BU NE BİÇİM CUMHURİYET BU NE TÜRLÜ AHMET İNSEL

Ahmet İnsel için özel bir giriş yazmayıp,  Nuray Mert için yazdığım yazının girişini tekrarlayacağım. Murat Belge, Hasan Bülent Kahraman ya da Cengiz Çandar için de aynı şeyi yapardım. Yanlış aynaya bakan adamlardır bunlar!

***

BU NE BİÇİM CUMHURİYET BU NE TÜRLÜ AHMET İNSEL?

19.10.2012  tarihli Yurt gazetesinden bir haber aktarıyorum. Haberi kesmiş, üçüncü hamur bir kağıda yapıştırmış, kesiğin altına elimle  “İyi de sizin gibi zokayı yutmayanları o zaman neden suçladınız?” diye bir soru cümlesi yazmışım. Dün, odamı istila eden  gazete kesiği dolu klasör ordusundan kurtulma savaşı verirken buldum onu. Bu klasörlerin % 99’undan kurtulmadan mide bulantım geçmeyecek. Öylesine iğrenç, mide bulandırıcı 15 yıllık bir dönem.

[REFORMLARI DESTEKLEDİK AMA DOLANDIRILDIK

Yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu reform sürecini desteklediğini ama değişen bir şey olmadığı için kendini dolandırılmış hissettiğini söyledi

ALMANYA’NIN Essen kentinde katıldığı bir panelde konuşan yazar- yayıncı Ragıp Zarakolu, “Reform sürecini destekledik, raporlar hazırladık, ama özünde değişen bir şey yok. Kendimizi dolandırılmış hissediyoruz” dedi.

KCK soruşturması kapsamında geçen yıl gözaltına alınan ve geçen nisan ayında tahliye edilen yazar- yaymcı Ragıp Zarakolu, Essen’de düzenlenen Ruhr Kitap Fuan’ndaki panele, davetli olarak katıldı. Zarakolu Türkiye’deki ifade özgürlükleri ile ilgili soru üzerine, “Kendimizi dolandırılmış hissediyoruz. Çünkü reform sürecini, hepimiz destekledik, reform komisyonlarına katıldık ve fikirler ileri sürdük. Düşünce özgürlüğü konusunda, on yıldır raporlar hazırlıyoruz. Kibarca karşılanıyorsun ama bakıyorsun özünde değişen bir şey yok. İhanete uğramamız yeni bir şey değil, Özal döneminde başlamış bir süreç. Birçok aydm, Özal döneminde de umutlanmıştı. Ardından terörle mücadele yasası geldi ve her şey yine değişti” sözleriyle yanıtladı.

12 Eylül’ü yargılayan AKP’nin Türkiye’yi 12 Eylül yasaları ile yönettiğini belirten ve bütün sistemin bu yüzden gayrımeşru olduğunu vurgulayan Zarakolu, gözaltılar hakkında da şunları söyledi:

“Haksız tutuklamalar ve adil olmayan yargılamada değişen bir şey yok, İnsanlar, yine cezaevlerine dolduruluyor. Acaba teşekkür etmemiz mi gerekiyor, bizi dövmedikleri için? Değişen sadece yemek veriyor olmaları. ‘Allah razı olsun’ diyelim. Eskiden emniyette yemek vermezlerdi, polislerle aynı karavanayı yerdik. Terörle Mücadele Şubesi’nde. Yani soğuk bir kibarlık var. Ama haksız yere 2-3 yıl tutuklanıyorsun.”

Kürtler’in yoğun yaşadığı bölgede BDP’nin başarısı yüzünden AKP’nin muhalefet partisi durumda göründüğünü belirten Ragıp Zarakolu, Türkiye’nin yeni bir sol oluşuma ihtiyacı olduğunu söyledi.]

***

Yazının altına, “İyi de sizin gibi zokayı yutmayanları o zaman neden suçladınız?” diye bir soru cümlesi yazmışım.

Bir de “Ilımlı İslam Modeli” adlı yazımdan bir cümle: “Zamanında düşünülmüş düşüncenin değeri vardır. Gerisi boş laf!” (Hürriyet, 28.03.2004 ve “100 Pazar Yazısı” , Ümit Yayınları, s.212)

2002’de AKP’nin kurulduğu andan itibaren düşünmen gerekenleri zamanında düşünmemişsen ve bu 2012 yılında fark etmişsen elbette dolandırılırsın.  Dolandırılana da enayi denir. Sen Özal döneminde de dolandırılmışsın. O zaman enayinin daniskasısın!

Biz de o zamanları yaşadık gereken uyarıları yaptık. Benim gibileri “Dinozor” dediniz. Ben de inadına Dinozorca (Telos Yayınları, 1993;  “Mahşerin Üç Kitabı” içinde, Doğan Kitap 2005) adlı bir kitap yayınladım.

Zamanında düşünmesi gerekeni düşünemeyen, zamanında yapmak zorunda olduğu şeyi de yapamaz. Bizim memleket bu türden yaratıklarla doludur. Ben bu yaratıklara “Ana rahmine haklı düşenler” adını takmışımdır. Bunlar babalarının menisi ile ana rahmine düştükleri andan itibaren haklıdırlar.  Düşündükleriyle-düşünmedikleriyle, yaptıklarıyla-yapmadıklarıyla: 12 Mart ve 12 eylül’den önce binlerce genç bunların yüzünden can verdi. Gençlerin daha mezarları soğumadan “değiştiler”, “solu revize ettiler”, Özalcı oldular. Bre ahmaklar 12 Eylül Özal’ı iktidara getirmek için yapılmadı mı? Binlerce sayfa kitaplarım ortada Özal’ı, Özalizmin köşe dönme ideolojisini beğendiğime dair tek cümle bulamazsınız.

Bu adamlar, bu kadınlar “Darbeci Ordu”dan kendileri için intikam alacak, intikam almalarına izin verecek şeytana bile hizmet ederlerdi. Çünkü kendilerini çok beğeniyorlardı, megolomandılar, sandıkları kadar zeki ve akıllı değildiler. Zeki ve akıllı olanlar “Dinozor” diye küçümsedikleri insanlardı.

TSK çökertilirse, Türkiye’nin demokratikleşeceğini sandılar. Erbakan partilerinin başlıca amaçlarının cumhuriyet rejimini değiştirmek olduğunu bir türlü anlamadılar. Fethullah destekli AKP orduyu çökertmek için harekete geçtiği zaman sevinçten göbek attılar. Güya darbeci temizliği yapılıyordu. O zaman ben Balyoz davası için “188 general ve kurmay subay darbe yapmak için plan yapacaklar ve sizler buna engel olacaksınız? Nah engel olursunuz!” Aynı şeyi Ergenekon davası için de yazdım! Peki ben dünyanın en akıllısı mıyım  (mıydım)? Elbette hayır! Sadece TSK’dan nefret etmiyordum, TSK’ya karşı hastalık haline gelmiş bir nefretim yoktu ve müzmin  Cumhuriyet düşmanı değildim. 12 Mart ve 12 Eylül’ün nedenlerini ve sonuçlarını biliyordum.

Bu fantirifitton tayfası, solun, demokrasinin ve çoğulculuğun somut örneği olduğu için Türkiye partisi (!) HDP’yi destekleyeceklermiş. HDP’ye yazık olacak, çünkü gene yanılıyorlar.

***

Ahmet  adlı gazete yazıcısı ve akademisyencisının Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlaması benim için sürpriz oldu. Ahmet İnsel, benim “Ana Rahmine Haklı Düşenler” olarak tanımladığım fırdöndü, yanılma şampiyonu ocağın ikinci kuşağının yeteneği sınırlı temsilcilerinden biri. Şimdi Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. Yazar, çünkü utanma duygusu yoktur. Şimdi bu adamın utanması gereken yazıları size aktaracak değilim. İnternette var. Ama bu adam, türban konusunda, imam-hatipler konusunda, laiklik konusunda, cumhuriyet ve devrimleri konusunda, Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Seks ve Casusluk davaları konularında yanıldı. AKP ve R.T.Erdoğan’a övgüler düzdü. Bunları yaptı, çünkü sandığı kadar yetenekli ve zeki değildi. Çünkü şoför mahallinden inmek istemiyordu ve isterse manken niyetine olsa bile vitrinden inmek istemiyordu.

***

Değerli Orhan Bursalı’nın  20 Nısan 2015 tarihli ,“Siyasal Vahşet Dönemi” başlıklı yazısının sorurda, Ahmet İnsel için ilginç bir “Hoşgelmedin” bölümü var:

***

Ahmet İnsel: Antî Kemalistim!

Gazetemizin bol görüşlü  vitrinine Ahmet İnsel de çıktı. İnsel 2010 Referandumu’na destek verdi. Fakat, bunun sonuçlarını erken görenlerden oldu. Balyoz davasında da hukuksuzlukları gördü. 2012’de Balyoz’un bir siyasal yargılama ve usulsüzlükler olduğunu, davanın “demokratik dönüşümün miladı” olmadığını yazdı.

Ama davanın sahtekârlığını görmedi, mesela şöyle yazdı: “Yetkisini aşıp ağır bir disiplinsizlik suçu işleyerek yönetime el koyma planı yapan Çetin Doğan ve onun gibi komutanlar suçludur ” (25. 9. 2012) Darbeye eksik teşebbüsmüş. Hangi delile dayanarak? İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüp darbe mi yapacaklardı.

Siyasal düşüncesi: “Sosyalist olduğum için anti-Kemalist’im, bu vurgu hayati önemde bence” diye yazar. Bu konuda CBT’de yayımladığımız Osman Bahadır’ın güçlü eleştirisini blokuma koyuyorum: http://orhanbursall. blogspot.com.tr

Böylece, yaşadığımız köklü dönüşümde bir hoş geldin daha diyelim…

***

Değerli  OrHan Bursalı, Ahmet İnsel’in “Sosyalist olduğum için anti-Kemalist’im” cümlesinin kaynağını vermemiş. Bu eksikliği ben tamamlayacağım:  Levent Cinemre ile Ruşen Çakır’ın “Sol Kemalizme Bakıyor” (Metis Yayınları, 1991) dlı kitaplarının  193. sayfasında  başlayan röportajından…

AHMET İNSEL FOTOĞRAFI

***

Şimdi, Ahmet İnsel’in kişiliğini deşifre eden birkaç yazı ve benim bir-iki yazımı okuyacaksınız:

AHMET İNSEL

İKİ YÜZLÜLÜK SAVAŞI

(RADİKAL 2,19 Ekim  2003)

Arka plânında imam hatip liselerinin (İHL) olduğu meslek okulları tartışması, Türk düşün ve siyaset dünyasına genel olarak hakim olan ikiyüzlülüğün, gayri samimi ilke çatışmalarının, kavram ve ilke fetişizmini bilgi ve mantığa ikame etmenin ve amaca uygun argüman yumurtlama yetisinin başarılı örneklerinin sergilenmesine vesile oldu. Bugün bu konu adet olduğu gibi bir alt komisyona havale edilerek, bir dönem daha üzeri örtülecek olduğuna göre, ortada karşılıklı tarafların sergiledikleri içler acısı ikiyüzlülük kaldı.

Bu kaşarlanmış samimiyetsizliği ele almadan önce, Murat Yetkin’in bundan iki hafta önce, YÖK reformu savaşının en sıcak günlerinde dile getirdiği bir sezginin doğrulandığını kabul etmeliyiz. Tayyip Erdoğan’ın AKP kongresi öncesinde, delegeleri ve dolaylı yoldan parti tabanını kendi etrafında bütünleştirmek için, YÖK tartışmasını hızlandırması için Milli Eğitim Bakanı’nı öne sürdüğünü belirtip, kongre sonrası soğutma operasyonu başlatacağını öngörüyordu. Bu yöntem, sadece YÖK konusunda değil, daha dar anlamda meslek okullarının katsayı konusunda da uygulandı. Erdoğan tarzı siyaset, iktisatçıların “stop and go” politikalarını andırıyor. Ama iktisat politika uzmanları bilirler, çok fazla oynandığında ne “stop” ne “go” girişimleri sonuç vermemeye başlar, yalama olur.

AKP tarafı, seçmen tabanının bir kesimine, esas olarak parti tabanına,  “teslim olmadık, sizi satmadık, mücadelemiz dişe diş devam ediyor” mesajı verirken, bunu açıkça İHL savunması biçiminde değil, meslek okulları sorunu örtüsü altında yapmayı tercih etti. Meslek okullarının gerçekten var olan ciddi sorunlarını bir bütün halinde ele almak yerine, asıl sorunun tali bir yönünü ve sadece bunu gündeme getirdiler. Meslek okullarının yapısal sorunu üniversiteye girememek değil, eğitim sistemi içinde üçüncü sınıf kategorisine sokulmuş olmasıdır. Yanılmıyorsam sadece bir AKP Genel Başkan Yardımcısı, amaçlarının İHL’yi mağdur durumdan çıkarmak olduğunu açıkça ifade etti. Başta AKP genel başkanı olmak üzere, AKP, parti ve hükümet olarak, önerilerinin meslek okulu sorunu olduğunu iddia etmekte direndiler. Bu iddiaya Türkiye’de gerçekten inanan kimse herhalde yoktur.

Siyasal fırsatçılığın mümtaz bir örneği, şapkadan birdenbire çıkan 8. Plan Özel İhtisas Komisyonu önerisiydi. Bugüne kadar bu planın adını ağzına almayanlar, -sıradan çoğu yurttaş gibi, çoğu AKP’linin bu planın varlığından bile haberdar olmadığını tahmin edebiliriz- birdenbire plan sözcülüğü yapmaya başladılar. Söz konusu planda var olan bazı önerilere dikkatle bakmadan bunu yaptıklarını tahmin edebiliriz, çünkü onları görseler nutukları tutulurdu! Amaca uygun argüman yumurtlama becerisinin bedeli, o argümanın ileride başka bir konuda geri tepmesi tehlikesidir. Sanırım bundan böyle muhalefet, iktidar gibi, fırsatçı bir 8. Plan uzmanı kesilecek.

İHL konusunda karşı tarafı oluşturan kesimin de, riyakârlıkta, argüman fırsatçılığında geri kalmadığını gördük. Her şeyden önce bu okulların bir meslek okulu olduğu fiksiyonuna sıkı sıkıya sarılırken, Diyanet’in ihtiyacı kadar İHL’ye öğrenci alınması önerisini aklı selimin sesi gibi sunma cüretini gösterdiler. Sanki Türkiye’de, askeri okullar dışında, gerçek istihdam ihtiyacına göre meslek eğitimi herhangi bir alanda planlanıyor da, bu İHL’de uygulanmıyormuş gibi yaptılar.

Derin ikiyüzlülük.

Aslında ikiyüzlülük daha derinde yatıyor ve iki tarafı da o derinlikte yan yana getiriyor. İki tarafın ikiyüzlülüğünün kökleri Tevhidi Tedrisat Kanunundan besleniyor. Öğretim birliği ilkesini savunan bu yasayı  İHL’ciler kadar laikçiler de fütursuzca deliyorlar. Ama kimse kendi menfaatine sıra gelince, ne yapıp ne edip bunu delmeye çalıştığını kabul etmiyor. İmam hatip okullarının söz konusu yasanın biraz olsun etrafından dolanmak olanağı sağladığını Müslüman çevreler 1950’lerde keşfettiler. Ama 1970’lerden sonra, “Allahsız komünist ideolojinin” pençesine düşmekten fukara çocuklarını korumak için, askeri kesim dahil olmak üzere Cumhuriyet hükümetleri imam hatip okulu açılmasına tam gaz yol verdi. Müslüman muhafazakâr çevrelerin zenginleri hayır faaliyeti olarak bu okulların inşasını üzerine alırken, alt gelirli muhafazakâr aileler de çocuklarını buralara yollamayı tercih ettiler. İHL olgusunun, tasvip edelim ya da etmeyelim, 1990’lara kadar bir sosyal sınıf oluşumu olarak da tezahür ettiğini reddedemeyiz. Dar gelirli ailelerden gelen bu çocukların, orta ve üst sınıfların çocuklarının gitmeye tenezzül etmedikleri bölümlere ve bu bölümlerin uzantısı olan mesleklere yönelmesi, bu gelişmeyi izledi. Sorun, modernizmi esas olarak biçimci olan üst sınıfların bir yandan kamu hizmetini küçük görüp, özel sektör ululaması yaparken, diğer yandan da adalet, içişleri, maliye ve diğer icracı bakanlık teşkilatlarına imam hatip kökenlilerin girmeye başlamasından rahatsızlık duymasıyla gündeme geldi. Modernizm, laiklik ve benzeri ilkelerin arkasında yatan sınıfsal çatışma bir kez daha gün yüzüne çıktı.

Aslında Türkiye hakim sınıfları o çok savundukları Tevhidi Tedrisat’ı ilk önce kendileri deldiler. Bugün yabancı dilde eğitim yapan bazı özel liselerde, son iki sınıfta öğrencilere yurtdışına gidip gitmeyeceği soruluyor. Gidecek olanlara, ki çoğunluğa gitmesi tavsiye ediliyor, gidecekleri ülkede üniversiteye giriş için gerekli eğitim veriliyor. Bazı elçilik okullarında TC yurttaşlarının çocukları eğitim görüyor ve doğal olarak bunlar ilgili ülkenin orta eğitim müfredatını izliyorlar. Bunların sayısı azdır denebilir ama bunlar laikçi çevreyi rahatsız etmiyorsa, esas olarak, varlıklı aile çocuklarına hitap ettiği ve öykünülen üst kültürü temsil ettikleri için değil mi? İran, Suudi Arabistan gibi hassas örnekleri bir kenara bırakalım ve farz edelim Endonezya elçiliğinin Ankara’da okulu olsa, bu okula Türk öğrencilerin devam etmesine karşı aynı hoşgörüyü bu laikçi çevre gösterir miydi? İHL sorunu aynı zamanda, kendini üst kültür olarak gören bir çevrenin alt kültüre yönelik küçümseyici bakışıyla damgalı değil mi?

Her şeye rağmen, Tevhidi Tedrisat ilkesinde açılan en büyük gediği yukarıda verilen farklı örnekler değil, genel liselerde eğitimin neredeyse yok farz edildiği ÖSYM sınavı açıyor. Bugün orta eğitimin kalbi liseler kadar dersanelerde atıyor. Nerede Tevhidi Tedrisat? Birliğin yegane göstergesi, kapısına asılan MEB ibareli tabela, Atatürk portresi ve Türk bayrağı ise, o bütün eğitim kurumlarında var. Birliğinin varlığını sorgulamadan önce sormamız gereken soru, “hangi tedrisat?” sorusu.

Ya meslek okulları?

Cumhuriyet okulu, yetenekli ve donanımlı çocukların daha iyi yetiştirilmesiyle sadece “Cumhuriyet” sıfatını hak etmez. Az donanımlı olana da okul içinde belki daha fazla özen göstererek, ona yeni bir şans vererek bu sıfatı hak eder. Cumhuriyet sadece cumhuriyetçi elitizmle değil, geleceğin yurttaşları arasındaki sınıfsal eşitsizliklerin belirleyenlerini mümkün olduğu kadar güçsüz kılmakla sıfatının içerdiği siyasal vurguya sadık kalır. Türkiye’de eğitim sisteminin geldiği konum, sınıf eşitsizliklerini azaltan değil, yeniden üreten konumudur.

Meslek okulları ise pek kimsenin umurunda değil ne yazık ki. Üniversite camiası meslek yüksek okullarını bir yük olarak görüyor. Arsası, binası cazip değilse, üzerine almamaya çalışıyor. Aldığı zaman da gözden uzak bir yerlerde tutup, yasak savıyor. Bunda üniversitelerin çok kabahati yok. Meslek yüksek okullarıyla üniversite arasında, birkaç alan dışında, dünyanın her yerinde az veya çok doku uyuşmazlığı vardır.

Günümüzde öğretimde birlik ilkesini kimisi para gücüyle, kimisi iman ve cemaat gücüyle sağından solundan delmeye çalışıyor. Laikçilerin İHL’lere karşı savundukları genel liselerden mezun olan çocukların beşte birinden azı yüksek öğrenime devam ediyor. Geri kalanı? DİE işgücü anketi verilerine bakarsanız, ne olduklarını görürsünüz: İşsiz. Bugün Türkiye’de lise mezunu işsiz oranındaki aşırı büyüklüğü görüp, neyin gerçekten iflas etmiş olduğunu anlayabilirsiniz.

Her tarafı delik deşik olmuş bir eğitim sistemi Tevhidi Tedrisat’ın kutsal ve dokunulmaz gölgesinde ayakta tutuluyor. Türkiye’nin dünya insani kalkınma endeksi sıralamasında çok geride kalmasındaki en büyük etmen, eğitim verilerinin yansıttığı az gelişmişliktir.

Riyakârlıktan söze başladık, onunla bitirelim. Meslek okullarına ÖSS’de düşük katsayı uygulanmasını ortadan kaldıran ve yetkiyi MEB’e devreden yasa değişikliği önerisine karşı, hukuk ve üniversite cephesi, hukuku zorlayan argümanlar üretmekten imtina etmedi. Tasarı’nın, “Anayasa’ya, hukuk devleti anlayışına ve laik eğitim ilkesine aykırı olduğunu” yetkin kişilerden dinledik. Tasarı YÖK’ün bazı yetkilerinin MEB’e devri bağlamında, zorlanarak da olsa Anayasa’ya aykırı bulundu diyelim. Ama neden hukuk devleti ve laik eğitim ilkesine de aykırıydı, meçhul. Bu iddiayı gerçek hukuki ve siyasal argümanlarla izah edebilecek birisi var mı? Hukuk devleti olmak, üniversite giriş imtihanını belirlemeyi eğitim bakanlığının elinden almayı mı gerektirir? Laik eğitim ilkesinde, İHL dahil, meslek okullarının alanları dışında başka yüksek öğrenim dallarına geçişini engelleyen bir hüküm mü vardır? Samimiyetsizliği, hukuk ilkelerini

gelişigüzel kullanmayı bir kenara bırakıp, önce laikliği ve hukuk devletini ağzından düşürmeyenlerin bundan ne anladıklarını sormak gerekiyor. Belki böylece, ihtiyaca göre tornadan geçirilen ilkeleri değil, önce dillerinin altındakini çıkarıp ortaya koyarlar. Bugün kendine özgü laiklik ilkesinin sınıfsal imtiyazların korunması aracı haline de dönüşüp dönüşmediğini tartışırız.

AKP’lilerin meslek okulları sorunu, ki kendi başına ele alınması gereken çok ciddi bir sorundur, örtüsü altında, kendi seyircilerine yönelik siyasal mücadele gösterisi sergilemeleri kadar, Türkiye’de Tevhidi Tedrisat ilkesinin ve “laik ve bilimsel eğitimin” gerçekten yürürlükte olduğunu söylemek de ikiyüzlülüktür. Bir o kadar vahim olan, bu ikiyüzlülerin arasındaki kadim davada hakim de ikiyüzlüdür. Bu davanın sonuçlanabileceğine inanıyor musunuz?

***

ÖZDEMİR İNCE

BİR KEZ DAHA PEDAGOJİ DERSİ

(Hürriyet, 2 Kasım 2003)

Şeriatçı yazarlar askeri okulların Tevhid-i Tedrisat Yasası’na aykırı olduklarını yazmışlardı. Şimdi de Ahmet İnsel yabancı dilde eğitim yapan okulların bu yasaya aykırı olduğunu yazıyor (Radikal İki, 19 Ekim 2003, Pazar).

Ahmet İnsel, ‘İkiyüzlülük Savaşları’ başlıklı yazısında, Tevhid-i Tedrisat Kanunu bağlamında AKP iktidarı ile laik cumhuriyetçilerin kapışmasını ele alıyor ve iki tarafın tezlerini savunurken ikiyüzlülükten kurtulamadıklarını ileri sürüyor ama gerçek hedefi her zaman olduğu gibi gene laik cumhuriyetçiler.

Ahmet İnsel’in gönüllü hakem rolünü üstlendiği bir konuda kullandığı dil ve sıfatlar beni çok şaşırttı: İkiyüzlülük, kaşarlanmış samimiyetsizlik, argüman yumurtlama, cüret göstermek…

Ahmet İnsel’in Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ve gerekçesini okuduğundan kuşkuluyum. Okuduysa bile, kronik önyargıları yasanın içerik ve ruhunu anlamasına engel olmuş…

Doç. Dr. Hüseyin Varol da köktendincilerin yorumunu tekrarlıyor ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ‘Eğitimin tek kanaldan yani Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla yürütülmesi’ (Milli Gazete, 25 Ekim 2003) olduğunu ileri sürüyor.

Hüseyin Varol’un yorumu doğru olsaydı medreseler kapatılmaz, bu okulların Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmasıyla yetinilirdi. Peki o zaman medreseler niçin kapatıldı?

Ahmet İnsel de bir üniversite öğretim üyesi olmasına karşın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu meslektaşı Hüseyin Varol gibi anlıyor:

‘Aslında Türkiye hakim sınıfları o çok savundukları Tevhidi Tedrisat’ı ilk önce kendileri deldiler. Bugün yabancı dilde eğitim yapan bazı özel liselerde, son iki sınıfta öğrencilere yurtdışına gidip gitmeyeceği soruluyor. Gidecek olanlara, ki çoğunlukla gitmesi tavsiye ediliyor, gidecekleri ülkede üniversiteye giriş için gerekli eğitim veriliyor. Bazı elçilik okullarında TC yurttaşlarının çocukları eğitim görüyor ve doğal olarak bunlar ilgili ülkenin orta öğretim müfredatını izliyor.’

‘Bugün orta eğitimin kalbi liseler kadar dershanelerde de atıyor. Nerede Tevhidi Tedrisat?’

Ahmet İnsel’in sözünü ettiği şeylerin Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla hiçbir ilişkisi yok. Çünkü bunlar söz konusu yasanın bağlamına girmezler.

Çünkü, bu yasa ile öğretim kurumlarının medrese, okul ve yabancı okul diye içerikte ve amaçta birbirine zıt üçlü bölünmüşlüğüne son verilmiş; din ve devlet işlerinin birbirine ayrılmasına koşut olarak eğitim-öğretimin birleştirilmesinin temelleri atılmıştır. Böylece medreseler kapatılmış okullar ve müfredat programları laikleştirilmiştir. Karma ders programı uygulayan İmam-Hatip Liseleri işte bu noktada söz konusu yasaya aykırıdır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile cemaat okulları ve yabancı okullar (Saint-Michel, Robert Kolej gibi) da müfredat açısından Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu okullarda dini eğitim verilmediğini, gerekli olmamasına karşın burada tekrarlayacağım.

Demek oluyor ki Ahmet İnsel’in eleştirdiği hususların Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile değil Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamasıyla ilişkisi vardır. Bu gerçek gün gibi ortada olduğuna göre yasayı neden yanlış anlıyor Ahmet İnsel, İmam-Hatip Liseleri’ne arka çıkmak için mi?

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacı dinî, laik ve yabancı okulları Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetimine vermek değildir; yasa, dini okulları kapatarak, bunları laik okullara dönüştürerek, yabancı okulların ders programlarını MEB’e bağlayarak eğitimi laikleştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu kaç kez yazdım. Bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor ve aynı yalanlar tekrarlanıyor.

Bu yazımda bir yenilik olarak şunu ekleyeceğim: Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği), Tevhid-i Adalet (Hukuk ve Adalet Birliği) ve dolaşımdaki paranın birliği uygulamalarına geçiş cumhuriyet devletinin ve kültür devriminin temel taşlarıdır. Anımsayalım ki bugün Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yok etmeye çalışanlar bundan on yıl kadar önce mevcut hukuk birliğine karşı çok hukuklu kapitülasyon düzenini savunmaktaydılar.

***

ÖZDEMİR İNCE                                                    

LAİK,  ANTİLAİK, TÜRBAN-MÜRBAN

(Hürriyet, 23 Haziran 2007)

Kesinlikle bıkmak, kızmak yok ! Alimler saçmaladıkça ben iz sürmeyi sürdüreceğim ! Yeni Mürtecilerin saçmalıklarıyla baş edebilmek için haftada 5 yazı değil 50 yazı bile az gelir

Ülkemizin 24  ayar solcularından Ahmet İnsel 27 Mayıs 2007 tarihli Radikal 2’de CHP-DSP uzlaşmasını yerden yere vurduktan  sonra hüküm veriyor:

“CHP, AKP’ye karşı yürüttüğü ve tüm çatışmayı laik-anti laik kamplaşmasına hapseden ve AKP’yi milliyetçi kulvarda yarışmaya zorlayan tavrı, Türkiye’de özgün bir demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi sol sesin ortaya çıkmasını büyük ölçüde engelledi.”

Galatasaray Üniversitesi profesörü Ahmet İnsel öteki Yeni Mürteciler gibi gerçeklere fesat karıştırıyor.

Bir kez daha anlatayım: Türkiye’de laik-antilaik kamplaşmasını Anayasa, Devrim Yasaları ve laiklikle ilgili vatandaşlık hukuku zorluyor. Ahmet İnsel “Neden ?” diye sormadan yanıtlayalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasa ve yasalar gereği laik bir varlıktır. Bunun zorunlu sonucu olarak her siyasal parti Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde kalmak zorundadır. Bu demokrasi kuralı dünyanın bütün demokratik ülkelerinde geçerlidir.

AKP, öteki Milli Görüş partileri gibi Cumhuriyet’in laiklik kuralını yok farzediyor, yeniden yorumlamak ve bu kurala İslamcı bir içerik kazandırmak istiyor.

AKP’nin tartışma konusu yaptığı, kapısını zorladığı, Cumhuriyet’in 4 temel niteliğinden biri. Ahmet İnsel bilmiyor mu ? Bilmiyor ya da umursamıyor, önemli değil. Sonuçta AKP’nin suç ortağı oluyor. Ve,ve, AKP’nin ekonomik ve politik yıkıntıları saklamak için antilaik politika yürüttüğünü anlamıyor. Türkiye’de demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi sol sesin ortaya çıkmasına, laik cumhuriyeti savunarak, CHP engel olmuş…

Felaketler türlü türlü, bunlardan biri de galiba Ahmet İnsel’in öğrencisi olmak.

Nilüfer Göle’nin “Türban” maddesindeki  kuntluğu devam ediyor. Nilüfer Göle “Çağdaş olmak nedir ?” (Sabah, 28 Mayıs 2007) diye sorup kendisi yanıtlıyor:  “Eğitimli olmak, modern olmak, çoğulculuğa açık olmak, demokrasiye, insan haklarına ve bireysel haklara saygılı olmaktır. Burada ise çağdaşlık tanımı başörtüsüzlüğe indirgeniyor…. Müslüman kesimler de bugün çağdaş değerlere sahip oldukları için, eğer çağdaşlık tarifinden bakarsak onların da bu değerlere sahip çıkmasını, Türkiye’de modernliğin bir başarısı olarak görebiliriz.”

Nilüfer Göle, kendisiyle söyleşi yapan Belkıs Kılıçkaya hanımla birlikte  bir Paris  kahvehanesinde oturmuş ahkam kesiyor. Sanki Türkiye’nin AKP’si tam anlamıyla eksiksiz bir moderniteyi temsil ediyor, Cumhuriyetçiler bunu görmeyip İslamcının, Milli Görüşcünün başındaki türbana takmışlar. Bunun adı da sosyolojik yorum.  Nilüfer Göle, Cumhuriyetçileri kör ve sağır sanıyor ve budala yerine koyuyor. Sanki Cumhuriyetçiler sosyolojik yorum yapmıyormuş gibi. Dilerim bu yılın Ramazan ayında Nilüfer Göle Türkiye’ye gelir, Paris’te giydiği yazlık kıyafetlerle Anadolu kentlerinde dolaşmak ve karnını doyurmak için açık bir lokanta aramak zorunda kalır. Ve uykusu kaçacağı için, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öteki Devrim Yasalarının gerekçelerini, günümüzdeki uygulama ve sonuçlarını düşünür.

***

ÖZDEMİR İNCE                                                    

LAF SÖYLEDİ BALKABAĞI

(Aydınlık, 13 Aralık 2012)

“Doğu, bizdeki Kemalistler gibi, kendini fetheden, tecavüzcüsü olan, onu tartışmasız yenen ve cenneti adeta yeryüzüne indiren Batı’ya büyük bir hayranlık besliyordu. Nefret ve aşk ilişkisi.” (Markar Eseyan, Taraf, 17.09.12)

“Kemalist laikçilerin din konusundaki tavırları gibi, Türkiye’de Kürt kimliği özel alanda kalsın, kamu alanında gözükmesin mi istiyor?” (Ahmet İnsel, Radikal, 18.09.12)

İkisi de dil ve ifade yoksulu kabak cümle: “Kemalist” sözcüğünün haksız ve adaletsiz bir zihniyetle kullanılması ikisinde de  anlamı  sığlaştırıyor, bayağılaştırıyor. Ama bu iki zavallı yazıcı da bir fırsatını bulup Cumhuriyet’e bok atmadan rahat etmeyen türden. Bu nedenle tam anlamıyla bir “laf söyledi balkabağı” durumu söz konusu.

Markar Eseyan’ın  salladığı gibi, Batı, Kemalistleri ne zaman fethetmiş, ona ne zaman tecavüz etmiş, nerede ve ne zaman yenmiş? Kemalistlerin  Batı ile ilişkisi aşk ve nefret ilişkisi değildir. Cumhuriyet, çağının çağdaşı olduğu için, Batı  ile mantık evliliği yapmıştır.

Kemalistlerin din konusundaki tavırları, Ahmet İnsel gibilerin kavrayamayacağı kadar rasyoneldir. İslam Türkiye’de ve Avrupa ülkelerinde  kamusal defile yapmak değil o alanı ele geçirmek, fethetmek ve zaptetmek istiyor. Kamusal alanı İslamileştirmek istiyor. Türkiye Cumhuriyeti bu gerçeğin 80 yıldır farkında, Batı ise yeni yeni fark etmeye başlıyor.

İSLAM MEKTEBİ BÖYLE OLUR

İslamcıların kamusal alanda nasıl arz-ı endam yapmak istediklerini Mehmed Şevket Eygi’nin 3 Ekim 2012 tarihli Milli Gazete’de yayınlanan “İslam Mektebi Böyle Olur” yazısıyla örnekleyeceğim. Kemalist Cumhuriyet olmasaydı, Eygi’nin ütopyası çoktan gerçekleşmişti.

Otuz maddelik ütopik programı birlikte okuyalım:

  1. İslam mekteplerinde öğrenciler beş vakit namazı okul camiinde, okul imamının ardında; müdür, idareciler ve öğretmenleriyle (bir eksiksiz) cemaatle hep birlikte kılar. 2. Her gün ehliyetli ve icazetli hocalar ve üstadlar tarafından en az bir saat din, ahlak, Kur’an dersi verilir. 3. İslam okullarında hiçbir İslam düşmanı şahsın resmi ve büstü bulunmaz.
  2. Kız İslam okullarındaki bütün hanım idareciler, öğretmenler, öğrenciler tesettürlü olur.
  3. İslam okullarında, İslamcılık dahil hiçbir ideolojinin propagandası yapılmaz.
  4. İslam İlkokulundan sonra İslam liselerine zeka ve karakter testleri yapılarak okumaya müsait çocuklar alınır. Okumaya müsait olmayanlar İslam Meslek Okullarına sevk edilir.
  5. Büluğ yaşından sonra kız ve erkek çocukları birlikte okutulmaz.
  6. İslam mekteplerinde haftada bir buçuk gün tatil yapılır. Perşembe öğleden sonra ve cuma günü.
  7. İslam mekteplerinde eğitim Osmanlıca yapılır. Osmanlıcanın yanında Latince yazı da mükemmel şekilde öğretilir.
  8. Biyoloji derslerinde Darvinizm teorisinden, tenkit edilerek ve çürütülerek bahs edilir.
  9. Türkiye’deki ve başka ülkelerdeki Türkiye sermayeli İslam okullarında Osmanlı Türkçesi mükemmel şekilde okutulur.
  10. İslam mekteplerinde Osmanlıca ve Latince yazı için kaligrafi dersleri olur ve öğrenciler her iki yazıyı da çok güzel ve sanatlı şekilde yazmasını öğrenir.
  11. İslam mektepleri, öğrencilerine bilgi ve kültürün yanında yüksek ahlak ve karakter terbiyesi verir.
  12. İslam mekteplerinde Laikçilik, M. Kemal’in ölümünden sonra çıkartılmış Kemalizm, Moiz Kohen Tekin Alp milliyetçiliği gibi ideolojilere kesinlikle yer yoktur.
  13. İslam mekteplerinde her sene sonu, her sınıf için yazılı ve sözlü imtihanlar yapılır. Bu imtihanlara şehrin üdebası ve ziyalı kişileri müşahit ve mümeyyiz olarak çağırılır.
  14. İslam mekteplerinde sanat, güzellik, estetik kültürü, dekorasyon, mimarlık, şehircilik kültürü verilir ve aşılanır.
  15. İslam okulları bilgi, ahlak ve estetik bakımından dünyanın en ileri, en başarılı okulları olur. Bunu İslam karşıtları da tasdik ve teslim eder.
  16. İslam okullarında en az üç yabancı dil üst seviyede öğretilir. Arapça ve İngilizce mecburîdir.
  17. İslam mekteplerinin Türkçesi, 1920’lerin zengin, edebî, yazılı Türkçesidir.
  18. İslam mekteplerinde Kur’ana, Sünnete, Şeriata ve Ehl-i Sünnete aykırı eğitim yapılmaz.
  19. İslam mektebi öğrencileri her türlü militanlıktan, fanatizmden, holiganlıktan, aktivizmden uzak ve beri olarak yetiştirilir.
  20. İslam mektebi öğrencileri fütüvvet ve mürüvvet ahlakına sahip olur.
  21. İslam mektepleri öğrencilerinin üstünlükleri ve yüksek vasıfları ile dinsiz eğitim veren okulların öğrencileri arasındaki büyük farkı her âdil ve insaflı kişi görür ve kabul eder.
  22. İslam mekteplerinin öğrencileri bir tür mâneviyat komandosu ve fedâîsi olarak yetiştirilir.
  23. İslam mekteplerinden arivist, hedonist, hırsız, düzenbaz, haram yiyici, sahtekâr, soyguncu, ihalelere fesat karıştıran, kara ve kirli servet sahibi yetişmez.
  24. İslam mekteplerinin masrafları zekat parasıyla karşılanmaz.
  25. İslam mekteplerinde cemaatçilik, tarikatçılık, hizipçilik, fırkacılık olmaz.
  26. Zaman bakımından, İslam mekteplerinde, dünyevî mekteplerin iki katı fazla eğitim yapılır.
  27. Grup fanatizmi ve holiganlığı yapmaya yeltenen öğrenciler İslam mekteplerinden atılır.
  28. Servetleri şaibeli ve karanlık Müslüman zenginlerin çocukları İslam mekteplerine alınmaz.

ACILI ÜTOPYA

M.Ş.Eygi, yazımın başında adını andığım iki “ham” yazıcıdan çok daha akıllı bir insan.  Cumhuriyet’ten sonra, AKP iktidarında bile,  İslâmî Mektep’in artık gerçekleşemeyeceğini, ham hayal olduğunu bilir.

***

Özdemir İnce

13 Nisan 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“BU NE BİÇİM CUMHURİYET BU NE TÜRLÜ AHMET İNSEL” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.