Kategori arşivi: Edebiyat Yazıları

KUYUDAKİ TAŞ

K“Kuyudaki Taş”ı, 1987 yılında edebiyat ve basın dünyasında hüküm süren koyu cehalete (artık) katlamadığım için yazmıştım. Yazı aynı yılın Kasım ayında Düşün dergisinde yayımlanmıştı.Ortalıkta tavuskuşu gibi gezinen gazetecilerden çıt çıkmamıştı. Yazı önce Söz ve Yazı (Varlık Yayınları, 1993), sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004. s.55) adlı kitaplarımda yayımlandı. Kitaplar artık yayınevlerinin depolarında tükendi; kitapçı raflarında da yer almıyor. Söz ve Yazı değil ama Yazmasam Olmazdı internet kitapçılarında belki bulunabilir. Üç kitaptan oluşan (Söz ve Yazı, Tarih Bağışlamaz, Çile Törenleri) Yazmasam Olmazdı yeni bir basım için bir yayınevine önerildi. Bu yayınevi kitabı “eski” olduğu için yayımlamak istemedi. Fırından yeni çıkmış bir kitap varsa yayımlamaktan onur duyarlarmış. Bre munkabızlar hiçbir iyi kitap yaşlanmaz! Yaşlansalardı “Edebiyat Tarihi” diye “Antoloji” diye bir şeyler olmazdı.

“Kuyudaki Taş”ı bir zorunluluk dolayısıyla zuladan çıkarmak zorında kaldım ve okusun diye bir yetkiliye; ardından da sevdiğim bir editöre  gönderdim. Sonra “Site”de yayınlamak aklıma geldi. Yazıyı sınamak için: Bakalım eskimiş mi?

Konu şu: Edebiyat alanında “Şair-Yazar”,  “Gazeteci-Yazar” diye meslekler yok. Bir insan ikisini birden yapıyorsa “Şair ve Yazar”, “Gazeteci ve Yazar” diye yazılır. Şair şiir yazan kişidir, belli. Yazar; sadece roman, öykü gibi kurmaca (fiction) yazanlar için kullanılır.

Bu hastayı 1987’de yazdığım KUYUDAKİ TAŞ adlı yazımda ameliyat etmiştim.

Özdmir İnce

5 Şubat 2019

***

KUYUDAKİ TAŞ [i]

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.”

“Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşe yazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirmen  (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter). Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmamaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif” sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”, onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı, 30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci/yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.


[i] Yeni Düşün dergisi, Kasım 1987; Söz ve yazı, Varlık Yayınları, 1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, s.55

SANAT ve SANATÇI NEDİR ?

Son zamanlarda “Sanat” ve “Sanatçı” sözcükleri bol miktarda kullanılmakta. Bu nedenle konuyu irdelemek farz oldu. Durum şöyledir:

Sanat bir insani faaliyettir. Bu faaliyetin ya da düşüncenin ürünü duyulara, heyecanlara, algılara ve akla hitap eder. Yoktan var olan ve doğada, hayatta karşılığı bulunmayan bir üründür; anlamı kendisine dönüktür, kendisindedir.

Bu işi bizim ortaokul Türkçe öğretmenimiz Göbek Emmi yöntemiyle şöyle tanımlayabiliriz: “Olmuş ya da olması mümkün olayları  belli bir yerde, belli bir zamanda ve belli bir kültür ortamında anlatmaya roman denir.”

Bu tanımı öyküye dayalı sinemaya, tiyatroya, televizyon filmine de uygulayabiliriz.

Bir sinema filminde, bir romanda, bir tiyatro yapıtında, bir öyküde bir yargıç rüşvet alıyor, bir avukat müvekkilesine sulanıyorsa, bu eylem “meslek haysiyetine saldırı” sayılıp yargı konusu yapılamaz. Yapılıyorsa, hödüklükten yapılıyordur ki çok görülmekte…

« Ars est systema præceptorum universalium, verorum, utilium, consentientium, ad unum eumdemque finem tendentium. »

«Sanat; evrensel, gerçek, yararlı, tek ve aynı amaca yönelik bir öğretim sistemidir.»

SANATÇI (L’ARTISTE): Bir yapıt yaratan, yaratıcı bir sanat, teknik, bir bilgi sahibi kimse. Yapıtları heyecen, duygu, duyu, düşünce ve aşkınlık yaratan kimse. Aşağıdaki on sanat dalında ürün veren kimse.

SANAT DALLARI

1.Mimari  (Katkıda bulunanların özel isimleri vardır).

2.Heykel (Heykeltraş, yontucu)  

3.Resim  (Ressam, “artiste” (artist) sıfatı sadece ressamlar için kullanılır)

4.Müzik (Besteci ve katkıda bulunanlar (Piyanist, kemancı, çelist, vb.)  

5.Edebiyat (Şiir, roman, öykü, deneme.”Yazar” sıfatı sadece bunları üretenler  için kullanılır.)

6. Canlı gösteri sanatları: Tiyatro, dans, kukla, sokak gösterisi, opera, canlı müzik.·

7.Sinema (Sinema sanatına katkıda bulunanların özel adları vardır: Yönetmen, senarist, oyunucu, aktör, aktrist (“Artist” değil), montajcı. vb. Sinema, tiyatro oyuncusuna, şarkıcı ve türkücüye, model ve mankene “sanatçı” denmez.

8.Televizyon

9. Çizgi Roman (bande dessiné) ·

10.Sayısal (numérique):  Bilgisayar, dijital, video

Özel ek:

“Gazeteci-yazar” diye bir meslek yoktur. Gazeteci ve yazar diye iki meslek vardır. Her gazeteci “yazar”, her  yazar “gazeteci” değildir. Hem gazetede yazan hem edebiyat alanında ürün veren kimseye “Gazeteci ve yazar” denir.

***

Bilmem arz edebildim mi?

Özdemir İnce

12 Ocak 2019

S

KAVUN ACISI KİRAZ ZAMANI

2019 yılının ilk günü, birincisi ikincisine bağlı iki şiir okuyacaksınız. Birincisi benim şiirim, Aydın’da, 1967 yılında yazıldı. İkincisini 1866 yılında  Jean- Baptiste Clément yazdı.Şiirin ve şairin öyküsünü benim şiirden sonra okuyacaksınız.

Kavun Acısını bilir misiniz, hiç acı  kavun yediniz mi?  Tuhaf, keskin bir acılığı vardır.Tıpkı AKP iktidarı gibi.

Ben 30 yaşımda idim, Ülker 28’inde. Tanbey ise 3 yaşında. Paris’ten (tahsil ve terbiye dönemi) yeni dönmüştüm. İngilizce öğretmeni Ülker, solculuktan dolayı Yalvaç Lisesine sürgün gönderilmişti. Adalet Partisi hükumetinin sürgüne gönderdiği ilk kadındı. Ben o sırada Aydın’da lise Fransızca öğretmeniydim.  O yıl Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ni [i] çeviriyordum. Günümüzde de süren kavun acısı yeni yeni gelmekteydi.

Kavun acısının geleceğini ama geçeceğini ve 1871’de gelmeyen mutlu kiraz zamanının pek yakında geleceğini düşünürken plaktan Kiraz Zamanı’nı (Le temps des cerises)’dinliyordum, Yves Montant’ın sesinden.

Kiraz Zamanı şiir dosyası 1968 yılında May Şiir Ödülü’nü kazandı ve May Yayınevi tarafından 1969 yılında  kitap olarak yayınlandı. Üçüncü kitabımdır. Siyaset ile şiir artık nişanlanmıştır.

Eleştirmenler (falan)  benim Kavun Acısı ile Jean- Baptiste Clément’ın  Kiraz Zamanı arasındaki ilişkiyi ne fark etti ne keşfetti. Üstelik kitabın adı da Kiraz Zamanı idi. Şimdi benden öğreniyorlar.

Kiraz Zamanı ile ilişkim bitmedi: Les Temps des Cerises adlı yayınevi Zorba ve Ozan (Le Tyran et le Poéte) adlı kitabımı yayimladı (2009). Fransa’da yayımlanan dördüncü kitabım.

Kavun acısı hâlâ devam ediyor. Kiraz Zamanı henüz gelmedi. Kendi kendine gel(e)meyeceği henüz anlaşıl(a)madı. Dört mevsime onu da eklememiz gerekiyor. Kiraz Zamanı’nı beklerken insan yaşlanmıyor.

ÖZDEMİR İNCE

1 OCAK 2019

***

K

KAVUN ACISI[ii]

Bu kavun acısı gelecektir

bu kavun acısı geçecektir

demir tavını bulacaktır

ağır kuru ve gebe bir sesle

çekiç örse vuracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır

Kavun acısı

kışın ilk sesidir camlarda

yazın boş bir okul avlusunda birikmesidir,

unutulmuş bir kalemdir öğretmen masasında

gülen ayvadır ağlayan nardır

bir umut sürgünüdür Dicle boyunda

kavun acısı gelecektir

kavun acısı geçecektir

kırağı gibi dalların üzerinden

bir al turna gibi tüfeğin önünden

su gibi damlayacaktır

ve dağlayacaktır yalım gibi

kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

Çünkü

saat çalışır ve tamamlar günü

bir kan damlar kaldırımın üzerine

bir daha bir daha damlar

acı yağmur suyuna karışır

 bir adam durur direğin dibinde

boynu kıldan ince bir adam

saat vurur yürek atar kan damlar

atar sigarasını adam ezer böcek gibi

atar sigarasını adam ezer yazgı gibi

atar sigarasmı adam, çünkü

bir yerlerde beyaz mügeler açmaktadır

incir sütü biber gibi yakmaktadır

ak döşekler diken gibi batmaktadır

dağlar dağlar dağlar çağırmaktadır

Türkünün yurdu insanın yüreğidir

türkünün yüreği insanın belleğidir

onlar senin türkünü anlamazlar

türkün bütün sularda yıkanmıştır

bütün otların ince tadını bilir

bütün zindanları özgürlüğe çevirmiştir

onlar senin türkünü anlamazlar

çünkü onlar

gak deyince et

guk deyince su isteyen

Anka’dırlar

Kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

bu kütük çiçeğe duracaktır

karımm devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır.

ÖZDEMİR İNCE

Aydın,  2.4.1967

***

KİRAZ ZAMANI

Jean- Baptiste Clément

Jean- Baptiste Clément 1836’da doğdu. Paris Komünü (1871)  partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan şiiri “Kiraz Zamanı”nı, 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. 28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle karşıdevrimcilerin eline geçmişti. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordu. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçıydı. Aralarında Jean Baptiste Clement da vardı. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geldi. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyledi ve ödevine başladı. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaya yanaşmadı. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları hiç kimse göremedi.” (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirler, C.1, Çev. A. Kadir-A. Timuçin)

LOUİSE  MİCHEL

Şair, yazar, öğretmen, devrimci ve kadın hakları savunucusu, kahraman Komünar Louise Michel… Komün’ün ilan edilmesinden (1871) sonra, “Kadın İşçilerin Çalışarak Ahlaklı Yaşaması Komitesi” ve “Kadınlar Birliği Merkez Komitesi” kurmak, “Devrim Kulübü” başkanlığı yapmak, kadınlar arasında sağlıkçı, barikatlarda dövüşecek savaşçı ve kundakçı birlikleri örgütlemekle; Issy, Clamart ve Montmarte çatışmalarına katılmakla suçlandı. Aslında o bu güzel “suç”lardan çok daha fazlasını bir ömre sığdırmayı başarmıştı.

                 KİRAZ ZAMANI [iii]

                 Gelince bize kiraz zamanı,

                 sevinçli bülbülle alaycı karatavuk

                 bayram ederler.

                 Güzellerin başında kavak yelleri,

                 sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır.                                          

                 Gelince bize kiraz zamanı,                                                                                          

                 alaycı karatavuk ne güzel şakır.                                                       

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa.                       

                 Gider çiftler düş kura kura

                 kirazları toplamaya,

                 bir örnek giysiler içinde aşk kirazları

                 düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,

                 toplanır düş kura kura mercan taneleri.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                 korkunuz varsa aşkın acısından,

                  sakının güzellerden.

                 Ben ki ağır acılardan hiç korkmam,                                                                 

                 istemem bir gün bile yaşamak acısız.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                  aşkın acılarını da tadacaksınız.

                 Hep seveceğim ben kiraz zamanını

                 Taşırım kiraz zamanından

                 yüreğimde bir yara.

                 Ve kader sunarken bana kendini

                 bilmez acımı dindirmesini.

                 Kiraz zamanını hep seveceğim ben,

                 ve içimde sakladığım anıyı. 

                 JEAN-BAPTISTE CLEMENT

                 Türkçesi:A.Kadir – Afşar Timuçin


[i] M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayımlandı.

[ii]  Özdemir İnce, Kiraz Zamanı, May Yayınları, Birinci Basım, 1969;  Rüzgara En Yakın Yarde (Toplu Şiierler 1), Altıncı Basım:Kırmızı Yayınları 2010. s.162-163

[iii] A.Kadir, Dünya Halk Ve Demokrasi Şiirlri (I), Hilal Matbaacılık,1973. S.44

BÜYÜK ADALET YÜRÜYÜŞÜ 

   Çok uzun yıllardır şiir kitaplarım bir tek tema (izlek) odağında ve ekseninde yazılır. Son iki kitabımın[i] teması kutsal ve dünyevi bütün iktidar güçlerine başkaldırı idi.Yazmayı tasarladığım son kitap bir “veda” senfonisinin adagio bölümü olacaktı. Bu nedenle adını “Yolluk”[ii] koymuştum. Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde görkemli bir biçimde yapılan  “Büyük Adalet Yürüyüşü” veda senfonisi ile birleşerek kitabın temasına el koydu. Hiç adetim olmadığı halde “Büyük Adalet Yürüyüşü”nün anlamına duyduğum büyük saygının ifadesi olarak ilk şiiri siteme koyuyorum. Kutlamak için!…

Özdemir İnce

8 Temmuz 2017

1.

Bu yıl iyi durumda asma, kahve masasının üzerinde,

altında su deposu, bazen suyun şırıltısı duyulur –

Değirmendere’nin Toros yarıklarında, kör İbram denen

dedemle odun atardık katran ocağına-

bu yıl iyi olacak asma, yeşil yapraklar tozlu değil,

iyi bakmış bahçıvan, göz taşıyla sulamış

yirmi yıl önce diktiğim kökü -,

 

Görebilir miyim büyüdüğünü

acaba, yapraklarından sarma yaptırabilir miyim,

birkaç salkım üzüm yiyebilir miyim ölmeden ? –

 

Dallar aşağıya sarkıyor  talvardan

dalların arasından karşıdaki dağa döşenen zeytin ağaçları çımgışıyor,

bu yıl iyi üzüm verecek asma

göz kalmasın diye komşulara da vereceğim usulune göre –

ama sakın kurban bayramında et getirmesinler,

el öpme cerrine çıkmasa çocuklar.

 

Bunlar benim seksen merdivenine ayak bastığım

gaddar bir yaz sabahında söylediğim hikmetsiz sözler…

[“Her şey boş, bomboş!” diyor Vaiz.

Ne kazancı var insanın

Güneşin altında harcadığı onca emekte?

Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,

Ama dünya sonsuza dek kalır.

Güneş doğar, güneş batar,

hep doğduğu yere koşar.

Rüzgar güneye gider, kuzeye döner,

Döne döne eserek aynı yolu izler.

Bütün ırmaklar denize akar,

Yine de deniz dolmaz.

Irmaklar hep çıktıkları yere döner.”][iii]      

Sanki mutluluğumu bozmaya kararlı Vaiz

pişmiş aşa su katmaya niyetli.

“Rüzgarı avuçlayamazsın!” derdi  bana gençliğimde,

ben de “İşte bak avuçluyorum rüzgarı!” derdim

ve yakalardım rüzgarı kuyruğundan

beni alıp götürse de sürükleyerek yanında,

dizlerim parçalanırdı taşlara kayalara çarpa çarpa.

Bir an bile pişman olmadım ters gidişimden.

Bu sayede neler gördüm, kendimden başka,

rüzgarın sırtında, elimde örgüsüz  yelesi,

bel oyuğu kalçalarımın altında,

ürküterek yanından geçtik tokuşan geyiklerin.

 

Bu yıl çalışkandır asma, fısıldadığını duyacağım kulağıma,

“İçin sakın koflaşmasın

burun deliklerini ve kulaklarını temiz tut

mantarlanmasınlar, kireçlenmesinler

tortusuz sesler ve kokular için,

çapaklanmasın gözlerin

dikkat et düşmesin gözkapakların,

fazla tuz atma yemeklere!”

 

Bunları Ülker de söyler bana yıllardır,

asmanın ikiz kardeşidir Ülker.

Güneşin altında yeni bir şey yok, Vaiz’e kalırsa,

ama güneş de yeni değil, güneş de,

kestane patlamalarını saymazsak,

manyetik rüzgarları hesaba katmazsak…

 

Uzayda dolaşan sesler ve benim asmanın fısıltıları:

“Büyük Adalet Yürüşü” başlayabilir” diyor bana.

———————————————————-

 

[i] Kara  Delikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler (Kaynak Yayınları, 2014); Opera Kahkahası (Ve Yayınevi, 2017)

[ii] Barlarda müşteriye bedava verilen son içkinin (One for the road) adı.

[iii] Tevrat, Vaiz,1:2-7

2