BU NE BİÇİM CUMHURİYET BU NE BİÇİM NURAY MERT

19.10.2012  tarihli Yurt gazetesinden bir haber aktarıyorum. Haberi kesmiş, üçüncü hamur bir kağıda yapıştırmış, kesiğin altına elimle  “İyi de sizin gibi zokayı yutmayanları o zaman neden suçladınız?” diye bir soru cümlesi yazmışım. Dün, odamı istila eden  gazete kesiği dolu klasör ordusundan kurtulma savaşı verirken buldum onu. Bu klasörlerin % 99’undan kurtulmadan mide bulantım geçmeyecek. Öylesine iğrenç, mide bulandırıcı 15 yıllık bir dönem.

[REFORMLARI DESTEKLEDİK AMA DOLANDIRILDIK

Yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu reform sürecini desteklediğini ama değişen bir şey olmadığı için kendini dolandırılmış hissettiğini söyledi

ALMANYA’NIN Essen kentinde katıldığı bir panelde konuşan yazar- yayıncı Ragıp Zarakolu, “Reform sürecini destekledik, raporlar hazırladık, ama özünde değişen bir şey yok. Kendimizi dolandırılmış hissediyoruz” dedi.

KCK soruşturması kapsamında geçen yıl gözaltına alınan ve geçen nisan ayında tahliye edilen yazar- yaymcı Ragıp Zarakolu, Essen’de düzenlenen Ruhr Kitap Fuan’ndaki panele, davetli olarak katıldı. Zarakolu Türkiye’deki ifade özgürlükleri ile ilgili soru üzerine, “Kendimizi dolandırılmış hissediyoruz. Çünkü reform sürecini, hepimiz destekledik, reform komisyonlarına katıldık ve fikirler ileri sürdük. Düşünce özgürlüğü konusunda, on yıldır raporlar hazırlıyoruz. Kibarca karşılanıyorsun ama bakıyorsun özünde değişen bir şey yok. İhanete uğramamız yeni bir şey değil, Özal döneminde başlamış bir süreç. Birçok aydm, Özal döneminde de umutlanmıştı. Ardından terörle mücadele yasası geldi ve her şey yine değişti” sözleriyle yanıtladı.

12 Eylül’ü yargılayan AKP’nin Türkiye’yi 12 Eylül yasaları ile yönettiğini belirten ve bütün sistemin bu yüzden gayrımeşru olduğunu vurgulayan Zarakolu, gözaltılar hakkında da şunları söyledi:

“Haksız tutuklamalar ve adil olmayan yargılamada değişen bir şey yok, İnsanlar, yine cezaevlerine dolduruluyor. Acaba teşekkür etmemiz mi gerekiyor, bizi dövmedikleri için? Değişen sadece yemek veriyor olmaları. ‘Allah razı olsun’ diyelim. Eskiden emniyette yemek vermezlerdi, polislerle aynı karavanayı yerdik. Terörle Mücadele Şubesi’nde. Yani soğuk bir kibarlık var. Ama haksız yere 2-3 yıl tutuklanıyorsun.”

Kürtler’in yoğun yaşadığı bölgede BDP’nin başarısı yüzünden AKP’nin muhalefet partisi durumda göründüğünü belirten Ragıp Zarakolu, Türkiye’nin yeni bir sol oluşuma ihtiyacı olduğunu söyledi.]

***

Yazının altına, “İyi de sizin gibi zokayı yutmayanları o zaman neden suçladınız?” diye bir soru cümlesi yazmışım.

Bir de “Ilımlı İslam Modeli” adlı yazımdan bir cümle: “Zamanında düşünülmüş düşüncenin değeri vardır. Gerisi boş laf!” (Hürriyet, 28.03.2004 ve “100 Pazar Yazısı” , Ümit Yayınları, s.212)

2002’de AKP’nin kurulduğu andan itibaren düşünmen gerekenleri zamanında düşünmemişsen ve bu 2012 yılında fark etmişsen elbette dolandırılırsın.  Dolandırılana da enayi denir. Sen Özal döneminde de dolandırılmışsın. O zaman enayinin daniskasısın!

Biz de o zamanları yaşadık gereken uyarıları yaptık. Benim gibileri “Dinozor” dediniz. Ben de inadına Dinozorca (Telos Yayınları, 1993;  “Mahşerin Üç Kitabı” içinde, Doğan Kitap 2005) adlı bir kitap yayınladım.

Zamanında düşünmesi gerekeni düşünemeyen, zamanında yapmak zorunda olduğu şeyi de yapamaz. Bizim memleket bu türden yaratıklarla doludur. Ben bu yaratıklara “Ana rahmine haklı düşenler” adını takmışımdır. Bunlar babalarının menisi ile ana rahmine düştükleri andan itibaren haklıdırlar.  Düşündükleriyle-düşünmedikleriyle, yaptıklarıyla-yapmadıklarıyla: 12 Mart ve 12 eylül’den önce binlerce genç bunların yüzünden can verdi. Gençlerin daha mezarları soğumadan “değiştiler”, “solu revize ettiler”, Özalcı oldular. Bre ahmaklar 12 Eylül Özal’ı iktidara getirmek için yapılmadı mı? Binlerce sayfa kitaplarım ortada Özal’ı, Özalizmin köşe dönme ideolojisini beğendiğime dair tek cümle bulamazsınız.

Bu adamlar, bu kadınlar “Darbeci Ordu”dan kendileri için intikam alacak, intikam almalarına izin verecek şeytana bile hizmet ederlerdi. Çünkü kendilerini çok beğeniyorlardı, megolomandılar, sandıkları kadar zeki ve akıllı değildiler. Zeki ve akıllı olanlar “Dinozor” diye küçümsedikleri insanlardı.

TSK çökertilirse, Türkiye’nin demokratikleşeceğini sandılar. Erbakan partilerinin başlıca amaçlarının cumhuriyet rejimini değiştirmek olduğunu bir türlü anlamadılar. Fethullah destekli AKP orduyu çökertmek için harekete geçtiği zaman sevinçten göbek attılar. Güya darbeci temizliği yapılıyordu. O zaman ben Balyoz davası için “188 general ve kurmay subay darbe yapmak için plan yapacaklar ve sizler buna engel olacaksınız? Nah engel olursunuz!” Aynı şeyi Ergenekon davası için de yazdım! Peki ben dünyanın en akıllısı mıyım  (mıydım)? Elbette hayır! Sadece TSK’dan nefret etmiyordum, TSK’ya karşı hastalık haline gelmiş bir nefretim yoktu ve müzmin  Cumhuriyet düşmanı değildim. 12 Mart ve 12 Eylül’ün nedenlerini ve sonuçlarını biliyordum.

Bu fantirifitton tayfası, solun, demokrasinin ve çoğulculuğun somut örneği olduğu için Türkiye partisi (!) HDP’yi destekleyeceklermiş. HDP’ye yazık olacak, çünkü gene yanılıyorlar.

***

Nuray Mert adlı gazete yazıcısı ve akademisyenci hatunun Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlaması benim için sürpriz oldu. Nuray Mert, benim “Ana Rahmine Haklı Düşenler” olarak tanımladığım fırdöndü, yanılma şampiyonu ocağın ikinci kuşağının yeteneği sınırlı temsilcilerinden biri. Şimdi Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. Yazar, çünkü utanma duygusu yoktur. Şimdi bu hatunun utanması gereken yazıları size aktaracak değilim. İnternette var. Ama bu hatun, türban konusunda, imam-hatipler konusunda, laiklik konusunda, cumhuriyet ve devrimleri konusunda, Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Seks ve Casusluk davaları konularında yanıldı. AKP ve R.T.Erdoğan’a övgüler düzdü. Bunları yaptı, çünkü sandığı kadar yetenekli ve zeki değildi. Çünkü şoför mahallinden inmek istemiyordu ve isterse manken olarak olsun vitrinden inmek istemiyordu.

***

Bu kadar yeter! Bu hatun hakkında yayınlanmış iki yazı okuyacaksınız. Mine Kırıkkanat’ın ki sert ve doğrudan söylemli bir konuşmanın metni. İkincisi ise Orhan Bursalı’nın ironik yazısı:

***

MİNE KIRAKKANAT:

28 Mart 2015 sabahı Ulusal Kanal’da Mine Kırıkkanat’la yapılan ilginç bir söyleşiye tanık olmuştum. Söylenenleri aklımda tutmam ve yazı ile tekrarlamam olanaksızdı. Bereket versin, erteki gün (29 Mart 2015)  Aydınlık gazetesi söyleşiyi özetleyerek yayınladı. Gazetede yayınlandığı haliyle  aktarıyorum:

[Ulusal Kanal’da Adnan Türkkan’ın sunduğu “Haydi Bakalım” programına konuk olan Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat, gazetesini sert bir dille eleştirdi. Cumhuriyet’in ‘Batık Radikal’e dönüştüğünü söyleyen Kırıkkanat, kendisinin de dahil olduğu ulusalcı isimlerin Cumhuriyet’ten tavsiye edileceğini söyledi.

Mine Kırıkkanat, son olarak eski Radikal yazarları Nuray Mert ile Ahmet İnsel’in yazar kadrosuna alınmasını şöyle değerlendirdi.

“Bu ‘Yetmez Ama Evetçiler’i gazeteye niye doldurmaya başladıklarım anlamıyorum. Niçin anlamıyorum; bütün eski Radikal kadrosu batık geminin malları. Bu hanımlarla, bu adamlarla satacak olsaydı, Radikal satardı. Radikal kapandı. Göze almışlar anladığım kadarıyla; Cumhuriyet’in geleneksel laik çizgide Atatürkçü okurunu feda etmeyi… Ve feda ettikleri anlaşılıyor şimdi geldiğimiz noktada. ‘Yetmez Ama Evetçiler’i doldurdular. HDP’li oldular. ‘Kandırıldık’ diyorlar. İçlerinden bir tanesi bile ‘Yanıldım, özür dilerim’ demiyor. Ve demokrat olduklarını savunuyorlar.”

“Bugün Cumhuriyet’i kurtarmak için iş başına gelenlere biz güvendik. Buyursunlar, yapsınlar dedik. Ama şu anda yaptıklarının mantığı yok. Batık Radikal yapıyorlar. Cumhuriyet’i batırmak için mi? Sonra onlar da Hasan Cemal gibi oturup kitap mı yazacaklar: ‘Cumhuriyet’i Çok Sevmiştik’ diye?”

“Henüz konuşmuyorum. Gerçekten muhalefete geçtiğim zaman, benimle birlikte diğer susan arkadaşlar da muhalefete geçtiği zaman söyleyeceklerimiz bundan ibaret kalmayacak elbette. Bizi yavaş yavaş ama kapıya doğru ittikerinin farkındayız. Bu gazetede artık bizi tutmayacaklarını düşünüyorum. Hepimiz öyle düşünüyoruz. Atatürkçüleri ve laikleri… Herhalde beni gönderirler.”

“Nuray Mert’in geldiği yerde beni uzun süre tutmazlar. Mert, Radikal’den de attıran isimdir beni. Bunların bulundukları yerde ot bitmez. Cumhuriyet’in belkemiğini oluşturan kişilerin yavaş yavaş tasfiye edileceğini düşünüyorum.”] (Aydınlık, 29 Mart 2015)

***

ORHAN BURSALI:

TEK GERÇEK, HER ZAMAN HAKLI OLDUĞUMDUR

Laikliğin ne zaman yok edilmesi, batırılması, mezara gömülmesi gerektiğine de. ne zaman, “yangında ilk kurtarılacak mal” ve “savunulacak dönem” olduğuna da karar verdim…

Oral Çalışlar gibilerin “Laikçiler” biçimindeki “aşağılayıcı kavramı” ile laikliği savunanlara saldırdım mı anımsamıyorum. Ama laikliği, “ceberrut laiklik anlayışı” olarak niteledim ve “başörtüsü” takabilme özgürlüğü derekesine indirgedim.

“Başörtüsü” gibi masum bir isim kullanarak aslında önemli bir olayı kamufle ettim. Kadınların kızların erkeklerce gerektiğinde tokat-sopa ile türbanlanması önemli değildi. Başlarını baskıyla mı, şiddetle mi, aile ve çevresinin zoruyla mı, erkek egemen dini toplumun geleneksel dayatmasıyla mı bağladığıyla hiç ilgilenmedim. Siyasal islamın, hele tüm İslam ülkelerinde, erkek iktidar aracı – kadınlar üzerinde tahakküm zinciri olduğu üzerinde durmadım.

Ceberrut laikçiler ve İslamcı demokratlar

Bu durumu “kadim islam’ı toplumsal gelenek” diye kabul ettim. Kadınların türbanlanmasına karşı çıkanlar “laikçi, ceberrut laiklik” yanlıları idi.. Savunanlar ise “demokrat”. Türban ve İslam konularına daha derinden bakmak isteyenleri, muhafazakâr siyasi Islami çevrelerin dayatmalarının aşılması için mücadele edenleri umursamadım; onlar “düzenin sürmesini isteyen”, dünün laikçi gericileri idi.

Türbanlamanın, kadınların özgürce farklı düşünceler savunmasını engelleyebileceğine, onları siyasi İslamcılığı savunma zorunda bırakabileceğine önem vermedim. Türbanın, Tslami toplumlarda kadim kadın-erkek ayrımcılığının ve kadın dışlayıcılığının ana simgesi olduğunu gözardı ettim.

Benim için hep şu önemli oldu: Her nedense türban takan kadınların toplumsal ve siyasal isteklerinin gerçekleşmesi. Sorunların kökenleri önemli değildi. “Bu ülkenin normalleşmesinin yolunun laiklik adına her türlü dayatmaya son verilmesinden geçtiğini” söyledim.

İktidarın “siyasal islamcı” karakteri, türban meselesini son 30-40 yıl içinde İslamcı erkek parti ve ulemanın yaratması önemli değildi. İslamcı iktidarın “üniversitelerde türban özgürlüğü” meselesini, tüm kadınları kızları çocuklara varıncaya kadar türbanlamanın politik aracı olduğunu görmedim. Eğitimde dincileşmenin, zorunlu din eğitimi dayatılmasının,

anaokullarındaki bebekleri bile türbanlamaya varan bir yolu açması da…

Laiklik ve özgürlük

Şunu bile yapmadım: üniversiteli türban taksın tamam, ama sınır burada kesin durmalı! Devlette inananlar cuma namazına gitsin vb, ama laiklik devlette kesinlikle korunsun, siyasetin aracı kesinlikle olmasın.. Aslında ben siyasal İslamcı iktidarın, toplumu dincileştirmesinin bir aleti oldum…

Türbanı, laiklik reddi üzerinden tanımlayarak, aslında laikliğin adım adım mezara gömülmesine yardımcı oluyordum. Örneğin türban güncel, aşılabilecek bir mesele, ama laiklik ise bir ülke halkının bir arada yaşamasının en temel ilkesi olduğu gerçeğini takmadım. Ancak laikliği dışlayarak türbana özgürlük sağlanarak demokratik toplum olacağımızı sandım.

Bir de baktım ki, aaa iktidar aslında dayatmacı mı dayatmacı, tam bir toplum mühendisi…

Bunca okumuşluğuma, akademisyenliğime rağmen, siyasal İslamcıların muhalefetteyken özgürlük savunucusu ve demokrat kılıklı görünüşlerinin aslında aldatıcı olduğunu, her zaman, “bana en geniş özgürlük, ama sana ise en büyük kısıtlama ve dayatma” şiarını benimsediklerini anlamadım. Gözümle görmüyordum.

Ama artık diyorum ki “şimdi laikliği savunma zamanı“.

Tabii bütün bunların ötesinde ben hep kimlikleri, etnisitelere özgürlüğü savundum. Kimlikleri milletin  üzerinde çıkartan politikaların ulusu parçalayıcı niteliğini, kimlikleri mezhepleri etnik yapıları birbirine düşüreceğini, Türkiye ve bölge üzerinde egemenliğini sürdürmek isteyen emperyalistlerin de buradan girerek, ulusu parçalayıcı daha büyük politikalar geliştirdiği ve ülkeleri yerle bir ettiği tarihsel gerçeğini bir türlü kavramadım. Ulus ve ulus devlet umurumda olmadı.

***

Yukarıdakileri ben mi yazdım, başkası mı bilemiyorum. Öylesine dilimden döküldü..

Bütün bunlara rağmen, diyorum ve biliyorum ki aslında hep haklıyım. Bunu asla inkâr etmem. Dünün laikleri ne kadar kötüyse, bugünün iktidarı da onlar kadar kötü.. Dünde dün önemliydi; bugünde ise bugün.

Hiç yanılmam.. Tek en iyi bildiğim, her zaman haklı olduğum gerçeğidir.

Tıpkı, “şimdi laikliği savunma zamanı” demem gibi. Dün asla önemli değildi.

Merhaba herkese!

(Orhan Bursalı, Cumhuriyet Gazetesi, 30 Mart 2015)

***

Şimdi sıra Bayan Nuray Mert’e ve bendenize geldi.

NURAY MERT / MODERN MÜSLÜMANLAR

Geçen hafta, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın veya kendi deyimiyle ‘postmodern başkan’ Ali Bardakoğlu’nun, Müslümanların modernleşmesi yönündeki birtakım açıklamalarının ardından, Türkiye’de yine bir ‘modern Müslüman’ tartışması başladı.

İslam ve modernizm tartışması, bilenler bilir, en az 100 yıllık bir tartışmadır ve böyle giderse, değil 100 yıl, 1000 yıl içinden çıkılmaz. 19. yüzyılda, Aydınlanma düşüncesi etrafında, dinlerin ve münhasıran  İslam’ın ‘özgür düşünce’yi engellediği için toplumsal gelişmeyi engellediği, bundan behemehal kurtulmak gerektiği yönünde bir kanaat hâkimdi. Bu da kendi içinde son derece tartışmalıdır, ama onu bir yana bırakalım. Meseleye kabaca bakarsak, Batı teknolojisi din dışı bir düşünce zemininden türedi diye, hadi din teknolojik gelişmeyi engelledi diyelim, bugün böyle bir sorun var mı? Yani Müslümanlar teknolojiyi reddediyor mu? Hayır!

Dine ilişkin bir diğer sorun demokrasi olabilir, insanlar dini düşünce demokrasiyi reddeder bu nedenle özgürlükleri kısıtlanır diye düşünebilirler. Öyledir veya değildir, ama bu kuşku anlamlı bir kuşkudur, ateist bir insan din adına bana baskı uygulanır, toplumsal hayat yaşanmaz hale gelebilir diye düşünebilir. Hatta ateist olmayan, kendini Müslüman olarak tanımlayan biri de, din adına kendisine, toplumsal hayata ilişkin bir şeylerin dayatılmasını istemeyebilir. O halde, dine veya dindarlığa ilişkin tek anlamlı soru, demokrasiye yaklaşımı olabilir. Demokrasi ortak zemin olduktan sonra, onun dışında, modern toplumda dindarın nasıl olması gerektiğini tarif etmek kimsenin üzerine vazife olmamalıdır. Size ne Müslüman’ın dinini nasıl yorumlayıp, yaşayacağından?

Hatırlarsanız, bu ülkede ateistler ibadetin Türkçe olması, namazın üç vakte inmesi gibi konularda fikir yürütebilmeşilerdir. Bundan öte saçmalık olur mu? İnanmayan adam için namaz zaten saçma bir ritüel değil mi? Ona ne Türkçe olmasından, üç vakte inmesinden? Bu tezlerin arkasında, ‘Zaten saçma bir şeye inanıyorsunuz bari, bu işin üzerine fazla düşmeyin’ anlayışı yok mu?

Nitekim, bunu açıkça söyleyen de var; geçen hafta Suriye asıllı ünlü şair Adonis ile yapılmış bir röportaj yayımlandı. Adam ben ateistim diyor, sonra da İslam âlemi üzerine ‘derin’ analizlere girişiyor. Sonuçta söylediği şu: ‘Tektanrılı dinler ömrünü tamamlamıştır, bunu söylemeye cesaret etmeliyiz’ (Hürriyet, 19 Ekim 2003). Bir ateistin böyle düşünmesi normal de, bu en az 200 yıldır söylenen bir şey, pozitivizmin kurucu babası Fransız filozofu Comte da böyle söylüyordu, o zaman bunu söylemek belki cesaret işiydi ama şimdi değil. Ama, Adonis bunu tektanrılı dinlere inananlar söylesin istiyor; “Monoteistler bunu düşünmeye cesaret etmeli, söyleyebilmeli” diyor. Belli ki, ona göre bir dine inananlar dinin saçma ve kötü bir şey olduğunu düşünmeye cesaret etmedikleri için inanmaya devam ediyorlar. Böyle saçmalık, böyle cahillik, böyle küstahlık olur mu?

Dahası, bu saçmalığı öneren adam, Müslümanlara yol gösterebilir biri olarak takdim edilebiliyor; röportajı yapan gazeteci Özdemir İnce, Adonis’in fikirleri için ‘İslam’ın içinden’ tabirini kullanıyor ve ‘İmam – hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve İslam’dan uzak düşenlerin onun söylediklerini anlamaları ne yazık ki mümkün değil’ diyor. Bu akla göre, ateist Arap’ın dine mesafesi, Arap olmayan bir Müslüman’dan fazla. Ne diyeyim, ibretlik bir akıl yürütme. Hem sadece o değil, Cengiz Çandar da, Müslümanların Adonis’ten öğrenecekleri çok şey olduğu kanaatinde (Dünden Bugüne Tercüman, 22 Ekim 2003). Konu, edebiyat, fizik, müzik, Arap dili falan olsa bu tabii ki böyle, Adonis’in ateist olması onun söylediklerinin önemini azaltmaz, Müslümanların ona müracaat etmesi son derece tabi olur, ama ‘Dininizi ateistten öğrenin de, kendinize çekidüzen verin’ demek aklı, mantığı ve nihayet terbiye sınırını aşmıyor mu?

Adonis’in işaret ettiği, İslam dünyasının sorunları, bu konunun dışında. İslam dünyasının tabii ki sorunları var, örneğin politik dili, geçen hafta Malezya Devlet Başkanı’nın İslam Konferansı’nda yaptığı konuşma bunun en güzel örneği, ona da gelecek yazıda değineceğim. Ama bu sorunları ileri sürüp, dininizden vazgeçin demeye getirmek kabul edilebilir gibi değil.

(Radikal, 28/10/2003)

***

ÖZDEMİR İNCE / ONA NEYSE SANA NE?

YİRMİ yıl kadar önce Paris’te taksiyle bir Fransız arkadaşımın evine gidiyorduk. Cumhurbaşkanı seçimlerinden birkaç gün önceydi. Milliyetçi-ırkçı olduğunu bildiğim bir adayı epeyce eleştirdim. Konuşmalarımızı bir süre dinleyen şoför söze karışıp, bana:

“Siz bir yabancısınız, bir Fransız Cumhurbaşkanı adayı hakkında böyle konuşamazsınız!” dedi.

“Bu kişi köy muhtarı seçilmiyor. Fransa’ya cumhurbaşkanı olmaya aday… Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı’nın kişilik ve kimliği bir yabancıyı da ilgilendirir,” dedim.

Nuray Mert’in, 19 Ekim tarihinde Hürriyet Pazar’da yayımlanan Adonis’le yaptığımız söyleşiyi eleştiren ‘‘Modern Müslüman” (Radikal, 28.10.03) başlıklı yazısını okuyunca aklıma bu olay geldi.

Nuray Mert, Adonis’i ‘‘İslam’ın içinden biri” olarak tanımladığım için eleştiriyor beni. Adonis kendini ‘‘ateist” olarak tanıttığı için karşı çıkıyor bu tanımlamaya: Arap asıllı, Müslüman bir ailede doğmuş, çocuk yaşta hafız olmuş, Kuran dersi vermiş, felsefe eğitimi görmüş ve sonunda ‘‘ateist”liği seçmiş birini, Nuray Mert’e göre, İslam’ın içinden saymamamız gerekiyormuş.

Demek ki Nuray Mert’e göre Adonis, ateist olunca İslam konusundaki derin bilgisini yitirmiş oluyor… Din bilgisinden yoksun bir Müslüman ancak bağnaz bir mümin olur! Adonis işte bu bilgiden yoksun, geleneksel bağnaz müminleri eleştiriyor.

Bir akademisyen gazete yazarının ‘‘Sen onlardan değilsin! Sen artık Müslüman değilsin! O halde eleştiri hakkına sahip değilsin!” diyebilmesi komik bir durum.

İslam dini, Araplar için sadece din olmadığı, aynı zamanda bir dil, bir uygarlık, bir kültür, bir yaşama tarzı, sanatların ve edebiyatın yönlendiricisi olduğu için Müslüman olsun-olmasın bütün Arapları kuşatır. Bu olguyu Arap toplumlarını tanıyan herkes bilir!

Nuray Mert, Adonis’in monoteislerin de inançlarından kuşku duymaları, bu kuşkularını cesaretle dile getirmeleri gerektiğini söylemesini ‘‘Saçmalık, cahillik, küstahlık!” olarak tanımlıyor. Nuray Mert, Marx’ın kapitalizmi eleştirmesine izin vermiyor mu acaba?

‘‘İmam-hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve İslam’dan uzak düşenlerin onun (Adonis’in) söylediklerini anlamaları ne yazık ki mümkün değil” dememi şöyle değerlendiriyor:

‘‘Bu akla göre, ateist Arap’ın dine mesafesi, Arap olmayan Müslüman’dan fazla. Ne diyeyim, ibretlik bir akıl yürütme.”

Nuray Mert’in ibretlik olmayan aklına göre, yeterli Arapça bilmediği için Kuran’ı ve mealini ancak ezberleyen bir yeniyetme Türk, ciddi bir din eğitimi görmüş, hafız unvanı almış, felsefe doktorası yapmış, ateist olmuş, Arap áleminin en büyük, en önemli aydınlarından biri sayılan Adonis’ten  daha yakın olabilirmiş İslam’a.

Kendi mantığına göre kökten İslamcı sayılması gereken Nuray Mert bilim işlerinde ‘‘Sana ne!” yöntemini benimsediğine göre: Olsun bakalım!

(Hürriyet, 4 Kasım 2003)

(Özdemir İnce, Yedi Canlı Cumhuriyet , Cumhuriyet Kitap, 2004, s.155)

***

NURAY MERT / MODERN MÜSLÜMAN DAYATMASI

‘Modern Müslüman’ başlıklı yazıma Hürriyet gazetesinden Özdemir İnce, ‘Ona neyse sana ne!’ başlıklı, ‘nazik’ bir cavap yazmış (4 Kasım 2003), konunun önemine binaen hemen cevaplama ihtiyacı duyuyorum. Takip etmeyenler için konuyu kısaca özetleyeyim; Suriye asıllı ünlü şair Adonis’le yaptığı bir röportajda, Adonis, ‘Monoteizmin devri geçti, monoteistler bunu cesaretle düşünmeliler’ türünden bir görüş ifede etmiş, İnce de Adonis’i üstelik

‘İslamın içinden’ düşünen biri olarak takdim etmişti.

Hemen tekrar edeyim, inanmayanların inananlara yöneltecekleri tek meşru, ancak siyasal bir soru olarak demokrasiyi kabul edip etmedikleri sorusudur, çünkü bu onların toplumsal özgürlüklerini ilgilendiren bir sorudur. Bunun dışındaki konularda fikir yürütemezler. Çünkü inanmayan biri için inanca dair her şey zaten saçmadır, inananla inanmayan arasında böyle derin bir algı uçurumu vardır. İnanç, bilimsel bilgi alanının dışında bir konudur ve ancak kendi dili içinden tartışılabilir. On birinci yüzyılın büyük filozof ve ilahiyatçısı Canterbury’li Anselm’in çok güzel bir ifadesi vardır: ‘İnanmasaydım, asla anlamazdım.’

Burada ilahiyat tartışması yapacak değiliz, sadece şunu söyleyeyim, Adonis’in ‘monoteizmin devrinin geçtiği’ iddiası, kaba pozitivist bir iddiadır, konunun devirle, çağla alakası yoktur, ama düşünce tarihinin geldiği noktadan söz edeceksek, pozitivizmin devri de çoktan geçmiştir. Mesele, inananların inançlarını sorgulama meselesi değildir. İnananlar, Adonis’in bildiklerini bilmedikleri için inanıyorlar sanmak büyük cahilliktir. Bugün inanmayanlar, 2000 yılı aşkın Hıristiyan ilahiyatı 1400 yılı aşkın İslam ilahiyatının tartışmalarını, birikimlerini biliyor ve inanmıyor değildir, bu ayrı bir konudur.

Adonis, Müslüman bir kültürün içinden yetişmiş olabilir, İslam üzerine malumat sahibi olabilir, küçük yaşta hafız olmuş olabilir, ama ateist olduğuna göre İslam’ın içinden konuşuyor sayılamaz. Onun İslam’a mesafesi, cahil bir Müslüman’ın mesafesinden tabii ki fazladır. Her şey bir yana, gerek Adonis’in, gerek İnce’nin iki şair olarak ne demek istediğimi biraz olsun anlamaları beklenir. İnce’nin akıl yürütmesinden gidilirse, çok iyi şiir ezberleyen birinin veya çok şiir okumuş, çok şiir ezberlemiş birinin şiir duygusunun tartışılmaz sayılması gerekir, oysa bu şiir söz konusu olduğunda bile yavan bir iddiadır.

Benim mantığımdan gidilince ‘köktendinci’ sayılmam gerektiği iddiasını anlamam ise mümkün değil. İnanan bir insanın, ‘Monoteizmin devri geçti, kalkın bunu cesaretle söyleyin’ diyen birine benim tarzımda tepki göstermesinin ‘köktendincilik’le hiçbir alakası yoktur ve olamaz. Köktendincilik, dinin yorumlanmasına ilişkin belli bir tutumun adıdır. Hıristiyanlık’ta da İslamiyet’te de, bu tavrı benimseyenler, dinin temel kaynaklarına dönüşü savunma iddiasıyla, dini yorumlama ve düşünme geleneğine, birikimine karşı çıkarlar. Bu tavır aslında modern döneme özgü, siyasi ve tarihsel boyutları ile birlikte düşünülmesi gereken bir akımdır.

Son olarak, İslam’ın veya monoteizmin eleştirilmesi benim veya herhangi bir merciin iznine tabi bir konu değil. İsteyen istediği gibi eleştirir ve zaten eleştiriyor. Tartışılması gereken, eleştirinin konusu ve seviyesidir.

Adonis, İslamiyet veya Hıristiyanlık’ta iyilik problemi konusunda diyelim Gazali’yi veya St. Augustin’i felsefi bir eleştiriye tabi tutuyor değil, monoteizmin devrinin geçtiği için inananların bunu kabul etmesini talep ediyor, bu sığ ve kaba bir dayatmadır. Ama pozitivist cahillik bir yandan, din paranoyası diğer yandan almış başını gidiyor, işin bu tarafını kimse düşünme ihtiyacı duymuyor. İman bir nasip meselesidir, ama herkesten makul bir tartışma adabına uymasını bekleyebiliriz.  (Radikal 06/11/2003)

***

ÖZDEMİR İNCE / İŞİN KOLAYI YA DA DİYELİM Kİ…

Hasan  Cemal bey kardeşimiz benim kıyasıya eleştirdiğim (22.12.06) Prof.Dr. Kemal Karpat’ı yere göğe sığdıramıyor (Milliyet, 03.01.07).  Benim İslamcılara yakın bulduğum profesörü kendine akıl hocası yapıyor ve yazısının bir yerinde de “Erdoğan’ın iktidarda değiştiğini söylüyorum. Laikliği yıkmaya dönük bir ‘gizli gündem’e sahip olduğuna da inanmıyorum” diye yazıyor. Erdoğan değişmedi, Hasan Cemal değişti.

Nuray Mert  ise türban aracılığıyla “Haydi kızlar okula” sloganını sarakaya alıyor (Radikal, 02.01.07). Alır ! Ancak  onun yazdığı gibi Türkiye’de  “Başörtüsü sorunu” diye bir şey yok, “Türban sorunu” var.  Çünkü “Türban” ile “Başörtüsü” ne giyim-kuşam terminolojisinde, ne politik ve sosyolojik bağlamlarda eşanlamlı değil. İki değişik gösteren işaret.

Nuray Mert “Bırakın Allah aşkına ‘Politik simge oldu, o nedenle yasak’  falan diye laf çevirmeyi. Ne simgesi ve ayrıca simgeyse simge size ne ?” diye sertçe çıkışıyor. Nuray Mert  insanları “Size ne ?!”  diye paylamayı seviyor. Birkaç yıl önce “Size ne!” diye Adonis ile bana da çıkışmıştı. Ben de “Bize neyse sana ne ?” diye yanıtlamıştım. Liberal demokrasilerde “Sana ne?” diye terslenmek mümkün mü ? Ben cumhuriyetçi demokratım, bizim mezhepte mümkün değil !

Bu yazının amacı adını verdiğim iki yazarla tartışmaya girmek değil. Bir davet ! İki yazarı imam-hatip okulları konusunda düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum. Çünkü R.T.Erdoğan ve partisinin değişip-değişmediğinin denek (mihenk) taşı bu imam-hatip okulları.

Türban sorunun kaynağında da imam-hatip okullarını ve bu okullara kız öğrenciler alınmasında görüyorum. Türban sorunu ilk kız öğrencilerin imam-hatip liselerinden mezun olup yükseköğrenime başlamasıyla  Türkiye’nin gündemine girip sorunlaştı.

Türkiye’nin demokratları (demokratlıkları nasıl ise), liberalleri, neoliberalleri, neoliberallerin emir erleri; demokratikleşme, özgürleşme, çağdaşlaşma, uyum yasaları, Kemalistler ve dinozorlar konularında her şeyi konuşuyorlar, ama imam-hatip okullarını ve zorunlu olarak Öğretim Birliği Yasası’nı ağızlarına almıyorlar. Oysa tek ölçü imam-hatip okulları.

DİSK’in de içinde bulunduğu, Sol İttifak adı  verilen “10 Aralık Hareketi” de türbana özgürlük istiyor:  “Dinin siyasi alanda istismarına yol açmayacak biçimde uygulanmak kaydıyla, yükseköğretim kurumlarında öğrencilerin başörtüsü takmalarının toplumsal uzlaşma temelinde, bu doğrultuda gerekli hukuki değişiklik yaparak serbest bırakılmasını uygun bir çözüm olarak görüyoruz” (Milliyet, 13.01.07) diyorlar.

Bir kez daha bir düzeltme yapalım: Türban “türban”dır, başörtüsü değil. Gerçek ve doğruyu bulmak için doğru terminoloji ile düşünmek ve konuşmak gerek.

“10 Aralık Hareketi” zahmet edip temel eğitim sorunlarıyla, imam-hatiplerin meslek okullarından ayrılması konusunda biraz düşünüp kafa yorsa çok iyi olur. Çünkü imam-hatip işi çözümlenmeden ne türban sorunu çözülür, ne de ulusal eğitim düzelir!

(Hürriyet, 2 Şubat 2007)

***

Nuray Mert, “Şimdi Laikliği Savunma Zamanı” diye bir yazı yayınlamış. İnternette buldum. Yazı epeyce yankı yapmış. Okuyalım:

NURAY MERT / ŞİMDİ LAİKLİĞİ SAVUNMA ZAMANI

Meğer bütün dertleri, dayatma sırasının kendilerine gelmesiymiş. Din ve vicdan özgürlüğünden anladıkları din dayatmasıymış (daha doğrusu ‘din’den kendileri ne anlıyorsa onu).

Ceberrut bir laiklik anlayışından çok çektik. Bu ülkenin normalleşmesinin yolunun laiklik adına her türlü dayatmaya son verilmesinden geçtiğini söyledik.

Yıllarca sadece başörtülü olduğu için üniversiteye sokulmayan öğrencilerin utancını yaşadık. Kamu görevlerinde başörtüsü takma özgürlüğü, Meclis’e başörtüsüyle girme özgürlüğüyle ise daha yeni tanıştık.

Gelgelelim benim gibi düşünenler için, özgürlük adına duyulan sevinç kursakta kaldı. Kendini ‘dindarların iktidarı’ diye tanımlayan mevcut iktidarın giderek otoriterleşmesi, bu otoriterleşmeyi din-devlet-millet kucaklaşması olarak takdim etmesi, bizi işin özgürlükler meselesi olmadığı acı gerçeğiyle bizi çoktan tanıştırmıştı. İş döndü dolaştı, ‘Şimdi dayatma sırası bizde’ noktasına vardı.

Laiklik bu yüzden önemli.

Zorunlu din dersi, dayatma mantığının en çarpıcı örneklerinden biri. Daha acıklısı, bu tür dayatmalara karşı en çok sesin Alevilerden çıkıyor olması. Çünkü bu bir mezhep meselesi değil ve olmamalı.

En çok ses çıkaranlar dindar kesimin içinden olsaydı, bu ülke için büyük umut olurdu, olmadı. Evet, ‘istemeyenin din dersi almasına karşı çıkmak’ta başı çekenler laikler ve Aleviler değil,  yakın geçmişte din ve vicdan özgürlüğü adına mücadele edenler olmalıydı. Öyle olduğu için, mesele ‘inanan-inanmayan’ ve/veya ‘Alevi-Sünni’ meselesine dönüyor.

Böylesi çok tehlikeli bir gidiş. Laiklik işte bu nedenle çok önemli, bu nedenle demokrasinin olmazsa olmaz koşulu.

Her iki yol da çıkmaz sokak,

İslamcı/muhafazakar kesimin, öteden beri ‘laiklik’le başının hoş olmadığını biliyoruz. Doğrusu, inananlar için, dinin kamu alanından kovulması kabul edilebilir, daha doğrusu uygulanabilir bir şey değil. Cumhuriyet’in kuruşundan bu yana, ‘laiklik’ten anlaşılan bu olduğu için, insanlar başörtüsüyle kamu hayatına katılamadı, açıkça cuma namazına gidiyorum diyemedi, çocuğuna gizlice dini eğitim aldırmak zorunda kaldı…

Keşke, bu ceberrut laiklik anlayışı ve siyaseti, muhafazakarlara, dayatmacılığın nasıl bir çıkmaz yol olduğunu göstermiş olsaydı, öyle olmadı. Zamanında laiklik adına dayatmacılığı destekleyenler sevinmesin, haklı çıkan onlar değil; onlara din ve vicdan özgürlüğü adına karşı çıkanlar da en az onlar kadar dayatmacı olduklarını göstermiş oldu, hepsi bu.

Her iki yol da çıkmaz sokak, her ikisinden de toplumsal barış çıkmaz. Bakalım şimdi ‘muhafazakarlar’ın bunu anlaması ne kadar zaman alacak, daha önemlisi nelere mal olacak.

Laiklik, toplumsal barış ve demokrasinin olmazsa olmazı,

İşte bu nedenle şimdi ‘laikliği savunma’ zamanı. Eski düzen ve anlayışın yarattığı sorunların çözümü laikliğin demokrasiyle barışmasıydı. Sorun laiklik adına demokrasiden, özgürlüklerden vazgeçilmesinin mubah sayılmasıydı, laiklik değil. Sorun, laiklik adına pozitivist dünya görüşünü dogma, dini düşünceyi hurafe saymaktı. Sorun dindar insanı gerici ve cahil saymak, saygı duymamaktı.

Laiklik, sadece bizim ülkemizde değil, Batı dünyasında da, bu illetlerden kurtulmak zorundaydı. Nitekim böylesi bir laiklik anlayışı çokça eleştirildi, dönüştürüldü. Ancak, dinin ‘siyasi otorite/meşruiyet kaynağı olmaktan çıkması’ ve ‘toplumsal hayatı siyasal sistem yoluyla tanzim etme iddiasından vazgeçilmesi’ anlamında laiklik, toplumsal barışın ve bu anlamda demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu nedenle şimdi, laikliği yeniden tartışma zamanı.

Aksi halde, iktidarın din dayatması otoriterliğini, otoriterliği din dayatmasını pekiştirmeye devam edecek. Aksi takdirde, iş inanan-inanmayan, Sünni-Alevi ayrışmasına dönüşecek.

En kötüsü de böyle bir anlayış, Alevilere, gayrimüslimlere mahsus düzenlemeleri demokratikleşme diye sunacak. (13/02/2015)

***

“Ceberrut bir laiklik anlayışından çok çektik” diyen Nuray Mert gene aynı telden çalıyor. Onun “Ceberrut” olarak tanımladığı “şey” gerçek laiklikten başka bir şey değil. Yani bireyi ve toplumu dinlerin saldırısına karşı koruyan  ve ona kamusal alanda keskin bir sınır çizen, dinin kamusal alana egemen olmasını engelleyen laiklik.

Bu laiklik olmadığı zaman Nuray Mert’i  bile rahatsız  eden AKP uygulamaları çıkar ortaya. O zaman  bir yazıya ŞİMDİ LAİKLİĞİ SAVUNMA ZAMANI diye başlık atmak hiçbir şeye yaramaz.

Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye!

Özdemir İnce

9 Nisan 2015

 

 

 

 

 

 

“BU NE BİÇİM CUMHURİYET BU NE BİÇİM NURAY MERT” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.