kim olduğunu konu edinmiş kitap hemen hemen yok gibidir. Ben bir tek kitap biliyorum: “Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer, ‘Tarihte ve Günümüzde İhvan Ül-Müslimin Örgütü’, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1992-2000)

Müslüman Kardeşlerin, Atatürk’e ve devrimci cumhuriyete sempati duyduğunu söylemek mümkün değil. Dr.A.Vehbi Ecer, adını verdiğimi kitabında bu konuda şunları yazıyor: “Çağdaşlaşmayı ve batılılaşmayı Hıristiyanlaşmak ve Müslüman olmaktan çıkmak olarak gören Müslüman Kardeşler (MK), Türk kurtuluş hareketini olduğu kadar Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve milli devletin mahiyetini de anlamaktan mahrumdur. Hasan el-Benna ‘İslamın emrini hükümran kılıp ictimai  nizamın tatbikini istedikten sonra ‘Bu hüküm yerine gelmedikçe, insanlar Allah’ın hükmüyle hükmetmedikçe herkes günahkardır’ demekte; Seyyid Kutup ise buna razı olmayarak ‘kafirdir’ hükmünü vermektedir. Bu sebeple, ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesine ve bu ilkenin sahibi Atatürk’e iyi gözle bakmamaları tabiidir. Hasan el-Benna Türkiye’yi tamamen Batı medeniyeti (zihniyeti) altında kalan ülkeler grubunda sayar. Atatürk’ün inkilap hareketini ve 1924 yılında hilafeti kaldırmasını dinden insanları uzaklaştırma hareketi olarak görür. Hatta Atatürk hakkında ‘Türkiye’de İslam’ı yıkan insan’ tabirini kullanacak kadar  insafsız ifadeler kullanırlar.” (S.92-93) Yazar, sayfanın altında aralarında el-Benna da olmak üzere kaynaklarını açıklar.

Müslüman Kardeşler’in ikinci önder ve kuramcısı Seyyid Kutup, İslam şeriatının egemen olduğu tek bir Müslüman devleti düşünmektedir: “Meydanda tek hizip (topluluk, grup) vardır, o da Allah’ın hizbidir. Bunun sayısı hiçbir zaman artmaz. Meydanda tek nizam vardır, o da İslam nizamıdır. Geriye kalanların topu cahiliyet nizamıdır. Meydanda tek şeriat vardır, o da Allah’ın şeriatı!”(S.99)

Tarih boyunca hep Mısır Türkiye’yi etkilemiş ve bunun tersi hiç görülmemiştir. Bu nedenle Müslüman Kardeşler Türkiye’den etkilenmez, tam tersine Türkiye’yi etkiler. Zaten etkilemekte, etkilemekteydi. Mısır Laik ve demokratik bir Cumhuriyet istemiyor. Onun gönlünde yatan (nasıl olacak ise) adil, merhametli ve açık elli bir Selefî Despot!

(HÜRRİYET, 8 ŞUBAT 2011, SALI)

YANİ İHVAN ÜL-MÜSLİMİN

Kaç kez yazdım! Bir kez daha yazacağım: İslam, Türkler için, içine Şamanizm ve hurafe karışmış bir dindir, sadece bir dindir. İslam, Araplar için, önce bir uygarlık ve kültürdür, konuşulan ve yazılan bir dildir, tarihtir, gündelik hayattır yani her şeydir. Bu İslam’ın içinde İslam öncesine ait yerel inançlar ve hurafeler de kaynamaktadır.

Bu nedenle, bizimkiler, eşitlikten, özgürlükten söz eden (üniversite öğretim üyesi) bir Arap feminist kadının laiklikten hiç söz etmemesine hep şaşırırlar.

Bir Türk, ateist ya da İslam karşıtı olmadan, İslamî çevrimin dışında kalabilir. Zaten kalmaktadır. Bu durumun, Türk’ün “Etrak-ı bi-idrak” olmasıyla herhangi bir ilişkisi yoktur. Ama bir ateist Arap bile İslamî çevrimin (kürenin, ekolojinin) içinde yaşar ve bundan asla rahatsız olmaz. Aslında kurtulamaz!

Bu nedenle, devrimci, ihtilalci, cumhuriyetçi, demokrat, feminist, komünist Araba sık sık rastlayabilirsiniz, ama laik bir Arap bulabilmek için pertavsız kullanmanız gerekir. Efendim, mesele bundan ibarettir!

Türkiye’den kimse Mısır’a devrimci ve laik bir rejim ihraç edemez ama laik olmayan Türkler Mısır’dan Selefilik, Müslüman Kardeşlercilik ithal edebilir. Zaten etmiştir. Bu ithal mama ile beslenmiş olan bebeler, şimdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidar koltuklarında oturmaktadır. Kimse bilir-bilmez konuşmasın! Türkiye’de, YÖK’ün bir türlü diploma eşitlemesini beceremediği kaç el-Ezher mezunu  vardır acaba? Bu insanlar neden el-Ezher’e gitmiştir?

Bizim İslamcı ve eyyamcı basına bakarsanız, Tahrir Meydanı’nı dolduran isyancılar başlarına Recep Tayyip Erdoğan kılığında bir devlet kuşunun konmasını beklemektedir. Bir bayan televizyon spikerinin İstanbul’da bulunan (neden acaba?) Müslüman Kardeşler yüksek sorumlularından birine “Erdoğan gibi bir lider mi bekliyorsunuz?” diye sorduğuna bile tanık olduk. Sorunun yanıtını iki gün önce Mısır büyükelçisi verdi: “Türkiye bize örnek olamaz!” İşin aslına bakarsanız, hiçbir aklı başında Arap, R.T.Erdoğan gibi bir “reis” istemez ama R.T.Erdoğan’ın Davoslar’da “One minute” çekmesini bir din kardeşi olarak bekler.

Mısırlılarla yakın ilişkisi bulunan bir okur bana, “Mısırlı ve diğer Arap arkadaşlarım ne diyor biliyor musunuz?” diye sorduktan sonra kendisi cevap veriyor bu soruya: “Bizde Tayyip Erdoğan gibisi çok var, laflarına karnımız tok. Eğer sizde Atatürk gibisi varsa yardıma onu yollayın!”

Bu mesajı gönderenler, Atatürk’ü “kâfir” sayan Müslüman Kardeşler değil.Onlar Türkiye’ye benzemek istemiyorlar, Türkiye’nin tamamının kendilerine benzemesini bekliyorlar.

Başta televizyon ekranında oturup münazara yöneten genç hanımlar olmak üzere, kimileri insan beyninin bilgi salgılayan bir salgı bezi olduğunu sanıyorlar. Mağrip’ten Maşrık’a Araplar hakkında konuşmak için, turist olarak o coğrafya’da bulunmak yetmez. Dün adını verdiğim kitapla birlikte Faik Bulut’un (Cumhuriyet Kitap) kitaplarını, Tunuslu Abdelwahab Meddeb’in İslamın Hastalığı’nı (Metis), Selin Çağlayan’ın “Müslüman Kardeşlerden Yeni Osmanlılara İslamcılık”ını hemen okumak gerek. Sonra da sıkı bir araştırma yapıp başka kitaplar bulmak. Dikkat! 29.12.10 tarihli yazımın adı “Mısır Türkiye’nin Geleceğidir! idi.

(HÜRRİYET, 9 ŞUBAT 2011)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER BELASI (1)

29 Aralık 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde “Mısır Türkiye’nin geleceğidir” başlıklı bir yazı yayımlanmıştım. Yazıyı biraz sonra okuyacaksınız.   Yazının sonuna doğru, “1950’lerin ortalarından itibaren Müslüman Kardeşler’in gizli denetimine giren Mısır” diye, yazının kilit ve anahtarı olan bir cümle var. Bu cümle ile, Müslüman Kardeşler  ile AKP tarikatı arasındaki düşünsel ve ideolojik-siyasal örtüşmeyi imâ ediyordum. Başka tarihlerde de Mısır’da yapılacak ilk seçimde Müslüman Kardeşler’in iktidara geleceğini yazmıştım.

Bilindiği gibi Mısır’a da ne olduğu belirsiz “Arap Baharı” geldi. Seçimler yapıldı ve iktidara Müslüman Kardeşler geldi. Seçimle gelen Mursi, Mısır’a Müslüman Kardeşler’in damgasını vurmaya kalkıştı ve devlet kadrolarına onları getirdi. Derken, Hüsnü Mübarek gibi bir “Firavun”a dönüştü ve ardından Gezi Direnişi benzeri Tahrir Meydan’ı gösterileri başladı, askeri darbe geldi.

“Mısır Türkiye’nin geleceğidir” derken bunların hiçbirini düşünmemiştim. Dilerim ki Türkiye, Mısır’a benzemez.

MISIR TÜRKİYE’NİN GELECEĞİDİR

[Havaalanında rastladığım Faik Bulut ile Arap dünyasını ve zihniyetini konuştuk. Faik Bulut bana yıllardır düşündüğüm bir gerçeği ve doğruyu söyledi: “Mısır, Türkiye’den otuz yıl geridedir ama ne yazık ki Türkiye’nin geleceğidir.”

Bu cümlenin bir benzerini bana 2009 yılında bir Harvard’lı Türk söylemişti: “Mısır’ı sevmiyorum çünkü Mısır’da Türkiye’nin geleceğini görüyorum” demişti.

Bu ne demek? Bu soruyu başka bir soru ile karşılayacağım: 1923 yılında laik bir cumhuriyet kurulmayıp, devlet günümüz İslamcılarının ataları tarafından kurulsaydı ne olurdu? Bu soruyu yalnızca laik cumhuriyetçiler değil, katı İslamcılar, ılımlı ve mülayim İslamcılar, laik Müslümanlar da yanıtlamalıdır. Ortadan yanıtlayalım:

• Laik ve demokratik cumhuriyet kurul(a)mazdı. Bir cumhuriyet kurulsa bile adı “İslam Cumhuriyeti” olurdu.

• “Başkan” seçimleri göstermelik olurdu: Başkanlık, babadan oğula geçerdi. “ömür boyu”, ya da Suriye, Kuzey Kore ve Azerbaycan’da olduğu, Mısır’da olacağı gibi. Türkiye’de de cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçildiği zaman aynı şey tekrarlanacaktır. Zaten oğlunu kendi yerine hazırlayan Erbakan Hoca da işlemin faziletini (!) anlatmaktadır.

• Kadınların tamamı türbanlı, peçeli, çarşaflı, burkalı olurdu.

• Anaokulundan itibaren eğitim ve öğretim din çerçevesine oturur, din adamları medreselerde yetişir; üniversiteler günümüzdekinin bin beteri olurdu.

• 2010 yılında, AKP hükümetinin böbürlendiği her türlü sınai ve ekonomik başarı, siyasal saygınlık Laik ve Demokratik Cumhuriyet’in eseridir. 1923’te ülke AKP zihniyetinin elinde olsaydı, düzeyi, Afganistan, Yemen, Sudan ya da öteki Müslüman Afrika ülkelerinin düzeyi olurdu. Orada kalırdı.

• Şu anda içinde bulunduğumuz ve hiç de hoşnut olmadığımız ortam ve düzey, cumhuriyetçiler dayandığı sürece belki korunabilir. O direnç bitince, cumhuriyetçi inanç bastırılınca her şey sona erer. AKP dünyası bütün hikmet ve marifetin kendilerinden kaynaklandığını sanıyor ama sözünü ettiğim cumhuriyetçi deha yok olduğu zaman kendisinin (kendilerinin) çölde otomobili bozulan bedevi gibi ortada kaldığını (kaldıklarını) görecektir.

Bir yakınım anlatmıştı: Biri Türk kökenli iki ABD vatandaşı Mısır’a gitmişler. Eski Amerikalı geziden son derece mutlu, her gördüğüne ilgiyle bakıyor; pisliğe, vurdumduymazlığa, sakarlıklara, dalaverelere, bahşişe anlayışla yaklaşıyor. Ama öteki, Türk-Amerikalı son derece sinirli. Eski Amerikalı arkadaşının bu halini anlamıyor ve nedenini soruyor. Türk-Amerikalı şöyle cevap veriyor: “Sen bir turist olarak burada her şeyi ilginç bulabilirsin ama ben burada Türkiye’nin 15-20 yıl sonraki geleceğini görüyorum”, diyor.

1950’lerde Mısır ile Türkiye toplumsal ve ekonomik olarak hemen hemen aynı düzeydeydi. Mısır’da kadınlar sadece geleneksel örtüyle örtünüyordu. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. 1950’lerin ortalarından itibaren Müslüman Kardeşler’in gizli denetimine giren Mısır ile Türkiye arasında şimdi ekonomik bakımdan 25-30 yıllık bir fark var. Ancak Türk kadını İslamcıların denetimine girdikçe Türkiye, Mısır’a doğru gerileyecektir.](Demokrasi ile Diktatorya Arasında,İmge Yayınları, s.91)

TÜRKİYE MISIR OLMASIN

AKP tarikatı hükümeti iç ve dış politikasını Suriye ve Mısır’a odaklandırmış durumda. Neden mi? Çünkü, bu iki ülkede de Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesini istiyor. Ardından, Tunus’taki An Nahta iktidarını tam anlamıyla Müslüman Kardeşler iktidarına dönüşmesini bekleyecek, daha sonra öteki Arap ülkelerine sıra gelecek.

Bunları önümüzdeki aylarda ve belki yıllarda göreceğiz.

AKP iktidarı ve yandaşları bu gizlenmeyecek amaçlarını gizlemek için Mısır’daki Sisi darbesini getiren Tahrir gösterileri ile Gezi Parkı direnişini aynı düzleme çekmek istiyorlar: “Eğer biz uyanık ve atik davranmış olmasaydık, Gezi Parkı’nın sonu darbeye gidebilirdi. Dolayısıyla, Gezi Parkı da eksik kalmış bir darbedir” demeye getiriyorlar.

Bu iftiralarına gerçeklik kazandırmak için Sisi darbesinin “laik” amaçlı olduğu yalanına başvuruyorlar. Sisi de Müslüman Kardeşler kadar İslamcı bir siyaseti savunmaktadır; onun hazırlattığı anayasa da İslam referanslı olacaktır. Bunu hep birlikte göreceğiz.

AKP tarikatı iktidarının başta Arap siyaseti olmak üzere dinci-yayılmacı dış siyaseti iflas etmiştir. Başarıdan başarıya koştuğu vehminin gerçeklerle karşılaştığı anda başlayan şaşkınlığıyla baş edemiyor. Bu gerçekliği mutlaka anlaması gerekiyor, çünkü ülkeyi felakete sürüklemesi çok mümkün.

Ve bundan daha önemlisi, ülkeyi İslamlaştırma siyasetinin Türkiye’yi Mısırlaştıracağını anlaması ve “darbe” şantajından vazgeçmesi…

(AYDINLIK, 26 AĞUSTOS 2013)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER BELASI (2)

Müslüman Kardeşler örgütünün amblemini tarif edelim: Bir yuvarlak zemin. Zeminin üzerinde bir yarım dünya gölgesi. Yukarıda yeni bir hilal. Zemini çapraz kesen iki kılıç. Kılıçın uçlarının arasında bir Kuran.

Yuvarlak zeminin çevresinde: “Allah hedefimiz. Kuran anayasamız. Muhammed liderimiz. Cihad Yolumuz. Allah yolunda ölmek en büyük arzumuzdur.”

Ve kılıçların altında : “Hazır ol!”

AKP tarikatının gizli kasada duran gizli programında mutlaka bunun benzeri bir amblem vardır. AKP’nin gizli kasasında yoksa, Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasına ve ruhuna kazınmıştır bu amblem.

Böyle olmasa, Suriye’de ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’in zaferi için Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini, barış ve geleceğini tehlikeye atar mıydı?

R.T.Erdoğan için İslam’ın evrensel zaferi Türkiye’den çok daha önemlidir. Zaten o evrensel zafer gerçekleştiğinde Türkiye “İslam Ümmeti” içinde eriyecektir.

Özellikle televizyonlarda, Türkiye’de, başta en cahiller ve en gevezeler olmak üzere herkes, konuş Allah konuşmaktadır. Bu konuda bilgi sahibi olmak için gazete yazıları, dost yarenlikleri, internet falan yetmez. Kitap okumak gerekir. Ben size kendi kitabımı (Demokrasi ile Diktatorya Arasında, İmge Yayınları) tavsiye edeceğim.  En azından “Arapların Büyük Travması” ve “Arap Baharı” üzerine 50 sayfalık bir bölüm okuyabilirsiniz.

Şimdi, bu yazılardan birini okuyalım:

MÜSLÜMAN KARDEŞLER (Hürriyet Gazetesi, 08.02.2011)

Müslüman Kardeşler’in Mısır’da Türkiye’nin rejiminin benzeri bir yönetim tarzı istediğine dair bir tevatür dolaşıyor ortalıkta. Laiklik denen o büyük engelle birlikte bunun mümkün olduğunu ve olacağını sanmıyorum. Ancak onların istediği rejim AKP hükümetininkine benzer bir rejim olabilir. O da AKP rejiminin görünen değil görünmeyen yüzüdür.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı da aralarında olmak üzere günümüz AKP’sinin bütün ileri gelenleri, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Müslüman Kardeşler önder ve kuramcılarının rahle-i tedrisinden geçmiştir. 1970’li yıllarda bu iki önderin kitaplarını hatmetmişlerdir. Şimdi bile ezberden tekrarlayabilirler!

Başbakan Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Müslüman Kardeşler liderlerini ağırlamış (Cumhuriyet, 4.12.03), ilk başbakanlığı döneminde Müslüman Kardeşler’e gösterdiği yakın ilgi dolayısıyla Mübarek yönetimini epeyce kızdırmıştı.

Hasan el-Benna ile Seyyid Kutup’un kitaplarının Türkçe çevirilerini bulmak mümkündür ama Müslüman Kardeşler’in ne ve kim olduğunu konu edinmiş kitap hemen hemen yok gibidir. Ben bir tek kitap biliyorum: “Yrd.Doç.Dr.A.Vehbi Ecer, ‘Tarihte ve Günümüzde İhvan Ül-Müslimin Örgütü’, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1992-2000)

Müslüman Kardeşlerin, Atatürk’e ve devrimci cumhuriyete sempati duyduğunu söylemek mümkün değil. Dr.A.Vehbi Ecer, adını verdiğim kitabında bu konuda şunları yazıyor:  “Çağdaşlaşmayı ve batılılaşmayı Hıristiyanlaşmak ve Müslüman olmaktan çıkmak olarak gören Müslüman Kardeşler (MK), Türk kurtuluş hareketini olduğu kadar Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve milli devletin mahiyetini de anlamaktan mahrumdur. Hasan el-Benna ‘İslamın emrini hükümran kılıp ictimai  nizamın tatbikini istedikten sonra ‘Bu hüküm yerine gelmedikçe, insanlar Allah’ın hükmüyle hükmetmedikçe herkes günahkardır’ demekte; Seyyid Kutup ise buna razı olmayarak ‘kafirdir’ hükmünü vermektedir. Bu sebeple, ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesine ve bu ilkenin sahibi Atatürk’e iyi gözle bakmamaları tabiidir. Hasan el-Benna Türkiye’yi tamamen Batı medeniyeti (zihniyeti) altında kalan ülkeler grubunda sayar. Atatürk’ün inkilap hareketini ve 1924 yılında hilafeti kaldırmasını dinden insanları uzaklaştırma hareketi olarak görür. Hatta Atatürk hakkında ‘Türkiye’de İslam’ı yıkan insan’ tabirini kullanacak kadar  insafsız ifadeler kullanırlar.” (S.92-93) Yazar, sayfanın altında aralarında el-Benna da olmak üzere kaynaklarını açıklar.

Müslüman Kardeşler’in ikinci önder ve kuramcısı Seyyid Kutup, İslam şeriatının egemen olduğu tek bir Müslüman devleti düşünmektedir: “Meydanda tek hizip (topluluk, grup) vardır, o da Allah’ın hizbidir. Bunun sayısı hiçbir zaman artmaz. Meydanda tek nizam vardır, o da İslam nizamıdır. Geriye kalanların topu cahiliyet nizamıdır. Meydanda tek şeriat vardır, o da Allah’ın şeriatı!”(S.99)

Tarih boyunca hep Mısır Türkiye’yi etkilemiş ve bunun tersi hiç görülmemiştir. Bu nedenle Müslüman Kardeşler Türkiye’den etkilenmez, tam tersine Türkiye’yi etkiler. Zaten etkilemekte, etkilemekteydi. Mısır Laik ve demokratik bir Cumhuriyet istemiyor. Onun gönlünde yatan (nasıl olacak ise) adil, merhametli ve açık elli bir Selefî Despotluk!

2 YIL 6 AY 19 GÜN SONRA

Okuduğunuz yazının yayınlanmasından bu yana 2 yıl 6 ay 19 gün geçmiş. Olan biten yazımı doğrular nitelikte. Yazının en önemli cümlesini yazayım:

“Ancak onların istediği rejim AKP hükümetininkine benzer bir rejim olabilir. O da AKP rejiminin görünen değil görünmeyen yüzüdür”.

AKP’nin görünmeyen yüzü, Müslüman Kardeşler’in ambleminde yazmaktadır.

(AYDINLIK, 27 AĞUSTOS 2013)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER BELASI (3)

Hürriyet gazetesi yazıcılarından Taha Akyol âlem adamdır. Eşeğinizi boyayıp size satar. Dünkü yazımı hatırlayalım. Müslüman Kardeşler’in (İhvan’ın) amblemende “Allah hedefimiz. Kuran anayasamız. Muhammed liderimiz. Cihad Yolumuz. Allah yolunda ölmek en büyük arzumuzdur” yazmıyor muydu?

Taha Akyol ise tam tersi iddiada, şunları yazıyor:

“İnvan ve Nahda gibi ‘Ilımlı İslam’ hareketlerinin de programlarda hilafet değil, kendilerince ulus devlet ve demokrasi vardır. Yolun başındaki demokrasi anlayışlarında elbette eksiklikler mevcuttur, bizim kaç yıllık demokrasimizde eksiklikler yok mu?

Ortadoğu’ya huzur ve barış gelmesini, İslami duyarlıkla daha bir arzu ediyorsak, demokrasiyi daha bir vurgulamak gerekir.” (Hürriyet, 19.08.2013)

Taha Akyol da R.T.Erdoğan gibi. Ne yazsan boşuna! İslami duyarlık dediğin şey, huzur ve barış gelmesini arzu etmiyor. Dünyada herkesin Müslüman olmasını istiyor. Herkes Müslüman olsa, “Neden benim gibi Müslüman olmuyorsun!” diye hır çıkarır.

Türkiye eğer biraz adam olduysa, İslami duyarlık sayesinde değil, laik cumhuriyet devrimleri sayesinde olmuştur.

Bende İhvan ve Nahda’nın parti programları yok, bu nedenle bu partilerin programlarında “ulus devlet” ile “demokrasi”nin yer aldığını kanıtlamak iddia sahibi Taha Akyol’a düşer.

“Hilafet” sözcüğü bir kandırmacadır. Programlarında yer almayabilir ama iki partinin de Mürşidi Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” (Hicret Yayınları) adlı kitabında ne türlü mücevher bulunduğuna bir göz atalım:

“Bugün insanlık, cehennemî bir uçurumun kenarında duruyor. Başının üzerinde asılı duran yok oluş tehditi yüzünden değil. Çünkü bu tehdit, hastalığın kendisi değil, onun belirtisidir. İnsanlığın uçurumun kenarında bulunması, hayatın normal şekilde gelişmesini sağlıklı bir biçimde ilerlemesini sağlayacak «değerler» açısından iflâs etmiş olması yüzündendir.

Bu durum, Batı dünyasında apaçık bir şekilde görülüyor. O Batı dünyası ki, artık insanlığa verecek hiçbir «değerler sistemi» kalmamıştır. Daha doğrusu, uyguladığı «demokratik düzen» iflâsla yüzyüze geldikten sonra öz varlığını devam ettirmeye kendini bile ikna edecek bir şeyi kalmamıştır. O kadar ki, şimdi yavaş yavaş Doğu blokunu taklit etmeye, bilhassa Sosyalizm adı altında o âlemin bazı değer unsurlarını iktibas etmeye koyulmuştur.”(age. s.3) 

Görüyorsunuz: Seyyid Kutub’un defter ve kitabında demokrasi diye bir şey yazmıyor. Demokratik düzenin artık iflas ettiğini yazıyor.

Bu nedenle, hiçbir Müslüman Kardeşler siyasal partisi Seyyid Kutub’u çöpe atmadan programında demokrasiden söz edemez.

Şu anda Mısır’da direnişte olan Müslüman Kardeşler mensupları demokrasiyi değil, askerin müdahalesi sonucu yitirdikleri iktidarı geri istiyorlar. Yitirdikleri iktidarın ise demokrasi ile uzaktan yakından ilişkisi yoktu.

Şu anda Mısır’da iktidarı elinde tutan askeri yönetimin de Müslüman Kardeşler cephesinin de demokrasi ve özgürlüklerle en ufak bir ilişkileri bulunmamaktadır. İkisi de İslamcıdır ve İslamcıların demokrasi ve özgürlüğe gereksinimi yoktur.

Bana kimse maval anlatmasın!

Seyyid Kutub’tan bir alıntı daha:

“Arkasından ferdiyetçi nizam ile sosyalist nizam da işin sonunda başarısızlığa uğramıştır. Şimdi en zor, en şaşkın ve en bunalımlı bir sırada ‘İSLAM’ ve ‘ÜMMET’ dönemi başlamıştır. Allah’ın insanoğlunu yeryüzüne halife olarak görevlendirdiği andan beri madde alanında gelişme göstermeyi onun ilk görevleri arasında saydığı için, hiçbir zaman bu  sahada ilerlemeye karşı durmayan, hatta bazı şartlar altında bu uğurda emek vermeyi Allah’a ibadet ve insan varoluşunun amacını gerçekleştirmek olarak kabul eden İslam’ın dönemi başlamıştır.” (age. s.4)

Taha Akyol, “İhvan ve Nahda gibi ‘Ilımlı İslam’ hareketlerinin de programlarda hilafet değil, kendilerince ulus devlet ve demokrasi vardır” demiyor muydu?

Oysa Seyyid Kutub “İslam” ve “Ümmet” dönemi başlamıştır diyor.

N’olacak şimdi demeyin: İslamın dönemi başlamış ise demokrasi Kaf dağının arkasına atıldı demektir. ‘Ümmet dönemi’nde ise, ulus devletin lafı mı olur?

Bu nasıl atmasyonculuktur?

Taha Aksoy’un palavralarından habersiz okurlarına acıyorum. İhvan ve Nahda’nın ılımlı İslam partileri olduğu mavalını da yutacaklar.

“Medeniyet sadece İslamladır” (age.s.71) buyuran Seyyid Kutub insanlığa çıkış ve kurtuluş yolun da gösteriyor:

“İrfan sahibi her Arabın anladığı bütün lügat manaları ile ‘Lâ ilâhe illellah’ sancağını. Yani, hakimiyet sırf Allah’a mahsustur. Allah’tan gelenin dışında hiçbir şeriat, hiçbir hukuk düzeni yoktur. Hiç kimse diğer bir kimse üzerinde egemenlik kurmaya yetkili değildir. Çünkü hakimiyet yetkisi tümü ile Allah’a mahsustur. Çünkü İslamın insanlar hesabına kabul ettiği ‘milliyet’, Arabı, Bizanslıyı, diğer bütün milliyet ve renklerdeki insanları Allah’n sancağı altında eşitleştiren inanç milliyetçiliği idi.

İşte çıkar yol budur.” (age. s.17)

AKP tarikatı hükümeti başvekili R.T.Erdoğan, son seçimde seçmen oyunun %50’sini aldıkları için milli iradenin tamamını temsil ettiklerini söylüyor.  O halde kendi ağzından çıkan  söz halkın irade ve taleplerinin karşılığı olmalıdır. Bunu söylüyor, sonra da “Ben diktatör değilim!” diyor.

R.T.Erdoğan ve partisinin siyasetten anladığı bu kadar işte! Sandıktan çıktı, seçim kazandı, hükümet oldu, o halde her şey tamam sanıyor.

Tamam değil ağam tamam değil! Cumhuriyet’in gövdesi nakledilen organ olarak seni reddediyor, kabul etmiyor.

(AYDINLIK, 28 AĞUSTOS 2013)

MÜSLÜMAN KARDEŞLER BELASI (4)**

Has Türk sitesi Haber Merkezi tarafından yayınlanan (29.01.12) “Müslüman Kardeşler Liderlerinden Söylemler” adlı metinden aynen aktarıyorum:

Hakikî İslâm Ruhuna dayanarak yapılması istenen başlıca reformlar şunlardır:

Siyasî, Hukuki ve Yönetimsel Amaçlar:

 1)Partiler arası rekabetin sonlandırılması, milletin siyasal güçlerinin tek bir tarafa yönlendirilmesi.

2) Kanunların, İslâm Şeriatı’nın tüm dallarına uygun olacak şekilde değiştirilmesi.

3) Ordunun kuvvetlendirilmesi, gençlik gruplarının çoğaltılması ve bunlarda İslâmî cihad ruhunun alevlendirilmesi.

4) Geçmiş Hilafet’i tekrar göz önüne almaya ciddiyetle çalışmak için tüm İslâm ülkeleri -bilhassa Arap Devletleri- arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi.

5) Tüm memurlara İslâmî hükümlere bağlı olmaları gerektiğini hissettirecek kadar, bütün devlet dairelerinde İslâmi Şuurun yayılması.

6) Devlet memurlarının şahsî tutumlarının yakınen takip edilmesi, özel hayatla iş hayatı arasında farklılıklar olmamalıdır.

7) Dinî vecibelerin yerine getirilebilmesi ve geç vakite kadar çalışılmaması için, yaz-kış çalışma saatlerinin önceden belirlenmesi

8) Rüşvet ve iltimasa son verilmesi, sadece haklı talepleri olanların ve yetenekli olanların terfi ettirilmesi.

9) Devletin bütün eylemlerinin İslâm terazisiyle tartılması, milli bayramlar, davetler, resmi konferanslar, hapishaneler ve hastanelerin İslamla uyumlu olması, çalışma saatlerinin namaz vakitleriyle çatışmayacak şekilde ayarlanması.

10) El-Ezher mezunlarının askerî ve idarî görevlerde çalıştırılması ve eğitilmesi.

Sosyal ve Eğitimsel Amaçlar

1) Halkın kamu ahlakına saygı göstermeye şartlandırılması ve bu konuda kanunlar çıkarılması, ahlâka karşı gelenlerin şiddetle cezalandırılması.

2) « Kadın sorununun », kadını hem yüceltecek hem de koruyacak şekilde İslama uygun olarak halledilmesi ve böylece sosyal yönden en önemli mesele olan bu konunun yanlış veya aşırı düşünenlerin sapık görüşlerine ve önyargılı kalemlerine bırakılmaması.

3) Gizli veya açık her türlü fuhuşun önlenmesi : Zinanın, hangi şartlarda olursa olsun, faili kırbaçlanacak bir suç sayılması.

4) Oyun, piyango, kumarhane, at yarışları gibi, kumarın bütün çeşitlerinin kaldırılması.

5) İçkiye karşı, aynı uyuşturucu gibi mücadele edilmesi : içkinin yasaklanması ve milletin ondan kurtarılması.

6) Giyimde açıklığa ve hareketlerde serbestliğe karşı mücadele edilmesi: kadınlara,   uygun olan kuralların öğretilmesi, bilhassa öğretmen, talebe, doktor… vb. hanımlara karşı özellikle katı olunması.

7) Kızların eğitim programlarının tekrar incelenmesi ve çeşitli eğitim kademelerinde erkek ve kız eğitiminin farklılaştırılması

8) Kız ve erkek talebelerin birlikte okumalarının yasaklanması, helâli olmayan bir kadınla bir erkeğin başbaşa kalmasının cezalandırılacak bir suç olması.

9) Evlenmenin ve doğumların teşvik edilmesi ; aileyi koruyacak ve evlilikteki problemleri çözecek kanunların çıkartılması.

10) Ahlak karşıtı dans mekânlarının kapatılması ve dans ve benzeri eğlencelerin yasaklanması.

11) Tiyatro ve sinemaların denetlenmesi, senaryo ve filmlerin ciddi kontrolden geçirilmesi.

12) Şarkılara sansür uygulanması, ciddiyetle seçilip denetlenmeleri.

13) Halka verilen konferansların yayınlanan programların ciddiyetle seçilmesi ; milletin ahlaki eğitimi için radyo yayınlarının kullanılması

14) Gizlice kuşku tohumları eken tahrik edici kitapların toplatılması, ahlaksızlık yayan ve insanların şehvet arzularını istismar eden basına el koyulması

15) Rasgele cinsi münasebeti sonlandırmak için, yazlık tatil bölgelerinin kontrol edilmesi.

16)Kahvehanelerin açılış ve kapanış saatlerininin sınırlandırılması, kahvecilerin neler yaptıklarının kontrol edilmesi, halk için faydalı olan şeyler konusunda eğitilmeleri ve uzun zaman kahveyi açık tutmalarına müsaade edilmemesi.

17) Kahvehanelerin, okuma-yazma bilmeyenleri okur-yazar yapmak için kullanılması ve buna öğretmenlerle talebelerin yardımda bulunmalarının sağlanması.

18) Ekonomik veya ahlâkî yönden zararlı âdetlere karşı savaşılması; milletin bu zararlı âdetlerden kurtarılıp faydalı âdetlere yönlendirilmesi. Örneğin, düğünlerde, mevlutlarda, sivil ve dini bayramlarda görülen bazı âdetler düzeltilmelidir. Bu konuda devlet örnek olmalıdır.

19) Ahlâki sansür taleplerine dikkat edilmesi, Ramazan orucunu bozmak, kasten namaz kılmamak, dine küfretmek gibi İslami kurallara aykırı hareketlerin cezalandırılması.

20) Köy okullarının camilerle birleştirilmesi, büyüklerin ilim konusunda eğitimi, gençlerin de namaza alıştırılması için her iki mekânın temizlenmesi ve bakımına dikkat edilmesi.

21) Bütün okul ve üniversitelerde Din Dersinin mecburî ders olması.

22) Tüm bedava ilkokullarda Kur’an-ı Kerimin ezberlenmesinin teşvik edilmesi : din ve dil derslerinde diploma alabilmek için Kur’an-ı Kerimi ezberleme şartı koşulmalıdır. Ayrıca bütün okullarda Kur’an-ı Kerimin en azından bir kısmı ezberletilmelidir.

23) Eğitimin seviyesini yükseltecek, gayelerini birleştirecek, çeşitli kültürleri yakınlaştıracak ve ilk basamağı yurtsever, namuslu ve sağlam ahlâklı bir kişilik vermek olan istikrarlı bir sistemim geliştirilmesi

24) Eğitimin bütün basamaklarında Arapça’ya önem verilmesi ve ilk öğretimde, yabancı dil yerine yalnızca Arapça kullanılması.

25)   İslâm Tarihine, Millî Tarihe ve islâm Medeniyeti Tarihine önem verilmesi.

26) Kıyafette, yavaş yavaş milli üniforma geliştirme yollarının düşünülmesi.

27) Dil, örf, âdet, kıyafet, bakıcı kullanımı konularında evlerdeki yabancılık ruhunun kaldırılması. Bunlar bilhassa üst tabakanın evlerinde düzeltilmelidir.

28) Gazeteciliğe münasip bir yön verilmesi, yazarların İslâmî konularda yazmaya teşvik edilmesi.

AKP’nin yaptıklarıyla karşılaştırın lütfen!

(AYDINLIK, 29 AĞUSTOS 2013)

***

YÜZ YILLIK PARANTEZ!

AKP hükümetinin mevcut Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1959 yılında Taşkent’te doğduğuna bakıp yanılgıya kapılabilir insan. Taşkent, Özbekistan’ın Taşkent’i değil, Konya’nın Taşkent’i. Aslına bakarsanız, Ahmet Davutoğlu’nun hal ve gidişine, izlediği “irredantist” politikaya bakıp doğum yeri Taşkent’i Özbekistan’a götürmek de mümkün.

Ancak onun “irredantist”liği Türkî değil İslâmî, Osmanî.

1990 yılında, Malezya İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak başladığı akademik hayatı da, siyasal alandaki yükselişi de bana inandırıcı gelmiyor. Sanki bir yerlerden kayırılıyormuş, bir yerlerde dayısı, bir torpili varmış duygusu uyanıyor bende.

Ayrıca, hayallerle dolu, 2009 yılında 40. basımı yapılan “Stratejik Derinlik” (Küre Yayınları) adlı  kitabının  eski CIA ajanları ve strateji uzmanları tarafından kutsal kitap haline getirilmesi de son derece ilginç bir durum.

Ayrıca, bir başka ilginç durumu saptamak ve kabul etmek zorundayız: Ahmet Davutoğlu, cumhuriyetin geleneksel dış politikasını elinin tersiyle itip “Stratejik Derinlik” adlı kitabında dile getirdiği kendi dış politika stratejisini uygulayan ilk dış işleri bakanı.

Bunun son örneğine, AKP Genel Merkez Teşkilat Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmada tanık oluyoruz. Davutoğlu, Balkan Savaşı’nda kaybedilen Avrupa topraklarından, I.Dünya Savaşı’nda elden çıkan topraklardan masalsı bir dille söz ediyor:

Biz bu toprakları terk etmedik. Geçen yüzyıl 1911’i Trablusgarp için alın 2011, 1912’yi Bulgar, Balkan muhacereti alın 2012, 1917’yi Kudüs’ten ayrılışımızı esas alın 2017 veya Orta Doğu’dan ayrılışımızı esas alın 2018’e, yüzyıl sonra bu parantezi kapatıyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız… Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a, Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız. Bizim gücümüzün kaynağı bu. Şimdi apayrı ülkeler gibi gelebilir ama 110 yıl önce Yemen ile Üsküp aynı ülkenin parçalarıydılar. Ya da Erzurum ile Bingazi. Bunu dediğimizde, bize ‘Yeni Osmanlıcı’ diyorlar. Bütün Avrupa’yı birleştirenler, yeni Romacı olmuyor, Ortadoğu coğrafyasını birleştirenler Yeni Osmanlıcı oluyor. Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, Artuklu’yla, Eyyubi ile anılmak şereftir, ama bizim hiçbir zaman hareketle hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmadı, olmayacak.”  (Sol, Yurt, 04.03.13)

Konuşmanın konusundan habersiz bir dinleyici Dışişleri Bakanı’nın THY’nin yeni açılan uçuş hatlarından söz ettiğini sanabilir. THY bile ilgili tarafların iznini almadan, Yemen ile Makedonya (Üsküp) arasında bir uçuş hattı açacağını dünyaya ilan edemez. Ama Davutoğlu, Osmanlı’nın geçen yüzyılda terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı topraklara Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıl sonra geri döneceğini söylüyor. Sanki bir film festivalinde “Kara Murat’ın Dönüşü” filminin tanıtımını yapıyor. Ve tarih bilincinin gerekliliğinden söz eden Davutoğlu, bu bilinçten ne denli yoksun olduğunu kanıtlamış oluyor.

Konuşmasının ortasında, Avrupa Birliği’ni kuranlar neden Romacı olmuyor da “biz” Yeni Osmanlıcı oluyoruz diye kınamayla soruyor.

Ne yazık ki tam anlamıyla çocukça bir soru. Avrupa Birliği’nin temelleri, yanlış anımsamıyorsam, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın katılımıyla Roma’da atıldı. Sonra evrile evrile günümüze geldi. Yani tarafların ortak iradesiyle.

Peki, Ahmet Davutoğlu’nun (dolayısıyla AKP hükümetinin) Saraysosna’yı Şam’a bağlama niyetinden bu ülkelerin hükümetlerinin haberi var mı?

Davutoğlu’nun adını andığı ülkeler, isterlerse, AKP hükümetini emperyalist hevesleri olmakla suçlayıp protesto edebilirler; bu açıklamayı bir din ya da ırk dayanışması sayıp Türkiye Cumhuriyeti’ni “irredantist” olmakla suçlayabilirler. Ki bu da yayılmacılıktır.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sözünü ettiği ülke ve kentleri bilenler, ileri sürdüğü düşüncelerin ne denli içi boş olduğunu söyleyecektir. Sıkıysa Sofya’da, Tiran’da, Belgrat’ta 400-500 yıllık ortak tarihten söz et bakalım. Aynı şey Şam, Bağdat, Kahire, Sana (Yemen), Mekke ve Medine için de söz konusu. Adını yazdığım kent ve ülkelerde Osmanlı bir emperyalist işgalci ve sömürgecidir.

En kibarından, Araplar gibi, Osmanlı egemenliğin uygarlıklarına en büyük darbeyi vurduğunu, gelişmelerine engel olduğunu söyleyeceklerdir.

Örneğin, “Romalılar ayak bastıkları yeri imar etmişlerdir, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir. Oysa Türkler, yönettikleri yerlerden sadece vergi toplamışlar, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına karşılık hiçbir şey vermemiştir”  diye yazacaklardır. (İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler”. İnkilap Kitabevi, s.187)

Vâni Mehmet Efendi ile Danişmend’in belirttikleri gibi, Arapların Hadislerde Türklerle ilgili zarif düşünceleri  vardır:

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin, çünkü sizi severlerse yerler, sevmezlerse öldürürler.”  (Age. s.58)

Ama Araplar da Türkler’in “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” dediklerini biliyorlar.

Stephen Kinzer türünden ABD dış politikasının temsilciliğini yapan şakşakçı yazıcılar,

“Ezber Bozmak” (İletişim Yayınları) gibi sıradan ama iddialı kitaplarında, Davutoğlu’nun stratejik derinlik uygulamalarını, komşularla sıfır problem politikalarını 2010 yılında göklere çıkarırlar (s.217)  ama üç yıl sonra bu stratejik derinlik kavramının fos çıktığına tanık olmuşlardır. İşin kötü yanı Davutoğlu’nun bu gerçeği görmemiş olmasıdır.

(AYDINLIK, 27 MART 2013, ÇARŞAMBA)

*************************************************************************