Kategori arşivi: Edebiyat Yazıları

DÜĞÜN EVİ

Kendi yazdığım metinlere  düşünen kalbin, hisseden beynin şiirleri diyorum ben. Düşünen organ hissediyor, hisseden organ düşünüyor. Olmaz mı, olur! Bir çorap gibi kendinizi tersine çevirirseniz olur.
Mallarmé’nin  yıllarca başıma bela kesilen şu cümlesinin günün birinde işime yarayabileceği aklıma bile  gelmezdi. Şiir ve şiirde anlam konusunda başı derde girmiş herkes bilir: Kendi kendine şiirler yazan ressam Degas, günün birinde yazma konusunda karşılaştığı güçlükleri anlatmak için  Mallarmé’ye,  “Sizin mesleğiniz cehennemî bir iş. Yapmak istediklerimi bir türlü gerçekleştiremiyorum, oysa bir yığın düşüncem var” der…
Mallarmé onu şöyle yanıtlar: “Aziz dostum Degas, şiir düşüncelerle değil, sözcüklerle yazılır.” 1

Her sanatsal yaratının bir anlam yaratma serüveni olduğundan habersiz bazı saf kişiler, Mallarmé’nin düşünceyi şiirden kovduğunu sanırlar. Peki, sözcükler bir nesnenin, bir duygu ve düşüncenin anlam içeren işareti (imi) değil mi?
Uzatmayalım, şair için sözcükler araçtır, sonucuna varıyordum. Ressam için desen ve  renk, müzisyen için nota, şair için sözcükler.
Bir süre sonra bu formülden pek emin olmamaya başladım.
Şair sözcüklerden kaçamıyor ama ressam desen ve renkten kaçarak da resim yapıyor, yapabiliyor. Doğada hiçbir nesnel bağlaşığı (objective corrélative) olmadığı sanılan imler, imgeler resim olabiliyor.

Çağdaş resimde “im”e (signe) resim eleştirmenlerinden bir itiraz geleceğini sanmam. Acaba resimde imgeye (image) ne der bu bilgin insanlar?

Ressamlar şairlerden daha özgür. Şairler erselik olabilir, kendi kendini dölleyebilir. Çünkü hem erkeklik hem de dişilik organları vardır.

Uzun yıllar önce Şiir ve Gerçeklik 2 adlı kitabımda yer alan “İmge ve Serüvenleri” adlı bir denemeden bir alıntı yapacağım:

Roger Caillos, Şiir Sanatı 3 adlı kitabında bir öykü anlatıyor: New York’un Broooklyn köprüsünde dilenen bir kör varmış. Köprüden gelip geçenlerden biri, adamcağıza günlük kazancının ne kadar olduğunu sormuş. Dilenci, iki dolara zar zor ulaşığını söylemiş. Yabancı bunun üzerine, kör dilencinin göğsündeki sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: “Tabelaya gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. Bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana.”
Dediği gibi bir ay sonra gelmiş. “Bayım size nasıl teşekkür etsem acaba?” demiş dilenci, “şimdi günde on-on beş dolar kadar topluyorum. Olağanüstü bir şey. Tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız?”
“Çok basit” diye yanıtlamış adam, “tabelanızda doğuştan kör yazıyordu, onun yerine bahar geliyor  ama ben gene göremeyeceğim” diye yazdım.
“Sanırım söz sanatının, dolayısıyla yazın ve şiirin başlangıcı, kaynağı buradadır” diyor Roger Caillois.

***

Ben resimlere bakarak şiir yazdım. Abidin Dino’nun kimi tablolarına bakarak: “Abidin Dino’nun Çiçekleri” 4: Ama itiraf  edeyim ki çerçeveli tablolardan çok o tabloların adlarından etkilendim. Bunda şaşırtacak bir yön yok. Çünkü adlar resimlerin özünü, özündeki anlamı imliyordu. İşaret ediyordu.
Bu böyle olmayabilir de… Tabloya kendim bir ad verebilirim ve o adın lokomotifine takılacak vagonlar yapabilirim.

Fakat, elinizdeki kitapta her şey benim anlattıklarımın tersine olmuş, olması gerekir. Çünkü özne (fail) ressam. Ressamın karşısına koyduğu şiirin metnine ne yaptığını, metni ile ne yaptığını kendisinden başka kimse bilemez. Bazen kendisi de bilemez.

Ressamın bir şiir metnine bakarak yaptığı resim, şiirden resme, sözcükten resim elemanlarına ve bu elemanlar aracılığıyla yaptığı bir çeviri (tercüme) değildir. Peki nedir? Elbette resimdir ve bir çeviri değildir. Tersine: Benim Abidin Dino’nun resimlerine bakarak yazdığım şiirler de resimden sözcüklerle yapılan bir çeviri değildi. Bir kez daha böyle bir şey yapsam, gene çeviri olmayacak.

Şiirin anlamı soldan sağa doğru yazılan satırların oluşturduğu yüzey yapıda değildir; yukardan aşağı doğru inen dizelerde de değildir. O şiir sayfasının üzerine yapışmış olduğu şiirin derin yapısındadır. Anlam şiirde yazılı değildir. Anlam okurun kafasındadır, imgelemindedir. Ancak, her okurun imgelem gücü eşit ve aynı olmadığı için, eriştikleri anlam birbirine benzer olamaz.

Bir şiirin ressamın kafasında resme dönüşümünü sağlayan simyayı, boş mekanın üzerinde oluşan kimyanın formülünü vermem mümkün değil. Ben yapsam yapsam el yordamıyla yaparım.

Ama bir “Şeytan Dölü” var, adı Arthur Rimbaud. Yapsa yapsa o yapar, zaten yapmıştır. 1870-1871’de 17-18 yaşında yazdığı, çağdaş şiirin anıt ve başlıca kaynaklarından Cehennemde Bir Mevsim’de yer alan Sözün Simyası (Sayıklamalar II)’nda kendi yöntemini açıklıyor. Bizim işimize yarar mı, bilemem.

“Dinleyin beni. İşte çılgınlıklarımdan birinin öyküsü.
Bütün olası görünümleri nicedir elimde bulundurmakla böbürleniyordum, ve gülünç biliyordum çağcıl resmin ve şiirin ünlülerini.
Seviyordum saçmasapan resimleri, kapı aynalıklarını, sahne dekorlarını, cambaz perdelerini, dükkân tabelalarını, halk bezemelerini; modası geçmiş yazını, kilise Latincesini, imlası bozuk aşk kitaplarını, atalarımızın serüven kitaplarını, peri masallarını, çocukluğun küçük kitapların, eski operaları, budala nakaratları, yapmacıksız ahenkleri.
Seferler düşlüyordum, öyküsü yazılmamış keşif yolculuklarını, hırgürsüz cumhuriyetleri, bastırılmış din savaşlarını, töre devrimlerini, ırkların ve anakaraların yer değiştirmelerini: İnanıyordum bütün büyülere.
“Rengini buldum sesli harflerin! – A kara. Ö ak. İ kırmızı. O mavi. Ü yeşil. – Saptadım her sessiz harfin biçim ve devinimlerini, ve, içgdüsel ahenklerle, ergeç bütün duyulara ulaşılabilecek bir şiirsel dil bulmakla gururlandım. Saklı tutuyorum çeviri hakkını.
Bir deneyimdi bu başlangıçta. Sessizlikleri ve geceleri yazıyordum, not ediyordum dile sığmazı. Saptıyordum baş dönmelerini.” 5

Rimbaud kardeşimizin günümüzden yaklaşık 140 yıl önce bulduğu formül ya da reçete bu. Ressam, galiba, bu formülü tersine çevirecek. Ben olsam tersine çevirmem aynen uygularım.
Okurlar mı? Bakarlar mı?
Kendi başlarının çaresine baksın!

Özdemir İnce
(Cihangir, 4 Ocak 2014)

Notes:

  1. “Votre métier  est infernal. Je n’arrive pas à faire ce que je veux et pourtant, je suis plein d’idées…” Et Mallarmé lui repondit: “Ce n’est point avec des idées, mon cher  Degas, que l’on fait des vers. C’est avec des  mots.” (Paul Valéry, Variété III, IV et V, Folio essais Gallimard,2002, p.671)
  2. Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, Broy Yayınları, 1985; Can Yayınları, 1995; İş Bankası Kültür Yayınları, 2001; İmge Yayınları, 2011, s.21.
  3. Roger Caillois, Art Poétique, Gallimard, Paris, 1958.
  4. 1977 yılının mayıs-ekim aylarında Ankara’da yazılan “Abidin Dino’nun Çiçekleri” beş şiirden oluşur. 1979 yılında  Cem Yayınları tarafından yayınlanan Rüzgâra Yazılıdır’da ve bütün “Toplu Şiirler”de yer aldı. En son bulacağınız yer:: Rüzgâra En Yakın Yerde, Toplu Şiirler 1, Kırmızı Yayınları 2010, S.308-312.
  5. Arthur Rimbaud, Ben Bir Başkasıdır, Çeviren: Özdemir İnce, Kırmızı Yayınları, 2008, S.104. Aynı şiiri önce Can Yayınları tarafından yayınlanan Cehennemde Bir Mevsim, sonra Gendaş yayınevleri tarafından yayınlanan  Ben Bir Başkasıdır adlı çeviri kitaplarımda bulabilirsiniz.

BAŞKA BİR EDEBİ MODERNLEŞME MÜMKÜN MÜYDÜ?

(Varlık dergisi, şubat 2010)

Savaş Kılıç’ın yazısı beni hayal kırıklığına uğrattı. Böylesine yüzeysel bir yazı üzerinden yorumsal bir tartışma açmak yararsız. Yazar, yazısından çıkardığım kadarıyla ve kullandığı sıfatlarla, Kemalist modernleşmenin pek yanında değil : Cumhuriyet’e ya da Kemalist klişeye göre “Osmanlı’da her şey çok kötüydü, bizim Cumhuriyetimiz cennet; Osmanlı (payitaht İstanbul) taklitçiydi, Cumhuriyet geldi bizi taklitçilikten kurtardı. Oysa Osmanlı tarihine bakacak olursak, Batı’dan ithal edilen fikirlerin hiçbirinin, Cumhuriyetimizin  ‘devrimleri’ kadar şekilci, dolayısıyla da taklitçi olmadığı hemen görülür” diyor.
Tamamen yanlış. Çünkü, eğitim-öğretim devrimi (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ve hukuk devrimi Cumhuriyet devrimlerinin ne kadar özgün olduğunu gösterir.  Anayasa’nın 174 maddesinin koruması altında olan bütün Devrim Yasaları  Cumhuriyet’in özgün gerçekçiliğinin, çağının çağdaşı olma bilincinin ifadesidir. Yanlış anlaşılan “şapka kanunu” bile. Şapka kanunu, şapka giymeyi zorunlu tutmaz, “Başınıza bir şey geçirmek istiyorsanız şapka takın !” der. Çıplak kafayla gezinmeyi cezalandırmaz.

Savaş Kılıç’ın yazısını bir kez daha okuduktan sonra sorularınızı yanıtlamaktan vazgeçtim. Ben kendi yolumda gideceğim.
Yazarın en önemli yanlışı, “Osmanlı’nın son kuşağından olup da Cumhuriyet’in kültür politikalarına tereddütsüz yamanmayan Yahya Kemal, A.Hamdi Tanpınar veya A.Şinasi Hisar gibi yazarlar”ı irdelerken, bu durumda, onların karşısında yer alması gereken Cumhuriyet’in şairi Nâzım Hikmet ile romancısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu dışarıda bırakmış olmaktan kaynaklanmaktadır.
Yazarın bir başka yanlışı ise Yahya Kemal ile Tanpınar’ın “batılı” moderniteyi anladıklarını sanmış olmasıdır.
Yahya Kemal, modern şiirin kaynaklarını oluşturan Mallarmé, Lautréamont ve Rimbaud gibi şairlerin farkında bile değildir. Baudelaire’i şöyle bir okumuştur. “Paris’te bulunmuş bir bohem” şair olarak, “Tanzimat romanının (Felatun Bey ve Rakım Efendi, Araba Sevdası) alay konusu olan Batıcı tipi”nden pek farklı biri değildir.
Dahası Yahya Kemal’in bir dünya şairi olduğunu ileri sürmek bir tür Acem abartısından başka bir şey olmamak gerekir.
A.Hamdi Tanpınar’ın durumu da hocası ve şeyhi Yahya Kemal’den farklı değil. O da Fransız edebiyatında en uzak durulması gereken “krapon kağıdı” Paul Valéry’ye bağlanarak moderniteyi ıskalamış bir “müşteki”dir. Romancılığı için bir şey söyleyemem ama ne şairliği ne de poetikacılığı ciddi bir eleştiriye dayanabilir.
Öte yandan “öztürkçe” sadeleşmesini “ırkçılık” sayan Savaş Kılıç’ın da modernleşmenin ne olgunu kavraması mümkün değil.

Türkiye’de, kuşkusuz giderek artan bir kutuplaşma, dahası kırılma (bir fay hattı kırılması) yadsınamaz. Bu kutuplaşma ya da kırılmanın kökeni aşiretler arası kız kaçırma davasına dayanmıyor. O halde kökene gidelim:

Türk-İslam Sentezi Düşüncesi :Türk-İslam Sentezi düşüncesi geriye doğru XIX. Yüzyıl ortalarında Namık Kemal ve Ziya Paşa kuşağına kadar gider. Yeni Osmanlılar, Batı’nın ilim ve teknolojisini almalı, fakat İslâm dini ve ondan kaynaklanan örf ve âdetlerimizi titizlikle korumalıyız 1, diyorlardı.
1908’de İttihâd ve Terakki ideolojisini tesbit ödevi verilen Ziya Gökalp’e göre, Osmanlı toplumu için Türklük, İslâmlık ve Çağdaşlık (Batı Uygarlığı) sentezi kabul edilmelidir 2.
Bu görüş 1960’tan itibaren Aydınlar Ocağı bünyesinde iyice şekillenmiş ve bu dernek devletin kültür politikalarının hedeflerini saptamıştır. Önerilen hedeflerin birinci maddesi şöyledir :
“Batılılaşma, milli kültürü göz ardı etmektedir. Batı’dan ‘kültür’ değil, ilim ve teknoloji almalıdır. Batı’yı taklit gelişmeyi engeller, soysuzlaştırır. 3

Savaş Kılıç’ın yazdıklarına göre, Yahya Kemal, A.Hamdi Tanpınar, A.Ş.Hisar “Türk-İslâm sentezi”ne müptela görünüyor.
Komik olan Yeni Osmanlılar’dan günümüze, Türk-İslam sentezcilerinin ilim ve teknolojinin de kültür’ün temel oluşturucularından  olduğunu anlamamış olmalarıdır.
Bu püf noktayı ne mutlu ki Cumhuriyet’in kurucu kadrosu anlamış ve devrimleri gerçekleştirmenin gereklilik ve zorunluluğunu kavramışlardır.

Tarihte biraz daha gerilere gidelim : “1856’dan sonra dış ve iç yapısında Osmanlı Devleti, batı ile bütünleşme için ciddi önlemler aldı. Tanzimat’ın getirdiği reformlar (1839-1877): kanun önünde bütün tabanın eşitliği, Batı’dan bazı temel kanunların alınması, şer’i mahkemeler yanında nizâmiye mahkemelerinin kurulması, Vilâyet Kanunu ile Fransız örneği geniş yetkili mahalli idarelere vücut verilmesi gibi yenilikler içeriyordu 4”.

Osmanlı Devleti ile toplumunun kireçleşmiş  yapısı dönüşüme uğrayınca, modern batı şiirinin yapılarının ve yeni yazınsal biçimlerin edebiyatımıza girmiş olduğunu anımsayalım.

“1699’da Karlofça Barışı’nı imzalayan Râmî Mehmed Paşa sadrazam olarak iktidara geldi. Bu tarih, Osmanlılar’ın Batı medeniyetine yöneliş hareketinin başlangıcıdır. Bundan sonraki dönemde ulemanın ve gelenekçi toplumun karşısında, ilk Batıcı bürokratlar yalnız en gerekli sahada, askeri teknoloji sahasında reform hareketine girişebildiler. Ulemayı ikna için İslâm’ın şu kuralı geçerli idi : Kendini korumak için düşmanın silahını almak, kâfiri taklit etmek demek değildir ve Şerîata uygundur 5”.

Ulema yanılıyordu : Tekniği almanın, mühendislik okulları ve tıbbiye açmanın Batı’nın kültürünü de almak anlamına geldiğini bilemiyordu. “Türkiye’de esas sorun, Osmanlı’nın patrimonial âdetlerini bir tarafa atıp, rasyonel devlet yapısını getirmektir 6”.

Sözünü ettiğimiz bu dönemde başlayan Ulema ve Batıcı devlet bürokrasisi çelişkisi Cumhuriyet devrimiyle birlikte daha da derinleşmiştir. En basit tanımıyla devlet ve dinin egemenlik alanlarının birbirinden ayrılması anlamına gelen laikliğin Anayasa’ya girmesi toplumu birçok anlamda ikiye bölmüştür. Bu artık geriye dönülmez bir olgudur. Türk edebiyatı da devletin ve toplumun modernleşmesi doğrultusunda modernleşmiş olup edebiyat da ikiye bölünmüştür.
Bu nedenle “Türk devlet ve toplumu ile edebiyatının modernleşmesi başka bir yönde gelişemez miydi ?” sorusu, “Teyzemin taşakları olsaydı dayım olurdu!” varsayımını akla getiriyor. Edebiyat için bu varsayıma dayalı yapıtlar üretmek mümkündür. Yahya Kemal ile Tanpınar’ın böyle bir varsayımı denediklerini kabul etmek mümkün.
Mümkün de, “Başka bir edebiyat modernleşmesi mümkün müydü ?” sorusunu soran  Savaş Kılıç’ın bu türden bir modernleşmenin olanak ve koşullarını bize anlatması gerekirdi, ki böyle bir şeyi denemeden birkaç yazar üzerinden Cumhuriyet devrimini ve cumhuriyet modernleşmesinin eleştirisini yapıyor. Örneğin “Başka bir modernleşme”yi deneyen Sağcı-İslâmcı edebiyatın (varsa) erdem ve üstünlüklerini bize anlatabilirdi.
Savaş Kılıç’ın bu girişiminin tipik bir İkinci Cumhuriyetçilik ve Neo Liberal + postmodern bir züppelik olduğunu söyleyebiliriz.

***

Toplumsal ve tarihsel olgulardan görece bağımsız olan yazınsal yaratı son derece karmaşık bir süreçtir. İdeolojisinin (içeriğinin) doğru ya da yanlış olması estetik değerini doğrudan etkilemez.
Bu yazdıklarımı Karl Marx başka bir biçimde söylemiştir : “Bildiğimiz gibi sanatın en yüksek gelişmesinin belirli dönemleriyle ne genel toplum gelişmesinin, ne de toplum örgütünün maddi temeliyle iskelet yapısının doğrudan doğruya bir bağlantısı yoktur. 7
Karl Marx bir başka yerde şunları söyler : “Yazar işini hiçbir zaman bir araç olarak düşünmez. Bu, kendi başına bir amaçtır, onun için ve başkaları için bir araç olmaktan o derece uzaktır ki yazmak, yazar gerektiği zaman kendi varoluşunu onun varoluşu uğruna verir 8
Marx’ı özetleyecek olursak : Karl Marx bir toplumda sanatların, edebiyatın gelişme düzeyi ile ekonomik durum arasında tam anlamıyla bir örtüşme, bir denklik olmadığını söylüyor. Yani bir geri kalmış ülkenin edebiyatının, zorunlu olarak, geri kalmış olmayabileceğini söylüyor. Kuşkusuz bunun tersini de söylüyor.  Burada önemli bir gerçek gizli : Sanatsal yaratının her şeyden önce bireysel bir yaratı olduğunu, ama onun aynı zamanda toplumsal bir yaratı da olduğunu söylemektedir. Bu gerçek Türk kafası tarafından yeterince anlaşılamadığı için Türk edebiyatı uzun süre zehirlenmiş ve bu süreç hâlâ devam etmektedir.
Yazınsal yaratı görece bağımsız olmasaydı, bir kralcı olan Balzac  gerçekçiliğin en büyük yazarlarından biri olabilir miydi ?  Tanpınar’ın iyi bir romancı olması da onun politik doğruları temsil ettiği anlamına gelmez.
Ve bu nedenle iki yazarın yapıtlarındaki tutum ve yorumuna bakarak  Cumhuriyet devrimini değerlendirmek çok yanlış olur. Yaşar Kılıç böyle bir yanlışın içindedir.
Büyük sanat yapıtı geleneklere boyun eğerek değil o geleneğe karşı çıkarak oluşur.
Marksist estetik ve eleştiriye başvurmadan, örneğin Mikhaïl Bathtine’i ve Rus formalistlerini iyice öğrenmeden ne çağı ne de bu çağın sanat yapıtlarını anlamak ve yorumlamak mümkündür. 1980’lerde bu gerçeği öğrenemeyen Türk edebiyatı ve edebiyat tarihçiliği bu cehaletinde hâlâ direnmektedir.
***
“Bugün Türkiye’nin, seküler siyasi sistemle yöneltilen tek İslâm ülkesi olması ve diğer İslâm ülkelerinden farklı bir yol izlemesi olgusunun, büyük oranda Osmanlı geçmişinin deneyimine dayandığını söylersek, abartmış olmayız. 9”.

İslâmi geleneğe bir tür selefî tutuculukla bağlı kalmanın çağdaşlaşmayı ve modernleşmeyi önlediğinin en güzel kanıtları Arap toplumlarındadır. “Nahta”cı reform anlayışı Arap toplumlarını her gün daha geriye götürmektedir.
Arap dünyasının en aydın şair ve yazarı olan Adonis bu konuda şunları yazmaktadır:
“Din kamusal ve ailevi ilişkilerde karmaşık hareketlere yol açar. Toplum aşiretlere ve inanç gruplarına bölünür. Din ile devletin ayrılması işini şimdi denesek bile, bu bir mucize yaratmaz. Bu bir başlangıçtan başka bir şey olamaz, ama bu başlangıç da çok önemlidir 10
“Din kültürel bir varlık olmamalıdır; din kesinlikle bir siyasal ya da kültürel sistem olmamalı, bireysel bir pratik olmalı 11”.
Adonis Arap rejiminin ne olduğunu da şöyle yanıtlıyor : “Demokrasiye, insan haklarına, özgürlük, adalet, eşitlik ve laikliğe karşı savaşan bir rejimdir 12

Cumhuriyet Devrimi ve modernleşmesi olmasaydı, biz de Adonis’in durumunda olacaktık.

Uygarlık, kuşkusuz, bir yaşam tarzına indirgenemez. Ama “İslam temelli kültürel, özelikle estetik birim”e de indirgenemez.

Türk şiiri neden Yahya Kemal + Tanpınar ekseninde değil de Nâzım Hikmet + Dağlarca + Anday  eksen ve doğrultusunda gelişmiştir ? Gelenekçi şairler neden fotokopi şiirleri yazmaktadır ?
Bu sorunun yanıtlarını bu yazımda bulabilirsiniz !

Savaş Kılıç’ın yazısı önemsiz ve yanlış bir metin. Karşı devrilci ve postmodern saplantılarından kurtulmadan, benim deyimimle  “çağının çağdaşı” olması mümkün değil!

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Halil İnalcık’ın Kırmızı Yayınları tarafından yayınlanacak olan Müslümanlık, Türklük ve Osmanlı Mirası adlı kitabı. S.300.
  2. Age.S.300
  3. Age.S.303
  4. Age.S.319
  5. Age.S.334
  6. Age.S.343
  7. Marx-Engels, Sanat ve Edebiyat,  De Yayınevi, 1971, S.22
  8. Mikhali Lifshitz, Marx’ın Sanat Felsefesi, Ararat Yayınevi, 1968, S. 67.
  9. Halil İnalcık, S.116.
  10. Adonis + Houria Abdelouahed, Le regard d’Orphée, Fayard 2009, S.192-193.
  11. Age.S.193.
  12. Age.S.187.

BİR KEZ DAHA “OLACAĞI BUYDU”

BİR KEZ DAHA “OLACAĞI BUYDU” 1

(Hürriyet Gösteri, Kasım 2002)

Demek ki edebiyatın roman ve öykü türleri birer kurmaca (fic­tion) yapıya sahip. Ama her kurmaca da roman ve öykü, dolayısıy­la yazınsal değil, olamıyor. Bir kurmacanm yazınsal olması için, ya­zarın metinde, dilin yazınsal söyleminden, dilin yazınsal işlevinden yararlanması gerekiyor.
Anlatı (le récit, la narration) dediğimiz metin, alımlayıcı (okur) ile öykünün birbirinden ayrıldığı, araya mesafenin girdiği çizgide başlar. Alımlayıcı okur, öyküyü ancak bir anlatıcı (yazar) ve anlatı (öykü) sayesinde öğrenebilir, bilebilir. Başka bir deyişle, okur, izleksel açıdan, öyküyü romanın kapağını açıp romanı okumadan, romanı okuyup bitirmeden bilemez. Ama, okurun, romanın izleğini kabataslak bildiği (örn: İzmir suikastı, Refah faciası, Titanik’in batışı vb.) durumlar da vardır. Böyle bir durumda, kurmaca anlatı­nın dilsel, söylemsel özelliği öne çıkar. Ancak, “İzmir Suikastı” izleğinin bir roman üretmesi için metinde kurmaca öğelerin, kurmaca kişilik ve tiplerin bulunması kaçınılmazdır. Bu olmazsa, yazılı met­ni, roman olarak değil “tarih” ya da “anı” olarak tanımlayabiliriz. Anlatının ayakları gerçeğe bassa da metnin romana, öyküye dönüş­mesi için bir “sapma” eyleminin, gerçekten uzaklaşma girişiminin olması gerekir. Yani romancı “gerçek gerçek”ten sapmadan “yazın­sal gerçek”i bulamaz, onu yaratamaz.

Bir futbol maçında Oktay adlı bir futbolcunun ayağının kırıldı­ğını düşünelim. Olayı gazetesine yazan gazeteci “Yirminci dakika­da, Recep’in kasti olmayan bir müdahalesi sonunda, Oktay’ın ka­val kemiği üç yerinden kırıldı. Bu dakikadan itibaren Yıldırımspor’un orta sahası ile ileri ucu arasında büyük bir boş alan oluştu” diye yazabilir.
Aynı gazetede yazan spor köşe yazarı ise, futbol oyununda mey­dana gelen yaralanmalara değinerek bütün futbolcuları daha dik­katli olmaya davet eder ve “her futbolcu, karnını bu meslek sayesin­de doyurduğunu unutmamalı ve mestektaşlarını korumalıdır” der.
Maçı anlatan radyo ve televizyon yorumcusu ise Oktay’ın yerde kıvranışım betimler ve yüzündeki acı ifadesine dikkat çeker.
Ama, başta Oktay’ın kendisi olmak üzere, Recep’in, hakemin, seyircilerin, Oktay’ın futbol oynadığı takımın teknik direktörünün, yöneticilerinin, anne-babasının ve nişanlısının, Oktay’ın ayağının kırıldığı anda hissettiklerinin ve düşündüklerinin yarattığı bir baş­ka dünya vardır. Bu dünya da gerçektir, ama gözümüzün önünde bulunan somut bir dünya değildir bu. Bunu birinin (yazarın, öykü­cünün) bize anlatması gerekir. Ve bu anlatıldığı zaman, bir anlatı (öykü) olarak bize ulaşır. Öyküyü alımladığımız zaman, ona duy­gusal, zihinsel ve imgelemsel olarak katılırız. Bu katılımın sonucu olarak da, öykü yazın ve yazım kurallarına uygun biçimde yazılmış­sa, bir estetik haz alırız.
Gazetecinin, spor köşe yazarının, radyo ve televizyon anlatıcısı­nın bize aktardıklarını “bilgi” olarak tanımlayabiliriz. Oysa yazarın bize aktardığı bilgi değil, bir izleği (içeriği) ve biçimi olan öyküdür. Yazar, Oktay’ın sakatlanmasından yola çıkarak, onunkiyle ilgisi ol­mayan bir futbolcu öyküsü kurabilir. Bu öykü tikel olmasına kar­şın, bütün futbol dünyasının içinde soluk aldığı bir metne (öyküye, romana) dönüşebilir.
Rainer-Maria Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan bir alıntı yapacağım: “Mümkün müdür, ‘Tanrı’ diyen ve Tanrının ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu ça­kıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğrenci çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır çakılar arasında, – başka başka eller­de çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hattâ: Sizin elinizde zaten ne sağlam kalır ki…) Evet, evet: in­sanın bir Tanrı’sı olsun da kullanmasın mümkün müdür?”
Rilke, “Mümkün müdür?” sorusunu, “Evet, mümkündür” diye yanıtlıyor.
Ben de soruyorum: “Mümkün müdür, gerçekliğin ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Mümkün müdür, gerçekliğin bireysel bir şey olduğunu sanmayan insanlar bulunsun? Mümkün müdür, insanın elinde bir ‘gerçek’ olsun da onu kullanmasın?”
Mümkündür! Mümkün değildir!
Dürüst bir gazeteci, bir tutanak yazmanı, “gerçek”in dışındadır, onu nesnelliğiyle betimler, kurgudan (fiction) yararlanmaz. Kur­guya başvurduğu anda gazetecilik ve yazmanlık niteliğini yitirir.
Oysa bir romancı, (Aristoteles’in dediği gibi) gerçeğe öykünse de, olduğu gibi değil, olmasını düşündüğü, olmasını istediği gibi öykünür. Gerçeğin yapısını bozar ve yeniden düzenler; ayrıştırır, seçer, yapıştırır. Duvar saatini parçalara ayırır, masanın üzerine ya­yar. Daha sonra aynı parçalardan, bazen bazı parçaları atarak, ba­zen başka saatlerden parçalar ekleyerek, kol saati yapar; bazen lo­komotif yaptığı da olur.
Romanın “gerçeklik”i kurmaca (fiction) gerçektir. Ancak kur­maca gerçek, “gerçekdışı” değildir. Onun bir başka boyutu, bir başka katmanıdır. Onun bir başka boyutunda, bir başka katmanındadır.
***

“Yalnızca bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmek. Bir roma­nın varoluşunun tek nedeni budur. Yaşamın o zamana kadar bilin­meyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlâka aykırıdır.” 2

“Roman gerçekliği değil varoluşu inceler. Varoluş, olup biten değildir. İnsan olanaklarının alanıdır, insanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir. Romancılar insanın şu ya da bu olanağını keşfederek varoluşun haritasını çizerler. Ama bir kez daha ortaya çı­kıyor: Varolmak, ‘dünyada konumlanmış olmak’ demektir.” 3
* * *
“Roman gerçekliği değil var oluşu inceler” demek, ne demek? Bu cümlenin ne anlama geldiğini düşünmeye başladığımız an­da, kendimizi “kuram”ın kapısının önünde buluruz.
Kuralsız ve kuramsız edebiyat dünyası köpeksiz köye benzer.
Önüne gelen yağmalar mülkünüzü.
Her gözboyayıcı size kendi safsatalarını yutturur.

Notes:

  1. Özdemir İnce, Hürriyet Gösteri, Sayı: Kasım 2002.
    Özdemir İnce, Isırganın Faydaları, Dünya Kitap 2004, s.29-38.
  2. Milan Kundera, Roman Sanatı, s.13
  3. Age. s.53

NAZIM HİKMET DOSYASI

(Hürriyet Gösteri,   Şubat 2002     )

Dosyanın ortaya attığı sorunsalı ele almadan önce 15 Ocak 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde, Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümü münasebetiyle yayımlanan “Nâzım Hikmet Yaşıyor” başlıklı yazımı birlikte okuyalım :

[“Akıllarınca bir denge sağlamak için Nâzım Hikmet’le birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in adını da anarlar. Şiir severler ise, sağ hır çıkarmasın diye bu saçma eşleştirmeye karşı çıkmazlar. Oysa Necip Fazıl sıradan bir  şairinden daha fazla bir şair değildir. Çünkü ne çağının çağdaşıdır, ne de bir simyacıdır. Uyguladığı ölçü (vezin) ve uyak (kafiye) zevkiyle takır-tukur bir şiir esnafı.
Ben 1930’larda yazılan dünya şiirinin mihenk taşına vurmadan hiçbir Türk şairini değerlendiremem. Aynı şeyi 2010’lar için yaparım, yapacağım.

Bütün zamanların en büyük dünya şairlerinden biri olan Nâzım’ın hiç kötü şiiri yok mu ? Olmaz olur mu ? Kötü şiir yüzde on, miadı ve kullanım süresi dolmuş şiir yüzde on, zamandan kaynaklanan hasar yüzde beş. Kimileri bu toplamı yüzde elliye çıkartır ama ben yüzde 25’ten yukarı çıkmam.
Ama Nâzım’da fire oranı yüzde 10’u bile bulmaz. Yüzde 90 üretim yepyeni, gıcır gıcır, ayakta ! Köhneme, çatlama, tıknefeslik arama !
Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğmuştu. Demek ki 108 yaşında.
Babam da 1902 doğumluydu. Nâzım 1963 yılında öldü, babam 1978’de. Oğlum Tanbey Nâzım’ın öldüğü yıl doğdu. Babam Nâzım’ın yattığının üçte biri kadar yattı damda !
Görüldüğü gibi bizim ailenin simya ve kimya ilişkileri vardır Nâzım’la !

Cumhuriyet’i ve tek parti CHP’sini yere vurmak için  ikisinin Nâzım’ı haksız yere hapsettiğini ileri sürerler. Doğrudur  ! Nâzım haksız yere mahkum edilmiş ve 15 küsur yıl mahpus damında yatırılmış.
Cumhuriyet ve CHP iktidarının Nâzım’a zulmetmesinin önemsiz olduğunu söyleyecek değilim elbette ! Ama Nâzım, kendisine düşman muamelesi yapan düzen ve hükümet ile “devlet”, “ülke” ve “millet”i birbirine karıştırmadı.  Hayır !
Nâzım kurulu düzeni değiştirmek istiyordu. Düzen Nâzım’a karşı kendini korudu ve bu koruma işlemi içinde türlü fesat çevirerek onu alt etti, yendi. Ama bu bir güreş gibi, boks maçı gibi düşünülmeli. Nâzım o maçta sadece yenildi ve yenilgisini centilmence kabul etti. Soylu bir şövalye gibi kabul etti ama  sapmadan, değişip dönüşmeden yoluna devam etti.
Nâzım’ı Türkiye Cumhuriyeti devletine, Türkiye toplumuna düşman etmeyen, onlardan nefret ettirmeyen ve öç alma serüvenine sürüklemeyen işte bu iç dengedir; ruhsal ve zihinsel dengedir. Nâzım bu denge sayesinde sağlığını korumuş ve büyük yapıtını mahpus damında bile yaratmayı sürdürmüştür.
Nâzım’ın yurtiçi hayatında olduğu gibi yurtdışı hayatında da ülke aleyhine tek bir eyleme, tek bir yapıta, tek bir söz ve yazıya rastlanmaz. O düzeni, düzenin iktidarını ve düzenin bekçi köpeklerini eleştirmiştir ! Onu örnek alanlara ne mutlu !

Nâzım ile, 12 mart ve 12 eylül  “zede” ve “zâde”lerinin arasındaki kapanmaz uçurum işte buradadır. Nâzım, geçmişi, günceli ve geleceği değerlendirecek sanatsal, kültürel ve siyasal zekâ ve dehâya sahip olduğu için savrulmamış, aksine bilenerek yoluna devam etmiştir.
12 mart ve 12 eylül’ün yeteneksiz mağdurları (!) ise yenilgilerinin nedenini ilahileştirerek cumhuriyet, devlet ve halk düşmanı olmuşlar; kimlik ve kişiliklerini yitirmişler, iktidar kervanının peşinde sindirilmemiş arpa arayan farelere dönüşmüşlerdir.”]

***

Nâzım Hikmet başta olmak üzere parmakla sayılacak birkaç şairin dışında Türk şairi genel olarak şiiri, özel olarak çağdaş şiiri hiç mi hiç anlamamıştır. Şiir eleştirmencilerinin hiçbiri poetika bağlamında dişe dokunur bir düşünce üretememiştir.
Bunları dört kitabımda toplanan, 1980’lerin başından itibaren kaleme aldığım kuramsal kitaplarda 1 anlatmışımdır.

Yüksek izninizle dersimize başlayalım :

1.Bir şiiri tek başına ve bağlantılarından yalıtarak değerlendirmek yanıltıcı ve geçici sonuçlar verir. Ancak, ‘bana göre’li, ‘bence’li öznel yöntemleri  seçmiş olanlar, güncel hasatlara meraklı olduklarından, böyle bir yanılgı ve geçiciliği göze alabilirler.
Bir şiir (her şiir), bir takımada dizgesinde bağımsız bir ada oluşturur, ama ‘bütün’e yaptığı katkı ile anlam kazanır.
Bir şiir estetik, anlamsal, sessel, organik, tarihsel, toplumsal bir örgütlenmedir. Doğal olarak da bir dilsel dizgedir. Ama bir şiiri bu niteliklerinden yalnızca birinin görüngesinden değerlendirmemiz yanlış olur. 2

Tamı tamına 26 yıl önce, 1984 yılında yayınlanmış bir yazı.

2. Okuma Ödevi : “Parçalanan Şiir” 3 Yazının tamamı okunacak.

Roman Jakobson :  “Şiirsel dil kuramı, ancak, şiiri bir toplumsal olgu olarak ele alır ve bir tür şiir lehçebilimi (dialectologie) yaratabilirse gelişebilir 4”.
Jakobson  “Şiir Nedir?” başlıklı makalesinde, sanatla toplum arasındaki ilişkiyi yadsımadıklarını söyler.
Roman Jakobson : “Ne Tynianov ne Mukarovski ne Chklovski ne de ben, sanatın kendi kendine yeteceğini savunuyoruz, tersine sanatın toplumsal yapının bir parçası, öteki oluşturucularla (composant) ilişkili, bağıntılı olduğunu gösteriyoruz, çünkü sanat alanı ve bu alanın toplum yapısının öteki alanlarıyla olan ilişkisi, durmadan, eytişimsel olarak değişir. Bizim vurguladığımız sanatın ayrılması değil fakat estetik işlevin özerkliğidir. 5

Şimdi sizin “Nâzım Hikmet Dosyası”ndan buraya bölüm aktararak okuyalım:
“…insanlık için kurtarıcı olduğu kabul edilen ama bugün eski ihtişamını yitirmiş gözüken ideolojilerin yanı sıra, kapitalizmi tek ve geçerli sistem olarak kabul eden dünya görüşlerinin de inandırıcılıklarını kaybettiği; öte yandan geçerliliklerini yitirseler de insan tarafından yaratılmış uygarlıkların aynı biçimde olmasa da insanal değerler taşıdığı ve demokrasinin, ve gittikçe gelişen demokratik değerler olarak taçlandırıldıkları bir dönem.
Böyle bakınca ve N.Hikmet şiirini oluşturan temel parametreler (sosyalizm, sınıf savaşı, eşitlik, kardeşlik,vb.) göz önüne alınınca N.Hikmet’in günümüz için taşıdığı poetik değer ne olabilir sizce ? Ya da N.Hikmet günümüz insanına ve geleceğine ne söyler ?”

Gelin ilkin şu noktada anlaşalım : Bir şiir yapıtı de değildir ?
Yanıt : Marx-Engels’in Manifesto’su değildir.
Yanıt : Hitler’in Kavgam’ı değildir.
Yanıt : Adam Smith’in Ulusların Zenginliği değildir.
Yanıt : Ekonomi, tarih, coğrafya, yurtbilgisi değildir.

Yukarda yazdığım yanıtların içerdiği mesajlar, belli bir çağ, zaman ve mekânın yani Roman Jakobson’un sözünü ettiği toplumsal yapınınoluşturuculardır. Ve sanat yapıtı bu toplumsal yapıdan görece bağımsızdır; bu toplumsal yapıya görece bağımlıdır.
Sanat yapıtını oluşturan asıl etken yani estetik eylem, estetik işlev tamamen özerktir.
Bizi ilgilendiren de estetik eylem ve işlevin yarattığı sonuçlardır.
Sanat yapıtının özsuyu, hayat suyu ve motoru da bu sonuçların yarattığı doğal üründür.
Estetik eylem ve işlevin dışında kalan oluşturucuların tamamına ideoloji diyelim. Estetik eylem ve işlev bu ideolojiye  görece bağımlı olsa bile estetik planda tamamen özerktir. Yoksa Komünist Manifesto, Kavgam ve Ulusların Zenginliği en büyük şiir olurdu.

Okurlar, yazarlar ve şairler arasında Lucien Goldmann’ın adını anımsayan var mı ? Geçen yüzyılın 70’li ve 80’li yıllarında adı çok geçerdi. Yani Türk edebiyatı günümüzdeki kadar cahilleşmeden önce. Lucien Goldmann, herhangi bir çağın düşünsel yapısını o çağda üretilmiş önemli yapıtları özetleyerek anlayabileceğimizi söyler 6.
Bu, her gerçek sanat yapıtının yaratıldığı dönemin zihinsel yapısını yansıttığı anlamına gelir. Burada dikkatlerimizi toparlayalım: Zihinsel yapının ortadan kalkması, değişmesi, evrim geçirmesi o sanat yapıtının estetik işlev ve değerlerinin yok olmasına yol açmaz. Çünkü sanat yapıtı para olmadığı için bir yasa ya da yönetmelik ile yürürlükten (tedavülden) kalkmaz.
Böyle olmasaydı, ulusal ve evrensel edebiyatlar, sanatlar birbirlerine zincir baklalarıyla bağlanarak ortaya çıkmazlardı.

Ezra Pound bir faşisttir.
T.S.Eliot bir katoliktir.
Paul Claudel sıkı bir katoliktir.
Mayakovski sıkı bir devrimci komünisttir.
Pasternak, Anna Ahmadova dönemin komünist partisi ile uzlaşmamıştır.
Nâzım Hikmet, Türkiye’nin düzeni tarafından cezalandırılmış, Sovyetler Birliği yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış bir komünisttir.
Yannis Ritsos, Nicolas Guillen, Rafael Alberti komünist idiler.

Komünizm öldü, o halde bu şairlerin şiirleri de mi öldü ? Sanat ve edebiyatın bu türden ilişkisi yoktur siyaset ile. Diyelim ki öldü. O zaman nereye koyacağız Berthold Brecht’i ?

Ezra Pound’un Kantolar’ı ile N.Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları arasında, oluşturucu malzemeler bakımından büyük bir benzerlik vardır. Biri faşist, öteki komünist !
İki yapıt da henüz aşılmamış bir yeniliği temsil ediyorlar. Nedir o yenilik ?
İki şair de yapıtlarında sinema montaj (kurgu) tekniğini, mevcut bütün anlatı olanaklarını (roman, tiyatro), gazeteyi şiire sokmuşlardır. Bu iki yapıt da bir söylemler bireşimidir. N.Hikmet bu bireşimi yaparken geleceğin şiirini yazdığının bilincindeydi.

İnsanlar bu cehaletleriyle  bezdiriyorlar beni. Nâzım Hikmet büyük komünist olduğu için büyük şair olmadı. Büyük bir humanist, büyük bir hak ve adalet savunucusu, büyük bir şiir teknisyeni olduğu için baş şair oldu.

Sanayi toplumu ile yeni yazınsal biçimler arasında karşılıklı bağımlılıklar vardır. Bu bağımlılıkları  Kantolar  ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ve N.Hikmet’in bütün dramatik şiirlerinde görürüz.
Okumayı bilen biri, Homeros’ta, Kral’ın kızı ile köle kızın ırmak kıyısında birlikte çamaşır yıkayışlarının betimlemesini okurken, toplumsal yapının “aile köleliği” evresinde olduğunu şıp diye anlar. Aile köleliği, toprak köleliği ortadan kalkmıştır ama Homeros’un yapıtı okunmaktadır.

Lucien Goldmann’ın yazınsal yaratı ile ilgili şu  sözlerini birlikte okuyalım :
“Yazınsal yapıt toplumsal hayatta iki temel görevi yerine getirir:
Sadece kolektif bilinci yansıtmaz ya da sadece gerçekliği kayıt altına almaz, ama,  kurmaca (sanal) bir planda içeriği kolektif bilinçten tamamen farklı bir evren yaratmak suretiyle insanların kendi kendilerinin bilincine, kendi duygusal, zihinsel ve pratik yönelimlerinin bilincine varmasını sağlar.
İkinci olarak ve aynı zamanda, uzlaşmaların yol açtığı çeşitli engellenme ve yoksunlukları
ve gerçeklerin zorladığı kaçınılmaz tutarsızlıkları telafi edebilecek bir doyumu da sanal planda insanlara vermek zorundadır.” 7

Arkadaşlar ! Okuyun lütfen ! Bütün Türk şiiri antolojisini döne döne okuyun lütfen. Sizin cahil  paşa gönlünüz istiyor diye, oluşturucu göstergeler değişti diye büyük bir şiir ve şair tedavülden kalkmaz. Aksine, okur ve yazar olarak, siz dolaşımın dışına atılırsınız. Bu nedenle atanız Nâzım Hikmet’i adam gibi, sindire sindire okuyun !

Antolojiyi okumak da yetmez. Nabzınıza göre şerbet veren yeteneksiz ve donanımsız eleştirmencileri atlayıp, yasınsal yapı ve söylemi ele alan, doğru-dürüst öğretici kitaplar okuyun.

Ve en sonunda ağzınızı iyice dezenfekte ettikten sonra Nâzım Hikmet adını ağzınıza alın.
Biraz ağır mı oldu ? Eh olacak o kadar. Siz kaşındınız !

ÖZDEMİR İNCE

Notes:

  1. Şiir ve Gerçeklik; Tabula Rasa; Yazınsal Söylem Üzerine; Şiirde Devrim (İş Bankası Kültür Yayınları).
  2. Şiir ve Gerçeklik, “Şiir İnsana  Benzer”, S.16-17.  İlk yayımlandığı yer: Varlık Dergisi, Eylül 1984, Sayı : 924
  3. Tabula Rasa, “Parçalanan Şiir”, S.34-51. İlk yayımlandığı yer :  Adam Sanat Dergisi, Mayıs 1988.
  4. Age. S.49
  5. Age.S.49-50
  6. Şiir ve Gerçeklik, “Yapısalcılık Karşısında Zorunlu Bir Alan Savunması”, S.189-191. İlk  yayımlandığı yer :  Varlık Dergisi, Kasım 1983, Sayı: 916.
  7. Lucien Goldmann, La Création culturelle dans la société moderne, Denoël/Gonthier, 1971, S.97