Kategori arşivi: Edebiyat Yazıları

“ATLA GEL, PARAYI TELLEDIM!” [i]

“Atla gel, parayı telledim!”

Rahmetli Uğuray’la oynadığımız oyundan bir cümle: “Atla gel, parayı telledim!”

50’li yılların ortaları. Mersin’de, Akkahve’de, caddeye bakan masalardan birinde oturur, pipo içerek dışarı bakardım. Yalnızca dışarı bakmazdım. Varlık, Kaynak, Yeni Ufuklar ya da Seçilmiş Hikâyeler dergilerinden birini okur, kendimi Attilâ İlhan’ın Hasan’ının (Sokaktaki Adam) yerine koyardım. “Ve seni Bâbil’den öteye götüreceğim…” Kitabın (1953, Seçilmiş Hikâyeler dergisi kitapları) kapağındaki bereli kızın sevgilim, geri plandaki sol eli beline dayalı, sağ elinde dumanı tüten sigara tutan, dekolte giyimli sarışın kadının da metresim olduğunu hayal ederdim.

Tam bu sıralar, Uğuray’ın davudî sesi kulağımın dibinde patlardı:

“Atla gel, parayı telledim!”

Güngör Kabakçıoğlu’nun yaptığı kapak resmindeki bereli kızı hemen istemiyordum, daha sonraki yıllara saklıyordum, bir düşünce olarak. Sarışın bir Ava Gardner’a benzeyen dilber en azından Güngör Kabakçıoğlu’nun çizdiği haliyle vardı. Ve bana da fena halde tutkundu. Adı ya Sibel Tamara ya da Cumana’ydı. Aslında, o sıralar Mersin’de, Lübnan konsolosunun baldızı bir Cumana vardı, onun peşinde dolaşırdım, “Cumana” adında bir şiir de yazmıştım, şiir İstanbul ya da Ankara dergilerinden birinde (hem de önemli bir dergi) yayımlanmıştı. Ama bu Cumana esmerdi… “Sefer dönüşlerinde vapur düdükleri…” Telgraf sarışın Sibel Tamara’dan ya da sarışın Cumana’dan geliyor olurdu… Beyrut ya da İskenderiye’den. Özlemiş anlaşılan. Ama özlemeyip de ne yapacak. Hele bir para gelsin, gerisini düşünürüz.

Masada oturuşumdan, sigara ya da pipo içişimden, edebî mi, yoksa edepsiz mi hayaller kurduğumu bilirdi Uğuray.

***

Garson cin tonik bardağını masaya koyarken “Faddal” diyor; ben de ona “Şükran ya hayyo…” diyorum. Pencerenin tül perdelerinin arasından sıra sıra palmiye gövdeleri ve bu gövdelerin arasından da “Batı (ya da Doğu) Nil Deltası Otobüs İşletmeleri”nin upuzun tabelası görünüyor. Pencerenin içindeki görüntüye göre bir alana bakıyorum. Alanın ortasında fesli bir heykel, uzak ufuklara bakıyor. Bir heykel ancak bir denize bakabilir böyle… Masada sigara paketinin yanında duran otel müşteri kartının üzerinde Hotel Pullman Cecil Alexandria ve “Welcome” yazıyor. Demek ki İskenderiye’deyim ve otelin adı Cecil olduğuna göre Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nün en önemli mekânlarından birindeyim. Başımı geriye çeviriyorum: altı metre yüksekliğinde, beş metre genişliğinde o ünlü ayna. Evet, İskenderiye Dörtlüsü’nün Cecil Hotel’indeyim. Öyleyse, fesli heykelin bulunduğu alan Saad Zaghlool Alanı, otelin önünden geçen cadde Safia Zaghlool Caddesi, alanın batısını sınırlayarak Safia Zaghlool’la kesişen de Nabi Danial (Nebi Daniel) Sokağı olmalı. Kafamda sahneyi yeniden kuruyorum: alanın karşı köşesinde de Trianon Kahvesi olmalı.

Peki Athinaios Kahvesi nerede, Bilardo Sarayı nerede? Trianon, Athinaios ve Bilardo Sarayı… Kentin yaşlı şairini kafamdan uzaklaştırmalıyım şimdilik…

“Atla gel, parayı telledim!”

Demek ki atlayıp gelmem kırk yıl sürmüş. Hesaba göre, Sokaktaki Adam’ın kapağından metres tuttuğum kadın şimdi en azından altmış beş yetmiş yaşlarında olmalı. (Şimdiden söyleyeyim: onu birkaç gün sonra Elite Lokantası’nın sahibesi Madam Kristina olarak tanıyacağım, benimle Fransızca konuşacak ve kente gene geleceğimden öylesine emin ki, “Gelecek sefere gelirken bana Türk lokumu getirin!” diyecek.)

***

Ne yazıyor kitapta? (Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, Justine, Çev. Ülker İnce, Can Yayınları, s. 65) [Benim onu ilk gördüğüm yerde, Cecil Otel’in kasvetli girişindeki aynada tanışmışlar. “Bu can çekişen otelin girişindeki palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler sürekli kalabilir, şeref ödenekli yaşlılığın yüksek nitelikli güvenliği içinde yaşayanlar. Ben kendime daha ucuz bir yer arıyorum. Bu gece salonda küçük bir Suriyeli kalabalığı var, koyu renk takımlarla ağırlaşmış gövdeleri, kıpkırmızı feslerden sararmış yüzleriyle ciddi ciddi oturuyorlar. Su aygırlarına benzeyen, hafifçe bıyıklı kadın tayfası çangur çungur sesler çıkaran takılarıyla yatmaya gittiler. Erkeklerin yumuşak, oval, meraklı yüzleri, kadınsı sesleri mücevher kutularıyla eğleşmekte, çünkü bu simsarlar küçük bir kutuya yerleştirdikleri en seçkin mücevherlerini yanlarından hiç eksik etmezler; yemekten sonra söz erkek mücevherlerine geldi. Akdeniz dünyası, insanlara bundan başka konuşacak bir şey vermiyor; mülkiyet simgesinde anlatımını bulan cinsel tükenmişlikten gelme bir kendine tutkunluk, bir narsizim, öyle ki, bir erkekle tanıştığınız zaman onun ne kadar ettiğini hemen anlarsınız, karısıya tanıştığınız zamansa aynı duyulmaz fısıltı size onun çeyiz ağırlığının neler olduğunu söyler. Mücevherlere paha biçmek için ışıkta bir o yana bir bu yana evirip çevirirken haremağaları gibi keyifli keyifli mırıltılar çıkarırlar. Küçük, kadınca gülücüklerle güzel beyaz dişlerini gösterir, içlerini çekerler. Parlak abanoz yüzlü, beyazlar giyinmiş bir garson kahve getirir. İçinde küçük esrar parçaları bulunan kocaman (Mısırlı kadınların kalçaları gibi), beyaz sigaralara gümüş çakmaklar çakılır. Yatmadan önce kafayı bulmak için birkaç zerrecik…”] Bir kez esrar denedim, kabadayılar vermişti, hiç hoşuma gitmedi. Uyumak istemiyorum, istesem de uyuyamam, uykusuzluk benim sürekli konumum. 502 numaralı odada, yeni açılmış bir şişe viski aynanın önünde duruyor. Bu gece konuğum ya da konuklarım olabilir.

– Justine’i mi bekliyorsun? diyor bir ses.

Bakıyorum: Kostis Moskof. İnmeli sol eli hüzünle sarkıyor. Bir ipe ağır bir taş bağlanmış gibi, kolu omuzdan bileğine kadar hareketsiz, parmakları ayrı ayrı oynuyor, sanki yengeç kıskaçları, örümcek ayakları, ama bu benzetmeleri Kostis’e yakıştırmıyorum.

– Hayır, diyorum ben, Cléa’nın gelmesini isterim.

– Cléa, YunanYahudi karışımıdır.

– Daha iyi, diyorum. Cléa’da insanı dinlendiren bir şey var. Justine tedirgin ediyor beni. Justine yamyam bir kadın.

– Yamyam kadınlar düşlerinde uçururlar insanı…

– Ben bir yazı anımsamaya benzeyen kadınları severim, diyorum.

“Bir yazı anımsamaya benzeyen kadın”ın, Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ının kapağındaki bereli kız olduğunu, onun daha sonra “sevgilim” olduğunu biliyorum. Ama Kostis’e söylemiyorum bunu. Cecil Otel’den en az otuz saatimi çaldığı için kızgınım ona.

***

Kahire’den İskenderiye’ye gelirken, hangi otelde kalacağımızı sorduğum Titos Patrikios, “Cecil Otel’de”, demişti. Benimle dalga mı geçiyor diye yüzüne bakmıştım, ama Cecil Otel tutkumu açmamıştım şimdiye kadar ona. Ama gene de içimde küçük bir kuşku vardı; belki birinden duymuştur. Ama, o “biri” kimdi? Otobüs, bizi saat 15.00’e doğru öğle yemeği yiyeceğimiz deniz üstü lokantaya götürmeden önce bir ara Cecil’in önünde durmuş ve ancak o zaman inanmıştım 4 aralık, daha doğrusu 5 aralık 1994 pazartesi gecesi Cecil Otel’de uyuyacağıma.

“Hellenik Kültür Vakfı”nda Konstantinos Kavafis konuşmamı yaptıktan sonra otele dönünce, “Aynalı Salon”un ağzındaki bir masaya oturup oda anahtarımı getirmelerini beklemiştim. Ama getirmediler. Buna karşılık Polina gelip, “Haydi kirye İnce, pame!” deyince şafak attı bende. “Siz ve birkaç kişi Helnan Palestine Hotel’de kalacaksınız.” Yüzüne çılgın bir öfkeyle bakmıştım genç kadının. “Ben bu otelde kalmak istiyorum!” Palestine Hotel, Kral Faruk’un Montaza Palace’ıymış, Disneyland gibi bir yermiş, dünyanın en lüks otellerinden biriymiş. Polina artık, konuşmamdan sonra dolu dolu gözlerle gelip beni kutlayan o güzel genç kadın değildi, “vuslat”ıma engel olan kara cadıydı.

Palestine Hotel’de o gece hiç uyumadım. Yatağa bile girmedim. Ilıdıkça sıcak su ekleyerek uzun süre banyo küvetinde yattım, boğulma denemeleri yaptım; biri odamda, öteki Aynalı Salon’da Justine ile Cléa’nın beni Cecil Otel’de beklediklerini düşündüm, düşündükçe de akrepleştim.

Ertesi gün, Kavafis’in mezarını ziyaret ettikten sonra, otobüs Cecil Otel’in önünde durup “şanslılar”ı indirirken, ben de indim, doğruca resepsiyona gidip bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Otel doluymuş, Yunanistan Kültür bakanı yüzünden, ama küçük de olsa akşama doğru bir odanın boşalması olasılığı varmış… “Saat tam on altıda telefon edin bana. İlk boşalan oda sizden başkasına verilmeyecek” dedi. Otelin kartının arkasına adını yazmasını söyledim. Yazdı: Sayed İbrahim.

Sayed İbrahim’e ne anlattım? Belki de şu yazdıklarımı anlattım… Dediği saatte telefon ettim, “Hemen gelin, odanız sizi bekliyor” dedi.

İşte şimdi Aynalı Salon’da pencerelerinden birine yakın bir masada oturuyorum. Masanın üzerinde garsonun biraz önce getirdiği cintonik bardağı, sigara paketi ve otelin müşteri kimliği kartı. Aynı anda Mersin’de Akkahve’de caddeye bakan, Güneş Sineması’nı gören masalardan birinde de oturuyordum. Sinemanın merdivenli sekisinde kestaneci mangaldaki ateşi tavuk teleğiyle canlandırıyor ve gazete satıcısı “Makaredu deelii!” diye bağırarak geliyor. “Deelii!” Daily olabilir, peki “Makaredu”nun anlamı ne?

Mersin ve İskenderiye, Akkahve ve Cecil Otel’in Aynalı Salon’u… Aradan geçen kırk yıl, yaşanan değişik yedi kent, otellerinde konakladığım daha onlarca kent, eskitilen yüzlerce ayakkabı, don ve gömlek, içilen en azından 14 600 paket sigara, boşaltılan binlerce şişe içki, bir ölü baba, ölen ya da öldürülen arkadaşlar, 60’lı yılların şenlikli umudu, ardından giderek koyulaşan karamsarlık… Yıllarım ve ben şişe geçirilmiş tütün yaprakları gibi, gölgenin gölgesinin gölgesi… Uğuray öldü, ama sesi hâlâ kulağımda: “Atla gel, parayı telledim!” Aylarca, sokaklar ve vitrinler boyu göz göze geldiğim, ama tek sözcük konuşamadığım Cumana (şimdi yaşı çoktan altmışı geçmiş olmalı) Mersin’de midir acaba? Belki de iç savaş Beyrut’unu yaşamıştır, ya da çoğu Lübnanlı zengin gibi Paris’e göçmüştür. Masayı iki elimle tutuyorum, sanki kırk yılın ağırlığıyla çökmemesi için, çökmesini engellemek için. Kırk yıl içinde ölerek dökülen derim, deri tozlarım bir yerde birikebilseydi kaç kilo gelirdi?

Masada yerimi değiştiriyorum. Sırtım pencereye, yüzüm aynalı salona dönük. Uzaktaki aynanın içinde, Lawrence Durrell’in sözünü ettiği palmiyelerin yansımaları yok, ama palmiyelerin Safia Zaghlool Caddesi boyunca dizildiğini biliyorum. Aynalı Salon’da oturan yüzlerin kimilerini tanıyorum, Kahire’den bu yana onlarla birlikteyim. İstanbul’u, Kapadokya’yı, İzmir’i görenler ve aralarında, kimilerinin ataları buralardan gitmiş Atina’ya, Selanik’e… Aynalı Salon, Pera Palas’ın Barlı Salon’undan daha görkemli değil. Birden, Pera Palas’ın barına en yakın, pencere kıyısındaki masaya oturup Asmalımescit Sokağı’na baktığımı anımsıyorum. İskenderiye’de Asmalımescit’e benzeyen onlarca sokak var, özellikle Grek mahallesinde; Kavafis’in evinin bulunduğu, eski adıyla Lepsius, yeni adıyla Şarm eşŞeyh Sokağı da Asmalımescit’in akrabası. Kafamdan bunları geçirirken dikkatle salona bakıyorum: Justine’e, Balthazar’a, Mountolive’e, Cléa’ya, Darley’e, Nessim’e benzeyen kimse yok. “Amonyak, sandal ağacı, güherçile ve balık” kokuyor İskenderiye eskisi gibi, şimdi ek ve eksiklik olarak, at gübresi yerine egzoz gazı kokusu var.

Hayal kırıklığı yaşayabilirim Aynalı Salon’a bakarken, ama buna izin vermeyeceğim, vermemeliyim. Bu sırada Robert Desnos’nun bir dizesi imdadıma koşup derdime deva oluyor: “J’ai tant rêvé de toi que tu perds ta réalité (Seni öylesine düşleyip durdum ki yitiriyorsun gerçekliğini).” Sonunda elde mısır koçanı kalmasa bile gölgelerden ve hayaletlerden başka bir şey kalmıyor gerçeklikten.

Kırk yıl, güneşte kalmış siyah gömlek gibi morarmış, bozarmış…

Kuşkuya düşüyorum. İstanbul’a dönünce Justine’in 65. sayfasını yeniden okuyorum, ilk kez otuz bir yıl önce okuduğum bu sayfayı. Cecil Otel’in Aynalı Salon’unu görmeksizin aldığım yazınsal haz ile gördükten sonrakinin arasında biraz fark var. Salonu gördükten sonra haz daha da derinleşmiş, sınırları genişlemiş. Salonu görmeden imgelemimde kuruyordum onu, şimdi imgelemime gerçeklik de ekleniyor ya da gerçekliğe imgelemim katkıda bulunuyor. Yazınsal nesnenin, yazınsal gerçekliğin, görme ve deneyimle denenmesi ne zorunlu, ne de gerekli. Böyle bir deneyimi zorlamıyor “yazı”, ama yazınsal gerçeklikle nesnel gerçekliği birlikte kavramak ve yaşamak için büyük bir fırsat. Belki de ikisini birlikte ve ayrı ayrı anlamak için, kavramak ve değerlendirmek için bulunmaz bir fırsat.

Birkaç gün önce, çok ilginç genç bir edebiyatçı benimle bir söyleşi yaptı bir dergi için (Varlık dergisi için). Zeki bir genç, donanımlı, beni iyice sıkıştırdı. Hele, “Gerçeklik ile tanıklığın sınırları var, sınırları belli, ama imgelemimizin sınırları durmadan genişler” dediğim zaman. Tam bu sözcüklerle mi söyledim, emin değilim, ama böyle bir şey söyledim. İmgelem yazınsal (ya da sanatsal) eylemin lokomotifi, ateşleyicisi, çünkü “montaj” olanağı veriyor. Montaj, ama modele uygun bir yeniden üretim (restitution) değil; montaj, ama önceden hazırlanmış bir krokiye göre değil, kendini yaratan bir modele göre.

Bu yaz başlarında, Ankara’nın Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde Emniyet örgütünün en üst basamaklarında görev almış bir lise arkadaşıma rastladım. Neredeyse 1956’dan bu yana görmemiştim onu. Lise sıralarında şiir yazmıştı, sürdürmediği için canı sıkılıyor gibiydi. Ayrıca yaptığı işten dolayı kendisini küçük göreceğimi sanıyordu. Ona, “Yazarın işi detektifin işine benzer” dedim. “Ama yazar özgür bir detektiftir, gerçekliğin araştırılmasında hiçbir yerden buyruk almaz, araştırmasını ceza yasasına göre değil yazınsallığın yasalarına göre yapar; bağımsız ve özgür bir detektiftir yazar.”

Birkaç gün sonra, yani İskenderiye’de yaşanan, şimdi “geçmiş”e dönüştüğü için imgelemimde özgürce montaj yapabileceğim günlerden birinde, büyük aynanın önündeki masalardan birinde oturuyordu Koskis Moskof, karısıyla birlikte. Bana, Justine’in odama gelip gelmediğini sordu, kendisine Justine’i değil Cléa’yı beklemiş olduğumu söyledim. Bunun üzerine bayatlamış, sıradan bir cümle söyledi:

– Ben sevdiğim her kadına “Justine” adını takıyorum.

Belki bayağı, ama yazınsal eylemi oluşturan “soğan”ın katmanlarından birini simgeleyen bir cümle.


[i] -Gösteri, Ocak 1995

 – Çile Törenleri, Varlık Yayınları 1995

 –  Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002

JEAN-PAUL SARTRE / LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI

JEAN-PAUL SARTRE  /  LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ YAZISI[i]

“Kültürel Bir Sorun Olarak Siyasal Yozlaşma” başlıklı dosyamız işinde yer alan yazılar ve bu bağlamda sorulan sorulara verilen yanıtlar, yazarlar ve okurlarımız arasında yankı uyandırdı. Yazılar, yanıtlar ve sohbetler şu nokta üzerinde yoğunlaşıyor: Yazmak bir eylem ise, okumak bir eylem ise, son beş yılın hızlandırdığı değişen koşullarda, yazan insan, okuyan insan ne yapacak? “Ne yapmalı?” sorusunu oluşturan “ne” ve “yapmalı” sözcükleri, bu sorunun sorulmasını gerektiren koşulların olağan koşullar olmadığının da belirtisi. Bu soru, yazma eyleminin ve yazarın varlığına, varoluşuna yöneliyor: Yazar yalnızca yazan bir ‘kalemefendisi’ midir, yoksa, bunun yanı sıra ve gerçekten yazar kalarak, bir toplumsal aydın mıdır?

Söz konusu soru ve bu soruya vermeye çalıştığımız yanıt, bizi, ister istemez, İkinci Dünya Savaşı sonu ortamına ve bu ortamda bu türden bir sorunun ve yanıtının peşine düşen Jean-Paul Sartre’a götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her alanda bozulan “oyunun kuralları”na koşut olarak edebiyat alanında da bir tür durum muhasebesi yapmak zorunluluğunu duyan Jean-Paul Sartre, 1946 yılında, Les Temps Modernes {Modern Zamanlar) adlı edebiyat, felsefe ve siyaset dergisini çıkarmaya başladı (dergi hâlâ yayınlanıyor). Yazı kurulunda, Sartre’dan başka, Raymond Aron, M. Merleau-Ponty, Simone de Beauvoir, Michel Leiris, vb. yazar ve aydınlar yer alıyordu. Dönemin dünya sorunları karşısında ‘tavır alma’yı ilke edinmiş Fransız sol aydınlarının kürsüsüne dönüşen dergi günümüze kadar ağırlığını hissettirmeyi başarmıştır.

Jean-Paul Sartre’ın bu sayımızda yayınladığımız “Les Temps Modernes’i Sunuş” yazısı, derginin programını ve ilkelerini oluşturan nitelikleriyle, günümüzde de geçerliliğini koruyor. Situations ll’nin başında yer alan sunuş yazısı dilimizde ilk kez eksiksiz olarak, “engagé” ve “engagement” kavramlarının doğru yorumlarıyla birlikte yayınlanıyor. (Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047)

                                                                       ***

                              LES TEMPS MODERNES’İ SUNUŞ [ii]

Bütün burjuva kökenli yazarlar, sorumsuzluğun baştan çıkarıcı çekimine kapılmışlardır; öyle olmasa, bu tutum yüz yıldan beri edebiyat âleminde gelenek haline gelmezdi. Yazar, eserleriyle onlara karşılık aldığı ücret arasında pek seyrek olarak ilişki kuruyor. O, bir yandan yazıyor, söylüyor, iç çekiyor; öte yandan da ona para veriyorlar. Görünüşte hiç ilgisiz iki olay… Yazar, bu durumda, dese dese, “iç çekmem için bana maaş bağlamışlar” diyebilir ancak.  Dolayısıyla, kendini, çabasının karşılığını alan bir işçiden çok, bir tür burslu öğrenci sayıyor.

Onu bu kanıya, Sanat için Sanat ve Gerçekçilik akımlarının kuramcıları getirip bağladı, İkisinin de aynı kökenden gelip aynı amaca yöneldiği yeterince görülebiliyor mu acaba? Birincilerin öğretisini izleyen yazarın baş kaygısı, hiçbir şeye yaramayan eserler üretmek oluyor: Eser köksüz ve amaçsızsa, yazarına pekâlâ yeterince güzel görünebiliyor. Böylece yazar toplumun kenarına çekiyor kendini; daha doğrusu, orada sadece tüketici niteliğiyle yer almaya razı oluyor: Tam burslu öğrenci gibi yani! Gerçekçi’ye gelince, o da tüketmekten geri durmuyor elbette. Üretmeye gelince, o ayrı mesele: Kendisine bilimin yararlılık kaygısı taşımadığı söylendiği için, o da bilim adamının bu kısır yansızlığına erişmeye çabalıyor. Gerçekçi yazarın, betimlemek istediği çevrenin “üzerine eğildiği” az mı söylendi bize? Üzerine eğiliyormuş! Kendisi nerede peki? Havada mı? İşın aslı şu: Kendi toplumsal konumu hakkında kafası karışık, ücretini ödeyen burjuvaziye karşı çıkamayacak kadar korkak, ama onu çekincesiz kabul edemeyecek kadar da zihni ve bilinci açık olduğundan, çağını yargılamayı seçmiş ve bu yolla, deneycinin deney sisteminin dışında olması gibi, kendisinin de çağının dışında kaldığına kendini inandırmıştır. Böylece, saf bilimin çıkar gözetmez yansızlığı gelip, “Sanat Sanat İçindir”cilerin temelsiz, köksüz sanat anlayışlarıyla birleşiyor. Flaubert’in hem saf üslupçu, biçime tutkun bir yazar, hem de Doğalcılığın (naturalisme) babası olması bir raslantı değil. Goncourt Kardeşlerin hem iyi gözlemci, hem de sanatlı yazma ustası olmakla övünmeleri de…

Devralınan bu sorumsuzluk mirası birçok kafayı bulandırmış, rahatsız etmiştir. Bu insanlar, edebiyatla ilgili olarak, vicdanlarının rahat olmamasının sıkıntısını yaşıyorlar ve yazı yazmanın hayran olunacak bir uğraş mı, yoksa gülünç ve bayağı bir komedi mi olduğunu pek iyi kestiremiyorlar. Eskiden yazıcı (şair) kendini peygamber filan sanırdı ki, bu onurlu bir konumdu. Ardından lanetlendi, dışlandı, parya oldu; eh, bu da fena sayılmazdı. Ama günümüzde, bir uzman durumuna düştü! Artık otel defterlerine, adının karşısına, meslek olarak “edebiyatçı” sözcüğünü, garip bir iç rahatsızlığiı  duymadan yazamaz oldu. Edebiyatçı, yazın adamı: Bu iki sözcüğün bir araya gelmesi, kendi başına, insanı yazmaktan tiksindirmeye yetiyor. Bir Ariel  [iii], bir Vesta rahibesi [iv] geliyor akla, ya da bir “yaramaz çocuk”, hatta haltercilere veya para koleksiyoncularına akraba kendi halinde bir manyak… Bütün bunlar oldukça gülünç şeyler, insanlar savaşırken, yazın adamı yazıyor. Bir gün bununla övünüyor, kendini ideal değerlerin bekçisi gibi hissediyor; ertesi gün bundan utanç duyuyor, edebiyatın özel bir tür yapmacıklığa, özentiye çok benzediğini düşünüyor. Yazdıklarını okuyan burjuvalar karşısında, kendi onur ve haysiyetinin bilincinde; ama kendisini okumayan işçilerin karşısında, 1936’da Maison de la Culture’de görüldüğü gibi, aşağılık duygusuna kapılıyor. Paulhan’m terörizm diye adlandırdığı olgunun kökeninde işte bu aşağılık kompleksi var; gerçeküstücüleri (üstgerçekçileri) , geçimlerini sağlayan edebiyatı hor görmeye sevk eden de aynı duygu. Önceki savaşın ardından, bu çığırda özel bir lirizm yaşandı. En iyi, en “lekesiz” yazarlar, kendilerini en çok aşağılayacak şeyleri herkesin önünde, yarışırcasına itiraf ediyorlar ve burjuvaların kınamalarına hedef olunca, bundan doyum sağlamış görünüyorlardı: Sonuçları bakımından az-çok eyleme benzeyen bir yazı ortaya koymuş oluyorlardı böylece. Fakat bu bölük pörçük girişimler, sözcüklerin günden güne değer yitirmesine engel olamadı. Önce söyleme sanatı (retorik), ardından da dilin kendisi bunalıma girdi. Son savaşın hemen öncesinde, edebiyatla uğraşanların çoğu, sadece bülbül olmaya razı olmuşlardı. Nihayet, üretmeye duyulan tiksintiyi son kerteye vardıran birkaç yazar çıktı; bunlar ağabeylerinden de öteye geçerek, sadece yararsız bir kitap yayınlamakla üzerlerine düşeni yapmış olmadıklarına karar verdiler ve tüm edebiyatın gizli amacının dili yıkmak olduğunu ve buna ulaşmak için de çok konuşup hiçbir şey söylememenin yeterli olduğunu savundular. Sonu gelmez bir laf seli biçimindeki bu suskunluk bir süre moda oldu ve Hachette’in dağıtım şirketi, garlardaki kitaplıklara, kalın kalın romanlar biçiminde konmuş suskunluk hapları dağıttı. Bugün ise öyle bir noktaya varılmış bunuyor ki, kalemlerini Alnıanlara kiraladıkları için kınanan veya cezalandırılan kimi yazarların acı dolu bir şaşkınlığa düştüklerini görüyoruz: “Ne oluyoruz?” diyorlar. “İnsanın yazdığı şeyler kendisini bağlar mıymış?”

Biz yazmaktan utanmak istemiyoruz; bir şey söylemeden konuşmak da. Zaten istesek de başaramayız. Kimse de başaramaz. Her yazının bir anlamı vardır, yazarın oraya koymayı düşlediği anlamdan çok uzak olsa bile. Gerçekten de bize göre yazar ne Vesta rahibesidir, ne de Ariel; ne yaparsa yapsın, “işin içindedir”; çekilebileceği en uzak köşeye dek damgalanmış, bulaşmış, batmıştır. Bazı dönemlerde sanatını entipüften sesli biblolar üretmekte kullanmış ise, bu bile bir gösterge demektir: Edebiyatta ve elbette toplumda da, bir bunalım yaşanıyordur; ya da yönetici sınıflar, gidip devrimci kitlelere katılmasın diye, fark ettirmeden onu böyle bir “lüks” etkinliğe doğru gütmüşlerdir. Burjuvalara o kadar lanet yağdıran ve toplumsal mekanizmadan uzağa çekildiğini sanan Flaubert bizim için yetenekli bir rantiyeden başka nedir ki? Onun o titiz sanatının arkasında, Croisset’deki rahat yaşam, bir annenin veya yeğenin sevecen ilgi ve özeni, sıkı bir düzen, tıkır tıkır işleyen bir ticari girişim; düzenli olarak paraya çevrilen kuponlar yok mu? Bir kitabın, bir kurum gibi sorgulanan ya da bir nesne olarak istatistiklere sokulan bir toplumsal olay haline gelmesi için uzun yıllar gerekmez; zaman içinde biraz geriye gitmekle, onun da döneminin çeşitli eşyalarına; mobilyası, giyimi, şapkaları, taşıtları ve besin maddelerine karışarak orada yerini aldığı görülür. Tarihçi bizim hakkımızda da şöyle diyecektir: “Şunu şunu yiyorlardı, şöyle şöyle giyiniyorlardı ve şunları okuyorlardı.” İlk demiryolları, kolera salgını, Canut’lerin [v]    ayaklanması, Balzac’ın romanları, sanayinin gelişmesi… Bunların hepsinin, Temmuz Monarşisi [vi]   denilen dönemin karakterini belirlemede aynı şekilde payları vardır. Hegel’den beri bütün bunlar çok söylendi ve tekrarlandı; biz şimdi bundan pratik sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

Yazarın elinde çağından kaçmak için hiçbir olanak bulunmadığına göre, kaçmaya kalkışacak yerde onu sımsıkı kucaklamasını istiyoruz; çağı onun tek şansıdır: ikisi de birbiri için yaratılmışlardır. Balzac’ın 48 günleri [vii]  karşısındaki kayıtsızlığına, Flaubert’in Komün olayı karşısındaki korkulu anlayışsızlığına, “yazık olmuş!” diyoruz; ama onlar için yazık olmuş: Önlerine çok büyük bir fırsat çıkmış, ama onlar bunu bir daha yakalayamamak üzere kaçırmışlar. Biz ise çağımızın hiçbir şeyini kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel çağlar vardır, ama bizimki budur; bu savaşın, belki de bu devrimin içinde, bu hayat verilmiştir bize, yaşanmak üzere. Sakın bundan, bir tür “halkçılık” (popülizm) havariliği yaptığımız sonucu çıkarılmasın; tam tersini savunuyoruz. Halkçılık, son gerçekçilerin yaşlılıklarında doğmuş zavallı, güçsüz çocuğudur ve bu haliyle o da bir “oyundan kaçma” denemesidir. Biz ise, tam tersine, oyundan kaçılamayacağma inanıyoruz. Dilsiz olsak, taş parçaları gibi sessiz dursak bile, bu eylemsizliğimiz gene de bir eylem olurdu. Hayatını Hititler üzerine romanlar yazmakla geçiren bir adam, tutum almaktan böyle kaçınmasıyla, gene de bir tutum almış olurdu. Yazar çağının içinde, bir duruma yerleşmiş olarak yer alır: Her sözün yankıları vardır, elbette her sessizliğin de… Ben Flaubert ile Goncourtları, Komün’ün ardından gelen kanlı cezalandırma dalgasından sorumlu tutarım, çünkü bunun engellenmesi yönünde bir satır bile yazmamışlardır. Bu onların işi değildi, denecek. Calas davası [viii]    Voltaıre’in işi miydi? Dreyfus’ün mahkûmiyeti Zola’nın işi miydi? Ya da Kongo’nun yönetimi Gide’in işi miydi? Bu yazarların her biri, yaşamının özel bir anında, kendi yazar sorumluluğunu, doğru olarak değerlendirmiştir. Alman işgali de bize kendi sorumluluğumuzu öğretti. Madem ki yalnız varlığımızla, varoluşumuzla bile çağımız üzerine etkide bulunuyoruz, öyleyse bu etki bilerek ve isteyerek yapılacaktır diyoruz. Burada bir noktaya açıklık getirmek gerek: Bir yazarın, kendi gücü ve yeteneğinin elverdiği ölçüde, geleceği hazırlamak kaygısıyla hareket etmesi az rastlanır bir durum değildir. Fakat, belirsiz, bulanık, kavramsal bir gelecek var ki, tüm insanlığı ilgilendiriyor ve hakkında da fazla aydınlanmış sayılmayız: Tarihin sonu var mı? Güneş bir gün sönecek mi? 3000 yılında sosyalist rejimlerde insanın durumu nasıl olacak? gibi…

Biz bu düşleri bilim-kurgu romancılarına bırakıyoruz. Bizim ilgi ve çabamızın konusu, kendi çağımızın geleceği olmalıdır. Bu pek sınırlı, çağdan zor ayırdedilebilen bir gelecektir — çünkü bir çağ, bir insan gibi önce bir gelecek demektir. Çağın içinde yer alan girişimlerden, sürmekte olan çalışmalardan, kısa veya uzun vadeli tasarılardan; çağın ayaklanmalarından, kavgalarından, umutlarından kurulu bir gelecek: Savaş ne zaman bitecek? Ülke nasıl yeniden kalkındırılıp donatılacak? Uluslararası ilişkiler yeniden nasıl düzenlenecek? Hangi toplumsal reformlar yapılacak? Gerici güçler zaferi kazanacak mı? Devrim gerçekleşecek mi ve bu nasıl bir devrim olacak? Biz işte bu geleceğe sahip çıkıyoruz ve başkasını da istemiyoruz. Elbette bazı yazarlar var ki, kaygıları daha az güncel, görüşleri bizimki kadar kısa değil. Aramızda dolaşıyorlar, ama burada yoklarmış gibi. Peki, nerede bunlar? Torunlarının torunlarının yanma gitmişler; oradan dönüp bu çağı, bizim çağımızı seyrediyorlar! Yok olup gitmiş ve tek kurtulan canlar olarak kendilerini bırakmış saydıkları bu çağı!.. Ama yanlış hesap içinde bu kişiler: Ölümden sonra gelecek ünün temelinde hep bir yanlış anlama vardır. Gelip kendilerini bizim aramızdan seçecek olan o torunlar hakkında ne biliyorlar ki? Ölümsüzlük korkunç bir sığınma yeridir: Bir ayak mezarın öte yanında, bir ayak beri yanında… Böyle yaşamak hiç de kolay değildir. İnsan günlük işleri nasıl çekip çevirebilir, onlara bu kadar uzaktan bakarken? Nasıl tutkuyla bir kavgaya katılabilir, zaferin zevkini nasıl tadabilir? Öyleyse, her şey eşdeğerli onlar için. Bize bakıyorlar ama görmüyorlar: Onların gözünde çoktan ölüp gitmişiz! Ve çağlarına boşverip, hiçbir zaman görmeyecekleri insanlar için yazdıkları romanlarına dönüyorlar. Hayatlarını ölümsüzlüğe çaldırmış bu yazarlar!

Biz ise çağdaşlarımız için yazıyoruz; dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz; bu, onu öldürmenin en sağlam yolu olurdu. Bir gün yok olacak olan, etten ve kandan, gerçek gözlerimizle bakıyoruz dünyamıza. Davamızı temyizde kazanmak istemiyoruz; ölümden sonra itibar iadesi de bizi hiç çekmiyor: Davalar burada, şimdi, biz hayatta iken kazanılır ya da kaybedilir.

Fakat bir tür edebi göresellik öğretisi kurmayı da düşünmüyoruz. Saf tarihsellik bizim beğenimize uygun değil. Zaten Bay Seignobos’un tarih kitaplarından başka yerde saf tarihsellik var mı ki! Her çağ, insanlık durumunun bir yönünü keşfedip dile getirir. Her çağda insan, Öteki’nin, aşkın, ölümün, dünyanın karşısında kendini yeniden tanımlar ve ne olduğunu yeniden belirler. Partiler F.F.I’ün [ix]   silahsızlandırılması veya yenik İspanyol cumhuriyetçilerine yardım gibi konularda kapıştığı zaman, işte bu metafizik seçim, bu biricik ve mutlak tasarım üzerine oynanır tüm oyun… Böylece, kendi çağımızın biricikliği içinde tutum alarak, sonunda ebedi olana ulaşmış oluruz. Bu tür toplumsal ve siyasal tartışmaların içinde yatan ebedilik değerlerini çıkarıp göstermek zaten yazar olarak bizlerin görevidir. Ama biz bu değerleri gidip anlaşılır bir gökyüzünde aramaya kalkmayız; onlar ancak kendilerini saran güncellik içinde ilgiye değer bizim için. Göreselci olmak şöyle dursun, biz açıkça ve vurgulayarak belirtiyoruz ki insan “mutlak” bir varlıktır. Ama zamanının ve çevresinin içinde, dünyasında, öyledir. Mutlak olan, bin yıllık tarihin bile değiştiremeyeceği şey, onun şu anda ve şu koşullar konusunda aldığı, şu benzersiz, yerine başkası konamayacak karardır. Mutlak, Descartes’tır: Öldüğü için artık önümüzde olmayan; kendi çağının içinde yaşayıp elinin altındaki araç ve olanaklarla günü gününe onun üstüne kafa yormuş; öğretisini, bilimlerin o çağdaki belli bir durumundan yola çıkarak kurmuş; Gassendi, Catesus ve Mersenneİe tanışıp ilişkiye girmiş; çocukluğunda şaşı gözlü bir kıza âşık olmuş; savaşa da katılmış, ayrıca bir hizmetçiyi gebe bırakmış; genel olarak “yetke” (otorite) ilkesine değil de özel olarak Aristoteles’in “otoritesine” saldırmış; ve silahı alınmış olsa da yenilmemiş olarak, kendi zamanında bir kilometre taşı gibi dikili duran adam… Göresel olan ise “Descartes’çılık” (cartesianisme)’tır: Yüzyıldan yüzyıla dolaştırılan, içinde herkesin ne koyduysa onu bulduğu, gezintisever felsefe. Ölümsüzlük peşinde koşarak bulamayız ebediliği; eserlerimizde, kadidi çıkmış, bir yüzyıldan öbürüne kolayca geçebilecek kadar içleri boşalmış ve önemleri yitmiş birkaç genel ilkeyi yansıttık diye “mutlak” olamayız. Olacaksak, çağımızın kavgalarına tutkuyla katıldığımız, onu tutkuyla sevdiğimiz ve onunla birlikte mahvolmayı gönüllü olarak kabul ettiğimiz için oluruz.

Özetlersek, niyetimiz, bizi çevreleyen toplumda bazı değişiklikler meydana getirilmesine katkıda bulunmak. Değişiklik deyince, ruhlarda değişmeyi kastetmiyoruz, ruhların yönetimini memnuniyetle, özel bir müşteri kitlesine sahip yazarlara bırakıyoruz. Materyalist olmamakla birlikte, ruhla bedeni hiçbir zaman birbirinden ayırmamış olan ve sadece  ayrıştırılamaz bir gerçekliği, yani insan gerçekliğim tanıyan bizler, insanın hem toplumsal durumunu hem de kendi kendisi hakkındaki tasarımını değiştirmek isteyenlerin yanında yer alıyoruz. Bu nedenle, gelecek siyasal ve toplumsal olaylar konusunda, dergimiz her durum ve olay için ayrı ayrı tutum alacak. Bunu siyasal açıdan yapmayacak, yani herhangi bir partinin hizmetine girmeyecek; fakat ortadaki savlardan her birinin esinlendiği insan tasarımını ortaya çıkarmaya çalışacak ve kendi savunduğu tasarıma uygun olarak fikrini söyleyecek. Verdiğimiz sözü tutabilir, görüşlerimizin birkaç okuyucu tarafından paylaşılmasını sağlayabilirsek, bundan öyle aşırı bir gurur da duymayacağız; sadece, mesleki vicdanımızı tekrar rahatlatabilmiş olmanın ve edebiyatın bizim için, aslında hiç çıkmamış olması gereken, öz çığırına geri dönüp yeniden bir toplumsal işlev olduğunu görmenin mutluluğuyla, kendimizi kutlayacağız.

Peki, ortaya çıkaracağınızı iddia ettiğiniz o insan tasarımı nedir? denecek. Yanıtımız şöyle olacak: Bu tasarım sokaklarda dolaşıyor ve biz de onu açığa çıkarmak iddiasında değiliz; yalnız onu biraz belirginleştirmek istiyoruz. Bu tasarıma ben “totaliter” diyeceğim. Fakat bu terim pek yerinde bulunmayabilir; son yıllarda hayli karalanmış; insan kişiliğini değil baskıcı ve anti-demokratik bir devlet biçimini nitelemek için kullanılmış olduğundan, burada bazı açıklamalarda bulunmak gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki burjuva sınıfı, entelektüel bakımdan, “çözümleme zihniyetini” kullanmasıyla tanımlanabilir; bu kafanın başlangıç postulası ise, bileşik nesnelerin, zorunlu olarak, basit öğelerin bir düzen içinde bir araya gelmeleri şeklinde tanımlanmaları gerektiğidir. Bu ilke vaktiyle, burjuvazinin, elinde, Eski Rejim’in kalelerini yıkmak için bir saldırı silahı olarak kullanıldı. Her şey çözümleme konusu oldu: Aynı atılım içinde, havayla su öğelerine; insan zihni kendisini oluşturan izlenimlerin toplamına; toplum da içindeki bireylerin toplamına indirgendi. Bütünler silindi; birleşimlerin raslansallığı içinde meydana gelen soyut toplamalar olup çıktılar. Gerçeklik, ayrışma işleminin en sonunda elde kalan terimlere sığındı. Bu en alttaki öğeler —bu da çözümleme zihniyetinin ikinci temel varsayımı— ister serbest durumda bulunsunlar, ister çeşitli bileşiklere girsinler, temel niteliklerini ve özelliklerini, hiç değişmemecesine koruyorlardı. Böylece, oksijenin, hidrojenin, azotun; zihnimizi oluşturan en ilkel izlenimlerin “değişmez doğası” gündeme geldi; değişmez “insan doğası” kavramı ortaya çıktı. Çemberin çember olduğu gibi, insan da insandı; öyle yaratılmıştı, öyle kalacaktı. Birey ister tahtlara çıkarılsın, ister sefalete batırılsın, özünde hep kendisiyle özdeş kalıyordu, çünkü bir tür oksijen atomu gibi tasarlanmıştı: Hidrojenle bırleşıp suyu, azotla birleşip havayı oluşturan, ama ıç yapısı bunlardan hiç etkilenmeyen bir nesne. İnsan Hakları Bildirgesi bu ilkelere göre hazırlandı. Çözümleyici kafanın tasarladığı toplumun içinde, “insan doğası”nın taşıyıcısı, katı ve ayrışmaz bir parçacık olan birey, konserve kutusunun içindeki bezelye taneleri gibi yer alır: Yusyuvarlak, içine kapanık, iletişime kapalı. Bütün insanlar eşittir: Yani hepsi insan özünden eşit olarak pay alırlar. Bütün insanlar kardeştir: Kardeşlik, ayrı moleküller arasında edilgin bir bağdır; çözümleyici kafanın tasarlayamadığı bir eylem veya sınıf dayanışmasının yerini tutar. Kardeşlik ilişkisi, çözümleyici toplumda bireylerin basitçe, mekanik olarak yan yana konmuş olmalarını maskeleyen, sadece duygusal ve dıştan verilen bir ilişkidir. Bütün insanlar özgürdür. Tabii, insan olmakta özgürdürler! Bunun anlamı, politikacının eyleminin tamamen olumsuz (negatif) olması gerektiğidir: Onun işi insan doğasını yapmak, biçimlendirmek değildir; gelişip açılmasını köstekleyen engelleri kaldırsın, yeter… Böylece, Tanrıya, doğuma ve soya, yaşa vb. bağlanan ve insanlar arasında doğal olarak farklılıklar bulunduğu fikrine dayanan çeşitli “hakjarı” yıkmak arzusunda olan burjuvazi, güttüğü davayı çözümleme zihniyetinin amacıyla birleştirerek, bu işte kullanmak üzere “evrensel” (veya “tümel”) mitosunu kurdu.  Çağdaş devrimcilerin aksine, burjuvazi isteklerini ancak sınıf bilincinden vazgeçmek pahasına gerçekleştirebildi: Kurucu Meclis’teki Tıers-Etats  [x]   temsilcileri kendilerini sadece “insan” sayıyorlardı ve tam da bundan ötürü burjuva idiler.

Yüz elli yıl sonra, çözümleme zihniyeti hâlâ burjuva demokrasisinin resmi öğretisi; yalnız artık bir savunma silahı haline gelmiş bulunuyor. Eski Rejim’in kuramlarının “sentetik” gerçekliğini görmemezlikten geldiği gibi, şimdi de sınıf gerçeğini görmeyi reddetmek, burjuvazinin çok işine geliyor. Ortada hâlâ sadece insanlar görmekten ve ne kadar çeşitli olursa olsun, bütün durumlarda insan doğasının özde aynı kaldığını öne sürmekten vazgeçmiyor; ama bunu proletaryaya karşı yapıyor. Ona göre, bir işçi her şeyden önce bir insandır —herkes gibi bir insan. Anayasa bu adama oy hakkı ve düşünce özgürlüğü sağlamışsa, o da kendi “insan doğasını” bir burjuva kadar dile getirebilecek, gerçekleştirebilecektir. Bazı polemikçı yazarlar çok kez burjuvayı, kendi ayrıcalıklarını savunmaktan başka düşüncesi olmayan asık suratlı bir hesap adamı olarak betimlemişlerdir. Aslında insan burjuva doğmaz, kendini burjuva kılar; bunu, kolektif gerçekliklerin algılanmasını dışlayan, belli bir çözümleyici dünya görüşünü bir daha bırakmamak üzere benimseyip, herkese de kabul ettirmeye yeltenmek suretiyle gerçekleştirir. Demek ki burjuvanın savunması, bir anlamda, sürekli bir durumdur; burjuvazinin kendi varlığından ayrılmaz. Fakat kendini hep hesap biçiminde dışa vurmaz; burjuvanın kendine kurduğu dünyanın içinde kalenderlik, özge-severlik, hatta yüce gönüllülük gibi erdemlere de yer bulunur. Ancak burjuvanın iyilikleri, bireyde ete kemiğe bürünmüş sayılan evrensel insan doğasına yönelik kişisel eylemlerdir. Bu anlamda, ancak ustaca bir propaganda kadar etkili olabilirler; zira bu iyiliklerden yararlanan kimse onları, sunuldukları koşullarda, yani kendisini bir insan bireyinin karşısında —onun gibi tek— bir başka insan bireyi olarak düşünmek koşuluyla, kabul etmek zorundadır. Burjuvanın iyilikseverliği, “insan sevgisi”, kardeşlik masalını besleyip sürdürmeye yarar.

Fakat bir başka propaganda daha var ki; yazar olduğumuza ve bunun ajanlığını bilinçsiz olarak yazarlar yaptığına göre, bizlerı özellikle ilgilendiriyor. Yukarda eleştirdiğimiz, yazıcının sorumsuzluğu.efsanesi de kaynağını çözümlemeci zihniyetten alıyor. Burjuva yazarlar kendilerini kutudaki bezelye taneleri gibi gördüklerinden, öteki insanlarla aralarındaki dayanışma bağları da onlara sadece mekanik bir şey, yani basit yanyana konmuşluk durumu olarak görünüyor. Yaptıkları işi yüce bir edebi görev, bir büyük misyon saysa-lar bile, kendilerinin ve eş-dostlarınm “doğasını” betimlemekle bu görevi yerine getirmiş olduklarını düşünüyorlar: Öyle ya, madem ki bütün insanlar aynı hamurdan, bu yazarlar herkesi kendileri hakkında aydınlatınca bütün insanlara hizmet etmiş olmuyorlar mı?.. Hareket ettikleri temel ilke çözümlemeciliğin postulası olduğundan, kendi kendilerini tanımak için de çözümleme yöntemini kullanmak onlara gayet doğal geliyor. En yetkin örneğini Proust’un eserlerinde bulduğumuz “entelektüalist” psikolojinin kökeni de işte burada. Proust, bir oğlancı olarak, Ssvann’ın Odette’e duyduğu aşkı betimlemekte kendi eşcinsellik deneyimlerinden yardım görebileceğini sandı. Burjuva olarak, zengin ve aylak bir burjuvanın, kapatması olan bir kadına duyduğu sevgiyi, bütün sevgilerin ilk örneği (prototipi) gibi sundu. Demek ki, bazı “evrensel” tutkuların varlığına inanıyordu: Öyle tutkular ki, onları hisseden bireylerin cinsel karakterleri, toplumsal durumları, mensup oldukları uluslar veya yaşadıkları dönemler değişse bile, tutkunun yapısı ve işleyiş biçimi fark edilir ölçüde değişikliğe uğramıyordu… Bu değişmez duygu hallerini böylece “izole” ettikten sonra, onları daha küçük alt birimlere, “elemanter parçacıklarına”, indirgemeye de girişebilirdi. Çözümlemeci yaklaşımın ilkelerine bağlı olduğundan, duyguların da bir diyalektiği olabileceği aklına bile gelmiyor, burada sadece “mekanizmalar” görebiliyordu. Görüldüğü gibi, çağdaş burjuvazinin geri çekilme mevzilerini oluşturan toplumsal atomizm, peşinde psikolojik atomizmi de getiriyor. Proust kendisi için burjuvalığı biçmiştir kaftan olarak ve burjuva propagandasının suç ortaklığını üstlenmiştir; çünkü esen, “insan doğası” mitosunun yayılmasına katkıda bulunmaktadır.

Biz çözümlemeci zihniyetin artık devrini tamamladığına ve bugün onun tek işlevinin devrimci bilinci.bulandırmak ve insanları, ayrıcalıklı sınıfların yararına, birbirinden soyutlamak olduğüııa inanıyoruz. Proust’un entelektüalist psikolojisine inanmadığımız gibi onu zararlı da buluyoruz. Onun tutkulu aşk çözümlemesini örnek olarak seçtiğimize göre, üzerinde kendisiyle her türlü anlaşmayı reddettiğimiz başlıca noktaları sıralarsak, okuyucuyu aydınlatmış olacağımızı sanıyoruz.

En başta, aşk tutkusunun (amour-passion), insan ruhunun yapı öğelerinden bir duygu olduğu fikrini a priorı olarak kabul etmiyoruz. Deniş de Rougemont’un ortaya attığı gibi, bu duygunun pekâlâ Hıristiyanlık ideolojisiyle ilişkili tarihsel bir kökepi olabilir. Biz, genel olarak, bir duygunun her zaman belli bir yaşam tarzının, belli bir dünya görüşünün dışa vuruluşu olduğunu düşünüyoruz; bunlar bir toplumsal sınıf veya bir çağın ortak malıdır; söz konusu duygunun gelişimi, evrimi de ne idüğü bilinmeyen bir iç mekanizmaya değil, bu tarihsel ve toplumsal etmenlere bağlıdır.

İkinci olarak, bir insan duygulanımının (affection) birbirini değişikliğe uğratmadan yan yana durabilen moleküler taneciklerden oluştuğu fikrini kabul edemeyiz. Biz onu iyi kurgulanmış bir makine değil, “organize” bir bütün, bir “form” sayıyoruz. Aşkın çözümlenmesinin yapılabileceğini

düşünemiyoruz, çünkü bu duygunun gelişimi de, bütün ötekiler gibi, diyalektik’tir.

Üçüncü olarak, bir “dönme”nin aşkının, normal bir insanınkiyle aynı nitelikleri taşıyacağına da inanmıyoruz. Eşcinsel aşkın gizli ve yasak niteliği, büyücülük törenine benzemesi, bir tür eşcinsel mason derneğinin varlığı ve eşcinselin arkadaşını da birlikte cehenneme sürüklediğini düşünmekten doğan vicdan huzursuzluğu… Bütün bunlar, bize göre, aşk duygusunu baştan başa ve evriminin en ufak ayrıntılarına kadar etkileyen olgulardır. Bir insanın çeşitli duygularının yan yana konmuş birimler olmadığını; bütün duygulanımın (affectivité) sentetik bir bütün oluşturduğunu ve her bireyin kendine özgü bir duygular dünyasında hareket ettiğini savunuyoruz.

Dördüncü olarak, bireyin köken, sınıf, çevre ve ulusunun, onun duygusal yaşamını etkilemeyen basit yan koşullar olduğu fikrini reddediyoruz. Tam tersine, her duygulanım, ruhsal yaşamın öbür formları gibi, bireyin toplumsal konumunu dışa vurur. Ücret alan, yaptığı işin araçlarına sahip olmayan, bu iş tarafından maddenin karşısına yapyalnız çıkarılan ve sınıf bilincine vararak baskı ve sömürüye karşı kendini savunan bir işçi hiçbir durumda, mesleğinin öteki burjuvalarla nezaket ilişkisi içine koyduğu, çözümlemeci kafalı bir burjuva gibi duyamaz, duygulanamaz.

Böylece biz, çözümlemeci zihniyete karşı, bıreşımcı (sentetik) bir gerçeklik görüşünü öne sürüyoruz; bunun temel ilkesi, ne olursa olsun bir bütünün, kendi parçalarının toplamından doğaca farklı olduğudur. Bize göre insanların ortaklaşa sahip oldukları şey bir “doğa” değil, bir metafizik durumdur; bununla, insanları apriori olarak sınırlayan zorlayıcı koşullar bütününü; doğma ve ölme, sonlu olma, ve dünyada öteki insanlar arasında var olma zorunluluğunu kastediyoruz. Bunun dışında her konuda insanlar; fikirleri, mizaçları ve eylemleri ikincil ve bağımlı yapılar olan, ayrıştırılamaz bütünlükler oluştururlar; bunların temel karakteri de bir duruma oturtulmuş (sıtué) olmaktır; birbirlerinden farklılıkları, durumlarının farklılığından ibarettir. Bu anlamlı bütünlüklerin birliği, dışa vurdukları anlamdır; ister yazı yazsın, ister imalat zincirinde çalışsın; ister bir kravat seçsin, ister bir kadın, insan hep bir şeyleri dışa vurur: Mesleki çevresini, ailesini, sınıfını… ve en sonunda, bütün dünya karşısında da belli bir “durumda” bulunduğundan, dünyayı da dışa vurur. Bir insan bütün dünya demektir. Her yerde vardır, her yerde eylemde bulunur, her şeyden sorumludur ve yazgısı da her yerde, Paris’te, Postdam’da, Vladivostok’ta, belirlenmektedir. Biz bu görüşlere, doğruluklarına inandığımız için, yaşadığımız dönemde toplumsal bakımdan yararlı oldukları için ve düşünenlerin çoğunun bunları az çok sezinlediklerini ve istediklerini hissettiğimiz için katılıyoruz. Dergimiz, gücünün yettiği ölçüde, sentetik bir insanbilim kurulmasına katkıda bulunmak istiyor. Fakat yine vurgulayalım, amaç sadece saf bilgi alanında bir ilerlemeye hazırlık değil: Saptadığımız uzun vadeli hedef, bir Kurtuluş’tur. İnsan bir bütünlük (totalité) olduğuna göre, onu oluşturan öteki etkenlere hiç dokunmadan sadece oy hakkı vermek yeterli değildir: Kendisini bütünüyle kurtarması gerekir; yani, hem biyolojik yapısı hem de ekonomik koşullanmışlığı, hem cinsel kompleksleri hem de durumunun siyasal verileri üzerine etkide, eylemde bulunarak, kendini başka kılması zorunludur.

Ne var ki, bu sentezci görüş de ağır sakıncalar içerebilir: Öyle ya, eğer birey, çözümleme zihniyetinin keyfi olarak yaptığı bir “seçim”den ibaretse, çözümlemeci görüşlerden vazgeçildiği takdirde kişinin egemenliğinin yerine kolektif bilincin egemenliği konmuş olmaz mı? Bu durumda, sentezci görüş hak ettiği uygulamayı göremeden, bütün-insan (l’homme-totalité) daha görünür görünmez “sınıf” tarafından yutulup kaybolacaktır; var olan yalnız sınıftır artık, kurtarılması gereken de odur!.. İyi ama, denecek, sınıf kurtarılınca, kapsadığı insanlar da kurtarılmış olmaz mı? Zorunlu olarak öyle olacağı söylenemez: Hitler Almanyasının zaferi, tek tek her Almanın da zaferi sayılabilecek miydi? Ayrıca, sentezleme işlemini nerede durdurmalı? Yarın birileri çıkıp sınıfın da, örneğin “ulus” gibi, daha geniş bir bütüne bağlı ikincil bir yapı olduğunu söylemeyecek mi? Naziliğin kimi solcu kafalara son derece çekici gelmesi de hiç kuşkusuz bütüncü görüşü mutlaklık noktasına vardırmasıydı: Nazi kuramcıları da çözümlemenin kötülüklerini, demokratik özgürlüklerin soyut niteliğini kınıyorlar; Nazi propagandası da yeni bir insan yaratma tezini savunuyor, Devrim ve Kurtuluş sözlerini dilinden düşürmüyordu. Sadece, proletarya sınıfının yerine proletarya uluslar konuyordu, o kadar. Bireyler sınıfın bağımlı fonksiyonları, sınıflar ulusun fonksiyonları, uluslar da Avrupa kıtasının fonksiyonları durumuna indirgeniyordu. Alman işgaline uğrayan ülkelerde işçi sınıfının kitle halinde işgalciye karşı çıkması, devrimci özlemlerinin zedelendiğini hissetmesi kadar, kişinin kolektivite içinde erimesi fikrine karşı yatıştırılamaz bir tiksinti duymasındandır.

            Görülüyor ki çağımızda insan vicdanı çözülmez bir ikilem (antinomie) içinde bocalamakta… Her şeyden önce insan kişisinin onur ve haysiyetine, özgürlüğüne, elinden alınamaz haklarına önem verenler, bu tutumları dolayısıyla, bireyleri gerçek varoluş koşullarının dışında tasarlayan, onları değişmez ve soyut bir “doğa” ile donatan, birbirlerinden soyutlayan ve aralarındaki dayanışmaya gözünü kapayan çözümleyici zihniyete uygun biçimde düşünmeye eğilim gösteriyorlar. İnsanın kökünün topluluk içinde olduğunu anlamış olan ve ekonomik, teknik ve tarihsel etkenlerin önemini vurgulamak isteyenler ise kişileri gözardı edip sadece grupları gözönüne alan sentezci zihniyete yöneliyorlar. Bu antinomi, örneğin, sosyalizmin kişisel özgürlüklere taban tabana karşıt olduğu şeklindeki yaygın inançta iyice beliriyor. Böylece, kişinin özerkliğinden vazgeçmek istemeyenler, za-

rarlı sonuçlarını herkesin bildiği kapitalist liberalizmden başka gidecek yer bulamıyorlar; ekonominin toplumcu ilkelere göre örgütlenmesini isteyenler ise, bunu gidip şu veya bu totaliter ve buyurgan rejimden istemek zorunda kalıyorlar. Günümüzdeki iç huzursuzluğu ve bunalım, bu iki ilkenin en aşırı sonuçlarının kimse tarafından kabul edilemeyişinden doğuyor: İyi niyetli demokratlarda bir parça “sentezcilik”, sosyalistlerde de biraz çözümlemecilik var. Örneğin, Fransa’da radikal partinin durumunu hatırlayalım. Bunun kuramcılarından biri bir kitap yayınladı; adı “İktidara Karşı Yurttaş”. Bu başlık onun politikayı nasıl tasarladığını gösteriyordu: İnsan doğasının molekül halindeki temsilcisi olan tek ve soyut “yurttaş”, seçtiği adamları denetlese ve gerektiğinde onları özgür yargısı ile yargılasa, her şey çok iyi gidecekti! Ama radikaller başarısızlıklarını kabul etmemezlik edemediler; bu büyük partinin, 1939’da, artık ne iradesi, ne ideolojisi, ne de programı vardı; kendisi de oportünizm batağına saplanıp kalmıştı. Neden? Çünkü siyasal çözüm kaldırmayan sorunları siyasal olarak çözmeye kalkışmıştı. En iyi düşünürler bile bu duruma şaşıyorlardı: İnsan “politik hayvan” olduğuna göre, nasıl oluyordu da ona siyasal özgürlükleri vermekle bütün sorunları kesin olarak çözülmüş olmuyordu?.. Parlamenter kuramların serbestçe işleyişi, sefalet, işsizliği, tröstlerin baskısını ortadan kaldırmayı neden başa-ramıyordu? Partilerin kardeşçe karşıtlıklarının ötesinde bir sınıf kavgası neden çıkıyordu karşımıza? Çözümlemeci yaklaşımın sınırlarını fark etmek için fazla uzağa gitmek de gerekmiyordu. Radikalizmin sürekli olarak sol partilerin bağlaşımının (alliance) peşinde koşması, neye sıcak baktığını ve bulanık özlemlerinin onu hangi çığıra doğra güttüğünü açıkça gösteriyordu; ama belli-belirsiz sezinlediği sorunları, bırakın çözmeyi, sadece dile getirmesini sağlayacak zihinsel teknikten bile yoksun bulunuyordu.

Öteki kamptaki kararsızlık da daha az sayılmaz. İşçi sınıfı kendini demokratik geleneklerin mirasçısı sayıyor ve kendi özgürlüğünü demokrasi adına istiyor. Oysa, gördüğümüz gibi, demokratik ideal, tarihsel olarak, özgür bireyler arasında bir toplumsal sözleşme biçiminde karşımıza çıkıyor. Böylece; Rousseau’nun çözümlemeci hak arayışları ile Marksizmin sentezci istekleri kafalarda sık sık birbirine giriyor, zihinleri bulandırıyorlar. Öte yandan işçinin teknik formasyonu da onda çözümleme zihniyetini geliştiriyor. Maddeye ilişkin sorunları o da, bilim adamı gibi, çözümleme yoluyla ele almak zorunda. İnsanlara yöneldiğinde de, onları anlamak için, işinde kullandığı usyürütme yöntemlerine başvurma eğiliminde. Böylece insan davranışları üzerinde de, XVII. yüzyıl Fransa’sında geçerli olan görüşlere yakın bir çözümlemeci psikoloji uyguluyor.

Bu iki tür açıklamanın aynı anda var olması, dalgalanma ve kararsızlık belirtisi; Marksizmin, savunduğu bütüncül sınıf kavramına uygun bir sentezci psikolojiye henüz kavuşamadığını yeterince açık olarak gösteriyor.

Bize gelince, sav ile karşısav arasında çekiştirilmek istemiyoruz: Kırk katırı da reddediyoruz kırk satırı da… Bir insanın, durumu tarafından bütünüyle koşullansa da, indirgenemez bir “belirlenmemişlik merkezi” olabileceğini güçlük çekmeden kavrayabiliyoruz. Toplumsal alanın içinden kesilip çıkarılan bu “öngörülemezlîk” dilimi, bizim özgürlük diye adlandırdığımız şeydir ve “kişi” de özgürlüğünden başka bir şey değildir. Bu özgürlüğü “insan doğasının” metafizik bir gücü olarak düşünmemek gerek; o ayrıca, ne istediğini yapma serbestliğidir, ne de zincire vurulsak bile elimizden alınamayan bir çeşit iç sığınak… İnsan ne isterse yapamaz, ama gene de ne olduğundan sorumludur: İşte gerçek bu! Aynı anda bu kadar çok nedenle kendini açıklayan insan, bu “kendinin” yükünü sırtlanmaya sıra gelince yapyalnızdır. Bu anlamda özgürlük bir lanetlenme gibi düşünülebilir ve öyledir de. Ama yine de insanın yüceliğinin biricik kaynağıdır. Bu olgu hakkında Marksistler de, açıkça söylemeseler bile, içlerinden bize hak vereceklerdir, çünkü bildiğimiz kadarıyla, ahlak yargılarında ve kınamalarında bulunmaktan onlar da geri durmuyorlar!.. Kalıyor bu olguyu açıklamak: Ama bu filozofların işi, bizim değil. Biz yalnız şu noktaya işaret edeceğiz: Her ne kadar toplum kişiyi yaparsa da, Auguste Comte’un “öznelliğe geçiş” adını verdiği olaya benzeyen bir geri dönüşle, kişi de toplumu yapar. Geleceği olmazsa bir toplum sadece bir hammadde yığınıdır; bu gelecek ise, o toplumu oluşturan milyonlarca insanın, güncel durumların ötesinde, kendi kendileri hakkında yaptıkları tasarımlardan başka bir şey değildir.

İnsan bir “durum”dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp duymakta özgür değildir; ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerektir. Bir insan özgürlüğü tarafından kendisine bir anlam yüklenmedikçe, “durum” kendi başına kişilik taşımaz. Bir özgürlük ona katlanmadıkça ya da karşı çıkmadıkça; başka deyişle, bir insan kendini oraya yerleştirerek ona bir anlam seçmedikçe, “durum” ne katlanılır, ne de katlanılmaz diye nitelenebilir. Ancak bu yapılmışsa, bu özgür seçimin içinde, durum belirleyici olur, çünkü kendisi de üst düzeyden belirlenmiştir (surdéterminée). Hayır, işçi burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde, ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerektir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir “merci” yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın varolduğu gibi varolmaz: işçi, kendi kendini işçi yapmalıdır. Sınıfı, ücreti, işinin niteliği tarafından bütünüyle; duygularına ve düşüncelerine varıncaya dek, koşullanmış iken, kendinin ve yoldaşlarının durumuna verilecek anlamı kararlaştıran odur; kendini boyun eğen ya da başkaldıran olarak seçmesine göre, tamamen özgür olarak, emekçi sınıfına ya süresiz bir ezilme ve aşağılanma geleceği, ya da bir kazanım ve zafer geleceği sunan da odur. Ve işte bu seçimin sorumluluğunu taşır. Seçmemekte özgür değildir: Kıstırılmış ve adanmıştır durumuna (engagé), zira seçmemek de bir seçimdir! Fakat seçmekte, yani bir hamlede hem kendi yazgısını, hem bütün insanların yazgısını, hem de insanlığa verilecek değeri belirlemekte özgürdür. Böylece kendini hem işçi hem de insan olarak seçer ve aynı zamanda proletaryaya bir anlam vermiş olur, işte bizim kafamızdaki insan böyle bir varlıktır: Bütün insan. Bütün olarak “durumuna tutulmuş” (engagé), ama bütün olarak özgür… Fakat kurtarılması gereken de işte bu özgür insandır! Bu, onun seçim olanaklarını genişleterek yapılabilir. Bazı durumlar, biri ölüm olan iki seçenek sunarlar. Öyle çalışılmalı ki, insan tüm koşullarda yaşamı seçebilsin…

Dergimiz tüm çabasını, kişinin özerkliğini ve haklarını savunma yolunda harcayacak; onu bir araştırma aracı olarak tasarlıyoruz: Burada dile getirdiğim fikirler, somut güncel sorunların incelenmesinde yol gösterici olarak işimize yarayacak. Bu sorunlara hepimiz ortak bir zihniyet içinde yaklaşıyoruz, ama belli bir siyasal veya toplumsal programımız yok; her makale yalnız yazarını bağlayacak. Zamanla genel bir çizgi belirsin istiyoruz sadece. Aynı zamanda, okuru görüşlerimize yaklaştırmak için bütün  edebiyat türlerinden yararlanacağız: Bir şiir ya da bir roman, bu görüşlerden esinlendikleri takdirde, onların gelişip yayılmasına elverişli ortamı kuramsal bir yazıdan daha iyi yaratabilirler. Ancak, bu ideolojik içerik ve bu yeni niyetler, roman türünden ürünlerin biçimlerini ve tekniklerini etkileme olasılığını da taşırlar; eleştiri yazılarımız, amacımıza en uygun —yeni ve eski— edebiyat tekniklerini ana çizgileriyle tanımlamaya çalışacak. Güncel sorunların irdelenmesini, elimizden geldiği kadar sık tarihsel incelemeler yayınlayarak desteklemeye çalışacağız. Bu incelemeler, Marc Bloch ve H. Pirenne’in ortaçağı konu alan çalışmaları gibi, yukarıda dile getirdiğimiz ilkeleri ve onların gerektirdiği yöntemi kendiliğinden eski çağlara uygulayan, başka deyişle, tarihi keyfi olarak birtakım tarihçilere (siyasal, ekonomik, ideolojik tarihler, kurumlar tarihi, kişiler tarihi… vb.) bölme yaklaşımını bırakıp, konu aldıkları geçmiş dönemi bir “bütünlük” içinde, olduğu gibi bize getiren ve aynı zamanda hem dönemin kişilerde ve kişilerce dile getirildiği; hem de kişilerin dönem içinde ve dönem sayesinde kendiliklerini seçip belirledikleri fikrini benimseyen yazılar olacak.

Güncel haber/yorum yazılarımızda, kendi zamanımızı anlam taşıyan bir sentez olarak ele almaya ve bu amaçla, güncelliğin çeşitli dışavurum biçimlerini, modalardan ceza davalarına, siyasal olaylardan kafa ürünlerine, aynı sentezci görüş içinde konu edinmeye; onları tek tek değerlendirmekten çok hepsinde ortak olan “anlamları” bulup çıkarmaya çalışacağız. Bu nedenle, alışılagelmişin aksine, yetkin olmakla birlikte, savunduğumuz açıdan bize zamanımız üstüne hiçbir şey öğretmeyen bir eserin sözünü bile etmemekten çekinmeyeceğiz; buna karşılık, düşük nitelikli, ama bu haliyle bile zamanımızın bir yönüne tanıklık edebilen bir eser üstünde enine boyuna duracağız. Bu incelemelere her ay, olabildiğince çeşitli gerçek belgeler de ekleyeceğiz; bunlarda arayacağımız tek özellik, toplulukla kişinin karşılıklı iç içeliğini açık seçik göstermeleri olacak. Belgeleri anket ve röportajlarla da destekleyeceğiz. Röportajın bir edebiyat türü olduğu, zamanla bunların en önemlilerinden biri haline gelebileceği görüşündeyiz. Söylenenlerdeki anlamları anında ve sezgisel olarak kavrama yeteneği, bunları ustaca toparlayıp düzenleme ve okuyucuya kolayca ve dolaysızca çözebileceği sentetik bütünler sunma becerisi, bütün çalışma arkadaşlarımızda aradığımız niteliklerdir. Çağımızdan geleceğe kalması garanti olan eserler arasında birkaç röportajın da bulunduğunu hepimiz biliyoruz: “Dünyayı Sarsan On Gün” ve o harika “İspanya Vasiyetnamesi” gibi… Nihayet, haber/yorum sayfalarımızda, bizi ilgilendiren perspektifler çerçevesinde yazılmış psikiyatri incelemelerine en geniş yeri ayıracağız  Görülüyor ki projemiz çok iddialı; onu kendi başımıza gerçekleştiremeyiz. Yola küçük bir ekiple çıkıyoruz; bir yıl sonra sayımız önemli ölçüde artmazsa, girişimimiz başarısız olmuş demektir. Bütün iyi niyetli insanları  katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Nereden gelirse gelsin, bütün yazılar kabul edilecektir, yeter ki bizim düşüncelerimizle uyuşan görüşlerden esinlensinler ve ayrıca edebî bir değer de taşınlar. Sırası geldi, bir noktayı hatırlatayım: “Savgüden edebiyat” (litterature engagée) deyimini kullanırken, buradaki savgiütme (engagement) hiçbir şekilde edebiyat’ı unutturmamalıdır. Bütün uğraşımız, kendisine uygun olan edebiyatı sunmak suretiyle topluma hizmet etmek kadar, yeni bir kan aşılayarak.edebiyata da hizmet etmeye yönelik olmalıdır.

Türkçesi: İSMET BİRKAN

***

ÇEVİRMENİN NOTU:

“ENGAGEMENT” kavramının karşılanışına ilişkin not.

Kökü, “güvence olarak alman, verilen, elde tutulan şey; rehin, rehine” anlamındaki gage olan ve Fransız dilinde somut ve soyut pek çok bağlamda kullanılan geniş bir sözcük ailesi söz konusu.

Bu kökten türeyen engager eylemi, “rehine koymak” olan asıl anlamından başka, hepsi de: “[belli bir şeyin, durumun, sürecin…] içine sokmak, yerleştirmek, koymak.” gibi ortak bir semantik değer taşıyan sayısız anlamda kullanılıyor.

Bütün bunları karşılayacak, tek köke dayalı Türkçe bir sözcük ailesi kurmak mümkün değil; gerekli de değil.

Bu metinde, engag kökünden gelen sözcükler, hepsi de mecaz olarak, başlıca üç anlamda kullanılıyor:

1.”Chaque article n’engagera qtıe son auteur” örneği: Her makale sadece yazarını “işin içine sokuyor”, yani sorumluluk altına koyuyor, kurtulamayacağı kısıtlı bir duruma yerleştiriyor.

Bu anlamın karşılığı Öteden beri “bağlamak” olarak yerleşmiş; ben de bu sözcüğü kullandım; “Her makale yalnız yazarını bağlar.”

2.”L’ouvrier est engagé; pas libre de choisir…” örneği: İşçi [belli bir durumun içinde] yakalanmış, tutulmuş; oraya “batmış”, konmuş…

Bu kullanımın yerleşmiş bir karşılığı yok. Bağ-kökünü buraya önermek bence uygun değil, anlamca bir tür “bağlılık” söz konusu olsa da. Çünkü Fransızcanm “lier, attacher, joindre, (con) necter…” gibi sözcüklerinin köklerinden gelen bir sürü terimle zaten yükünü tutmuş olan bu köke bir de bu aileyi yüklemek insafsızlık olur ve de mesajımızın anlaşılmasına hiç yardım etmez.

Ne yapmalı? .

a)Öteki Avrupa dillerinin yaptığı yapılabilir. İngilizcede aynı kök ve aile bulunduğu halde, bu anlamda, engaged’ın yanı sıra italik olarak yazılmış engagé’ ye de pekâlâ rastlanıyor. Kendi “participe”inin ya anlamını uygun görmemiş, ya da yükünü ağır bulmuş; Fransızcasını olduğu gibi almış kullanıyor.

b)Ne olursa olsun, bir veya birkaç karşılık önerilebilir. Ben bunu yaptım. Terim olarak tutar mı bilmem, ama anlam oldukça iyi veriliyor gibi geldi bana: “İşçi kıstırılmış, durumuna adanmıştır.” Ya da: “Durumuna tutulmuş…” (“Tutul-“un iki anlamlılığı da lehte bir puan gibime geliyor.)

Bir nokta: Terimin anlattığı durumda “gönüllülük” kavramı yok. “Engagé” ilk istek dışı, istek öncesi bir durum. İstekle yapılması gerekirse, bunun ayrıca belirtilmesi gerek: S’engager gibi. (Burada anlam bu değil.) istekle, gönüllü olarak yapılan şey, zaten içinde bulunulan durumun üstlenilmesi, bilincine varılması, ona sahip çıkılması. (Nietzsche’nin amorfati’si gibi bir şey.) “İstesen de istemesen de durumun bu; ama sen bunu iste, üstlen ki dönüştirebilesin, aşabilesin; kabullenmezsen, dışında kalırsan, bunu yapamazsın… Ama sen bilirsin!..” Totalement engagé, et totalement libre! Et il faut liberer cet homme libre!

Kısaca “angaje olmak”, basitçe “bir şeye söz vermek” gibi anlaşılmamalı…

3.”Litterature engagé” örneği: Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyorum. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da bir artı puan.

Öyleyse:

Litterature engagée: Savgüden, savgüder, savgüdücü edebiyat, (ayrı da yazılabilir).

Engagement: Savgütme, savgüdüm…


[i] Varlık Dergisi, Aralık 1994. Sayı: 1047

[ii] Les Temps Modernes, Sayı : 1; 1 Ekim 1945;  Jean-Paul Sartre, Situations II, Édition Gallimard, 1948. S.9

[iii] Ariel: Shakespeare’in kişilerinden. Hava cini. Toprağı (dünyayı) temsil eden haşarı Caliban’ı “yukarıdan” uslandırmaya çalışır.

[iv] Vesta rahibesi: Romalılarda, tanrıça Vesta’ya hizmet etmek üzere, ailelerinden alınan, tüm toplumsal ilişkileri koparılan kızlar.

[v] Lyon’da el tezgâhlarında ipekli dokuyan işçiler. 1831 yılında ücret anlaşmazlığı nedeniyle ayaklanıp kenti birkaç gün için ele geçirmişlerdi. Ayaklanma askerle bastırıldı.

[vi] 1830-1848 dönemi. Louis-Philippe’in meşruti krallığı. Çağdaş Fransız kapitalizminin yapılaşmaya başladığı dönem.

[vii] 23-26 Haziran 1948. Louis-Philippe’in döneminden sonra kurulan geçici hükümet zamanında, Parisli işçilerin ayaklanması. Yine ordu tarafından bastırıldı.

[viii] Toulouse’da haksız yere idam edilen Protestan Calas’ın itibarının iadesi için Voltaire’in verdiği ve sonuç aldığı uzun uğraş.

[ix] Forces Françaises de l’Interieur (İçerdeki Fransız Kuvvetleri). Alman işgaline karşı savaşan çeteler. Kurtuluştan (1945) sonra silahsızlandırılmaları sorun olmuştu.

[x] 1789 devriminin ilk meclislerinde, Soylular ve Rahiplerin dışında kalan “Üçüncü Sınıf” (yani “halk”; gerçekte Burjuva) temsilcileri.

KUYUDAKİ TAŞ

K“Kuyudaki Taş”ı, 1987 yılında edebiyat ve basın dünyasında hüküm süren koyu cehalete (artık) katlamadığım için yazmıştım. Yazı aynı yılın Kasım ayında Düşün dergisinde yayımlanmıştı.Ortalıkta tavuskuşu gibi gezinen gazetecilerden çıt çıkmamıştı. Yazı önce Söz ve Yazı (Varlık Yayınları, 1993), sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004. s.55) adlı kitaplarımda yayımlandı. Kitaplar artık yayınevlerinin depolarında tükendi; kitapçı raflarında da yer almıyor. Söz ve Yazı değil ama Yazmasam Olmazdı internet kitapçılarında belki bulunabilir. Üç kitaptan oluşan (Söz ve Yazı, Tarih Bağışlamaz, Çile Törenleri) Yazmasam Olmazdı yeni bir basım için bir yayınevine önerildi. Bu yayınevi kitabı “eski” olduğu için yayımlamak istemedi. Fırından yeni çıkmış bir kitap varsa yayımlamaktan onur duyarlarmış. Bre munkabızlar hiçbir iyi kitap yaşlanmaz! Yaşlansalardı “Edebiyat Tarihi” diye “Antoloji” diye bir şeyler olmazdı.

“Kuyudaki Taş”ı bir zorunluluk dolayısıyla zuladan çıkarmak zorında kaldım ve okusun diye bir yetkiliye; ardından da sevdiğim bir editöre  gönderdim. Sonra “Site”de yayınlamak aklıma geldi. Yazıyı sınamak için: Bakalım eskimiş mi?

Konu şu: Edebiyat alanında “Şair-Yazar”,  “Gazeteci-Yazar” diye meslekler yok. Bir insan ikisini birden yapıyorsa “Şair ve Yazar”, “Gazeteci ve Yazar” diye yazılır. Şair şiir yazan kişidir, belli. Yazar; sadece roman, öykü gibi kurmaca (fiction) yazanlar için kullanılır.

Bu hastayı 1987’de yazdığım KUYUDAKİ TAŞ adlı yazımda ameliyat etmiştim.

Özdmir İnce

5 Şubat 2019

***

KUYUDAKİ TAŞ [i]

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.”

“Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşe yazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirmen  (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter). Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmamaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif” sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”, onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı, 30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci/yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.


[i] Yeni Düşün dergisi, Kasım 1987; Söz ve yazı, Varlık Yayınları, 1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, s.55

SANAT ve SANATÇI NEDİR ?

Son zamanlarda “Sanat” ve “Sanatçı” sözcükleri bol miktarda kullanılmakta. Bu nedenle konuyu irdelemek farz oldu. Durum şöyledir:

Sanat bir insani faaliyettir. Bu faaliyetin ya da düşüncenin ürünü duyulara, heyecanlara, algılara ve akla hitap eder. Yoktan var olan ve doğada, hayatta karşılığı bulunmayan bir üründür; anlamı kendisine dönüktür, kendisindedir.

Bu işi bizim ortaokul Türkçe öğretmenimiz Göbek Emmi yöntemiyle şöyle tanımlayabiliriz: “Olmuş ya da olması mümkün olayları  belli bir yerde, belli bir zamanda ve belli bir kültür ortamında anlatmaya roman denir.”

Bu tanımı öyküye dayalı sinemaya, tiyatroya, televizyon filmine de uygulayabiliriz.

Bir sinema filminde, bir romanda, bir tiyatro yapıtında, bir öyküde bir yargıç rüşvet alıyor, bir avukat müvekkilesine sulanıyorsa, bu eylem “meslek haysiyetine saldırı” sayılıp yargı konusu yapılamaz. Yapılıyorsa, hödüklükten yapılıyordur ki çok görülmekte…

« Ars est systema præceptorum universalium, verorum, utilium, consentientium, ad unum eumdemque finem tendentium. »

«Sanat; evrensel, gerçek, yararlı, tek ve aynı amaca yönelik bir öğretim sistemidir.»

SANATÇI (L’ARTISTE): Bir yapıt yaratan, yaratıcı bir sanat, teknik, bir bilgi sahibi kimse. Yapıtları heyecen, duygu, duyu, düşünce ve aşkınlık yaratan kimse. Aşağıdaki on sanat dalında ürün veren kimse.

SANAT DALLARI

1.Mimari  (Katkıda bulunanların özel isimleri vardır).

2.Heykel (Heykeltraş, yontucu)  

3.Resim  (Ressam, “artiste” (artist) sıfatı sadece ressamlar için kullanılır)

4.Müzik (Besteci ve katkıda bulunanlar (Piyanist, kemancı, çelist, vb.)  

5.Edebiyat (Şiir, roman, öykü, deneme.”Yazar” sıfatı sadece bunları üretenler  için kullanılır.)

6. Canlı gösteri sanatları: Tiyatro, dans, kukla, sokak gösterisi, opera, canlı müzik.·

7.Sinema (Sinema sanatına katkıda bulunanların özel adları vardır: Yönetmen, senarist, oyunucu, aktör, aktrist (“Artist” değil), montajcı. vb. Sinema, tiyatro oyuncusuna, şarkıcı ve türkücüye, model ve mankene “sanatçı” denmez.

8.Televizyon

9. Çizgi Roman (bande dessiné) ·

10.Sayısal (numérique):  Bilgisayar, dijital, video

Özel ek:

“Gazeteci-yazar” diye bir meslek yoktur. Gazeteci ve yazar diye iki meslek vardır. Her gazeteci “yazar”, her  yazar “gazeteci” değildir. Hem gazetede yazan hem edebiyat alanında ürün veren kimseye “Gazeteci ve yazar” denir.

***

Bilmem arz edebildim mi?

Özdemir İnce

12 Ocak 2019

S

KAVUN ACISI KİRAZ ZAMANI

2019 yılının ilk günü, birincisi ikincisine bağlı iki şiir okuyacaksınız. Birincisi benim şiirim, Aydın’da, 1967 yılında yazıldı. İkincisini 1866 yılında  Jean- Baptiste Clément yazdı.Şiirin ve şairin öyküsünü benim şiirden sonra okuyacaksınız.

Kavun Acısını bilir misiniz, hiç acı  kavun yediniz mi?  Tuhaf, keskin bir acılığı vardır.Tıpkı AKP iktidarı gibi.

Ben 30 yaşımda idim, Ülker 28’inde. Tanbey ise 3 yaşında. Paris’ten (tahsil ve terbiye dönemi) yeni dönmüştüm. İngilizce öğretmeni Ülker, solculuktan dolayı Yalvaç Lisesine sürgün gönderilmişti. Adalet Partisi hükumetinin sürgüne gönderdiği ilk kadındı. Ben o sırada Aydın’da lise Fransızca öğretmeniydim.  O yıl Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ni [i] çeviriyordum. Günümüzde de süren kavun acısı yeni yeni gelmekteydi.

Kavun acısının geleceğini ama geçeceğini ve 1871’de gelmeyen mutlu kiraz zamanının pek yakında geleceğini düşünürken plaktan Kiraz Zamanı’nı (Le temps des cerises)’dinliyordum, Yves Montant’ın sesinden.

Kiraz Zamanı şiir dosyası 1968 yılında May Şiir Ödülü’nü kazandı ve May Yayınevi tarafından 1969 yılında  kitap olarak yayınlandı. Üçüncü kitabımdır. Siyaset ile şiir artık nişanlanmıştır.

Eleştirmenler (falan)  benim Kavun Acısı ile Jean- Baptiste Clément’ın  Kiraz Zamanı arasındaki ilişkiyi ne fark etti ne keşfetti. Üstelik kitabın adı da Kiraz Zamanı idi. Şimdi benden öğreniyorlar.

Kiraz Zamanı ile ilişkim bitmedi: Les Temps des Cerises adlı yayınevi Zorba ve Ozan (Le Tyran et le Poéte) adlı kitabımı yayimladı (2009). Fransa’da yayımlanan dördüncü kitabım.

Kavun acısı hâlâ devam ediyor. Kiraz Zamanı henüz gelmedi. Kendi kendine gel(e)meyeceği henüz anlaşıl(a)madı. Dört mevsime onu da eklememiz gerekiyor. Kiraz Zamanı’nı beklerken insan yaşlanmıyor.

ÖZDEMİR İNCE

1 OCAK 2019

***

K

KAVUN ACISI[ii]

Bu kavun acısı gelecektir

bu kavun acısı geçecektir

demir tavını bulacaktır

ağır kuru ve gebe bir sesle

çekiç örse vuracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır

Kavun acısı

kışın ilk sesidir camlarda

yazın boş bir okul avlusunda birikmesidir,

unutulmuş bir kalemdir öğretmen masasında

gülen ayvadır ağlayan nardır

bir umut sürgünüdür Dicle boyunda

kavun acısı gelecektir

kavun acısı geçecektir

kırağı gibi dalların üzerinden

bir al turna gibi tüfeğin önünden

su gibi damlayacaktır

ve dağlayacaktır yalım gibi

kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

Çünkü

saat çalışır ve tamamlar günü

bir kan damlar kaldırımın üzerine

bir daha bir daha damlar

acı yağmur suyuna karışır

 bir adam durur direğin dibinde

boynu kıldan ince bir adam

saat vurur yürek atar kan damlar

atar sigarasını adam ezer böcek gibi

atar sigarasını adam ezer yazgı gibi

atar sigarasmı adam, çünkü

bir yerlerde beyaz mügeler açmaktadır

incir sütü biber gibi yakmaktadır

ak döşekler diken gibi batmaktadır

dağlar dağlar dağlar çağırmaktadır

Türkünün yurdu insanın yüreğidir

türkünün yüreği insanın belleğidir

onlar senin türkünü anlamazlar

türkün bütün sularda yıkanmıştır

bütün otların ince tadını bilir

bütün zindanları özgürlüğe çevirmiştir

onlar senin türkünü anlamazlar

çünkü onlar

gak deyince et

guk deyince su isteyen

Anka’dırlar

Kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

bu kütük çiçeğe duracaktır

karımm devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır.

ÖZDEMİR İNCE

Aydın,  2.4.1967

***

KİRAZ ZAMANI

Jean- Baptiste Clément

Jean- Baptiste Clément 1836’da doğdu. Paris Komünü (1871)  partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan şiiri “Kiraz Zamanı”nı, 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. 28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle karşıdevrimcilerin eline geçmişti. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordu. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçıydı. Aralarında Jean Baptiste Clement da vardı. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geldi. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyledi ve ödevine başladı. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaya yanaşmadı. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları hiç kimse göremedi.” (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirler, C.1, Çev. A. Kadir-A. Timuçin)

LOUİSE  MİCHEL

Şair, yazar, öğretmen, devrimci ve kadın hakları savunucusu, kahraman Komünar Louise Michel… Komün’ün ilan edilmesinden (1871) sonra, “Kadın İşçilerin Çalışarak Ahlaklı Yaşaması Komitesi” ve “Kadınlar Birliği Merkez Komitesi” kurmak, “Devrim Kulübü” başkanlığı yapmak, kadınlar arasında sağlıkçı, barikatlarda dövüşecek savaşçı ve kundakçı birlikleri örgütlemekle; Issy, Clamart ve Montmarte çatışmalarına katılmakla suçlandı. Aslında o bu güzel “suç”lardan çok daha fazlasını bir ömre sığdırmayı başarmıştı.

                 KİRAZ ZAMANI [iii]

                 Gelince bize kiraz zamanı,

                 sevinçli bülbülle alaycı karatavuk

                 bayram ederler.

                 Güzellerin başında kavak yelleri,

                 sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır.                                          

                 Gelince bize kiraz zamanı,                                                                                          

                 alaycı karatavuk ne güzel şakır.                                                       

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa.                       

                 Gider çiftler düş kura kura

                 kirazları toplamaya,

                 bir örnek giysiler içinde aşk kirazları

                 düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,

                 toplanır düş kura kura mercan taneleri.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                 korkunuz varsa aşkın acısından,

                  sakının güzellerden.

                 Ben ki ağır acılardan hiç korkmam,                                                                 

                 istemem bir gün bile yaşamak acısız.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                  aşkın acılarını da tadacaksınız.

                 Hep seveceğim ben kiraz zamanını

                 Taşırım kiraz zamanından

                 yüreğimde bir yara.

                 Ve kader sunarken bana kendini

                 bilmez acımı dindirmesini.

                 Kiraz zamanını hep seveceğim ben,

                 ve içimde sakladığım anıyı. 

                 JEAN-BAPTISTE CLEMENT

                 Türkçesi:A.Kadir – Afşar Timuçin


[i] M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayımlandı.

[ii]  Özdemir İnce, Kiraz Zamanı, May Yayınları, Birinci Basım, 1969;  Rüzgara En Yakın Yarde (Toplu Şiierler 1), Altıncı Basım:Kırmızı Yayınları 2010. s.162-163

[iii] A.Kadir, Dünya Halk Ve Demokrasi Şiirlri (I), Hilal Matbaacılık,1973. S.44