BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

16 temmuz 1996 tarihli bir yazı. Ne Yazık ki yaşadığımız günleri haber veriyor.

BU NE BİÇİM MEMLEKET

Refah Partisi’nin Doğru Yol Partisi’yle yaptığı koalisyon pazarlıkları gerçekleşme sürecine girince, Batı’nın Türkiye’ye olan ilgisi bir kez daha kabardı; Ankara ve İstanbul, Batı ülkelerinden gelen gazetecilerin neredeyse istilasına uğradı. Benimle konuşma yapmaya gelen gazeteciler arasında en hazırlıklı olanları, National Public Radio ile La Repubblica gazetesinin muhabirleri olan biri kadın, biri erkek, iki İtalyan’dı. Sorularının en önemlileri şu başlıklar altında toplanabilir:

  1. Kemalizm ne idi, şimdi nedir, Türkiye’de kimler Kemalisttir, Refah Partisi’nin yükselişine karşı Kemalistler bir toplumsal muhalefet cephesi oluşturabilirler mi?
  2. Türkiye’deki laikantilaik cepheleşme gerçekten var mıdır? Böyle bir cepheleşme varsa, sonuçta kazanan kim olur?
  3. Refah Partisi’nin yükseliş nedenleri? Refah Partisi düzenin içinde kalmayı içtenlikle istiyor mu, isteyebilir mi?
  4. Türkiye’de yakın bir gelecekte ya da gelecekte bir iç savaş olasılığı var mıdır?

Konuşma sırasında gazeteciler hakkında şöyle bir izlenim oluştu bende: bu gazeteciler Kemalizmin ne olduğunu bilmiyorlar, Kemalizmi despotizmle özdeşleştiriyorlar ve halkın zaman içinde Kemalizmden uzaklaşarak Refah Partisi’ne yöneldiğini sanıyorlar, Refah Partisi’nin yükselişine de bu yönelişe bağlıyorlar. Öte yandan, Refah Partisi’nin yükselişini, halk katmanlarında oluşan bir antilaik akımın payandalık ettiği kanısındalar.

Gazetecilerle yaptığımız konuşma yazıya döküldüğü zaman, küçük bir kitap oluşturabilir. Söylediklerimin özetinin özeti bile, bu “önsöz” denemesini yirmi otuz sayfalık bir makaleye dönüştürebilir. Ancak ben, Kemalizm için söylediklerimi burada özetlemeye çalışacağım: Kemalizm, bir Nazizm, bir ıtalyan Faşizmi, bir Baasçılık, bir Nâsırizm değildir. Bu totaliter rejimlerden çok farklı olarak, Kemalizmin “cumhuriyetçilik” ilkesi, aynı zamanda demokrasiyi de kapsamaktadır. Nitekim, öteki “izm”ler başka partilerin varlığına son verirken, tek partili bir rejim olan Kemalizm, çok partili rejimi kurarak, çok partili parlamenter demokrasiye geçişi sağlamıştır. Kemalizmin “milliyetçilik” ilkesi ırkçı bir milliyetçilik değil, yurtsever bir milliyetçiliktir. Kemalizmin “devrimcilik”i, belli bir sınıfın ideolojisi doğrultusunda sınırlı bir programın gerçekleştirilmesine yönelik bir devrimcilik değil, bilimsellik ve çağdaşlık kaygısı taşıyan, önü açık bir çağcıllaşma devrimciliğidir. Türkiye, Kemalizmin “laiklik” ilkesi sayesinde, her şeye karşın, ıslam dünyasının tek çağdaş ve gelişmiş ülkesidir. 19451950 yıllarına kadar dünyanın birçok ülkesi devletçi ekonomi politikaları uyguluyordu. Türkiye, 1950’den sonra hâlâ devletçiliğe takılı kaldıysa ya da devletçilik anlayışını modernleştirmediyse, bunun sorumlusu Kemalizm değil, ülkeyi 14 mayıs 1950 tarihinden günümüze kadar yönetmiş olan merkez sağ partilerin hükûmetleridir. “Halkçılık” ise her ideolojinin programında yer alması gereken çok boyutlu ve devingen bir anlayıştır.

Günümüzün Kemalisti nasıl bir “kişilik”tir ya da nasıl bir “kişilik” olmalıdır? Günümüzün Kemalisti cumhuriyetçidir, demokrattır, toplumsal adaletten yanadır, halkların ve cinslerin eşitliğinden yanadır, bilinçli çevrecidir, Anayasa’nın “değiştirilemez” maddelerinin inançlı savunucusudur. Bu özellikleri çözümleyip yorumladığınız zaman, karşımıza bir “sol” kişilik olarak çıkar Kemalist. Ancak Kemalist kişilik bunlarla sınırlı olmamak gerekir: gerçekten demokrat, gerçekten liberal, düşünceyi açıklama ve inanç özgürlüklerine gerçekten inanan ve laikliği çağdaş Türkiye toplum ve devletinin “olmazsa olmaz” oluşturucusu kabul eden bir merkez sağcı da Kemalist olabilir kolayca. Laik bir ülkede yaşamanın kendi dinsel inançlarıyla çelişmeyeceğine inanan, dinsel inancı ile devlet yönetimini birbirine karıştırmayan bir Müslüman da Kemalizm karşıtı olmayabilir.

Türkiye’de merkez sol partiler Kemalist olduklarını, olmaları gerektiğini unuttukları için yozlaştılar, programsızlaştılar, devrimsizleştiler, bölündüler ve birer “hizip” partisi oldular. “Kuvayı Milliye” ruhundan uzaklaştılar.

Merkez sağ partiler de, gerçekten demokrat, gerçekten liberal, gerçekten laik, merkez sağın “evrensel” niteliklerine gerçekten sahip olan partiler olmadıkları için, ırkçı, ırkçıdinci ve köktendinci partilerin ara istasyonları, limonlukları oldular ve Refah Partisi’nin iktidarını hazırladılar. Nitekim, “ANAP bizim gençlik kolumuzdur” diyen (Milliyet gazetesi, 9 haziran 1996) Necmettin Erbakan da bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Gerçekten de, Adnan Menderes’in Demokrat Parti’si de, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi de, yukarıda belirttiğim nedenler dolayısıyla, Millî Selamet ve Refah partilerinin gençlik kolları olmuşlardır.

Refah Partisi için hiçbir şey söylemeyeceğim. Bu parti de Babil Kulesi’ne benziyor ve yapısında birçok hizibi barındırıyor. “ıktidar”, bu heterojen yapının ayrışmasına ve hizipler arası mücadeleye yol açacak; Türk solunun 1970’lerde yaşadığı kaos, ayrışma ve çözülmeyi, 1996’dan sonra köktendinci sağ yaşamaya başlayacak ve kendi “Müslüman Kardeşler”ini yaratıp üretecek (doğal olarak şimdiye kadar yaratmadıysa).

Kemalizmin otuz yılda yarattığı Cumhuriyet’in, her şeye karşın ayakta kalması, onun ilkelerinin ve yarattığı yaşama biçiminin halkımızın büyük bir çoğunluğu tarafından benimsendiğinin alçakgönüllü bir kanıtı.

Refah Partisi kadrolarının ve sempatizanlarının, kimi zaman açıkça ve çoğunlukla da kapalı kapılar ardında, bir şeriat rejimine dayalı devlet kurmak istedikleri biliniyor. Önümüzdeki günlerde, Refah Partisi iktidarı öncesinde yazı hazırlamak üzere ülkemize gelen yabancı gazetecilerin yazılarında, kendilerine bu türden özlemlerin dile getirildiğini, şeriat devleti itirafları yapıldığını okuyacağız. Bu özlemleri dile getiren ve itirafları yapan ağızların, liderlerin ağızları olmasa bile, onların arkasındaki sıralarda yer alanların ağızları olduğunu öğreneceğiz.

Türkiye, ne yazık ki, önümüzdeki dönemde, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyet’ini şeriatçı özlem ve iddiaların saldırısına karşı korumak zorunda kalacak belki. Refah Partisi bu türden bir tehdidi içinde barındırıyor mu, önümüzdeki dönemde göreceğiz bunu. Bu nedenle, Refah Partisi ile potansiyel “Şeriat Partisi”ni birbirinden ayıralım şimdilik. Suudî Arabistan Danışma Meclisi Başkanı Şeyh Cubeyr’in, Cumhuriyet gazetesinin 13 temmuz 1996 tarihli sayısında yayımlanan Londra kaynaklı sözlerinin benzerini, Türkiye’de duymamız olasılığı var mı? Şeyh Cubeyr, demokrasinin Kuran’la bağdaşmaz olduğunu, oylama yoluyla seçim yapmanın ve siyasî eleştirinin, Kuran’ın ilkelerine aykırı olduğunu ve Hz. Muhammed’in “ıktidara talip olanlara bunu vermeyin” dediğini söylüyor.

Şeyh Cubeyr’in sözlerinin Türkiye’de tekrarlanmasının ve savunulmasının demokratik bir hak olup olmadığı konusunda ıkinci Cumhuriyetçiler ne düşünüyor acaba? Bunu gerçekten merak ediyorum.

Son elli yılda nereden nereye geldik: sağcısolcu, ilericigerici, komünistantikomünist karşıtlıkları, artık iyice tavsadı. LaikMüslüman karşıtlığı ise tam anlamıyla bir kamuflaj karşıtlığı. Böyle bir karşıtlık ve uzlaşmazlık söz konusu değil: birbirlerine benzemeyen kategoriler çelişemezler. Bir devlet rejimi anlayışı ile bireyin dinsel inancı niçin çelişsin, niçin çatışsın? O bireysel dinsel inanç, bir devlet rejimi savı yüklenmedikçe, doğal olarak. Bu nedenle, laik birey ile Müslüman birey arasında bir çelişkiden söz edilemez. Üstelik, bu iki özellik, aynı kişide ve bir arada bulunabilir.

Laik devletin kategorik karşıtı teokratik devlettir. Şeriat devletidir.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, laik devlet ile şeriat devletleri arasındaki seçimi yapmıştır, çoğunluğuyla ve bilinçli olarak. Bir tür vatandaş ise böyle bir seçim yapmak gereği duymamıştır, ama laik devletin getirdiği yaşam biçimini benimsemiş ve ona göre yaşamaktadır. Ama yumurta kapıya dayanınca, o da bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Komünistler, sosyalistler, sosyaldemokratlar, merkez sağ partilere oy verenler, liberaller ve muhafazakârlar, demokrasiye ve özgürlüklere inananlar, çevreciler, feministler, maçolar, bir gün seçim yapmak zorunda kalmadan önce, şimdiden seçimlerini yapmalıdırlar. Eğer laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında yer aldıklarını, yer almaları gerektiğini düşünüyorlarsa, bu seçimin gereklerini yerine getirmedikleri için, zamanında ve gerektiği gibi yerine getirmedikleri için, yarın çok pişman olabilirler.

Seçimlerini yapmış olanların, bir basamak daha çıkıp şu sorunun yanıtını bulmaları gerekmektedir: laik Türkiye Cumhuriyeti’ni hangi ideoloji kurmuş, hangi ideoloji, bütün engellemelere karşın, bütün fesatlara karşın bugüne taşımıştır? Komünizm mi, sosyalizm mi, sosyaldemokrasi mi, faşizm mi, merkez sağ ideoloji mi, milliyetçimuhafazakâr ideoloji mi? Yoksa Kemalizm mi? Vicdan sahipleri bunun yanıtını hemen vereceklerdir. Elbette Kemalizm. Evet, şeriatçıların, ıkinci Cumhuriyetçilerin, Yeni Osmanlıcıların, fantirifitton sözde aydınların, o “her zaman haklı olan”ların ve toplumun vitrinlerine bir sinek leşi gibi yapışmış olanların horladıkları ve bir hakaret sıfatı olarak kullandıkları Kemalizm!

Cumhuriyet Halk Partisi, Demokratik Sol Parti, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve öteki partiler, parti liderleri, örgütleri, üyeleri, sempatizanları, oy verenleri de bu sorunun yanıtını vermek zorundadırlar. Özellikle de 14 mayıs 1950’den 8 temmuz 1996’ya kadar Türkiye’yi yönetmiş olan merkez sağ partileri, kendi varlıklarını, kendi varoluşlarını, yapılarını, yapılanmalarını ve sorumluluklarını yeniden düşünmelidirler. Merkez sağın evrensel değerleri ile milliyetçimuhafazakâr söylemin, Türkıslam sentezinin aynı sepette yer alıp almadığını düşünmelidirler.

Kemalizmi böyle anlattım ıtalyan gazetecilere. Öteki soruları yanıtlamasam da olurdu, ama yorumu onların irfanlarına bırakmayıp yanıtladım:

  1. Kemalistler, aralarında Refah Partisi de olmak üzere herhangi bir siyasal partiye karşı değil, ama şeriat devleti taleplerine karşı bir cephe oluşturup bunun önderliğini yapabilirler. Herhangi bir parti, şeriat taleplerinin temsilcisi durumuna gelmişse, gelirse, bu talepleri korursa, bir karşı cephe, Cumhuriyet’e karşı bir karşı cephe oluşturmuş olur. Bu durumda, bütün Kemalistler doğal olarak karşı cephede yer alacaktır. Bu seçim, ideolojik olduğu kadar, organik bir seçimdir.
  2. Kemalizm kazanır ve kazanmak zorundadır.
  3. Refah Partisi’nin kaderi, Kemalizme bağlıdır. Bu partinin geleceğini, aynı zamanda, şeriat cephesine karşı tavrı da belirleyecektir.
  4. Cumhuriyet ve Kemalizm güçlü olduğu sürece Türkiye’de dinci ya da milliyetçi bir iç savaş çıkmaz.

 16 temmuz 1996

[i] Özdemir İnce, Bu Ne Biçim Memleket, Telos Yayıncılık, 1996

Özdemir İnce, Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005. s.179